Romanlar

Kutsal Cezaevi 10
Okunma: 168
Serdar Adem - Mesaj Gönder


10 Varoş Erkeği


Dallardan tünemekten yorulmuş serçeler gittikçe yaklaşan motor seslerinden ürkerek endişeli çırpınışlarla havalandılar. Bu hengamede birkaç yaprak ile kuşlardan kopan tüyler kararsız dalgalar halinde yere doğru süzülmeye başladı. Park tarafından hızla köşeyi dönerek ikindi rehavetine bıçak gibi saplanan iki otomobil bir süre yol aldıktan sonra Salim’in bakkalının önünde durdu. Öndeki araçtan bir resmi polis indi. Tereddüt etmeden bakkala daldı. Çok geçmeden Salim’le birlikte kapı önünde göründüler. Salim eliyle bildik bir adresi tarif ediyordu.
Polis tekrar yerine geçti. Arabalar beklemeden yola koyuldular. Tarif edilen yerde, Nazmi’nin evinin önünde durdular. Davetsiz misafirlerin uzaklaşmasını bekleyen Salim vakit kaybetmeden çırağı çağırdı. Nazmi’nin polisle ne işi olduğunu merak ediyordu. Bir de diğer arabadakiler vardı...
Ona bütün işlerini bırakmasını ve Nazmi’nin evini polisin neden aradığını eksiksiz öğrenmesini tembih etti. Bu arada bir şey öğrenmeden gelmemesi yönünde tehdit etti. Çırak Rüştü, üzerindeki iş önlüğünü aceleyle çıkarıp, kapının koluna astı. Ok gibi fırladı gitti.
Önde emniyet amiri ile okul müdürü gidiyordu. Müdür, Nazmi hayvanının karısına karşı şiddet uyguladığını duymuştu. Emniyet amirinin bu sebeple yanında olmasını özellikle istemişti. Sağ olsun o da eğitime olan saygısından, kırmamış peşlerine düşmüştü.
Arkadaki arabada rehber öğretmen Kerem, okul aile birliği başkanı Hilmi ve en sevdiği öğretmeni olan aynı zamanda üç yıldan beri sınıf öğretmenliğini yapan felsefeci Hale vardı. Arabayı Kerem sürüyordu.
Öğretmenler kendi aralarında olayı son bir defa tartışıyorlardı. Neler söyleyeceklerini, ne yapacaklarını tekrar gözden geçiriyorlardı. Emniyet amirinin yanında gitmeyi tercih eden müdür dalgındı. Zamanında yetişip yetişemeyecekleri yönünde endişeliydi. İçi içine sığmıyordu. Bunda haksız sayılmazdı. Üç günden beri Rukiye okula gelmemişti. Arkadaşları kanalıyla kendisine ulaşmak mümkün olmamıştı. Okulun bitmesine bir aydan az bir zaman kala Rukiye’nin kendi isteğiyle okulu bırakmış olması mümkün değildi. Okumayı seven Rukiye böyle bir kararı kendi iradesiyle imkânı yok almazdı. Düşünmek bile istemiyordu ama beynini kemiren kötü ihtimallerin sancısından kurtulamıyordu.
Kerem iş işten geçmeden bir an önce Rukiye’nin evine ulaşmak istiyordu. Hepsinden daha telaşlı görünmesi bu yüzdendi. Gecikmiş olma ihtimali karşısında kendisini affedemeyeceğini düşünüyordu. Ne olmuşsa görmek, elinden bir şey geliyorsa yapmak ve Rukiye gibi bir öğrenciyi hayata ve topluma kazandırmak istiyordu. Acelesi diğerlerinin de dikkatini çekmişti. Arkadaşları elbirliğiyle daha fazla telaşlandırmadan onu teskin etmeye, ümitlendirmeye çalışıyorlardı.
Nazmi’nin mahallenin namus ve şeref gazı vermesi yüzünden erkekliği tutmuş Rukiye’yi oda hapsine atmıştı. Bu da yetmezmiş gibi sağda solda bulduğu bütün kitaplarını yok etmişti. Bu duruma alışık olan Rukiye, evin bazı yerlerine her ihtimale karşı bir iki kitap yedeklemişti. Nazmi’nin yeni bir baskınına karşı bunlarla idare etmeye çalışıyordu.
Polis Rukiye’nin evine ilk varan arabayı park ederken müdürün neredeyse yüreği ağzından çıkacaktı. Ön dişlerini dudaklarına batırmış dudaklarını kemirmekle meşguldü. Ne kadar gayret etse kendisine hakim olamıyordu. Aklı fikri hep Rukiye’deydi. Mesleği itibariyle tek bir öğrencisinin bile yetersiz, düşüncesiz ve kara cahil anne ve babaların elinde heba olmasına gönlü razı olmuyordu.
Üç gün içinde en azından emniyet amirini yanına alıp evine gitmeliydi. Nazmi denen herifin sağı solu belli olmazdı. Bir torba kömüre oyunu satan, kişiliksiz ve kimliksiz dangalak, bir deste paraya gözünü kırpmadan kızını satabilirdi. Kısa vadeli rahatı için çocuklarının hayatını zehir etmekten çekinmeyen, ileriye dönük plan yapamayan Nazmi, insan olmayı bile hak edememiş bir zavallıydı. Ne yazık ki insanlıkla ilgisi olmayan bu adama kader baba rolü vermişti.
Ya sattıysa, öyle ya zor bir şey miydi? Bilinçsiz toplum babaya ancak bir diktatörde bulunan yetkileri vermişti. Baba ister asar, ister satardı. Çocukların, özellikle babalarının boynunu eğik bırakan kız çocuklarının söz söyleme ve itiraz etme hakkı yoktu. Olamazdı. Böyle bir tepki gösteren kız, kendi ipini kendisi çekmiş demekti.
Baba evinden atılan bir kız cariye gibi kapanın malı olurdu. Nikâha mikaha gerek yoktu. Mahallenin sözde namuslu ve şerefli görünen ciğeri beş para etmez erkekleri aynı duruma kendi ana, bacı ve karılarının düşme ihtimalini bilerek ve belki bundan kendilerine bile itiraf edemedikleri ensest bir zevk alarak, ortalarına düşen ve çoğunlukla çiçeği burnunda genç bir kızın süt kuzusunu andıran seksi bedeninden en kısa zamanda ve en mükemmel şekilde yararlanmakta gecikmezlerdi. Bu onlara ahlaklı ve namuslu olmak karşılığında toplum tarafından ikram edilen en büyük hediye, ahlak polisliğine soyunma hikayesinin mutlu sonla biten son durağıydı.
İnşallah geç kalmamışlardır diye, bildiği bütün duaları sıralamaya başlamıştı müdür. Elinden bu aşamada başka bir şey gelmiyordu. Tek ümidi imamın önüne oturulmamış olmasıydı. Eğer kadının kayıtsız şartsız köleliğini temsil eden nikah kıyıldıysa, artık bir kadının kocasının izni olmadan nefes bile alması imkansızdı. Bu boktan geleneğin hüküm sürdüğü fukaralar katmanında bir kadının bu aşamadan sonra kurtuluş ihtimali asla olamazdı.
İçeride fırtınalar kopuyordu. Tam müdürün tahmin ettiği gibi gelişiyordu her şey. Huriye gözünü karartmış, yediği tokat ve yumruklara rağmen direniyordu. Mermisi bitmiş asker gibi süngü takmış, kızının kaderini bir saniye olsun geciktirebilme ümidiyle direniyordu. Yere düşüyor, kıvranıyor; çok geçmeden tekrar ayağa kalkıp savunmaya başlıyordu.
Nazmi son zulayı da patlatmış, Rukiye’de yakaladığı son ders kitabını Huriye’nin başına çarpmıştı. Huriye bu cezaya bile razıydı, yeter ki kızının son kitabını kurtarabilsindi. Nazmi, hızını alamamış Huriye’nin göğsüne sakladığı kitabı almaya çalışıyordu. Alıp onu da parçalamaktı niyeti.
Fakat bu mümkün olmuyordu. Başarısızlık onu iyice çileden çıkarıyordu. Huriye yalvarıyordu:
‘Bırak herif kızın yakasını, sen nasıl babasın? Hiç mi insafın yok senin?’
Nazmi aralarındaki anlaşmayı kolaylaştırmak için bir tokat daha atarak cevapladı:
‘Babayım tabi lan! Baba dediğinin sözü dinlenir. Baba ne derse o olur. Bilmez misiniz de karşı gelirsiniz?’
‘Baba olmak kızını istemediği kişinin yatağına zorla atmak mıdır Nazmi? Okuma hakkından mahrum etmek midir? Kurban olayım Allah’tan korkmaz mısın hiç? Okumak isteyen kız cibilliyetsiz birine kurban edilir mi?’
Son söz, iç dünyasında büyük bir gedik açabilirdi. Cibilliyetsiz dediği aslında kendisinden başkası değildi. Buna izin vermemek adına bir tokat daha attı. Huriye bir kere daha devrildi. Bir süre hareketsiz kaldı. Şükür bir yeri kırılmamıştı bu sefer de. Gerçi Allah için Nazmi de bir yerini kırmadan dövmesini pekiyi beceriyordu hani. Huriye kısa zamanda toparlanarak ayağa kalkarken, Nazmi çoktan sözlü saldırıya geçmişti:
‘Marketçi Salim’e gitmişsin dün kaltak! Bana sordun mu?’
‘Kızımın peşini bırakmasını istemek için, kızını üç kuruşluk dünya malına kanıp pazarlamaya çalışan vicdansız birinden izin almak olur mu? Hem kötü bir şey değil ki yaptığım…’
‘Ne demek kötü değil lan? Bütün mahalle şimdi beni konuşuyor. Bir karısına kızına sözünü geçiremiyor diyor. Şerefimi iki paralık ettiniz. Geberteyim mi şimdi sizi ben?’
O kadar sinirlenmişti ki, ne yaptığını bilmez haldeydi. Şerefti bu sonuçta. Toplumda hiçbir yeri ve değeri olmayan varoş erkekleri için tapu ve kullanım hakkına sahip oldukları kadınları üzerinden şeref kazanmak insan içine çıkabilmek için tek çıkar yoldu.
Makam mevki sahibi değillerdi. Düzenli bir gelirleri yoktu. Çevrelerinde adam yerine konmadıkları gibi doğrusu böyle bir gayretleri de görünmüyordu. Daha fenası tembellikten eve doğru dürüst para getirdiği yoktu. Bu da Nazmi ve benzerlerini milletin gözünde iyice yerle bir ediyordu. Hepsinden beteri, bütün bu gerçeklerin kendileri de farkındaydılar.
Arada sırada belediyeden üç beş kuruş aldığında onu alkole kumara yatırıyor, eve yine eli boş dönüyordu. Parasızlık yüzünden gerek konu komşu arasında, gerekse ev halkı karşısında her zaman boynu eğikti. Bu eksikliğini namus ve şerefiyle kotarmaya çalışıyordu.
Huriye’nin gözünde yıldızlar uçuşuyordu. Dudaklarını hissetmemeye başlamıştı. Fakat bu onu yıldırmıyor, Rukiye’nin geleceğini kurtarmak adına tekrar toparlanmaya çalışıyordu. Bu arada Nazmi’ye de son darbeyi vurmaya hazırlanıyordu:
‘Baba olabilirsin Nazmi, kimsenin buna bir itirazı yok. Kedi köpek de ana baba oluyor. Ben de anneyim. Ama ne annenin ne de babanın, velev ki kendi kızı dahi olsa birisinin hayatını kendi isteğine göre düzenlemeye hakkı yok. Yetkisi olsa bile insanlık buna izin vermez.
‘Sen, istemediğin, belki nefret ettiğin hatta tiksindiğin biriyle ömür boyu yaşamak ne demek bilir misin? Bilmezsin tabi. Seni zorla evlendirmediler değil mi? Ama ben çok iyi bilirim Nazmi. İstemediğin bir hayatı yaşamayı ve tiksintiyle geçen dipsiz ve karanlık geceleri en iyi ben bilirim Nazmi. Yapma Nazmi! Kızının etini, dünyalık menfaatin için ona buna peşkeş çekme Nazmi! Allah’tan korkmaz mısın sen hiç Nazmi?’
Dediklerinin hepsi harfine kadar doğruydu. Ama bir tanesini bile kabul edemezdi. Kabul etmesi demek, kendini inkar etmek demekti. Sessiz bile kalamazdı. Sesiz kalmak demek, kendi gibi kişiliksiz, benliksiz insan müsveddelerinin yıllardan beri kendilerinden sakladıkları acı gerçeklerle yüzleşmek demekti. Doğrusu bu yüzleşmeye en azından Nazmi henüz hazır değildi. Ne pahasına olursa olsun geciktirecekti bu karşılaşmayı. Belki daha da alçalacaktı, çirkefleşecekti ama kabullenmeyecekti.
İnsan kabul etmediği ve edemeyeceği bir gerçeğe karşı, onun tam aksi bir kimliğe bürünür; bütün taviz kapılarını kapatarak bu sahte kimliğini ölümüne savunmaya çalışır. Nazmi’nin yapmaya çalıştığı aslında bundan başka bir şey değildi. Gerçekten namuslu ve şerefli olmadığını herkesten çok kendisi biliyordu. Üstelik namustan şereften çok daha önemli şeyler vardı bu dünyada. Hepsinden önemlisi insan olmak ve insanca davranabilmekti. İnsan olmayı beceremeyenin namus ve şereften bahsetmesi ahmaklık sayılmasa bile aymazlıktı.
Nazmi’ninki hele inkârı mümkün olmayacak şekilde ahmaklıktı. Hatta ahmaklığın daniskası… Nazmi’nin hayatı boyunca yaptığı işlerde çevresinin rızasını düşündüğü hiç görülmüş değildi. Cahil cesur olurmuş ama aynı zamanda kendini ilim aynasında âlim görürmüş derler. Nazmi de aynı şekilde kendini bulunmaz Bursa kumaşı sandığı için düşündüğü, karar verdiği ve uyguladığı bütün işlerden dolayı çevresindekilerin bundan onur duyması gerektiğini sanacak kadar ileri derecede bir bencillik hastalığına tutulmuştu. Bu yüzden yaptıklarını asla sorgulamazdı. Ona göre sorgulaması gerekenler, çevresindeki kendisini anlamaktan uzak cahiller takımıydı.
Bu özellik Nazmi’ye konuşarak ulaşmayı imkânsız kılıyordu. Hiçbir konuda konuşarak Nazmi ile anlaşmak mümkün değildi. Aynı şeyi düşünüyor olsanız bile onunla sözlü yolla ortak bir noktada buluşamazdınız. Uzun süre düşünme yeteneğine sahip olmadığı için hemen minderden çıkar, kavgaya tutuşurdu. Beyinleri toplama akü gibi iki üç kere marşa basınca tüm enerjisini kaybettiği için, bu tip silik kişilikler en ufak bir anlaşmazlığı bile ancak hayvanlar gibi nara atarak ve kaba kuvvetle çözmek zorundaydılar.
Nazmi’nin de varoş erkelerinin neredeyse hepsinde görüldüğü gibi karısıyla kızıyla dövüşerek anlaşmaya çalışmasının yegane sebebi buydu. Adam değildi. Adam olma ihtimali ve böyle bir mucizeyi gerçekleştirebilecek yeteneği yoktu. Ama herkes gibi içinde yaşadığı toplumda adam yerine konmak istiyordu. Bunu da üzerine tapulu tek malı olan karısı ve çocuklarını istediği gibi yönlendirerek sağlamaya çalışıyordu. Hatta buna gütmek dense daha yerinde olurdu.
Bu mantıkla kendisine iğrenç diyen ve onu tiksindirici bir varlık olarak gören Huriye’ye temizinden iki tokat daha çekti. Burnundan kan sızıyordu ama bu onu yine durdurmaya yetmemişti. Koca ki gerek töre ve gerekse inançlar tarafından kutsal kabul edilmişti. Kabul edersiniz ya da etmezsiniz ama boşama yetkisini bile sadece erkeğe nasip edilmişti. Erkeğe karşı gelmek ne demekti? Böyle bir suçu ne toplum ne Tanrı cezasız bırakmazdı ki Nazmi bıraksın.
Huriye hazırladığı büyük sürprizin hatırına bu seferlik yediği tekme, tokat ve yumrukları hissetmiyordu. Hatta içinden bütün acısına rağmen daha çok vurmasını istiyordu. İnceldiği yerden kopması için…
Satı Kadın her zamanki yerinde karyolaya kurulmuş, sol ayağını büküp diğer dizinin altına sokmuş, gözleri kapalı durumda tespih çekiyordu. Karşısında kopan fırtınadan habersizmiş gibi kendi kendine mırıldanıyordu. Ara sıra kulaklarına çarpan çığlıklara aynı şiddette dudaklarından dökülen tövbe estağfurullah haykırışları eşlik ediyordu. Bu haykırışlar bir çeşit günah çıkarma amacıyla mı söyleniyordu, yoksa keyiften mi doğrusu tam olarak anlaşılamıyordu.
Rukiye kardeşlerini yanına alıp odasına çekilmişti. Görünürdeki sebep ne olursa olsun, salonda başlayan ve on dakikadan beri devam eden kavganın kendisinden kaynaklandığının farkındaydı. Yorgun vücudunu yatağa adeta atmış, ellerini bacaklarının arasında birleştirmiş, lotus pozisyonunda bir kedi yavrusu gibi titriyordu. Rukiye’nin iki koluna asılmış kardeşleri de aynı şekilde...
Büyük travmalarda olduğu gibi bütün vücudunu saran titremeler etkisini kaybettikçe yerini, serin bir rüzgar gibi dokunduğu yerde keyiften tüm kaslarının dalgalanmasına sebep olan tatlı gerinmelere bırakıyordu. Rukiye ergenliğe adım atmaya başladığı günlerden beri farkında olmadan ev içine her zaman hâkim olan gerginliğin doruk yaptığı zamanlarda bu şehvetli istekle biraz olsun sakinleşebiliyordu. Şimdilik bu istek eyleme geçmeye gerek duymadan Rukiye’nin rahatlamasına yetiyordu. Ancak özellikle bir kız için en büyük ayıp ve günahlardan sayılan bu titreme ve gerinmelerin üzerine gitmeye cesaret edemediği için ileriki zamanlarda bu durumun nasıl bir şekil alacağını kendisi de bilmiyor, bilme yönündeki bütün merak ve ısrarlarını birkaç aydan beri en sert şekilde bastırma yoluna gidiyordu.
Huriye erkeklik adına belki en iyi kocasının bildiği ancak namus ve şeref tabyalarına saklanarak kendisine bile itiraf etmekten köşe bucak kaçtığı bütün gerçekleri itiraf eder gibi Nazmi’nin yüzüne adeta püskürüyordu. Nazmi kırmızı görmüş boğa gibi bağırıyor çağırıyor, arada bir denk getirdikçe tekme tokat savuruyordu.
Ortalık böyle bir karmaşa içerisindeyken kapı zili çaldı. Zil sesi bir an için zamanı dondurmuştu. Bu vakitte kim olabilirdi? Doğrusu kimse beklenmiyordu. Zaten düzenli bir hayatları olmayan Nazmi Efendinin hanesine doğru dürüst kimse bulaşmak istemezdi. Mahalleli genellikle ailece ziyaretlerden köşe bucak kaçardı. Belki bir iki borçlu, karşılaşacağı rezaleti göze alarak kapıya dayanmaya cesaret etse bile namus havarisi Nazmi borçluyla anlaşmak üzere genelde Huriye’yi, son zamanlarda da Rukiye’yi çıkardığı için gelenler kafası karışık bir vaziyette borcunu kendi ağzıyla nasıl ertelemiş olduğuna kendisi bile inanamaz halde yüz geri dönerdi. Genelde bu hep böyle olagelmişti. Bundan sonra da pek değişecek gibi görünmüyordu.
Kafilenin önünden giden müdür içeriden gelen garip sesleri işittikçe içine düştüğü alışılmışın dışındaki hareketlilikten çekinerek bir an duraksadı. Yanlış mı yapıyorum diye düşündü. Hatta şu anda burada olmasına sebep olan Kerem’e bunun hesabını sana nasıl olsa sorarım dercesine acı bir bakış fırlattı. Kerem bu bakışların ne manaya geldiğini anlamakta gecikmedi. Ama o da bu işe neden bu kadar önem verdiğini anlayamıyordu.
Olan olmuştu artık. Geri dönüş söz konusu bile olamazdı. Bu aşamadaki bir duraksamanın her şeyi bozacağını düşünerek alelacele zile tekrar bastı. Artık geri dönülmez eşiğe gelmişlerdi. Müdür derin bir nefes alarak biraz sonra karşılaşacakları her neyse kabullenmeye hazırlanıyor gibiydi.
Bir süre kapı açılmayınca bu sefer emniyet amiri bastı zile. Kapıdakiler ayaküstü içeriden gelen seslerin kesilmiş olmasının ne manaya geldiğini anlamaya çalışıyorlardı.
Zil ısrarla çalıyordu. Önce önemsemedilerse de kapıdakiler her kimse ısrarlıydılar. Nazmi bir an önce başından defetmek niyetiyle Huriye’den kapıyı açmasını istedi. Huriye bu emri diğer zamanlarda yaptığının aksine seve seve kabul etti. Üzerini toplamaya gerek görmeden sevinçli bir haber bekleyen çocuklar gibi kapıya koştu.
Müdür gördüğü manzara karşısında Kerem’e hak vermekle öne çıkarak bütün sorumluluğu yüklenmek arasında bocalamaya başladı. Bir an ne diyeceğini, ne yapacağını kestiremedi. Bu tip insanlarla karışmakla iyi mi kötü mü ettiğinin muhasebesini yapmakla meşguldü. Rukiye gibi gelecek vaat eden, okuma aşkıyla dolu bir öğrenciye rağmen elini bu kirli hayata bulaştırmaktan çekiniyordu.
Onu bu ayaküstü gaflet sarmalından Huriye’nin hüzünlü sesi uyandırdı:
‘Buyrun…’
Sadece o kadarını diyebildi. Müdürü çıkaramasa da sağ omzundan başı görünen Kerem hocayı tanımıştı. Fakat yanlarındaki resmi giyimli polis neyin nesiydi… Doğrusu şaşkınlığı yerini yavaş yavaş tarif edemediği bir şüphe ve korku dalgasına bırakıyordu.
Cevap gecikince sanki ne olacaksa hızlandıracakmış gibi tekrarladı:
‘Buyrun, hocam…’
‘Rukiye için gelmiştik, Huriye Hanım.’
Bu ses Kerem hocaya aitti. Huriye derin bir nefes alarak sevincini ucunda acı dalgaları olan hafif bir tebessümle belli etti. Bu kapıdakiler için içeri girme izni olarak algılanabilirdi. Huriye sonuna kadar açtığı kapının önünden çekilerek içeri girmelerinde bir mahsur olmadığını belli edince, müdür ilk adımı içeri attı.
‘Kim geldi lan körün gızı?’
Bu hitabın misafirler tarafından duyulması bile Huriye’yi tarifi imkânsız bir şekilde mutlu etmişti. Bir kez daha duymak adına cevabı biraz geciktirdi. Fakat emeline ulaşamayacağını anlayınca karşılık vermek zorunda hissetti kendini:
‘Rukiye’nin hocaları gelmiş ziyarete…’
‘Hassiktiiir! Ne bok yiyeceklermiş lan?’
Misafirler salona açılan küçük antrede ayakkabılarını çıkarmaya çalışıyorlardı. Nazmi’nin dediklerini aralarında duymayan kalmadı. Salondan soğuk, karanlık ve nemli bir rüzgâr gibi üzerlerine yayılan hakaret dolu sözler bir anda ortamın buz kesmesine sebep olmuştu. Ortamın bütün soğukluğuna rağmen Huriye’nin yüzünü ateş basmış, alnında ter damlaları belirmeye başlamıştı.
Müdür o kadar kişinin önünde karizmasının çizildiğini düşünüyor, emniyet amiri, şerefsize ağzının payını nasıl vereceğini hesaplıyordu. Kerem Rukiye’nin babasını çok iyi tanıdığı için şaşırmamış, edepsizliğine vermişti. Okul aile birliği başkanı Hilmi Bey bu aileye yardım yapmakla hayırlı bir iş yapıp yapmadığının muhasebesiyle meşguldü.
Artık olan olmuştu. Olayın bu kadar içine girdikten sonra geri dönmek doğru olmazdı. Antredeki kalabalık Huriye’nin peşinden isteksiz bir yavaşlıkla salona akmaya başladı. Huriye bir yandan biraz önceki aile kavgasının eserlerini kaldırmaya çalışırken, diğer yandan gelenlere yer göstermeye çalışıyordu. Nazmi gelenlerden hiç hoşlanmamıştı. Hiçbirini iplediği de yoktu. Üstelik aile içinde kalması gereken mahrem bir konunun birden afişe olmasından epey kıl olmuştu. Burnundan soluyordu. Elinden gelse gelenleri bir kaşık suda boğacaktı. Bunu yapamasa bile şöyle bir sıçıp sıvasam diye içinden geçiriyordu. Fakat biraz önceki hakaretinden epey alınmış olduğu her halinden belli olan emniyet amirinin ‘seni bir punduna getirirsem bozarım biçimini.’ diyen bakışlarını gördükten sonra vazgeçti bu kararından.
Doğru anasının kıyısına yerleşti. Başını önüne eğdi. Bu halini gören onu tanımasa hani aldanıp iyi aile çocuğu bile sanabilirdi.
Odada gelenlerden pek hazzetmeyen bir kişi daha vardı. Ve misafirlerin hemen dikkatini çekmişti. Satı Kadındı bu. Kılını bile kıpırdatmamıştı. Hiçbir şey olmamış ya da odada kimse yokmuş gibi gözleri kapalı tespih çekiyordu. Yaşına hürmeten kimse bunun üzerinde durmak istemedi.
Karşı karyolanın ortasına müdürle emniyet amiri oturdular. İki yanlarındaki boşluklara diğerleri... Odadakilerin ruh hallerini öğrenmek için şöyle bir göz gezdiren Kerem, durumun pek iç açıcı olmadığını gördü. Herkesin yüzünden düşen bin parçaydı. Bekleyecek zaman yoktu. Hemen söz girdi:
‘Huriye Hanım, hemen sadede girmek istiyorum. Biz Rukiye için geldik.’
İşin sarpa saracağını anlayan Nazmi birden müdahale etti. Polise açık cephe açmaktan çekindiği için mesajını Kerem Hoca üzerinden göndermekti niyeti:
‘Rukiye’den size ne efendi? Bakın kendi işinize siz! Üzerinize düşmeyen işlere burnunuzu sokmayın!’
Bu kadar ağır girmesine sebep yoktu. Durumunun pek iç açıcı olmadığını bilen Nazmi, sert girerek kendisine belki bir avantaj elde etmek niyetindeydi. Fakat unuttuğu bir şey vardı. Karşısındakiler feleğin çemberinden geçmiş, deneyimli ve pişmiş adamlardı. Kül yutacak tipten değillerdi…
‘Ağır ol Nazmi Efendi. Biz de senin has yüzüne hasret değiliz.’
Emniyet amiri daha çok şey söyleyecekti. Dilinin ucunda bekliyordu söylemeye aşerdikleri… Sesinin tonu gittikçe sertleşiyordu. Bir an önce önü kesilmezse, bir çuval incir berbat olabilir, bu yüzden amaçlarına tam olarak ulaşamayabilirlerdi. Duruma hakim olmak isteyen okul müdürü hemen araya girdi:
‘Bak kardeşim, Rukiye senin kızın diye onu istediğin yöne sevk edemezsin. Senin kızınsa bu devletin de vatandaşı. Aynı şey eşin için de geçerli.’
Sonra gözleriyle Huriye’yi işaret ederek:
‘Şu zavallı kadının haline bak. Belli ki kadıncağız ağır işkence görmekte... Biz ne için geldik, neyle karşılaştık. Bu da ayrı bir problem ama bizim asıl işimiz şu anda Rukiye olduğu için…’
Müdürün canı sıkılmıştı. Sadece Nazmi’ye değil, karşı karyolada oturan gözü kapalı yaşlı kadına da ifrit olmuştu. Satı Kadın’ın gelenleri önemsemez bir edayla gözünü kapamış halde, konuşmaların en can alıcı noktalarında küfreder gibi tövbe çekmesi, zaman zaman ortamın iyice gerilmesine sebep olmaktaydı.
Hilmi Bey suratında nurdan eser olmayan bu kocakarının biçimini bozmak istiyordu:
‘Teyze huu, nasılsın bakalım? Maşallah sohbetine de doyum olmuyor doğrusu…’
Oradaki herkes bunun ne manaya geldiğini anlamıştı. Gülmemek için kendilerini zor tutuyorlardı.
Teyze sağ göz kapağını hafifçe araladı. Çevresinde olup bitenleri anlamaya çalıştı. Gördüğü manzaradan hiç memnun olmadığı, yüzünü ekşitmesinden belli oluyordu. Aslında istifini bozmaya hiç niyeti yoktu. Öylesine bir cevap vererek geçiştirmeye çalıştı.
‘İyiyim evladım, nasıl olayım. Bizim delilerin elinde ne kadar iyi olabilirsem artık…’
Taş sahiplerini bulmuştu ama şu aşamada olayın sünmesini istemediklerinden kimse üzerine almadı. Satı Kadın’ın yaşlılığına verip kulak arkası ettiler.
Kerem bir an önce sonuca ulaşmak için müdürün kaldığı yerden devam etti. Bu kez Huriye’yi muhatap aldığı açıkça anlaşılıyordu:
‘Rukiye… Üç günden beri okula gelmedi. Üstelik ne yaptıysak kendisinden haber alamadık. Böyle çalışkan bir öğrencinin okulun kapanmak üzere olduğu en kritik bir dönemde okula gelmek istememesi akıl alır gibi değil. İsteğinin dışında bir seçeneğe sürüklenmek istendiğini sanıyoruz. Onun için de telaşlandık. Sözün açıkçası Rukiye’ye ne oldu?’
‘Hastalandı hoca. Hastalanmak yasak oldu da bizim haberimiz mi olmadı?’
Aslında yanlarındaki emniyet amiri olmasa, topunu birden kapı dışarı etmeye niyetliydi. ‘Hocaları anladık da’ diye söylendi kendi kendine, ‘bu yıldızlı lavuk ne demeye geldiyse…’
Okul müdürü ukalaca konuşmalarıyla günahını gizlemeye çalışan Nazmi’ye tükürür gibi baktı. Kaşlarını çattı. Bu haliyle ‘hakkını avucuna vermenin zamanı yakındır’ der gibiydi. Sonra başını Kerem’e çevirerek devam et işareti verdi:
Kerem devam etti:
‘Rukiye’yi görmek istiyoruz. Hemen!’ Sonra Huriye’ye dönerek: ‘Ayrıca sizin durumunuz daha çok emniyet amirimi ilgilendirir. Pekiyi görünmüyorsunuz.’
Rukiye içerideki konuşmalara kulak misafiri oldukça içindeki gerinme dalgalarının tekrar bütün vücudunu hakimiyeti altına aldığını hissediyordu. Bir süre salondaki konuşmaları bu halde bir harfini bile kaçırmadan dinlemeye çalıştı. Konuşmaları bazen çok iyi anlıyor, bazen de asabiyetin tahrikiyle vücudunu saran zevk dalgalarının etkisiyle kendini kaybediyordu.
Son sözlerin kendisiyle ilgili olduğuna iyice kanaat getirince fazla düşünmeden kalktı. Üstüne başına dikkat etmeyi akıl etmeden öylece salona daldı. Kapının önünde hareketsiz beklemeye başladı. Ne yapacağını, ne söyleyeceğini kestiremiyordu. Gözleri Kerem hocadaydı.
Sessizliği Kerem bozdu:
“Merhaba Rukiye. Üç günden beri neden okula gelmedin? Bir problem mi var?’
‘Hiçbir problem yok hocam.’
‘O zaman kaç gündür okula neden gelmiyorsun Rukiye? Son sınavlar başlamak üzere biliyorsun. Ayrıca ikinci basamak üniversite sınavına da pek fazla zaman kalmadı…’
Bu konuşmanın sonunun istemediği yönlere kaymaya başladığını hisseden Nazmi, işi şirretliğe vurarak sıyrılmayı planlıyordu. Eliyle Rukiye’ye odasına girmesini işaret etti. Sonra Kerem’e dönerek:
‘Hadi hoca bu kadar tantana yeter. Geldiniz, gördünüz işte. Yemedik Rukiye’yi. Sapasağlam ayakta. Yalnız bundan sonra okula gelmeyecek. Bu kadar basit işte... Son sözümüz budur. Ben babasıyım. Bu ev de benim. Varsa bir derdiniz mahkeme orada. Size kadılık vazifesi verildi de bizim mi haberimiz olmadı?’
Ayağa kalkarak misafirlere yol göstermek istedi. Fakat hevesi kursağında kaldı. Kerem hiç ummadığı şekilde sert konuşmuştu. Çaresiz olduğu yerde kalakaldı:
‘Daha sözümüz bitmedi Nazmi Efendi. Misafirlerine hürmet etmedin, onları adam yerine koymadın eyvallah. Ama orada dur. Kanun var nizam var. Akıl var vicdan var. Babasın diye kızının bütün geleceğini sen tayin edemezsin. Buna ne devlet izin verir, ne Allah bundan razı olur.’
Daha devam edecekti ama müdür eliyle sözünü kesti. Kendisi devam etmek istiyordu:
‘Bak Nazmi kardeşim, burada Kerem Bey hariç hepimizin çoluğu çocuğu var. Oğlumuz kızımız var. Birini diğerinden nokta kadar olsun ayırmayız. Sağ gözümüzden sol gözümüzü ayırmadığımız gibi. Ve biz bütün çocuklarımızı okutmak için elimizden geleni yapıyoruz. Çünkü yapmak zorundayız. Allah da böyle istiyor devlet de. Biz onların bizden daha iyi koşullarda yaşayabilmeleri için tek çarenin okumak olduğunu biliyoruz. Ve bunu senin de en azından bizim kadar bildiğini tahmin ediyoruz. Senin derdin başka bunu da çok iyi biliyoruz. Ve bugün buraya senin bu derdini çözmek için geldik.’
Hilmi’ye döndü. Benden bu kadar der gibi baktı ona. Bu aşamadan sonrasını onun anlatması en doğrusuydu. Hilmi beklemekten sıkılmıştı. Karşısında duran ve ona göre ciğeri beş para etmeyen Nazmi’ye bir çift söz söylemek için can atıyordu. Ama okul aile birliği başkanı olarak onun söyleme yetkisi yoktu. Onun için sıranın kendisine gelmesine kadar beklemek zorundaydı. Sonunda o zaman gelmişti. Hiç vakit kaybetmeden başladı söze:
‘Doğrusu buraya gelmeden önce müdürüme rağmen böyle bir işe soyunmuş olmaktan pek memnun değildim. Sonuçta kapı kapı dolanıp adeta dilencilik etmiştim. Buna değer miydi diye düşündüğümde nedense içimden evet demek gelmiyordu. Biraz önce burada şahit olduklarımdan hareketle diyebilirim ki, bu fikrimde hiç değişme olmadı. Hatta eskisinden daha keskin bir şüphe içindeyim şimdi.
‘Duyduklarıma, gördüklerime inanamadım. Böyle bir şeyi rüyamda görsem inanmazdım. Bir baba üç kuruşluk dünya menfaati için nasıl olur da kızlarının hayatını mahveder? Bir baba bunu dünyayı verseler yapmaz. Yapmamalı... Gerçek bir babadan bu beklenir.’
Herif, yani kendini okul aile birliği başkanı diye tanıtan adam karşısına geçmiş, aleyhinde saydırıyordu. Hem de yüzüne karşı… Başka zaman olsa, hakkını eline verirdi ya, bu seferlik, o da sırf kurdunu döksün de bir an önce başından defolsun diye sesini çıkarmıyordu. Hilmi Bey bu serbestlikten yararlanarak sözünün sonuna yaklaşıyordu:
‘Doğru dürüst bir işin olmadığını biliyoruz. Çalışmak gibi bir gayret ve niyetinin olmadığını da… Dahası uçan kuşa borç taktığını da… Bu darboğazdan bir parça olsun kurtulabilmek için gözünü bile kırpmadan kızını harcadığını da...’
Fakat bu noktada dayanamadı, patlayıverdi:
‘Ağır ol beyim, bir babanın işine karışma hakkını nereden buluyorsun kendinde?’
‘O devir çoktan geçti Nazmi Efendi. Eski çamlar bardak oldu.’
Nazmi bir sigara yaktı. Bu arada yakın çevresinde kül tabağını arandı. Bulamayınca göz ucuyla Huriye’nin getirmesini ima etti. Antre kapısına yakın eşikte oturan Huriye, onun kötü huyunu bildiği için hiç ikiletmeden kaşla göz arasında bulup, televizyonun yanındaki sehpanın üzerine koyarak sehpayı da Nazmi’nin önüne bıraktı.
Dumanını ortaya küfreder gibi hızlı dalgalarla püskürtmeye başladı Nazmi. Böylece söylenenlere tepkisini belli etmeye çalışıyordu aklınca. Karşısında sıralanmış davetsiz misafirlere de gitmelerini, istenmediklerini ihtar etmeye…
Kendi çapında haksız da sayılmazdı. Hilmi’nin öyle bir ‘efendi’ deyişi vardı ki, ağzında bir güzel eze eze.. Nazmi’de ana avrat küfür etmiş gibi tesir yapmıştı. Hilmi, Nazmi’nin yüzündeki ifadeden maksadın hasıl olduğunu anlamış, keyfini çıkarıyordu.
Nazmi kendisine efendi diye seslenerek alay eden misafirlere içinden akla hayale gelmedik küfür ve hakaretler yağdırıyordu. Bu, açıkça belli olmasa da dudak hareketlerinden az çok hissedilebiliyordu. Hilmi de bunun farkındaydı. Ama bununla uğraşmanın sırası olmadığını düşünüyordu. Bir an önce sözünü bitirip iyice daraldığı bu işkencehaneyi andıran evden uzaklaşmak niyetindeydi.
Yanında getirdiği çantayı kucağına yerleştirdi. Ağır hareketlerle açtı. İçinden kalınca bir zarf çıkardı. Çantayı kapayıp eski yerine koydu. Hiç mutlu olmadığını hissettiren bir ses tonuyla kaldığı yerden devam etti:
‘Bu zarfın içinde kızın için istediğin paranın bir kısmı var. Evet belki hepsi değil ama en azından bir yaraya merhem olmasını umuyorum. Bunu birinci taksit olarak görebilirsin. Birkaç ay sonra bir kere daha getirme sözünü veriyorum. Bu sayede Rukiye’yi satmaktan vazgeçersin sanırım. Bu paralara müdür beyin isteğiyle kişisel çabalarım sonucu toplamış olduğum bir yardım diyelim. Ayrıca okul aile birliği olarak da Rukiye’nin üniversiteye girinceye kadarki bütün masraflarını üstleniyoruz. Kerem Bey de en kısa zamanda burs almasını sağlayacak. Yani Nazmi Efendi, açıkçası içime sinmemekle birlikte birçok ailenin elde edemeyeceği imkânları Rukiye kızımızın hatırı için toplamış bulunuyoruz. Sen de ellerini bu kızın yakasından çekersin artık.’
Para sözünü duyunca Nazmi’de yumuşama eğilimi başlamıştı. Eskisi kadar sertlik yoktu sesinde. Utana sıkıla uzatılan zarfı aldı. Herkesin önünde açmanın doğru olmayacağını düşünerek eliyle içindekini hissetmeye çalıştı. Ne kadar olduğunu tahmin edemezdi belki ama avucuna dolan kalınlığa bakılırsa uzun bir süre yetecek kadar para olduğunu anlayabiliyordu.
Müdür meramın elde edildiğini düşünerek zengin kalkışıyla ayaklandı. Ölü evine benzeyen bu mezbelede daha fazla kalmaya dayanamayacaktı. Diğerleri de sanki onu bekliyormuş gibi ayaklandılar. Gitmeden önce Rukiye’yi ertesi gün okulda görmek istediğini altını çizerek belirtti.
Emniyet amiri de Huriye’nin gördüğü şiddetten dolayı isterse ekip çağırıp işlem başlatabileceğini söyledi.
Huriye bu teklifi beklemiyordu. Bir an için boş bulunmuştu. Ne diyeceğini, ne yapacağını bilemedi. Bu yüzden cevap veremedi. Böyle bir işlemin aile içindeki şiddeti gerçekten önleyip önleyemeyeceği noktasında şüphe ve tereddütleri vardı. Devlet kendisini nereye ve ne zamana kadar koruyabilirdi kocası olacak insan müsveddesinden?
Bir karar veremeyen Huriye misafirler evden çıkmak üzere antreye yönelirken, son bir defa da Nazmi’nin gözlerinden ne düşündüğünü anlamaya çalışıyordu.








Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6203
2 Firari Fırtına 4265
3 Mustafa Ermişcan 3484
4 Hasan Tabak 3348
5 Nermin Gömleksizoğlu 3041
6 Uğur Kesim 2935
7 Sibel Kaya 2767
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2596
9 Enes Evci 2469
10 E.J.D.E.R *tY 2226

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:2794 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com