Romanlar

Kutsal Cezaevi 12
Okunma: 161
Serdar Adem - Mesaj Gönder



12 Aile Meselesi

İki baştan iki görkemli ıhlamurun gölgelediği, kuytularında yaz boyu baygın bir serinliğin eksik olmadığı genişçe bir bahçeye sahip, iki katlı şirin bir yerdi Yaşar’ın Kahvesi. Bu tür binalara eski İstanbul’da rastlamak pek mümkün değildi. Çok değil beş on sene sonra burası da masmavi gökyüzüne saplanan karanlık kazıklar gibi uzun ve duygusuz binalarla dolup taşacaktı. Ekonomik kaygıların ön planda yer aldığı günümüzde İstanbul’un eskiye dair bütün güzellikleri ne yazık ki silinmeye ve hatıra çöplüğüne atılmaya mahkûm...
Nazmi’nin evine daha yakın bir kahve daha vardı aslında. Ama oranın müdavimleri genelde gençler ve berduş takımı olduğundan orta yaşlılar tarafından pek tercih edilmezdi. Nazmi akranlarını görmek için daha çok Yaşar’ın yerine takılırdı.
Bahçe kapısında karşınıza çıkan tabelada kıraathane yazsa da içeri girdiğinizde hiç ilgisi olmadığını görürsünüz. Muhtemelen Yaşar, dükkanı devraldığında masraf olmasın diye değiştirmek istememişti.
Kıraathaneye gelenler başta gazete olmak üzere kitap okuma şansına sahip olurlar. Kütüphaneden farkı daha serbest ve rahat olmasıdır. Orada gazetenizi okurken aynı zamanda sohbet edebilir, radyo dinleyebilir, televizyon seyredebilir ve mesela simit eşliğinde çay kahve içebilirdiniz. Buraya kadar problem görünmüyor. Aslında dışarıdan bakınca da öyle… Davulun sesi uzaktan hoş gelir hesabı…
İki müşteri yan yana gelmeye görsün, hemen başlarlar vatan kurtarmaya. Gün geçmez ki aralarında kavga çıkmasın, cam pencere yerle bir olmasın. Üstelik bir duyan olsa konuştuklarını, ayıkla pirinci taşını. Zaten çok geçmeden duyan o birkaç kişi hemen muştular gereken yerlere. Arkasından olacaklar malum. Polis, mahkeme, cezaevi... Bu yüzden bizim Yaşar birkaç kere nezareti bile boylamış. Ondan sonra dediklerine göre ‘Bundan sonra okuyanın okutanın, düşünenin düşündürenin yedi silsilesini…’ demiş, kıraathanenin çehresini değiştirmekle işe başlamış.
Sonrası malum, anlatmaya gerek yok. Ne kadar bildiği taş ve kart oyunları varsa getirmiş. Milleti oyuna alıştırmış. Elindeki kitapları zaten okunmuyor diye kışın sobaya tıkmış. Faydası olmamış değil. Kâğıtla soba yakmak diğerine göre çok daha kolay olduğu için… Birkaçını göstermelik rafa kaldırmış. Duvarlara coğrafya atlası gibi anadan üryan kadın resimleri asmış. Gazetelerin kadın resimlilerini almaya başlamış. Diğerlerinin aboneliklerini iptal etmiş. Ondan sonra kavganın dövüşün önü kesilmiş tabi.
Mayısın sonlarına yaklaşırken İstanbul, yazı çok önceden karşılamışa benziyordu. Yaşar bunu fırsat bilip masaların bir kısmını bahçeye çıkarmıştı. Yaşar yerine göre rüzgârı kesmesi, yerine göre dikine saplanan gün ışığını karşılaması için bahçenin üç tarafına kadın resimli büyük afişler asmayı ihmal etmemişti.
Saat ona yaklaşıyordu. Mahalle sakinleri fırtına sonrası gün ışığını görünce birer ikişer boy gösteren başaklar gibi kahvedeki yerlerini almaya başlamışlardı. O gün oldukça erken olmasına rağmen masaların neredeyse tamamı dolmuştu. Yaşar gördüğü manzara karşısında oldukça memnundu.
Nazmi adımlarını sürüye sürüye bahçe duvarına yaklaştı. Şöyle bir göz attı içeri. Pek gönülsüz görünüyordu. Masalardan hangisine oturacağına karar vermeye çalıştı bir süre. Sağda en arkada kendi köylülerinden üç kişinin oturduğu masaya yöneldi.
‘Selamün aleyküm.’
Masadakiler sırayla aldılar selamını. Buyur ettiler yanlarına. Nazmi, güya ağır abi görünmek için birkaç saniye bekledi. Sonra gösterilen yere çöktü. Masada yarım çay bardakları duruyordu. Yeni geldikleri belliydi. Hamdi bu servisin sahibi olarak kahveci çırağına işaret ederek bir çay daha getirmesini söyledi.
‘Hayırdır?’ dedi Hamdi. ‘Bugün erkencisin. Yoksa…’
‘Aynen öyle be Hamdi… Yaz geliyor, bir iş olsa da ucundan tursak artık derim. Vakti geldi artık.’
Başlar hep birden tilki suratlı, orta boylu, tıknaz, yalamık ağızlı, kara böcekleri andıran küçük çipil gözlü Ferdi’ye döndü. Ferdi, her kalıba uyabilen bir karaktere sahipti. Bir işin peşine düşmüşse, ağzından girip burnundan çıkar, istediğini elde edinceye kadar peşini bırakmazdı.
Mahallenin inşaat işlerinde önemli bir aracıydı. Ciğeri beş para etmese de iş bitirici özelliği yüzünden mahallede yer edinmişti. Büyük bir firmanın yüklenicilerinden birini tavlamıştı nasıl tavlamışsa. Nerede bir iş olsa, amelesini ustasını bulur, bu sayede avantasını alırdı. Bir nevi taşeron olmuştu yani. Avareler, arpası tükenenler, iş arayanlar kısa yoldan Ferdi sayesinde biraz olsun rahata kavuşurlardı. Buldukları iş her zaman istedikleri gibi olmasa, ücret bekledikleri gibi çıkamasa da elleri mahkûmdu. Daha iyisini bulana kadar tilki Ferdi’nin işiyle oyalanmak zorundaydılar.
Ferdi bunun farkındaydı. Ama umursamazdı. Son zamanlarda emlak işine de el atmıştı zaten. Yattığı yerden avantalarla geçinmenin yolunu bulmuştu bir kere. Nasıl olsa memlekette elinden doğru dürüst iş gelmeyen, düzenli çalışma ahlakından mahrum bir yığın adam vardı. Hepsi eline mahkumdu. En azından şimdilik... Üstelik bunların önemli bir kısmı borçla yaşamak zorundaydı. Dolayısıyla işçi bulma gibi çalışan kapısı hiç boş kalmazdı.
Nazmi çoktandır yolsuz kalmış, arpası tükenmişti. Hilmi’nin getirdiği para birkaç günde suyunu çekmişti. Nasıl çekmesin? Uçan kuşa borcu vardı. Düzenli bir hayatı hiç olmamıştı ki… Sadece günde iki paket sigarası bile ocaklarına incir ağacı dikmeye yetiyordu. Neredeyse beş aydır, tek tük tanıdık işleri hariç düzenli hiçbir iş tutmamıştı. Şimdi acilen bir iş bulması gerekiyordu. Sadece para için değil, evde boş oturmaktan, her gün Huriye’yle çene yarıştırmaktan, hepsinden önemlisi söz geçiremediği Rukiye’yi görmekten bıkmış usanmıştı. Onun için Ferdi’ye yanaşmak zorundaydı.
‘Sıva atarsan karşıda bir iş var aslında Nazmi abi. Yevmiyesi de fena değil. Kursağını doyurur.’
‘Hemen mi?’
‘Haftaya başlarsın istersen. Sen gene de bir düşün yarın akşama kadar. Ona göre olmayacaksa başkasını ayarlamam gerek. İşin devam etmesi gerek, bilirsin.’
‘Tamam o zaman yarın akşam sana kesin haber veririm. Aslında gönlüm evet diyor da, dur bakalım.’
Konuşmalara kulak kabartan yan masadakilerden Topal Reşit’in oğlu Mevlüt hiç gereği yokken lafa karıştı:
‘Kızını sattın diye duyduk Nazmi Ağa. Ne oldu, ne çabuk yalayıp yuttun. Yoksa ucuza mı gitti?’
Nazmi bu konuda zaten yaralıydı. Gerekli gereksiz hatırlatılmasına çok kızıyordu bu yüzden. Sesin sahibini tahmin etmekle birlikte kim olduğundan emin olmak için başını geri çevirdi. Bir süre gözlerinden ateş saçarak Mevlüt’e baktı. Çok içerlediği, bozulduğu bu yüzden hatta dellendiği belli oluyordu.
Bu durumun Mevlit için hiçbir önemi yoktu. Onun niyeti belki diğer benzerleri gibi itiraf edilemese de taş atıp meyveyi düşürmeye çalışmaktı. Uçmakta zorlanan kuşu yuva dibinde bekleyen aç bir kedi gibi, Rukiye’nin kucağına düşmesini bekliyordu. Nazmi’yi kışkırtmasının sebebi buydu. İstiyordu ki Nazmi bir gramlık aklını kaybetsin, kapı dışarı etsin Rukiye’yi. . ani Kör Salim’in oğlunun kucağına atsın. Sonrası kolaydı.
Bu yüzden çevresindeki ciğeri beş para etmeyen serserilerin birden gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Rukiye yuvadan atılacak ve Mevlütlerden birine yem olacaktı. Böyle bir fırsat asla kaçırılmazdı. Bu vahşi hayal mahallelinin gözünü döndürmeye fazlasıyla yetiyordu. Amaçlarına ulaşmak için şimdiden daha namuslu ve onurlu olma yarışına başladılar...
Sonuçta içlerinde en düzensiz, en karışık ve en mutsuz aile onlarınkiydi. Bunu anlamak için müneccim olmaya filan hiç gerek yoktu. Dulluğu başına vuran Satı Kadın girdiği bütün komşu meclislerinde evde olup biteni, saklamaya gerek görmeden aktarıyordu. Onun gevşek ağzı sayesinde evlerinde yaşananları bazen sözde aile reisi geçinen Nazmi’den bile önce duyabiliyorlardı. Bu umut verici durum gençlerin ilgisinin sürekli Rukiye üzerinde olmasına neden oluyordu.
Bütün vakitlerini kahve köşelerinde geçiren, hayatlarında bir kere bile hayırlı bir işe imza atmamış bu insanların namus gibi bir dertleri olmamıştı hiçbir zaman. Onların asıl amacı Rukiye gibi körpe kızların bedenlerinden yararlanabilmekti.
Amaç Rukiye gibi bedeni yemeye doyulmayacak kadar körpe kızların baba ya da koca evinden atılmasını sağlamaktı. Baba ya da koca evinden dışlanan bir kızın bu dünyada tutunacak dalı kalmamış demekti. Bu haliyle bir genç kız, yuvasını kaybeden yavru ceylan kadar aciz ve savunmasızdır. Yani en kolay av durumundadır. Alnına kara sürüldüğü için cezalandırılması gerekmektedir. Elden ele, kucaktan kucağa geçirilmesi verilecek cezanın ilk basamağını oluşturuyordu. Abazalıktan gözü dönen Mevlüt ve avenesinin amacı bu infazdan yararlanmaktı. Onun içindi canla başla namuslu geçinmeleri…
Babaların bu hataya düşmeleri belki gençlik çağlarında bu yönde işledikleri günahların ve aldıkları bedduaların kefareti olabilirdi. Yoksa hangi baba, yapacağı işkence sonucu ortaya düşen kızının serserilerin yataklarına meze olmasına göz yumabilirdi? Hayvan bile böyle bir şeyi yapamazdı.
Nazmi’nin erkek geçinmesi, çevrenin gözüne girmek adına kendini paralaması hep boşunaydı. Herkes her şeyi biliyordu. Sadece Nazmi bu gerçekten habersizdi.
‘Sen üzerine düşmeyen işlere karışma istersen Mevlüt. Bu aile meselesidir. Seni hiç ilgilendirmez.’
Yalnız bir şeyi unutuyordu ya da unutmanın işine geldiğini sanarak unutmuş gibi yapıyordu Nazmi. Kırsalda ve şehrin varoşlarında medeni evrim sürecinde sınıfta kalmış bu insanlar arasındaki kadın kız işleri sadece aileyi ilgilendirmez, mahalleyi de ilgilendirirdi. Hem de akıllara durgunluk verecek derecede yakından… Bu yüzden eğer bir hanede mahallenin şeref ve namusuna leke getireceğine dair bir şüphe kırıntısı bile vuku bulmuşsa, mahalle bütün işlerini bir kenara koyar, sadece bu olayla ilgilenirdi. Hayatta dikili bir taşları olmayan, düşünmeyi unuttukları için nadasa bıraktıkları beyinleri yaşarken çürümeye yüz tutmuş, sosyal hayatın hiçbir aşamasında adam yerine konmayan bu insan görünümlü varlıkların var olma mücadelesidir namus ve şereflerini ne pahasına olursa olsun korumak.
Ardından bir şeyler hatırlamış gibi söylediklerinin içini doldurmaya çalıştı:
‘Biz satmaya satacaktık. Velâkin evdeki hesap çarşıya uymamıştır. Kızın olur da bir gün, satılacak çağa erişirse Allah’ın izniyle, ancak o zaman anlarsın bu dediğimi.’
Mevlüt olayı iyice kaşıma niyetindeydi. Sandalyesini Nazmi’nin masasına doğru çevirdi. Sigara paketini çıkardı. Etrafındakilere ikram etti. Özellikle Nazmi’ye ısrar etti. Nazmi daha inatçı çıktı. Bir çöp sigarasını almadı. Bu hareketin Mevlüt’ün elini güçlendireceğini düşündü. Borca aldığı kendi paketinden yakmayı tercih etti. Mevlüt bir iki nefes çektikten sonra kaldığı yerden devam etti:
‘Hele de bakalım Nazmi Ağam, senin sözünün üzerine söz söyleme hakkını kendinde kim bulmuş biz de bilelim. Neticede namus meselesi bu, ihmale gelmez. Başımıza taş yağar sonra Allah muhafaza.’
‘Valla yağar mı yağmaz mı bilmem. Demem o ki, devir eski devir değil. Köy yeri değil burası. Koskoca İstanbul. Köyde doğru olanlar burada yanlış olmuştur, yanlış bellediklerimiz doğru. Ben de akıl erdiremedim amma ne çare böyledir.’
Konuşmada heyecan ve tansiyon gitgide yükseliyordu. Mevlüt’ün yanındakiler iyice kulak kabartmaya başlamışlardı. Neticede namus meselesiydi bu. Hafife alınamazdı. Madem bir mahalle içinde yaşamaktaydılar, birbirlerine komşu ve arkadaştılar. O halde birinin yapacağı bir hata bütün mahalleyi zan altında bırakabilirdi. Onurlarından başka bu dünyada sahip oldukları hiçbir şeyleri bulunmayan bu varoş insanları için namus bu yüzden en önemli meseleydi. Hava kadar, su kadar, yeri geldiğinde belki onlardan daha önemli…
Namus söz konusu olduğunda gözlerini kırpmadan can alıp, can vermeleri bunun en önemli kanıtı sayılabilirdi. Üstelik bu mücadelenin sonunda yumuşacık, pembe tenli, şeftali büyüklüğünde göğüsleriyle Rukiye gibi bir ödül vardı. Ona ceza olsun diye onunla sevişmek hayali, hepsinin gözlerinin dönmesine sebep oluyordu. Eskiden savaşlarda esir olarak sahip olacakları cariyelerin savaşçıların azim ve kararlılıklarını arttırdığı gibi... Tansiyonları yükseldikçe namus mücadelesini daha fazla kaşımaktaydılar.
‘Demek eski çamlar bardak olmuş. Yazık. Eskiden erkeğin, babanın sözü kanundu. Yeni yetmeler gölgesine bile basamazdı babanın ve de erkeğin, değil ki karşı dursun.’ diye karşılığını yetiştirmekte geri kalmadı Mevlüt.
Başka zaman olsa Nazmi bu sözleri yedirirdi sahibine, ne çare şimdiki durumu o kadar iç açıcı değildi. Boynu eğikti. Dalı kırıktı. Ne deseler eyvallah edecek pozisyondaydı.
Karşı masada Mevlüt’ün yanında oturan ablak, kızıl suratlı Nazmi’nin daha önce görmediği yabancı söze karışmasaydı, kalkıp gidecekti. Arkasına bile bakmayacaktı. İnsan bazen ne kadar alttan almaya çalışsa da bela üzerine üzerine gelebiliyordu. Nazmi’nin durup dururken karşısına çıkan bela Mevlüt’ün arkadaşlarından ve mahallenin yenilerinden Serkan’dı.
Rukiye’yi tanıdığı filan yoktu. Gerek de yoktu zaten. On beş yaşında çıtır çıtır kızmış. Ne kadar kötü olabilirdi ki? Kiraz dudaklı, ince belli, süt beyazı gerdanlı, gül yanaklı, şeftali memeli... Bir kere görmüşlüğü vardı aslında. Onu da hayal meyal hatırlıyordu. Önemli olan körpe kız olmasıydı. Onu kucağında hayal ettikçe kalın, kızıl, şımarık dudakları köpürüyordu.
Üstelik kısa bir ağız yoklamadan sonra duyduklarına bakılırsa abileri de yoktu. Babası olacak, karşısında duran adamsa kendisi gibi ahlaki değerleri olmayan biriydi. Cahildi, aklıyla değil, duygularıyla hareket ediyordu. Aylak gezen takımından olduğu için uçan kuşa borcu vardı. Paraya tamahı ve ihtiyacı istihbarat raporu gibi dillerde dolaşıyordu. Herhangi bir çatışmada ona kimse arka çıkmazdı. Bıçak kemiğe dayanıp gözü döndüğünde kimseye diş geçiremeyecek, bütün hıncını kendisini mahallenin ağzına sakız yapan karısından kızından çıkaracaktı.
Varoş bataklığında yaşayan ve her vesileyle erkeklik üzerine edebiyat yapan, birbirlerine erkeklik üzerinden üstünlük taslamaya çalışan iki ayaklı sürüngenlerin erkeklikten anladıkları bundan başka bir şey değildi. Kimsesiz, sahipsiz ve güçsüzün üzerine gitmek… Güçlü ve akıllının karşısında köpekleşmek…
Nazmi’nin kendini kaybetmesi mahalleye yeni, taze bir dişi kuşun düşmesi demekti. Beklenen buydu. Kokuşmuş töreler yüzünden kadından izole yaşayan ve her haliyle şımarık bir züppe hissi uyandıran Serkan da diğerlerinden farklı değildi. Sadece biraz hali vakti yerinde olması yönüyle ayrılıyordu diğerlerinden. Babası eli uzun bir galericiydi. Musluğun kaynağı alavere dalavere olunca Serkan’ın şımarması doğaldı.
Kudurmuş köpekler gibi kadın etine açtı, abazaydı ve bir avuç kadın eti için yapamayacağı namussuzluk, onursuzluk yoktu. Üstelik yaptıklarının hiçbiri açın hırsızlık yapması gibi, kendi kısır mantığına göre ahlaksızlık sayılamazdı. İçinde bulunduğu koşulların zorunlu bir sonucu olabilirdi.
Serkan şunu da iyi biliyordu. Bu yola çıktığında ne kadar çirkefleşirse çirkefleşsin, en büyük desteği mahalleliden alacaktı. Mahalleli olgun meyvenin daldan düşmesini beklemek yerine silkelemeye benzeyen bu duruma prensipte olumlu bakmaktadır. Kültürel açıdan mahalleliden hiçbir farkı olmayan Serkan, bu durumu içgüdüleriyle gayet net ve doğru bir tespitle hissetmekteydi.
Erkek kardeşi yoktu. Babası berduş, anası etkisiz elemandı. Açlıktan ağızlarının kokusu üç fersah öteden duyuluyordu. Dolayısıyla bu açmazdan kurtulmanın tek yolu, evden bir kaşık eksiltmek ve bunu yaparken eline bir süre yetecek dünyalık geçmesini sağlamaktı. Babasının şu an için bu âlemin doğasında var olan alışkanlık gereği yapması gereken ve belki yapmayı düşündüğü bundan başkası olamazdı. Serkan ve benzerlerinin yaptıkları, sadece süreci hızlandırmaktı.
Onun için aslı astarı olmayan bir senaryoyla Nazmi’nin üzerine gitmeye kararlıydı:
‘Kusura bakma ama Nazmi ağam, mezhebin pek genişmiş. Böyle giderse selamını alacak kimse kalmaz yanında. Demedi deme. Sen benim büyüğümsün, elbette ne diyorsam senin iyiliğin için söylüyorum.’
Lafı bu kadar bıraksa, herkes kendi fesatlığı derecesinde tamamlayacaktı. Gerisini beklese kim bilir ne saçmalıklar yumurtlayacaktı. Nazmi adı gibi biliyordu, ne söylerse söylesin doğruluktan eserinin olmayacağını. Çünkü kendisi de buna benzer durumlar yaşamıştı gençlik çağlarında. Hatta gözüne kestirdiği bir kadının eline düşmesi için yalanlarını yeminlerle desteklediği bile olmuştu.
Şimdi aynı durum kendisi için geçerliydi. İşi gücü olmayan bunca adam bir zamanlar kendi yaptığı gibi kızı ve ailesi hakkında dedikodu üretme yarışına girmişti. Varoş mezbelesinde bundan kurtuluş diye bir durum asla söz konusu değildi. Dedikodu ağına düşen ve iftira hedefine kilitlenenler için iki yol olabilirdi. Ya olabildiğince mezhebi geniş olmak… Bu tek başına sadece olacakları geciktirebilirdi. Ya da gemileri yakmak… Eninde sonunda olacağı buydu.
Nazmi bir süre nefret dolu bakışlarını üzerine diktiği Serkan’a fazla uzatmamasını ihtar eden bir ses tonuyla ağzından baklayı çıkarmasını ihtar etti.
Serkan umursamadı bile. Kelleyi koltuğa almıştı. Etrafındaki sessizliği kendisine verilmiş gizli bir destek olarak algılıyordu. Köşeye sıkışan kendisi değil Nazmi’ydi. Konu oldukça nazik olmasına karşın geri adım atmaya hiç niyeti yoktu:
‘Yani ağzımdaki bakla şu ki, Nazmi ağam, senin kızın adı bizim sokakta bile dillerde gezer olmuştur. Bakkalın oğlu Necati’yle… Ben mahallelinin yalancısıyım. Elçiye zeval olmaz ama okula gidiyorum diye sağda solda görüşürlermiş…’
Bir süre güya söylediklerinden utanıyormuş havası vermek için başını önüne eğdi. Sanki aslında söylemek istemiyormuş da söylemek zorunda bırakmışlar gibi, sessizliğe sığındı. Kimse ilk sözü almak istemiyordu. Ortama sadece Nazmi’nin kehribar tespihin asabi tıkırtıları hâkimdi. Çevredekiler tespih aracılığıyla Nazmi’nin içinden geçenleri anlamaya çalışıyorlardı. Bir hızlanıp bir yavaşlayan kararsız şıkırtılar, Nazmi’nin fırtına önce sessizliği yaşayan vurgun yemiş iç dünyasının izlerini yansıtıyordu. Sonunda beklenen o an gelmişti:
‘Yazıklar olsun lan hepinize! Yazılar olsun!’
Ortaya söylenen bu sözden sonra özellikle Serkan’a dönerek devam etti. Ağzından köpükler saçıyordu:
‘Gözlerinle gördün mü lan şerefsiz?’
Başka zaman ve mekânda olsa cinayet sebebi bile olabilecek bu hakarete bu sefer Serkan tepki vermek istemedi. Belki veremedi. Hani yalan da sayılmazdı. Gözüyle gördüğü filan yoktu. Hatta görmek bir yana duymamıştı bile. Kulağına çalınanlar sadece Necati’nin hava atmak için attığı yalanlardan ibaretti. Bu yaşlarda her genç erkek hayal ürünü cinsel temalı ve kavga dövüşlü öykülerle içinde yaşadığı ortamda saygın bir yer elde etmeye çalışırdı.
Toplum içinde kendisine saygı duyulmasına yarayacak bir başarı sahibi olmayan ya da mesela elinde herhangi bir hüneri bulunmayan, iki kelimeyi yan yana getiremeyecek derecede yetersiz olan bir genç için içinde yaşadığı mahalle ortamında karizma yapabilmek için hayali hikayeler uydurmaktan başka çıkar yol yoktu. Bu ortamın raconu böyleydi. Yıllardan beri böyle gelmişti ve bundan sonra böylece devam etmek zorundaydı. Anlatıların yüzde doksanının yalan ve hayal ürünü olduğunu bildikleri halde bir gün kendisine de inanılmış gibi davranılması için dinleyenler inanmak zorunda hissederlerdi kendilerini.
Köşeye sıkışan Nazmi küfreder gibi yere tükürdü. Eliyle karşı masayı işaret ederek kısık gözlerinden fışkıran ekşi bir bakışla:
‘Haydi şu yabancılar bir yana da sizin gibi hemşerilere yazıklar olsun. Ne kadar kolay değil mi insan harcamak?’
Cephe açılan masa anında cevapladı Nazmi’nin suçlamasını:
‘Ağzını bozma hemen Nazmi Ağa. Bizim de ağzımız dilimiz var herhalde…’
‘De get lan ne ağzı, dili? Sen Allah’tan korkmadan kuldan utanmadan millete iftira at, sonra zeytinyağı gibi suyun üzerine çıkmaya çalış.’
‘İnanmıyorsan sor şu adamlara, sonra kendi kendine gelin güvey ol. Haydi bakalım sıkıysa sor.’
Sor diye kastettiği aslında Nazmi’nin uzaktan akrabası Köpüklü Derviş’ti. Yaşı geçmiş olmasına karşın Rukiye’nin semiz bedeni gözünü döndürmüştü. Acaba benim de kucağıma düşer mi diye elindeki son fırsatı zorluyordu. Bütün dileği yaşı iyice geçmeden son bir defa bir körpeyi koynuna almaktı. Akraba makraba umurunda değildi. Mesele Rukiye gibi bir kız olunca yengesi bile olsa uçkurunu çözebilirdi. Onun için var gücüyle zorlamak niyetindeydi şans kapısını.
Eliyle önce yanındakileri, sonra Nazmi’den tarafta oturanları işaret etti. Nazmi ürkek bakışlarla elini takip etti. Kimse itiraz etmiyordu. Gözlerini kimin üzerine dikse, ikrar eden bir sükûtla başını önüne eğiyordu. Doğrusu kimse Rukiye ile birini görmemişti. Ama görmeye ne gerek? Dumanı yeterdi. Varoş ortamında her dedikodu, ateş olmayan yerden duman tütmez denerek dikkate alınırdı. Alınmak zorundaydı. Ayrıca ortada duman varsa, pişen aştan kendilerine de bir parça nasip olma ihtimali vardı. Bu da günahını omuzladıkları yalanlarına fazlasıyla değerdi.
‘Demek herkes gördü ha? Yukarıda Allah var ama eğer yalan söylüyorsanız.’
Buna tam anlamıyla yalan söyleme denemezdi. Rukiye çok güzeldi. Ve oradakilerin hepsi evliler de dahil kadınsızdı. Hem ne kadınsızlık… Kadına aş eriyorlardı adeta… Aç adamın arkadaşını kesip yiyebileceği eşikteydiler. Sonuçta doğal bir ihtiyaçtı bu. Yemek içmek gibi... Ahlak ve namus adına yarattıkları batakta kadın ve erkeğin birbirinden soyutlanmış olması cennet hayaline rağmen dünyayı cehenneme çevirmişti. Oradakilerin hiçbiri cennet ya da cehennemin olup olmadığına emin değillerdi. Ama emin oldukları bir şey varsa, o da kadınsız bir dünyanın cehennemden beter olduğuydu.
İçlerindeki evlilerin durumu sanıldığının aksine bekârlardan fenaydı. Evlendiklerinin ilk aylarında kadın görmüşlerdi. İnce belli, fidan boylu, pembe tenli diye aldıkları kadınları zamanla nasıl olmuşsa gözlerinin önünde tanınmaz hale gelmişti. Şimdi bu kadınlarla her gece aynı yatağı paylaşma zorunluluğu erkekliklerinden nefret edecek hale getirmişti hepsini. Hayatlarına biraz olsun renk katmak adına çevrelerindeki kızları hayal etmeye çalışmaları da belli bir zamandan sonra kar etmiyordu. Kadın diyebilecekleri bir kadın yoktu ki yakınlarında.
Onun için görmeseler gördük, duymasalar duyduk diyeceklerdi. Bunu dilleriyle söyleyecek cesaretleri olmasa başlarını önlerine eğerek ifade edecektiler.
Ne kahvedekilerle ne mahalledekilerle mücadele etmeye gücü yetmeyeceğini anlamıştı Nazmi. Daha fazla üstelemedi. Üstelik asıl suçlu onlar değildi. Onların yerinde olsa kendisi de aynı şekilde davranırdı. Nitekim hafızasını şöyle bir kontrol ettiğinde bu tür deneyimler yaşadığını fark etmesi zor olmamıştı.











Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6203
2 Firari Fırtına 4265
3 Mustafa Ermişcan 3484
4 Hasan Tabak 3348
5 Nermin Gömleksizoğlu 3041
6 Uğur Kesim 2935
7 Sibel Kaya 2767
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2596
9 Enes Evci 2469
10 E.J.D.E.R *tY 2226

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:2832 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com