Romanlar

Kutsal Cezaevi 9
Okunma: 148
Serdar Adem - Mesaj Gönder


9 Soğuk Merdivenler

Şehrin en işlek caddelerinden birinde kararsız adımlarla yürüyen Huriye, elinde olmadan sinema şeridi gibi zihninden geçen anılardan kurtulma mücadelesi vermekle meşguldü. Dalgındı. Burnunun ucunu göremeyecek kadar dalgın… Kaldırımda yanından geçenleri birer bulanık gölge halinde görüyordu. Buna görmek denemezdi ya aslında. Hissediyordu.
İçinde kelimelere dökülemeyen bir duygu fırtınası kaynaşıyordu. Göğsünün orta yerine çorak yılanı gibi çöreklenmiş bir taş vardı sanki. Ve o taş her geçen saniye daha bir ağırlaşıyordu. Gittikçe nefes almakta zorlandığını hissediyordu. Dudakları kurumuş, dili damağına yapışmıştı. Soğuk bir ter dalgası bütün vücudunu sıtmaya tutulmuş gibi titretiyordu.
Eskiden böyle değildi. Ne eskideni, birkaç ay öncesine kadar bile bu kadar bunaldığı olmazdı. Dünyayı umursamazlığı, gamsızlığı dillere destandı. Zaten başka bir seçeneği yoktu. Hangi kadının vardı ki onun olsundu? Ailesinin kendisine çizdiği kaderin sahnelerinden başka bir şey olmayan bu hayatı kendisi seçmemişti. Üstelik kendisine dayatılan bu kadere karşı yaptığı bütün itirazlar boşa çıkmıştı. Duaları bile karşılıksız çek gibi geri dönmüştü. Bu açmaz karşısında Huriye için hayatı önemsememekten başka çıkar yol kalmamıştı. Vurdumduymazlığının perde arkasında bu duygu vardı. Bu yüzden dikkat çekecek şekilde yaşından en azından on yaş genç gösteriyordu. Ne olduysa İstanbul’a geldikten sonra, hatta son birkaç ay içinde olmuştu.
Bir zamanlar boyun eğdiği şeyler içine batmaya başlamıştı. Sırtına yüklenen hayatı taşıyamaz, hatta kaldıramaz olmuştu. Yaşadığı, daha doğrusu yaşamak zorunda bırakıldığı bu hayata isyan fikirleri yeşeriyordu zihninde. Öğrenilmiş çaresizlik sınırlarına sığmaz olmuştu yaşanmamışlıklara aşeren ruhu. Bu hal neyin nesiydi, bir anlam veremiyordu bir türlü. Yoksa günaha mı giriyordu? Bildiği tek şey, artık bu hayatın kahrını çekmek istemediğiydi.
Yaşamak zorunda bırakıldıklarına kader deniyordu yaşadığı çevrede. Böyle öğretildiği için kendisi de başka bir kelime bulamıyordu bu açmazı ifade etmek için. İçini burkan günah olasılığı ve çarpılma korkularına karşın alnına yazılan bu zoraki senaryoya kendi isteğiyle bir perde, o da olmazsa bir tablo eklemekti niyeti. Nasıl olacak, ne zaman ve ne şekilde olacaktı, bildiği yoktu. Ama olmasını istiyor ve olması için elinden gelenin fazlasını yapmaya hazır olduğunu bütün benliğinde hissediyordu. Belki yarın, belki yarından da yakın…
Üzerindeki rengi solmuş gri bir manto ve kirli yeşil sıkma başörtüsünden utanıyordu artık. Mantonun sağlama yedi yılı vardı. Diğeri, nereden baksan üç, dört yıllıktı. Eskimekten yüzlerine bakılacak halleri kalmamıştı ikisinin de.
Gardırop diye bir eşyası bile olmamıştı. Olsa ne yapacaktı? Tavuk mu besleyecekti içinde? Topu topu üç beş çeşit giyim eşyasına sahipti Onlar da takım değil, çoğu zaman birbirine uymayan parçalardı. Görende altı kaval üstü şişhane izlenimi uyandıran giysileri üzerine geçirdikten sonra aynaya bakmaya cesaret edemiyordu. Allah’tan manto bu açığını kapatmaya yarıyordu.
Neden çevresindeki kadınlar gibi giyinemiyordu? Neyi eksikti? Daha doğrusu bu nasıl adaletsiz ve insafsız bir alınyazısıydı? Kaç yıldan beri yeni bir elbise giyip insan içine çıkamamıştı. Şükür, şükür, şükür… Nereye kadar… Kırkına ne kalmıştı şunun şurasında? İnsan gibi giyinmek, insan olduğuna göre onun da hakkı olmalıydı. Hanlar hamamlar, yatlar kotralar istemiyordu ki Tanrı’dan. Neden Tanrı kendine gelince bu kadar cimri davranıyordu?
Neden sorularına mantıklı bir cevap bulamıyordu. Madem o da herkes gibi insandı, neden diğerleri gibi yaşam koşullarına sahip değildi? Yediği makarna, erişte; giydiği rengi solmuş, dikiş yerleri açılmış ve yer yer pörsümüş elbise eskileriydi. Kullarını eşit yaratan Tanrı içinde bulunduğu bu hali, üstelik her ibadetin sonunda ısrarla yaptığı dualara rağmen neden düzeltme yönünde bir şans vermiyordu? Bu kadere mahkum olmak zorunda mıydı?
Sadece giyim kuşam değildi mesele, yıllardan beri kursağından doğru dürüst bir şey geçmemişti. Dahası insan gibi yaşam koşullarına sahip olamamıştı. Kadın olduğu için sürekli dünyadan soyutlanmış, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmüştü. Haydi, köydeyken görmüyor, bilmiyordu. Hemen herkes aynı şartlarda olduğu için farkına varmıyordu. Bu yüzden katlanması kolay oluyordu. Ama burası öyle miydi? Burası İstanbul’du. Kendisine nasip olmasa bile, dünyanın bütün nimetlerini gözleri görüyor, kulakları duyuyordu.
Bu bir imtihan dünyasıysa neden yoksulluk ve cehaletle imtihan ediliyordu? Bilimi istediğime veririm diyen Tanrı, zenginliği isteyene veririm dememiş miydi? Yıllardan beri zenginlik değilse bile, insan gibi yaşam koşullarına erişebilmek için ellerini açmamış mıydı? Yapabildiği ne kadar ibadet varsa, her birinin sonunda yalvarmış yakarmıştı Tanrı’ya. Üstelik kendisi için değil sadece, istemeden dünyaya getirdiği çocukları için istemişti. Özellikle de onlar için istemişti. Tanrı eğer imtihan etmekte ısrar edecekse, kendisini bu şekilde imtihan etmesinde ne sakınca olabilirdi, aklı almıyordu bir türlü. Bu işte Tanrı’nın ne karı olabilirdi? En azından bu bir imtihansa yöntem ve koşullarını seçmesine izin verecek kadar adaleti nasip edemez miydi?
Bir şans, bir ihtimal, bir kapı… Bu güne kadar çektiği çileleri telafi etmese bile, bundan sonra yaşayacağı güzelliklerle biraz olsun unutturacak bir kapı… Belki böyle bir kapı vardı da Huriye görmekte zorlanıyordu. Öyle ya geldikleri İstanbul’un kendisi bir kapı olabilir miydi? En azından yaşamak zorunda bırakıldığı haksızlıkları görmeye başlaması ve sosyal yaşamın bütün köşebaşlarını tutmuş mistik barikatlara rağmen bu haksızlıkları eleştirebilmesi bir nevi kapı olamaz mıydı? Ama yeter miydi? Yetmezdi elbet. Daha somut, elle tutulabilir bir kapı olmalıydı çevresinde bir yerde.
Sonra birden zihninin derinliklerinde korku mayınları patlamaya başladı. Karanlık çıkmazlardan oluşan hayal âleminde şüphe ve tereddüt kol gezmeye başlamıştı. Başından aşağı soğuk terler boşanıyordu. Dörtnala koşan bir atı hatırlatan nabzına yetişemeyen ciğerleri, genişleyen burun deliklerinden çevredeki bütün havayı yutmaya çalışıyordu. Omuzları düzensiz çırpınışlarla inip kalkıyordu.
Keskin bir çığlık Huriye’yi önce içinde yuvarlandığı uçurumun dibine doğru hızla sürükledi. Karanlık bir geçmişin derinliklerine doğru çöken zaman, anılarıyla birlikte bütün benliğini sürüklüyordu beraberinde. Çok geçmeden tersine dönen fırtına Huriye’yi kusarcasına geri fırlattı. Korkarak aralanan gözkapaklarının puslu aydınlığında bir süre nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Başına gelenin ne olduğunu anlayabilmek için çevresini tanımaya çalışıyordu. Yerdeydi, dizlerinin üzerine çökmüştü. Dizlerinden bütün vücuduna yayılan ince bir sızı, hoşuna gitmeyecek bir şeyler yaşadığını ihtar ediyordu.
Tedbirsizlik yüzünden bir kazaya sebep olacaktı neredeyse. İlk anda aklına gelen ihtimal buydu ve doğru tahmin etmişti. Büyük ihtimal yaya geçidine atlamıştı. Hızla değil ama tedbirsiz bir şekilde... Hayal âlemine dalmış bir durumda, ayaklarını sürüye sürüye gidiyordu. Böyle olacağı belliydi. Trafik ışıkları olmadığı için normal koşullarda bir yaya, yola adımını attığı andan itibaren sürücülerin hemen durması gerekiyordu. Trafik kuralları böyle söylüyordu. Belli ki yanında duran araç bunu becerememişti. Ama bu durum Huriye’nin dalgın yürümekten dolayı yarattığı kazada hatasını görmezden gelmeye bahane olamazdı.
Verilmiş sadakası vardı. Üzerine gelen en yakın araba durabilecek bir mesafedeydi. Hepsi bu kadardı işte.
Etrafına toplanan kalabalık saniyeler ilerledikçe artıyordu. Bu kadar insan nasıl olup birkaç saniye içinde toplanabilmişti gerçekten inanılmazdı. Sanki böyle bir şeyi bekliyor gibiydiler. İçlerinden biri, belli ki olayı gözleriyle görmüştü, tok sesiyle başta Huriye olmak üzere çevresinde toplanan huzursuz kalabalığı sakinleştirmeye çalışıyordu:
‘Tamam, arkadaşlar tamam. Telaş yok. Çarpma olmadı. Bayan korkudan düştü yere.’
Bayan diye hitap ettiğinin kendisi olduğunu anlayacak kadar kendine gelebilmişti Huriye. Bunda nereden çıktığı belli olmayan orta yaşlı bir kadının elindeki pet şişeden yüzüne serptiği suyun da etkisi olmuştu tabi. Bu sefer bizim milletin en ufak bir olayda durumdan vazife çıkararak, hani kaba tabirle her şeye maydanoz olmayı sevmesinin yararını görmüştü Huriye. Başka zaman ve yerde olsa, insanın başını ağrıtabilecek bu özellik, işte bu anda ve burada Huriye’nin kendine gelmesinde birinci derecede etkili olmaktaydı.
Yavaş yavaş yerinden doğrulmaya çalıştı. Görünürde bir şeyi yoktu. Sadece biraz korkmuştu, o kadar. Biraz da dizlerindeki sızı… Yerdeki kalın beyaz çizgiler, yaya geçidinde olduğunu ve bir kaza geçirdiğini tahmin etmesine yardımcı oluyordu. Yani en azından kaza geçirmeye ramak kaldığını...
‘Bayan şikâyetçi misiniz sürücüden?’ diye seslenen gençten bir trafik polisiydi.
‘Şikâyetçi olacak bir şey yok. Hem kendim düştüm. Çarpan filan yok.’ diye geçiştirdi. Şimdi olayı uzatsa, karakollara düşecekti ifade vermek için. Bu sefer Nazmi’ye bu saatte neden burada olduğunu anlatmak zorunda kalacaktı. Nazmi’nin çarpması araba çarpmasına rahmet okuturdu. Doğrusu bu kadarını gözü kesmiyordu. En iyisi, kestirmeden bu işten sıyrılmaktı.
Yaya geçidine sürücünün bu kadar hızla girmesiydi trafik polisinin kastı aslında. Bu kadar ince ayrıntıyı Huriye anlayamamıştı. Hoş anlasa ne olacaktı? Adam gibi ceza verilebiliyor muydu memlekette? Garibansa bir yere kadar ama ensesi kalınsa cehenneme bile girmez gibi geliyordu Huriye’ye. Belki biraz abartıyordu ama yaşadıkları onu bu düşünsel sapmaya sürüklüyordu.
Üstelik bu seferkinde kendi suçu ihmal edilemezdi. Adam ne kadar hızlı gelse de dalgın yürümese bunlar yaşanmayacaktı.
Hem madem dalıp gitmişti, bu olay olmasa belki şehrin öbür tarafına kadar yürüyecekti. Bunun bir de dönüşü vardı... Zamanında eve yetişemediği takdirde Nazmi’den yiyeceği tokatların şiddeti araba kazasından pek geri kalmazdı hani. Onun için Huriye biraz önce yaşadıklarını her şeyde var bir hayır kapsamında değerlendiriyor, bu yüzden şikâyetçi olmak değil, şoföre teşekkür etmek istiyordu. Ama bunu açıkça ifade etmesi elbette mümkün değildi.
İyice kendine gelmişti. İçi boş el çantasını koluna taktı. Üzerini başını hızlı bir şekilde kontrol etti. Mantosunun etekleriyle özellikle siyah keten pantolonunun dizleri belirgin şekilde toza bulanmıştı. Elini çırparak alelacele temizledi.
Trafiği daha fazla bekletmemek için gidiş istikameti olduğunu tahmin ederek karşı kaldırıma geçti. Kalabalığın merakı sönmeye başlamıştı. Polis de merakla bekleşen birkaç aylak seyirciyi dağıttıktan sonra olay yerinden ayrıldı. Huriye yine kendi başına kalmıştı.
Yanlış tarafta olduğunu anlaması uzun sürmedi. Gideceği yeri çok geçmemişti. Bir an önce geri dönmesi gerekiyordu. Bu sefer sakin kafayla ve dikkatle yaya geçidinden karşıya geçti. Biraz önceki hayallerinin dağılmasını fırsat bilerek, yeni düşüncelerin zihnini tekrar ele geçirmesine imkân vermeden adımlarını hızlandırdı.
Güneş apartmanının önüne geldiğinde derin bir iç geçirdi. Girmekle girmemek arasında tereddüt geçirdiğini fark ettiğinde buna bir mana veremedi. Yanlış mı yapıyordu acaba? Ama neden yanlış olsun ki, yaptığı hizmetin karşılığını almaya gidiyordu. Burada illaki bir yanlışlık aranacaksa bunu şimdilik Nazmi’den gizli yapıyor olmasıydı. Bu durumu en kısa zamanda paylaşacaktı onunla. Hatta belki bu akşam…
Cemal Bey’e gelince; oldukça iyi kalpli, yardımsever ve güzel bir insandı. Evet güzel bir insandı. Kalbinin güzelliği yüzüne yansıyan nadir insanlardan biriydi. Hiçbir art niyeti olduğunu sanmıyordu. Zaten Rukiye’nin okulundaki veli toplantısında tanışana kadar varlığını bile fark etmemişti.
Apartmanın önünde daha fazla oyalanırsa, cesaretini kaybedeceğinden korkarak eşikten adımını attı. Bu kararsızlık yüzünden tanıdık biri tarafından görülme olasılığı da vardı. İçeri doğru devam etti. Dış cephesinin aksine süslü ağaç tırabzanları ve mermer merdivenleriyle içerisi çok daha modern bir görünüme sahipti. Üstelik şatafatıyla çelişecek derecede soğuktu. Öğle sıcaklığı apartman boşluğundan çok uzak görünüyordu. Merdiven boşluğuna hâkim olan loş aydınlık, ruhunu titretmişti.
Avukat Cemal’in bürosu, beş katlı binanın dördüncü katında yer alıyordu. Başka zaman olsa koşarak çıkabileceği merdivenleri nedense şimdi gözü pek kesmiyordu. Geri dönmek de işine gelmiyordu. Bu üçüncü gelişiydi. Eline geçen üç beş kuruş az da olsa bir yaraya merhem oluyordu. Yoksa Nazmi’nin insafına kalsa, kendi neyse de çocuklar dünyaya hasret büyüyeceklerdi.
Merdivenlerden tırmanırken sıtmaya yakalanmış gibi içinin ürperdiğini hissetti. Bir hoş olmaya başlamıştı. Sanki buz gibi ama yumuşacık bir el, nazik ve ürkek dokunuşlarla vücudunda geziniyordu. Bacaklarından göğüslerine kadar ama özellikle en hassas bölgelerinde şehvet dolu bir rüzgâr kol geziyordu.
Bu hissi daha önceki gelişlerinde de hissetmişti. Yine bu apartmanda ama hiç bu kadar uzun sürmemiş, üstelik iliklerine kadar işlememişti. Başı dönmeye başladı. Ayakta duramayacağını sandığı anda tırabzanlara tutundu. Loş bir ışığın renklendirdiği mermer yalnızlığında, kendini bir an için dünyadan kopmuş hissetmenin verdiği özgürlük hissiyle, ruhunu teslim almaya çalışan soğuk okşamalara karşı koymak gelmiyordu içinden. Toplumsal ezilmişliğine, horlanmışlığına ve itilmişliğine karşı bir isyandı sanki bu soğuk dilli ejderha. Kendini kötü hissettiği her zaman yardıma koşan can simidiydi. Ne zaman kendini kaybetme noktasında bunalıma girse, soğuk fırtınanın şehvetli okşamaları ayaklarını yerden kesiyor, onu yeni doğmuş gibi bütün sorunlarından kurtarıyordu.
Yalnız şimdiki biraz farklıydı. Ortada bunalım denecek bir durum yoktu. Olan sadece serçe ürkekliğinde bir heyecan ve onu sürekli tetikleyen bir merak duygusuydu. Alışılmadık bir şekilde buzdan ejderhanın böyle bir zamanda ortaya çıkmasına şaşırmıştı Huriye.
Daha fazla yürüyemeyeceğini anlayınca, sırtını duvara dayadı. Bir süre gözünü kapatarak bu tatlı krizin sona ermesini bekledi. Benliğini zevk dalgalarıyla sıtmaya yakalanmış gibi derinden derine titreten nöbetin geçmesini bekliyordu. Daha önce de yakalandığı için uzun sürmeyeceğini tahmin edebiliyordu.
Koridorun otomatı sönmüştü. Yalnızlığın dipsiz uçurumlarında yuvarlanmaya başladı. Karanlığın yarattığı korku, titremelerini dayanılmaz derecede artırmıştı. Sırtını yasladığı duvarı zorluyor, içinde kaybolmak istiyordu. Tarif edemediği bir pişmanlık duygusu yüzünden soğuk soğuk terlemeye başladı. Ortamın soğuk olduğunun bir kere daha farkına vararak bulunduğu yere çöktü. Ellerini bacaklarının arasına sokarak olabildiğince büzüldü. Zaten küçük olan bedeni, neredeyse bir nokta kadar küçülmüştü.
İçinde yaşamak zorunda kaldığı yaşam tarzına rengini veren ilkellikle kıyaslandığında şu an tanık olduğu modernlik karşısında küçüldükçe küçülüyordu. Neden böyle bir hayatın kendisine de ikram ve ihsan edilmediğine dair gücenmeyle karışık, kıskançlık duygusunun etkisiyle içine düştüğü depresyondan vücudunda gezindiğini hissettiği soğuk eller onu, sevecen okşamalarla çıkarmaya çalışıyordu sanki.
Saniyeler saatleri emiyordu. Ayakları yerden kesilmişti. Bulutların üzerinde uçuyordu adeta. Bu halin bitmesini hiç ama hiç istemiyordu. Gerçek hayatta bir kadın olarak yaşaması değil, tatması bile haram ve yasak olan bu duygunun tadını sonuna kadar çıkarmak istiyordu. Bir de… Bir de bunu gönlüne yatan biriyle paylaşma imkânı olsaydı. Keşke öyle bir ihtimal çıksaydı karşısına. Ve bir kapı aralansaydı. Masallardaki kırk birinci kapı gibi mesela... Hiç düşünmeden gireceğine emindi.
Otomatın yanmasıyla içine daldığı hayal âleminden kaşla göz arasında sıyrılıverdi. Ne kadar zamandan beri bu haldeydi kestirmeye çalıştıysa da mantıklı bir sonuca ulaşamadı. Ayak sesleri binaya birinin girmekte olduğunu ihtar ediyordu. Gelen her kimse aralarında iki kat vardı. Bu, kendisini toparlaması için yeterli bir fırsattı. Biraz olsun rahatlayan Huriye, kaldığı yerden tırmanmaya başladı.
Huriye bir anlam veremediği bu durum karşısında sadece şaşkındı. Başlangıçta biraz utanmıştı ama tek başına olduğunun farkına varınca kısa zamanda bu sıkıntıdan yakasını kurtarabildi. Belki mesela bir doktor, avukat ya da öğretmene göre cahil olabilirdi ama bu durum hayal kumasına engel değildi. Daha önce de yüzlerce belki binlerce kez aynı hayali kurmuşu. Özellikle gençken kurduğu hayallerin tadına doyum olmuyordu. Günah mı dense günahtı ama hayal olduğu için kimse üzerinde durmuyordu. Daha doğrusu durmak istemiyordu. Sıkıldığında şeytan gene vesvese verdi deyip geçiştiriyordu.
Neyse ki çok geçmeden kapıya ulaşabildi. Vücudunu okşayan soğuk rüzgâr eski şiddetini kaybetmeye başlamıştı. Bu ruh haliyle her an geri dönme ihtimaline karşı, bir çuval inciri berbat etmemek için daha fazla vakit kaybetmeden zile bastı. Dizleri titriyordu. Burası İstanbul olsa da birinin görme ihtimaline karşı tedirginliğine mani olamıyordu. Korkudan dizleri dans ediyordu sanki.
Allah’tan, korktuğu gibi olmamış, kapı çok geçmeden açılmıştı. Cemal Bey her zamanki gibi sevecen bakışları ve yanaklarından eksik olmayan tebessüm çizgileriyle karşısında duruyordu. Durumun nezaketini iyi bilen Cemal, kadını kapıda daha fazla bekletmeden içeri buyur etti. Nasıl olsa sekreteri vardır diye, tereddüt etmeden içeri giren Huriye, sekreterin yerinde olmadığını görünce bir an tereddüt geçirdi. Sonra lavaboya gitmiştir ya da bir evrak peşindedir diye şevkinin kırılmaması için kendi kendine bahaneler üreterek yürümeye devam etti.
Yakışıklılığı kadar anlayışlı biri olan Cemal, Huriye’nin o anda ne düşündüğünü, ne düşünebileceğini anlamıştı. Onu daha fazla sıkıntıya sokmamak için bu konu hakkında tek kelime bile etmeden kendi odasına doğru buyur etti.
Cemal, güngörmüş bir insandı. Karşısında duran ve utancından neredeyse yerin dibine girecekmiş gibi görünen kadının yaşadığı hayat formunun doğal bir sonucu olarak içinde yuvarlandığı bunalımın farkındaydı. Onu daha fazla üzmek ve ürkütmek istemiyordu. Bu yüzden olabildiğince doğal davranmaya çalışıyordu.
‘İçeri geçin lütfen Huriye Hanım, çekinmeyin lütfen.’
Karşısındaki adam o kadar sakin ve yumuşak konuşuyordu ki, çok iyi tanımadığı halde ona güvenmek zorunda olduğunu hissediyordu. Bu adamdan kötülük gelmesi mümkün değil diyordu içindeki bir ses. Fakat asıl mesele güven değildi. İçini zımpara gibi kemiren kurt, onun burada görülmesi ihtimaliydi. Bunda haksız da sayılmazdı.
Çevresinde neredeyse kimsenin doğru dürüst bir işi olmadığı gibi bir meşgalesi, bir uğraşısı da yoktu. Daha fenası böyle bir gayeleri de… Kadınlar bütün gün kapı önünde pinekler, gelen geçeni gözetleyerek dedikodu yaparlardı. Erkekler de kahve ya da cami bahçelerinde aynı şeyi yapmaktaydılar. Bu yüzden kimsenin gizlisi saklısı olmadığı gibi, yine kimsenin kendine ait bir özel hayatı da yoktu. Kümesteki tavuklardan farkları yoktu bu halleriyle.
Bir kadın ile bir erkek yalnız başına kalırsa, aralarına şeytan girer derdi rahmetli annesi. Şimdi işte tam da annesinin ihtar ettiği durumu yaşamaktaydı. O halde ne yapmalıydı? Hiç oyalanmadan dışarı çıkmalı, Cemal Bey’den emanetini kapı önünde alarak yine aynı hızla oradan uzaklaşmalıydı. Günaha girmemek için en iyisi bu olmalıydı. Sonra birden neden bütün günahların kadın üzerine bina edildiği geldi aklına. Bu da şeytanın yoluna girdi diye arkasından konuşulan büyük kızı Kezban’ın sözüydü.
Bu günahsa, çevresindeki erkeklerin yaptıkları günah değil miydi? Babaların memeleri tomurcuklandığı andan itibaren kızlarına dünyayı zindana çevirmeleri, sonunda da ölümü gösterip sıtmaya razı eder gibi maddi çıkar karşılığında istemediği adamların yatağına müebbete mahkum etmeleri günah değil miydi? Ve bu günaha neden insanların ama özellikle de bu kaderi yaşamak zorunda bırakılan kadınların sesi çıkmıyordu? Gerçekten erkeklerin dediği gibi kadınlar saçı uzun aklı kısa denmeyi hak edecek kadar düşünme ve anlama yetisinden mahrum zavallı varlıklar mıydı?
Bütün bu yanlışlıklar orta yerde dururken en doğal ilişkilere günah yaftası yapıştırılması aklına yatmıyordu. Hem böyle bir şey doğru olsa bile ne çıkardı bundan diye düşünüyor, kendince aklına yatacak bir bahane bulmaya çalışıyordu.
Aralarında geçmesi muhtemel şey her neyse, kırkına merdiven dayadığı şu yaşa kadar hiç tatmadığı bazı güzellikleri yaşaması demekti en fazlasından. Bunun neresi kötü olabilirdi? Neden insanlar yaşayamadıkları için ruhsal sağlıklarının bozulmasına sebep olan bu güzelliklerden kendilerini mahrum etmeyi kendilerine görev edinmekteydiler? Ve neden Tanrılar kullarının birtakım güzellikleri yaşamasını kıskanmaktaydılar? Buna bir türlü akıl erdiremiyordu.
Ayaküstü yapmaya çalıştığı kısacık muhakeme, biraz olsun yüreğine su serpmişti Huriye’nin. Şimdi biraz daha rahat hissediyordu kendini. Eski ürkekliğinden biraz olsun kurtulmuştu. Ama bu sefer utanç duygusunun anaforuna kapılmıştı. Biraz önce hayal hanesinden geçenlerin peşinden üç kuruşluk nafaka için onun kapısına sığınmış olmak gerçeği içini kezzap gibi yakmaktaydı.
Huriye’nin aklından geçenleri ya da geçmesi muhtemel şeyleri, sanki kendisi yaşıyormuş gibi aynıyla hisseden Cemal, mümkün olduğu ölçüde dikkatli davranarak karşısındaki masum kadının yaşamakta olduğu bunalımdan bir an önce sıyrılabilmesine yardımcı olmaya çalışıyordu. Kolay değildi tabi. Dışarıdan İstanbul görünse de bazı modern semtler dışında her mahalle kendi köyünün, kasabasının kültürel özelliklerini ve yaşam tarzlarını aynen sürdürmekteydi. Bundan kısa vadede kurtulmak pek mümkün görünmüyordu. Üstelik cehaletin derinliği, bu sapmalardan kurtulmayı zorlaştırmaktaydı.
Huriye’yi odasına buyur ettikten sonra, çalışma masasını karşısındaki koltuklardan birine oturttu. Sonra biraz kendine gelmesi için geri çıktı. Sekreterin bulunduğu bölümdeki buzdolabından içecek bir şeyler hazırlamaya başladı. Bunu yaparken acele etmiyor, Huriye’ye kendini toparlayabilmesi için zaman kazandırmaya çalışıyordu. Yeterince zaman verdiği kanısına vardıktan sonra, elindeki tepsiyle kapıda göründü.
Oldukça acemice hareket ediyordu. Bu haliyle yeni işe başlamış bir garsonu andırıyordu. Huriye onu bu şekilde görünce kendine hâkim olamadan belli belirsiz tebessüm etti. Bu, Cemal’e göre iyi bir başlangıç sayılabilirdi. Sonunda istediğini gerçekleştirmeyi başarmıştı. Servisi aynı acemilikle yaptıktan sonra, yanına oturmayı düşünse de derhal bu kararından vazgeçerek masasına geçti.
Cemal, önündeki meyve suyu, kola ve birkaç parça yiyeceği utangaç gözlerle süzmekte olan Huriye’yi bir meyve suyu açarak kendisine eşlik etmeye davet etti:
‘Haydi ama Huriye Hanım, yabancı gibi durmayın. Rahat olun lütfen. Aklınızdan geçen hiçbir fenalık burada size dokunamaz. Emin olun. İzin vermem buna.’
Huriye önce karşısında duran ve kendisine tertemiz gözlerle bakan adama, sonra arkasındaki duvar saatine yöneltti çekingen bakışlarını. Saat dörde yaklaşıyordu. Eve geç kalmaması gerekiyordu. Yoksa Satı Kadın’ın bütün düşmanlığını üzerine çekerdi. Zaten son zamanlarda Rukiye yüzünden araları oldukça kötüydü. Bir an önce kalkmak için bir meyve suyuna yöneldi.
Cemal sözlerini kısaca tekrar ederek Huriye’nin üzerindeki bütün tedirginliği atmasını istiyordu:
‘Lütfen ama Huriye Hanım. Benden size asla bir kötülük gelmez. Buna adınız gibi emin olabilirsiniz.’
Huriye bu söz üzerine kahkahalarla gülmek istedi. Gülme krizini önlemek için dudaklarını ısırıyor, dikkatini başka şeylere çevirerek kendini dizginlemeye çalışıyordu. Bir yandan da içinden söyleniyordu. Başında Nazmi gibi biri olduktan sonra başına nasıl bir kötülük gelebilirdi ki? Nazmi zaten yapacağını yapıyordu.
‘Nasıl buldunuz bizim fakirhaneyi?’
‘Çok güzel bir eviniz varmış. Güle güle oturun Cemal Bey.’
Cemal bu söz üzerine derin bir of çekti. Bu of sıradan bir of gibi gelmemişti Huriye’ye nedense. İçinin sızladığını hissetti. Öyle olmaması gerekiyordu oysa. Kariyer sahibi ve para denizinde yüzen birine acıyacağını rüyasında görse inanmazdı. Aklına hücum eden karmaşık duyguların saldırısından kurtulabilmek için unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi ayağa fırladı birden. Cemal de korkmuştu bu kalkıştan.
‘Hayırdır Huriye Hanım?’ dese de gerisini tamamlayamadı. Huriye hemen izah etti sebebini:
‘Anahtarı unutuyordum az kalsın ya…’
Sonra karşı koltuğa bıraktığı çantasından çıkardığı anahtarları çekingen bir ürkeklikle masaya bıraktı. Parmak uçlarıyla Cemal’e doğru biraz iteledi.
Cemal’in gözleri Huriye’nin ince, kalem gibi parmaklarına takılmıştı. Parmakları bile içinin coşmasına yetmişti. Güzelliklere bu kadar aç olduğunun kendisi bile farkında değildi. Yüzünün hafifçe kızardığını hissetti. Kısa bir an Huriye’nin gözlerine baktıktan sonra başını önüne eğdi. Bir süre hiçbir şey yapmadan hatta söyleyemeden öylece kalakaldı.
Kısa zamanda içine düştüğü dalgınlıktan sıyrıldı ve tam sırası olduğunu düşünerek sümenin altında duran bir zarfı sakin bir süzülüşle masadan ayrılmakta olan parmakların arasına sıkıştırdı.
‘Kusura bakmayın Huriye Hanım. Biliyorum siz buna layık değilsiniz. Yani temizlik işine… Evinin hanımı olarak yaşamaya...’
Sözünü burada kesmenin daha doğru olacağını düşünerek bir süre öylece kalakaldı. Huriye reddetmenin işi uzatmaktan başka bir işe yaramayacağını düşünerek, itiraz etmeden zarfı alarak yerine oturmadan çantasının içine bıraktı. İçine bakmaya gerek görmemişti.
‘Yapacak bir şey yok Cemal Bey. Bu da benim kaderimmiş, çekeceğiz çaresiz.’
‘O kadar da değil aslında Huriye Hanım. Yani kader meselesi demek istiyorum. Kendi kaderimizi kendimiz yazıyoruz farkında değiliz.’
Huriye de aynı fikirdeydi. Noktasına virgülüne kadar aynı fikirdeydi hem de. Ama zamanı daha fazla esnetmemek için kısa kesmek istemişti. Yoksa kendisi de bal gibi biliyordu yaşadıklarının insanların aptallıkları yüzünden olduğunu.
Karşılaştığı bu akıl ve mantık dışı, insafsız ve vicdansız olayları Tanrı’nın üzerine yıkmanın, Tanrı’ya haksızlık etmek olduğunun farkındaydı. Ne yazık ki bunu kimseyle paylaşma şansı ve ihtimali yoktu çevresinde. Bugüne kadar büyük kızı Kezban’dan sonra ilk defa karşısında yanaklarında samimi ve sevecen tebessüm yakamozlarıyla oturan adamda rastlamıştı bu bakış açısına. Tevekkeli değildi ona ilk gördüğü günden beri içinin ısınması…
‘Ölüm korkusu ve ölümsüzlük hevesi yüzünden tarihin ilk zamanlarında yakalandığımız inanma hastalığı yüzünden bu hallere düştük, biliyor musunuz? Yani ben böyle düşünüyorum. Bin yıllardan beri inanç afyonu yüzünden düşünmeyi unuttuk. Bu unutuş yüzünden zamanla inançların çıkarların hizmetine girmesiyle birlikte yaşam fakir fukara ve garip gurebaya kelimenin tam anlamıyla işkenceye dönüştü. Kimse hayatı kendisine yaşanmaz kılan bu düzeni sorgulamayı bile düşünmedi. Değil ki başkaldırsın.’
Huriye bu güzel muhakeme karşısında hayretten ağzı bir karış açılmıştı. Bu düşünceleri daha önce kısmen Kezban’dan işitmişti. Ama haşhaşiler gibi körükörüne inanmakla düşünme zahmetinden kurtulmayı matah sayan Satı Kadın ve Nazmi Efendi’nin sert ve acımasız saldırıları karşısında sindirilmişti.
‘Haklısınız Cemal Bey.’
Kısa cevap fazla uzatma anlamı mı taşıyordu? Öyleyse bile bunu bu kadar incelikle ifade etmesi karşısında Huriye’ye karşı hayranlığı gittikçe artıyordu. Üzüntüsü de…
‘Bu işe, yani temizlik işine aracılık etmekten üzgün olduğumu belirtmek istiyorum. Ama başka çarem yoktu. Rukiye’nin ne kadar çalışkan bir öğrenci olduğunu, sizin ne kadar özverili bir anne olduğunuzu ve tabi Nazmi Bey’in tam tersine ne kadar ilgisiz ve sorumsuz bir baba olduğunu öğrendikten sonra bir faydam dokunsun istedim size. Takdir edersiniz ki size layık bir seçenek düşünecek zaman yoktu. Bir de bunu doğrudan yapmaya kalksam, eminim kabul etmezdiniz.’
Huriye başını önüne eğerek söylenenleri yine en kısa ve etkili yolla tasdik etti. Cemal doğru yolda olduğunu düşünerek devam etti:
‘Ama bunu çok fazla uzatma niyetinde değilim. Eğer isterseniz yani, bir fabrikada iş bulmaya çalışırım sizin için.’
Nedense içinde bir his, evet dediği takdirde Cemal’in ne yapıp yapıp, mümkün olan en iyi koşullarda kendisine iş bulabileceğini söylüyordu. Ama evdeki barikatları nasıl aşacaktı, işte asıl mesele buydu.










Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6171
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3442
4 Hasan Tabak 3315
5 Nermin Gömleksizoğlu 3014
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2477
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:542 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com