Romanlar

Kutsal Cezaevi 11
Okunma: 133
Serdar Adem - Mesaj Gönder


11 Kefeni Yırtmak

Duydum ki kefeni yırtmışsın bu seferlik kız. Doğrusu çok şanslısın ha. Kardeşim olmasaydın valla kıskanırdım seni… Böyle düşünüyorum diye beni suçlama lütfen. Gerçekten sendeki şans bizim gibi varoş kızlarının yüzde onuna bile nasip olmaz. İnan bana nasip olmaz minik kuşum.
Valla doğrusunu istersen bunu nasıl becerdiğini bir türlü anlayamadım. Önceleri sana moral vermeye çalışırken bile durumunun ne kadar vahim olduğunun farkındaydım ama telaşlanma diye sana belli etmemeye çalışıyordum. Bu işi tereyağından kıl çeker gibi bu kadar kolay halledebileceğine ben bile inanmıyordum minik kuşum biliyor musun?
Sana bir şey diyeyim mi, ben bu işi Kerem hocanın bu duruma getirdiğini düşünüyorum. Ne dersin haklı mıyım? Beni dinlersen onunla irtibatını hiçbir zaman koparma? Sözümü yabana atma. Senin kurtuluşun bu adamda…
Yalnız bu rahatlığın çok uzun süreceğini sanıp rehavete kapılma derim. Babamız eline geçen parayı bir ayda sıfıra havale eder. Bir süre de yenisinin hayaliyle avunur. Eve gelenlerin arasında bir de komiser varmış diye işittim. Haydi onun korkusuna bir süre daha beklediğini farz edelim. Üç dört ay geçmeden eskiye döner bu adam. O zaman ayıkla pirincin taşını.
Benim korkum benim durumuma düşmek zorunda kalman. Gerçi pişman mısın desen Allah şahit hiç pişman değilim. Kimseye tavsiye etmem ama pişman da değilim. Bizim gibi varoş güllerinin hayatlarında başka bir alternatif olamaz. Doğarken ana babamızın boynunu eğmiş, irademiz dışında olsa da varlığımızla ailemizin mutluluk namına hevesini kursaklarında bırakmışız. Bu yüzden biz günahlılar için içeriyle dışarı arasında pek bir fark yok…
Bize reva gördükleri işkence ve zulümlerin kaynağı bu pişmanlık ve nefret duygusu… Onlardan bizim lehimize olacak başka bir davranış tarzı beklemek, olmayacak duaya amin demek kadar abesle iştigal olur. Ne oldu minik kuşum kullandığım deyimi anlayamadın mı? Boşa kürek çekmek olur anlamında yani. Ama sen de genel kültürünü geliştir biraz canım. Bütün boş vakitlerinde kitap oku derim. Ablan olarak beni sayıyor ve kabul ediyorsan bu öğüdüme kulak ver. Gerisi çorap söküğü gibi gelir, göreceksin.
Oku ve okuduğunu sorgula ki bazı gerçekleri gör güzeller güzeli kardeşim benim. Her şeyi sorgula. Doğrunun mutlak doğru olmadığını, yanlışın da mutlak yanlış olmadığını anlayıncaya, kavrayıncaya kadar sorgula. Kuru bir yaprak gibi hiçbir şeye kayıtsız şartsız inanma. Çünkü bu dünyada hiç bir doğru, temelde doğru olsa bile mutlak doğru olarak kalamaz. Aynı akıbet yanlış için de geçerlidir.
Doğru ve yanlış dediğimiz şey sadece kişiden kişiye değişmez. Çıkarlara, psikolojik hastalıklara ve sosyolojik bozulmalara bağlı olarak kişinin kendisinde de zaman içinde gerçekleşebilir. Biliyorum pek anlamadın ama yazma amacım bu olmamakla beraber kısaca açıklamak istiyorum izin verirsen. Ayrıca bunu bilmemiz gerektiğini düşündüğüm için özellikle ısrar ediyorum. Eğer dünya üstü bir moddan dünyayı yargılayıp sorgulayamazsan, içinde bulunduğun ve bulunacağın dert ve sıkıntıları tahlil edemezsin. O zaman da bin yıl geçse yaşadığın hayatta en ufak bir düzelme olmaz, hatta geriye bile gider.
Okumuş yazmış olmayan, kültür ve görgü mahkûmu toplumlarda kadının ne adı vardır ne hükmü. Bunun başka bir ihtimali de yoktur. Hem beynini nadasa bırakıp hem de bu işten bir kurtuluş yolu olduğunu ummak öküzün altında buzağı aramak kadar aptalca olmalı diye düşünüyorum. Elbette bütün yollar kapanmış değildir. Her zaman bir yol vardır kurtulmak için. Ama bu, üzerine ölü toprağı gibi çökmüş cehalet karanlığından sıyrılarak kendine çekidüzen vermekle olur ki sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Yapan yok mudur? Olmaz olur mu? Büyük şehirlerde erkeklerle eşit şartlarda yaşam şartlarına kavuşmuş kadınların sayısı azımsanmayacak ölçüdedir.
Hatta büyük şehirlere kadar gitmeye de gerek yok. Sağlık ocaklarında, hastanelerde ve okullarda çalışan kadınların erkeklerle eşit şartlara sahip olup olmadıklarını tam olarak bilemesek de bizimle kıyaslandığında aramızda dağlar kadar fark olduğu ortadadır. O kadınlar nasıl becerdiyse, bizim becermemiz de tümüyle imkânsız değil minik kuşum. Yeter ki inanıp güvenelim.
İşte sende bu cevher var. Yani düşünme yeteneği demek istiyorum. Olaya ciddiyetle eğiliyorsun. Üstelik emeklerinin karşılığını çok kısa zamanda aldığını görüyorum. Yani başarılısın. Bu fırsatı sakın ola elinden kaçırma. Sakın!
Tamam belki onların şartları bizimki gibi değildi diyelim. Ama insaf et be minik kuşum, hepsi mi öyleydi? Böyle bir şey mümkün mü? Bırak Allahını seversen ya…
Neyse şimdilik kendini kurtardın ya ona bakalım biz. Ama yine de sebebini kestirememekle birlikte benim içim hiç rahat değil biliyor musun? Onun için kendine dikkat et. En azından bir yeri kazanıp evi terk edene kadar... Yani birkaç ay… Sonra unutulur gidersin.
Kendini marketçi sanan bakkal bozuntusu hödükten değil korkum. Ben babamızdan korkuyorum. Avucuna biraz para vererek susturulmuş olsa da, bunun çok uzun sürmeyeceğini sanıyorum. İnşallah yanılıyorumdur. Ama görünen köy kılavuz istemez. Babamızın ruh hali, kişiliği ortada, dolayısıyla fazla söze gerek yok.
Sonuçta babamız da erkeklerin, hatta insanların çoğu gibi düşünerek değil, duyarak ve inanarak yaşamakta. Kendine ait bir kimlik ve kişiliği yok. Ne hayatı, ne de varlığı sorgulamak gibi bir endişeye sahip değil. Akıllarını kullanmak onlar için inşaatta ya da mesela tarlada çalışmaktan çok daha zahmetli ve azap verici gelmekte. Onun için akıllarını kullanmaktan şeytan görmüş gibi kaçınmaktalar. Bu durum daha yaşarken nadasa bıraktıkları güdük beyinlerinin çürümesine ve kokuşmasına sebep olmakta… Kokuşmuş birtakım hurafeleri çok önemli bir gerçekmiş gibi dillerine dolamalarının sebebi bu olsa gerek.
Babamız ve onun gibilerin şu hayatta bir tek dikili taşları var mı? Yok değil mi? İnsan içine çıktıklarında onları adam yerine koyan var mı? Mümkün değil. Ama sonuçta onlar da insan. Kullanmama noktasında bütün ayak diremelerine rağmen akılları içten içe bunun muhasebesini yapmakta ve bu muhasebenin sonucunda ulaştıkları gerçekler karşısında aşağılık kompleksinin hırçın anaforlarına yuvarlanmaktalar. Bize çektirdikleri eziyetlerin adım gibi eminim ve kalıbımı basarım, tamamı bu aşağılık kompleksinden kaynaklanmakta minik kuşum. İstisnasız hepsi…
Kafaları yoksa da gözleri, kulakları da yok değil ya. Görüyor, duyuyorlar çevrelerinde olup biteni. Kim babamıza ya da ondan farkı olmayan arkadaşlarına adam gibi muamele ediyor? Burası İstanbul minik kuşum, köy değil. Bizden başka milyonlarca insan daha yaşıyor. İçlerinde son derece saygıdeğer insanlar var. Aralarında ortak bir noktaları olmasa bile en azından ortak yaşam alanlarında onlara gösterilen izzet ve ikramı görmek zorunda kalıyorlar. Bu durumda istemeden de olsa kendileriyle kıyasladıklarında aralarındaki fay kırığının farkına varıyorlar. İşte bu kadar hırçın ve acımasız olmalarının bana göre en önemli, hatta belki tek sebebi bu.
Seninle uzun bir süre daha görüşmemiz mümkün değil. Onun için her zaman hazırlıklı ol ve hata yapmaktan kaçın. En azından üniversiteyi kazanıp buradan uzaklaşıncaya kadar… Birkaç yıl sonra yanındayım inşallah. O zaman sırtımızı kimse yere getiremez.
Ben de lafı uzattıkça uzatıyorum değil mi? Sana kendimden bahsedecektim güya… Yediğim haltı biliyorsun. Tekrar başa almaya gerek yok. Hakim davayı on yıldan başlattı. Avukat tutacak para bizde ne gezer… Devlet iş olsuna bir tane göndermiş. Herif sünepenin biri çıktı. Gerçek suçlu olmadığımdan mıdır nedir, adam gibi savunamadı beni öküz. Mahkemede birkaç mıy mıy dediyse de eminim hâkim bile ne dediğini anlamamıştır.
Birkaç kez ertelendi duruşma. Sonunda baktım bu böyle olmayacak, kendi kendimi savunmaya karar verdim. Dedim nasıl olsa battı balık yan gider. İş olacağına varır. Ben bir iki kelam edeyim de gerisi hakimin insafına kalmış.
Ama var ya öyle bir savunma yapmışım ki duysan ağzın bir karış açık kalır. Davadan sonra söylediklerimi şöyle bir gözden geçirince, ben bile şaşırdım bunu nasıl yapabildiğime. Karşı tarafın ensesi kalın ya, üç avukat birden tutmuşlar. Senin bu ablan para için anasını ipe götürmekten çekinmeyecek derecede düşük karaktere sahip o üç avukat bozuntusuna nal toplattı, nal! Vallahi öyle. Keşke duruşmada olsaydın da gözlerinle görseydin, kulaklarınla duysaydın.
Dava on yıldan başladı dedim ya, işin içine tahrik olma hatta nefsi müdafaa katıldı. Hâkim Bey de sağ olsun, duruşmadaki iyi halimi ekledi. Sonra infaz yasası diye bir şey varmış. İlaç gibi geldi valla. Sonuçta bizim on yıl, indi beş yıla. Bir buçuk yılını tutuklu geçen süreden sildiler. Yani sözün özü minik kuşum, eğer başka bir halt yemesem, en fazla üç buçuk yıl sonra beraberiz. Bu zamana kadar dişini sıkıp da kendini korumayı becerebilirsen, bir daha kimse bizim sırtımızı yere getiremez.
Yaptığım şeyin iyi olduğunu iddia etmek pek aptalca görünebilir. Sonuçta Allah’ın verdiği canı yine Allah alır. Tamam ama bu tür ilişkilerde hep mazlum taraf ölümle cezalandırılıyordu. Bunu bazen zalim olan erkek durumdan vazife çıkararak üzerine alıyordu. Baba, abi ya da koca tarafından… Bazen de mazlum kendini öldürmek suretiyle zalimin ekmeğine yağ sürüyordu. Düzen de bin yıllardan beri aynı minval üzere, eski tas eski hamam yürüyüp gidiyordu.
Biliyor musun bu düzenden zalim kadar mazlum da memnun. Artık alıştıkları için mi, bu düzenden kurtulma ihtimali göremedikleri için mi bilemem. Ama bildiğim bir şey var ki, mazlum da en azından zalim kadar bu ters giden kaderden memnun.
Bazen kadınları anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Bir değil, iki değil; yüz değil, bin değil. Binlerce yıldan beri yüz binlerce, hatta ne yüz binlercesi milyonlarca kadın iğrendiği, tiksindiği, nefret ettiği bir adamın yatağına kürek mahkumu olarak zorla atılmış olmalı. Buna karşılık kendi kişiliğini hiçe sayan, ona hayvandan aşağı bir değer biçen zalimlere karşı direnebilen kadın olmuş mudur? Pek sanmıyorum. Belki erkek egemen tarih, diğer kölelere kötü örnek olması ihtimaline karşı bu tür, bana göre hayırlı direnişlerin üzerini acımasızca kapamış olabilir. Öyle olsa bile yine de içine atıldıkları Şam kuyusunda burnunu kapamaktan başka tedbir alabilen kadın sayısının bir elin parmaklarını geçebileceğini hiç sanmıyorum.
Onun için ben kadın denen ahmak varlığın Gandisiyim minik kuşum, Gandisi. Kıymetimi bileceklerini sanmıyorum. Nerede kadında o feraset? Ama hiç fark etmez. Ben kendim için yaptım diyelim. Tek tesellim bu…
Yapamazdım minik kuşum o adamla. Kızıl suratlı, domuz gibi yağlı göbekli, uçları kirli sarı dağınık kalın bıyıklı, iğrenç kokusu beş ayak öteden duyanın burnunu sızlatan o adamla bir ömür… Mümkün değil bir ömrü onunla paylaşamazdım minik kuşum. Onunla bir yatağa girmekle domuzla girmek arasında nitelikçe bir fark göremiyorum.
Benden önce parasına, çevresine ve bedensel gücüne güvenerek kendilerini satın alan ve onlara köle muamelesi yapan canavarlara başkaldırmayan kadınlara acıyorum. Hatta zamanla biteviye tekrarlayan işkence ve tecavüzlerden zevk almaya başlayan ve içinde bulunduğu durumu kader kabul ederek mutlu olmanın yolarını arayan aptallara kızıyorum bile.
Düşünsene canım, daha on yedi yaşında varsın yoksun. Gözü açılmamış kedi yavrusu gibisin. Günahlı vücudunu kendin bile tanıyamamışsın. Dizlerine, dirseklerine bile yabancısın. Biliyor musun ayıp günah diye o vakte kadar doğru dürüst diz ve dirseklerimi ben bile görememiştim. Hep uzun ve bol giysiler yüzünden. Memelerim tomurcuklanmaya başlayınca başımı da örttüler. Saçlarımı görmekten de mahrum kaldım. İnsanın saçlarını bile görememesi, onları başına bela edilmiş ayıplı bir mal gibi başının üzerinde taşınması ne acı… Onun için asla başımı örtmeyeceğim. Tanrı kadının başına bela olsun diye başında binlerce kıl yaratmış olamaz.
Kuşum insanın banyoda bile melekler görmesin diye soyunmasını yasaklayan bir kültürün ve bu kültürün serseri mayın gibi günahkâr bedenlerin kimliğine, kişiliğine yerleştirdiği şüphe ve tereddütlerin koynunda yetişen genç bir kızın, birden ilk defa gördüğü bir adamın önünde soyunması mümkün mü? İşte o gece aklıma geldikçe yaptığımın ne kadar doğru bir hareket olduğunu düşünüyor, içimdeki acabaların tamamını acımasızca susturuyorum.
Öğleden sonra bir eve tıktılar bizi. Ondan önce nikâhımızı kıydılar. Allah’tan korkmayan şeytan bakışlı sözde bir din adamı, alacağı avantaya kanarak her halimle istemediğimi gördüğü halde, üstelik yaşımın küçüklüğüne bakmadan nikâhımızı kıydı. Ahlaksızlar orada nikahımızı mı kıydılar, canımıza mı kıydılar farkına varamadım. Eğer dedikleri gibi gerçekten öbür dünya varsa, o şerefsize hakkımı asla ama asla helal etmeyeceğim. Hani onun da çok umurundaydı değil mi? Doğru, adam olsa zaten bana kıymazdı. Herif nikâh değil, doğrudan doğruya çocuk yaşta bir genç kıza kıymıştı o gün.
İki tarafın duyarsız ve vicdansız büyüklerinin yüzlerindeki o manayı görsen vallahi insanlığından nefret ederdin. Sadece kadınlığından değil… Bir insanın bedeni üzerine, kendisinin isteyip istemediği noktasında fikrine danışmaya tenezzül edilmeden oynanan bu kirli oyunu ve bunu kutsamak adına düzenlenen kirli ayini görmeni hiç istemem.
Başım önümde, ne yapacağımı, ne edeceğimi bilmez haldeyken, ortasında yüksekçe bir karyola bulunan bir odada buldum kendimi. Bir ara kaçmayı bile düşündüm. Fakat kapının arkamdan kilitlendiğini duyunca bunun pek mümkün olmayacağını anladım. Zaten kaçsam ne olacak ki? Bu sefer pencere önünde volta atan ve kadın etinden yararlanmanın envai çeşit yolunu keşfetmiş olan sözde namus havarisi abazaların kucağına düşecektim. Zaten istedikleri de bu değil mi? O lanet olası anda minik kuşum kendimi kırk katır mı kırk satır mı ikileminde hissettim. Kaçmaya kalksam dışarıda namus havarilerinin kucağına düşecektim. Kaçmasam içerideki hödüğün zaten kucağındaydım. Tecavüze uğrayacaktım ama kim tarafından, mesele buradaydı.
Kaç günden beri neredeyse sabahtan akşama kadar dua ediyordum. Bildiğim bütün duaları defalarca tekrar ettim. Benim yaptığımı aslan pençesine yakalanmış bir ceylan yapmış olsa, belki aslan insafa gelirdi. Ne yazık ki Tanrı’dan olumlu bir karşılık alamamıştım. Bu odaya girmiş olmam, bunun açık bir kanıtıydı. Acaba diyorum Tanrı neden kadının halinden anlamıyor? O kadar içten edilen dualara karşın, Tanrı neden hiçbir kadının duasını kabul etmiyor? İnsanın insana eziyet etmesini yasaklayan Tanrı, çocuk yaşta bir kızın biraz sonra yaşayacağı vahşi tecavüz karşısında neden sessiz kalıyor?
Bir kız çocuğu olarak o anda yaşamakta olduğum işkencelere karşı doğru yolu gösterdiğine inandığımız Tanrı’nın seyirci kalmasını aklım almıyordu bir türlü. Hala da aldığı söylenemez. Erkeğe bu dünyada mutlak egemenlik, öbür dünyada huriler ordusu vermeyi taahhüt eden Tanrı, kadına bu dünyada kölelik verirken, öbür dünyada da koca denen aynı efendiyle beraberliği layık görmekte. Sana öneremem ama ben böyle bir dünyaya inanamıyorum. Benim Tanrım adil, merhametli ve insaflı olmalı...
Bazıları, var bunda bir hayır; sabret, sabrın sonu selamettir diyor. Buna da aklım yatmıyor. Sevmediğin bir adamın yıllarca kölesi olmanın, istediği her zaman tecavüz etmesine rıza göstermenin neresinde hayır var anlamadım. Üstelik bu dünyadaki tecavüzcüyle Ahirette ebedi beraberlik sürmek, olduğu iddia edilen adalete yakışmaz minik kuşum. Tanrı böyle bir şeyi asla kabul etmez.
Nedense o an, annemin ve nenelerimin de bu acımasız, adaletsiz ve onursuz bir sınavdan nasıl geçtiklerini düşündüm. Yani kutsal gerdek odasından… Onlar nasıl dayandıysa, ben de dayanmalıyım dedim. Ama biliyor musun minik kuşum, ben iki kere yanlış yaratılmışım. Birincisi ayıplı ve günahlı bir bedene sahip bir varlık olarak yani bir kadın olarak yanlış yaratılmışım. Bunda kuşku yok. İkincisi haksızlığa, adaletsizliğe karşı sabırsız ve asi ruhum ve sorgulayıcı mantığımla yanlış yaratılmışım. Yani külliyen yanlış yaratılmışım. Kim ne derse desin öyleyim işte. Belki de dünyalı değilim. Bana zaman zaman arkadaşlar Siriuslu derken demek sadece şaka yapmıyorlarmış. Bu alemin değer yargılarına göre baştan ayağa hata ve kusur sahibiyim.
Gerek çevre, gerek toplum, gerekse Tanrı her şeye hemen isyan etmeyen, koyun tabiatlı, tevekkel olanı tercih ediyor kadınlar arasında. Benim gibi binlerce yıllık erkek egemen kutsal törelerle biçimlenmiş toplumsal kurallara isyan bayrağını açanlar pek makbul görülmezler. Ben hem iki kere yanlış yaratılmışım, hem de iki kere suçlu ve günahlıyım.
Lafı çok uzattım biliyorum. Ama ne yapayım elimde değil. Dert çok, hem dert yok, düşman kavi talih zebun demiş şair. Kocam olacak hayvan beni bir odaya kapattı. Kapıdan içeri adeta itti diyebilirim. İlk gece kuralmış bu. Kadına ne kadar sert davranırsan, korkudan olsa gerek erkeğine bağlanması ve isyan noktasında gemileri yakması o kadar kuvvetli oluyormuş.
Bizim hayvan da çevrenin aklına uyup zor ve şiddetle bana hâkim olacağını sanıyor ya, verilen öğütleri sırayla uygulamaya çalışıyor zavallı. Ne bilsin salak herif benim dünyalı olmadığımı. Ne bilsin baskı ve şiddete karşı beklenilenin aksine bir tepki göstereceğimi. Herkes karşısındakini kendi gibi bilirmiş. Kendileri güce tapıyor ya, zoru gördü mü kuyruğunu kısıyor ya, benim de öyle yapacağımı sandı denyo.
Soyun dedi ya benden beklediği tepkiyi alamayınca iki tokat attı. Herif alkollü ama hayvan gibi güçlüymüş, valla gözlerimde yıldızlar uçuştu bir süre. O esnada ‘Soyun!’ diye kükreyişinin rüya mı gerçek mi olduğunu anlamakta bile zorlandım bir süre.
İkinci kükreyişinde kendime geldim. Ama bende yine tık yok. Herif istiyor ki kutsal nikâh töreninden sonra karşısında kartal kafesine konmuş kuzu gibi savunmasız duran genç kız, bütün emirlerini anında uygulasın. Belki ben de istiyordum minik kuşum. Bıkmıştım artık erkek egemen töre ve inançlarla mücadele etmekten. Köleliği bir ibadet gibi kabul edip, huzura ermek istiyordum. Nasıl olsa kurtuluş yoktu bu esaretten. Allah kahretsin beceremiyordum işte. Ne olacaksa olsun aşamasındaydım.
Kükreme ve tokatla istediğini elde edemeyince başımdaki örtüye saldırdı. Kaşla göz arasında çıkardı. Başımdaki örtüden hiç memnun değildim doğrusu. Çıkarmasına teşekkür bile edebilirdim. Mesele kimin nasıl çıkardığıydı. Takarken de zorlamışlardı, çıkarırken de… Kimse kendi fikrimi sorma nezaketini göstermiyordu.
İçeride üzerinde kırmızı zemin üzerine sarı nakış işlemeli, kalın yünlü bir yatağın serili olduğu yüksek ayak, altın sarısı demirleri parlayan bir karyola vardı. Açık yeşil keten perdeler ortadan ikiye ayrılmıştı. Yere bütün zemini kapatan çiçek desenli bordo bir halı serilmişti. Yatağa çıkmak için neredeyse merdiven gerekiyordu. O derece yüksekti.
Herif baktı çıkamayacağım, kucakladığı gibi yatağa attı. Kendi de yamacıma oturdu. İlk defa kullanıldığı hissi uyandıran yünleri kabartılmış yatak göründüğünden mi genişti, ben mi horlanmaktan iyice küçülmüştüm? Bir türlü kestiremiyordum. Ortada oyuncak bebek gibi duruyordum.
Birden kalın, küt ve kıllı iki elin üzerimde gezindiğini hissetmeye başladım. O kadar iğrenç ve korkunçtular ki, nasıl anlatayım bilemiyorum. Vahşi ormanlarda yaşayan zehirli örümcekler var ya, tarantula mıydı adı, aynen onlar gibi… Bütün bedenimin kış ortasında sıtmaya tutulmuş gibi dipsiz derinliklerden fışkıran titreme dalgalarıyla titrediğini hissediyordum. Ama o korkunç kara gölgeler hiçbir şey yokmuş gibi üzerinde gezinmeye devam ediyordu.
Bir an, avazım çıktığı kadar bağırmak istedim. Hem öyle bir bağırmak ki, değil bütün evi, bütün mahalleyi hatta şehri ayağa kaldırmak... Sonra bunun hiçbir anlamı olmayacağını düşünüp vazgeçtim. Sonuçta sesimi duyurmaya çalıştığım kişiler aynı çevrenin üyesi değil miydiler?
Bağırıp çağırdığımı duyanlar bunun keyiften olduğunu zannedebilirdi. Yardıma gelmek bir yana alkış tutarlardı. Zaten yardım istediğimi anlatabilsem de değişen bir şey olmazdı. Aklını kullanamayan bu toplumun törelerine göre nikah kıyıldıktan sonra kadının bütün kullanım hakları kocasına devredilirdi. Kocası ister döverdi, ister sever. Kimseye söz düşmezdi bu aşamadan sonra.
Çok geçmeden çırılçıplak olmuştum. Kendi vücudumu ben bile tam olarak bilmezken, karşımdaki görgüsüz ayı, oturmuş karşıma salyaları aka aka beni seyrediyor, ara sıra dipleri set kıllarla örtülü kalın, kızıl yalamık dudaklarıyla omuz başlarımı öpüyordu. O an Sırp komitacıların eline düşmüş tecavüze hazırlanan bir Boşnak kızı gibi hissetmiştim kendimi.
Bir an kara çipil gözlerine takıldım. Bir umut, bir ihtimal, kıyıda köşede unutulmuş insaf kırıntıları aradım bayat bakışlarında. Utancımdan yerin dibine geçmek üzereydim. Ellerim bacaklarımın arasında yumak gibi büzüşmüştüm. Bunu anlamasını bekliyordum. Doğrusu insan olarak bir umudum vardı. Az da olsa bir umudum... Bir katil bile öldüreceği kişiyle göz göze gelirse öldüremezmiş. Bu doğruysa acaba bu imkândan ben de yararlanabilir miydim?
Tüm yakarışlarım boş çıktığı için dua etmeyi unutmuştum. Hafızamda kalan dua kırıntılarıyla bu bakışların etkisini göstermesini istiyordum. Ne yazık ki bu hevesimin kursağımda kaldığını anlamam çok uzun sürmemişti.
Vahşi tabiatı ve maço kimliği en ufak bir yumuşama ihtimaline bile kapı aralamıyordu. Gözlerinin içine baka baka avının boğazına dişlerini geçiren aç bir aslan gibi üzerime gelmeye devam ediyordu. Omzumdaki öpüşleri ellerinin desteğiyle bütün vücuduma yayılıyordu. Bu anı yaşamayan bilmez kuşum. İnan ne kadar dramatize etsem de ne sen anlayabilirsin, ne ben gerçekten anlatabilirim. Yaşamak gerek. Ama ne senin ne de bir başkasının yaşamasını asla istemem. Bu öyle bir şey işte… Kelimeler yetmiyor görüyorsun anlatmaya.
Sonra ne oldu dersen, tam olarak ben de hatırlamıyorum. İstersen kendinden iğrenme de, ister hayattan nefret etme, isterse kadına yönelen ve sessiz kaldıkça dişinin kirasını istemeye varan zalimlerden öç alma de... Ben bu öç kısmını hâkime söylemedim tabi. Direndim. Üzerime abanan kıllı ve kokulu tecavüzcüye teslim olmamak adına çırpındım. Gücüm yetmese de dişimle tırnağımla direndim. Ne olursa olsun babama, mahalleye ve törelere rağmen üzerimdeki tarantulaya yem olmayacaktım.
O an imkân olsa kendimi öldürmeyi bile düşündüm. Mektubun başında eleştirdiğim şeyi yapacaktım yani az kalsın. O zaman anladım kadınların neden başları sıkışınca canlarına kıydıklarını. Başka şeye güçleri yetmiyormuş da ondanmış minik kuşum. Eğer benim de gücüm yetmese ya da şansım yardım etmeseydi kendimi öldürecektim. Yani o gece kutsal cezaevinden, gerdek odasından bir ölü çıkacaktı güzelim. Bu ölünün ben olmamam tamamen bir şans.
Çırpındım. Debelendim. Yırtındım. Üzerimdeki hayvan süt beyazı bedenimi salyalı öpüşlerle tırmalıyor, yeni olmuş şeftali sarısı ve büyüklüğündeki göğüslerimi komodo ejderi diliyle yakalamaya çalışıyordu. Aman Allahım bu anlatılır gibi bir felaket değildi. Üzerimdeki kocam değil, bir Sırp delibozuktu sanki. Bunları yazarken bile ellerim titriyor. Ne ellerim, tüm vücudum zangır zangır titriyor. Gözlerimden bahar yağmurları gibi dökülen gözyaşlarımdan sık sık ara vermek zorunda kalıyorum yazmaya.
Tarih boyunca hayvan muamelesine tabi tutulan, istemediği halde yıllarca tecavüze göz yuman hemcinslerimi düşündükçe kadın olmaktan tiksiniyorum. Bu da yetmiyormuş gibi çocuk doğurduktan sonra tecavüzcüsünü babalığa terfi ettiren, Stokholm Sendromuna yakalanarak erkeğine ölümüne bağlanan ve bu sadakati ibadet kabul eden kadınlara şahit oldukça kendimden nefret ediyorum. Ve bir kadın olarak bu kafayla başımıza ne geliyorsa bunu fazlasıyla hak ettiğimizi düşünüyorum.
Lafı uzatmayalım. Sonra bir an kurtuldum elinden. İhtimal ki verdiğim acıdan dolayı boş bulunmuştu. Fırsat bu fırsat deyip sıyrıldım altından. Avından kurtulacağını sanan böcek içgüdüsüyle kendi etrafımda kıvrılıp tortop oldum.
Bu durum beyefendinin zoruna gitmiş olacak ki birden tepesi atıverdi. İki tokat daha salladı. Öncekiler kadar tesirli ve muhtemelen terbiye amaçlı iki tokat… O andan sonrasını tam hatırlayamıyorum. Yataktan düşmüşüm sanırım. Arkasından tarantula atladı üzerime. İki tokat da orada yedim Allah’ın izniyle. Sonra beni kucakladığı gibi yatağa geri fırlattı. Hayvanda ayı gibi kuvvet vardı. Kendi kuvvetimle karşı koymam imkânsızdı.
Yığılıp kaldığımı hatırlıyorum. Ayıda da yumuşama belirtileri baş göstermişti. Belki yorulmuştu. Belki moral takviyesi yapmak istiyordu. Geri kalktı. Yataktan uzaklaştı. Göz kapaklarımı zar zor aralayıp ne yaptığını, daha doğrusu ne yapacağını anlamaya çalışıyordum.
Sarı lamba ışığı altında terden parlayan, kıllı, bodur bir orangutana benzer varlığın puslu görüntüsünü hayal meyal seçebiliyordum. Ne yaptığını sigara dumanından anlar gibi olmuştum. Beyimiz mola vermek istemiş. Muhtemelen ikinci ve büyük saldırıdan önce güç toplamaya çalışıyordu. Bu sefer iş bitecekti. Beni kanlar içinde bırakacak. Sonra büyük bir iş başarmanın gururuyla kıçını dönüp uyuyacaktı. Bana böyle anlatmışlardı gerdek gecesini. Bense bacak arama vurduğu kutsal mührün, mührü hümayunun kanlı lekeleriyle bundan sonra ayrılmamak üzere o ayının kölesi olacaktım.
Minik kuşum hiç düşündün mü aynı işkenceyi çok büyük bir ihtimalle bugün seni anlamakta zorlanan ninemizle annemiz de yaşadı. Bizim için en kutsal varlıkların aynı zamanda bu kadar ahmak oluşları nasıl büyük bir çelişkidir... Belki ve büyük ihtimalle bugün kendilerine dede ya da baba dediklerimiz de onlar için birer vahşi hayvandan farklı değildiler.
Annelerimiz, nenelerimiz zamanla nasıl bir mutasyona uğruyorlarsa artık zamanla işkencecilerine karşı sevgi denen kutsal bir duyguyla bağlanabiliyorlar. Tanrı’nın yaşlandıklarında öf bile demeyi yasakladığı babalar bunlar olamaz kuşum. Hele cennete giden yolun ayaklarının altından geçtiğine inandığımız analar, güce tapan ve yaşadıklarına rağmen kızlarının da aynı felaketi yaşama ihtimali karşısında direnç göstermeyen kadınlar olamaz. Ben bunu yaşamak istemiyordum. Sevgi denen kutsal duyguyu böyle bir senaryoya asla ama asla kurban etmek istemiyordum.
Sonrasını hatırlamıyorum. Belki hatırlamak istemiyorum. Hatırlayamamanın yararını duruşmada gördüm. Ceza indirimi olarak… İnan minik kuşum, mahkeme geride kaldı ama belki de yediğim dayakların etkisiyle ne yaptığımı bilmiyordum. Yaptıklarım her neyse, duruşmada öğrendim. Daha doğrusu neden mahkeme salonunda olduğumu... Kısacasını söyleyeyim. Bir bahaneyle kutsal odadan dışarı çıkmışım. Büyük ihtimal lavaboya gitmek için. Belki de su içmeye kalkmış olabilirim. Böylesi mübarek ve kutsanmış bir mekanda su olmaması pek akıllıca gelmiyor ama ne yapayım bu kadar ince bir ayrıntıyı hatırlamakta zorlanıyorum. Tarantulam da bahanem her neyse lütufta bulunup bana izin vermiş tabi.
Neyse geri döndüğümde yanımda bir bıçak varmış. Yani elimde… Bunu tahmin ettiğin gibi sigarasını, belki yanında içkisini de zıkkımlanan ayının sırtına saplamışım. Eğer öyle olduysa ki muhakkak öyle olmuştur, koskoca savcı yalan söyleyecek değil ya. Böyle bir şeye nasıl cesaret edebildiğime hayret ediyorum. İhtimaldir ki adet olduğu üzere teslim olmaktansa kendimi öldürmeyi planlamışımdır. Artık sonra ne olduysa…
Korkak ve ürkek yetiştirilen bir kadın adayının böyle bir şeyi gerçekleştirebilmiş olması, gelecekte tüm kadınlar için umut ışığı olacaktır. En azından bizim mahalle ve çevre için geçerli bu öngörüm. Ulan hiçbir işe yaramasa, babamızı korkutmuştur ya yetmez mi? Gerçi yaptıklarına bakılırsa tam anlamıyla ders almamışa benziyor ama en azından bu olay yaşanmamış olsaydı adımlarını daha kararlı atar ve seni şimdiye kadar kaç kere satardı. Ve sen benden de genç bir yaşta, bir başka görgüsüzün günahkâr yatağında kirli bedeni ve suçlu kişiliğinin seks oyuncağı olurdun. Ben yandım belki ama en azından seni kurtardım. Bilmem bu iyiliğimi takdir eder misin? Ama ben bunu takdir etmen için yapmadım. Aynı şey tekrar başıma gelse, gözümü kırpmadan gene yaparım. Hiç şüphem yok…
Gelecekte bana Nobel Barış Ödülü verirlerse şaşmam. Tabi dalga geçiyorum. Cinayetten dolayı ödül verilir miymiş? Ama şunu itiraf edeyim, kurduğum hayalin çelişkisi, ölüm ilacı dinamiti bulan bilim adamının adının Barış ile anılması kadar aptalca olmasa gerektir.
Sanırım erkeklerin üzerine fazlaca gittim. Aslında onlar da acınacak varlıklar. Hayda deminden beri yazdıklarından sonra bu da nesi deme. Kafayı mafayı yemedim. Aklım başımda. Neden olduğunu burada anlatamam. Zaten okumaktan sıkıldığını sanıyorum. Bir diğer mektuba saklayacağım onu. Merak ediyorsan beklersin.
Sen sadece diren. Üniversiteye az kaldı. Sınava gir ve çok yüksek bir puan al. Bunu alacağına dair benim en ufak bir kuşkum bile yok. Dışarıya mümkün mertebe tek başına çıkma ve bir ortamda tek bulunmamaya dikkat et. Sıkışırsan benim adımı ver. Sana zarar vermeyi kafasından geçiren hainin bir kere daha düşünmesine yeter bu. Hatta benim ağzımdan tehditler bile savurabilirsin. Unutma ki en etkili ve geçerli ceza ölümdür. Gözü kara mafyanın devletlere rağmen bütün dünyada varlığını sürdürebilmesinin en önemli sebebi acımasız oluşudur. Devlet acır, iyi hal arar ve yargılamayı uzun zamana yayar. Mafya tam tersi acımaz, sebebe bakmaz, sonuç üzerinden en kısa zamanda infaz eder. Ölüm karşısında bütün başlar eğilir. Diğer cezaların hepsinin üstesinden gelebilen fesat ruhlular, gidenin geri gelmediği bu ceza karşısında elleri kolları bağlı kalırlar. Bu gerçeği aklından hiçbir zaman çıkarma.










Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6171
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3442
4 Hasan Tabak 3315
5 Nermin Gömleksizoğlu 3014
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2477
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:552 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com