Romanlar

Kutsal Cezaevi 13
Okunma: 143
Serdar Adem - Mesaj Gönder


13 Beklenen Cuma

Tertemiz bir ikindi havası… Bu yıl kış uzun sürmesine karşın son kar ve buz kalıntıları ortadan kalkalı epey bir zaman geçmiş, ağaçlar yeşermeye başlamış, büyük bir kısmı çiçeğe durmuştu. Sultanbeyli diğer ilçelere göre yeşil örtüsünü koruyabilmiş nadir ilçelerden biriydi. Hızla yükselen binalara ve iş makinalarının harıl harıl çalıştığı inşaatlara rağmen yeni gecekonduya açılan bu semt yeşil rengini ısrarla koruyordu.
Sabahtan beri koltuğa gömülerek kukumav kuşu gibi kara kara düşünen, sigara üstüne sigara yakan, masasında boş bardak bekletmeyen Cemal’e bir hal olmuştu son zamanlarda. Bunun farkına en iyi varan kişi sekreter Ayşen’di. Geçen hafta, hatta ondan önceki haftadan beri Cemal Bey’de bir tuhaflık vardı. Ama bu seferki bir başkaydı. Çay getirip götürmek ve kül tabağı temizlemekten yorulacak kadar...
Cemal yalnız kalmak istiyordu. Kendini dinlemeye ihtiyacı vardı sadece. Tarifi imkansız bir sıkıntı, olmayacak bir beklentiden kaynaklanan huzursuzluk içini kemirmekteydi. Bu halini neredeyse açıkça haykırmadığı kalmıştı. Öğleden sonra sekretere izin vermesi bu yüzdendi. Bu durum sekreterin işine gelmişti. Ertesi gün izinli olduğu için bu hafta şansına bir buçuk gün dinlenebilecekti.
Masadaki evrakları el çabukluğuyla düzeltti. Cemal’in odasına şöyle bir göz gezdirdi. Ufak tefek düzeltmeler yaptıktan sonra, avukatın zarf içinde uzattığı haftalığını çantasına koydu. İpek şalını boynunda düğümleyip çantasını sol koluna astı. Kısa bir vedalaşmayla ayrıldı.
Sık sık yaşadığı bunalım anlarında yaptığı gibi kendini dışarı atabilir, gailesiz adımlarla panayırı andıran caddelerde gezebilir, elleri ceplerinde vitrinden vitrine seğirtebilirdi. Tanıdık bir yüze rastlama ihtimali olmayan kuytu köşelerde volta atabilirdi. Mesai çıkışı sıklıkla tekrarladığı bu alışkanlığın genelde faydasını görürdü. Bu sefer nedense işe yaramayacağını düşünüyor, bu halin etkisiyle yerinden kalkmak istemiyordu.
Cemal sekreteri uğurladıktan sonran kapıyı kilitleyip içeri geçti. Fakat hemen oturmadı. Odanın ortasına gelen camı açarak dışarıyı seyre koyuldu. Birisini bekliyor gibiydi. Bu bir bekleyişse, beklemeye hakkı olup olmadığına emin olmadan bekliyor gibiydi.
Beklediği iki haftadan beri gelmemişti. Bu hafta gelme ihtimali çok yüksekti. Adı gibi emindi. Gelecekti. Evet mutlaka gelecekti bu hafta. Veya gelmeliydi...
Kısa zamanda zihninden geçenlerin ne kadar akıl ve mantıktan yoksun olduğunun farkına varan Cemal, kendi kendine gülmeye başladı. Alaycı bir gülüştü bu. Ve tamamen kendisine yönelikti. Ne olmuştu böyle birden, akıl erdiremiyordu bir türlü. Gelmese ne olacaktı yani? Dünyanın sonu değildi ya. Hem niye gelsindi?
Tamam, geçen sefer bir kereye mahsus olmak üzere gelmişti. İhtiyacı olmasa gelmezdi herhalde… Allah kimseyi açlıkla imtihan etmesin... Mecburiyetten öte yol mu giderdi? Ama Allah için gururlu kadındı. Belki bu yönünden etkilenmişti. Kendi için bir şey istemezdi. İmkânı yok. Çocukları içindi yaptığı bu fedakârlıklar. Çocukları için… Anne olmak kolay değildi. Bu hali onda kelimelerle ifade edilmesi mümkün olmayan saygıyla karışık bir etki bırakmıştı. Ona karşı içinde yeşeren ve tarifinde zorlandığı hislerin kaynağı bu olmalıydı.
Yoksa deliriyor muydu? Aksi halde içinde bulunduğu şu durumun mantıklı bir açıklamasını bulamıyordu. Koskoca bir avukattı, çok saygın müvekkilleri vardı. Geleceği parlaktı yani. Ama o bir türlü aradığını bulamamış bir derviş gibi yaşamıştı bugüne kadar. Şimdi her zamankinden daha berbat bir durumdaydı ve tam olarak ne aradığına karar veremiyordu.
Masasına geçti, oturdu. Paketten bir çöp sigara daha çıkarıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Yaktıktan sonra tekrar ayaklandı. Sekterin masasına geçti. Buzdolabından bir şişe meyve suyu çıkardı. Koltuğa oturup içmeye başladı. Şişe yarısına gelince bıraktı. Tekrar buzdolabında bir şeyler aranmaya başladı. Ne aradığın kendisi de bilmiyordu. Aradığını bulamayınca vazgeçti. Tam kapısını kapatmak üzereyken eğilip zuladan küçük bir şişe votka çıkardı. Vitrinden bir kadeh kaptığı gibi içeri geçti.
Yardım kadeh vişne suyunun üzerine doldurup içmeye başladı. Vakit ikindiye yaklaşmıştı. Bu saatten sonra gelme ihtimali çok düşüktü. Sekretere de yol vermişti. Kimseye randevu vermediği için çalışacak bir durum yoktu. Takip etmesi gereken dosyalar olsa bile canı bir şey yapmak istemiyordu. Niye yapsındı? Ne için? Ne faydası vardı bankada işe yaramayan paraları biriktirmekten başka. Evet tonla parası vardı bankalarda, hatta kiralık kasada hesabını bile bilmediği değerli eşyaları... Şu andan itibaren hiç çalışmasa bile, değil kendisine yedi sülalesine yeterdi.
‘Koskoca avukat ha.’ diye söyledi alaycı bir ifadeyle. ‘Haklıydı galiba.’ ‘Yerden göğe kadar haklıydı.’ Alkol dilini iyice çözmüştü. Ayaküstü saçmalıyor da olabilirdi. Kendi kendine söyleniyordu. Geçen sene Sarıyer’de yaya geçidinde ölen çocuğun babasının söyledikleri dikenli tel gibi kulaklarını tırmalarken, içini yakan vicdan azabı diline vuruyordu. Zavallı kız öldüğüyle kalmıştı. Diğer ölenler ve bundan sonra ölecek olanlar gibi. Neden? Nedeni bütün insanlığın başına bela olan paraydı tabi. Çocuğun ölümüne sebep olan genç, Ayka holdingin sahibinin oğlu olunca, şeytanı melek diye savunmuştu mahkemede. Hem ne savunma. Adam sadece cezadan yırtmakla kalmamış, az daha gayret etse iyi bir şey yapmış gibi taltif bile alabilirdi. Bütün bunlar her zaman olduğu gibi para içindi. Para...
Ölen öldüğüyle kalmıştı. Koskoca avukat Cemal de banka hesabını şişirmişti. Dünya üzerinde bu şekilde boş yere can veren, malını, namusunu kaybeden kim bilir nice insan vardı. Kendi gibi koskoca avukatlar para için her türlü ahlaki diğeri ayaklar altına aldığı sürece bundan sonra da kim bilir nice insan sevdiklerinden mahrum kalacaktı.
Helal miydi? Onu kim düşünüyordu ki bu dünyada avukat Cemal düşünsün. Paranın yüzü sıcaktı ya neyine yetmiyordu. Doğrusu haram helal noktasında bütün insanlar nasıl bir bahane üretip vicdanlarını susturmayı beceriyorsa, aynısını yapıyordu. Ne bir eksik ne bir fazla... O günden beri kulaklarında çınlayan, beynini kemiren o söz söylenmemiş olsaydı, umurunda olmamaya devam edecekti.
‘Bir çanta para karşılığında kendi ananızı öldüreni bile aklarsınız!’ Israrla hatırlamamaya çalıştığı kezzap acılığındaki bu söz ne zaman kulaklarında yankılansa tarif edemediği bir vicdan azabı yakıyordu içini. Cemal derin bir nefes aldı. O zaman olayın sıcağıyla adamı odasından kovarken bile içten içe hak verdiği bu söze şimdi yerden göğe kadar hak veriyordu.
Galiba alkol yaramamıştı bu sefer. Hafızasının kuytu köşelerine hapsettiği ne kadar pişmanlık varsa, vicdan azabı varsa, Pandora’nın kutusundan çıkar gibi birer birer su yüzüne çıkıyordu. Daha fazla dayanamayacaktı. Kadehi masaya bıraktı.
Yarım saate kalmadan şişe yarılanmıştı zaten. Bu kadarcık alkol Cemal’e fazla etki etmezdi. En fazlasından biraz çakırkeyif olabilirdi. Aslında niyeti tüm şişeyi bitirmekti. Alkolün etkisiyle hareketleri yavaşlamış, üzerine tatlı bir rehavet çökmeye başlamıştı. Sızmak üzereydi telefon çaldığında.
Doğrusu içinden ahizeye uzanmak geçmiyordu. Bu halde hiçbir müvekkiliyle görüşemezdi. Daha doğrusu onu bu halde görmelerini göze alamıyordu. Canı çalışmak istemese de mesai saati henüz bitmemişti. Bu kadar erken saatte paydos etmesini, hatta kafayı demlemeye başlamış olmasını açıklaması mümkün değildi. Müvekkillerinin gözündeki saygınlığını kaybetmek istemiyordu.
Ama telefon da ısrarından vazgeçmiyor; çalıyor, çalıyordu. Belli ki arayanın önemli sebebi vardı. Şimdi açsa ne diyecekti? Hem kim olduğunu da bilmiyordu. Kafası yerinde değildi. Bu kafayla iki kelimeyi yan yana getirip getiremeyeceğine emin değildi. Evet açmayacaktı. Nasıl olsa bir süre daha çaldıktan sonra pes ederdi, her kimse.
Kadehten bir yudum daha aldı. Dudaklarının arasına bir sigara daha tutuşturduktan sonra, çakmak elinde ayağa kalktı. Hedefi pencere kenarına gitmekti. Sarhoş olmadığı halde yalpalaması dikkatinden kaçmamıştı. Kendi kendine ‘ Yaşlanıyorsun oğlum Cemal, baksana iki yudum bile seni sarsmaya başlamış.’ diye söylendi. Sonra acı acı güldü haline.
Telefon yine çalmaya başladı. Bu sefer pek âdeti olmadığı halde öfkesinin etkisiyle söylendi. Hatta küfür bile etti. Açmadığı halde ısrar eden her kimse ne kadar anlayışsız biri olmalıydı. Açmayacaktı işte. Buna karşın ısrarın anlamı neydi? Sonra alaylı alaylı gülmeye başladı. Aklına ilginç bir düşünce gelmişti. Evet kablosunu çekerse telefonun, deminden beri kendisini rahatsız eden görgüsüz havasını alacaktı.
Bu niyetle masaya yönelmişti ama eline kabloyu aldığı halde yapamadı. Arayan her kimse ona bir şans vermek istedi. İstemediği birisiyse akla yatkın bir bahane uydurup kurtulurdu nasıl olsa. Yapmadığı şey değildi. Bu arada kafasını biraz olsun toplamıştı.
‘Efendim!’
Oldukça sert bir açış yapmıştı. Ama gerisini getiremedi. Titreyen bir tonla devam etti:
‘Evet benim…’
Aman Allahım bu oydu. Evet ta kendisi... Huriye Hanım… Bilmeden yaptığı kabalıktan dolayı kendine kızıyor ve kısacık bir sürede yaptığı hatayı nasıl telafi edebileceğini düşünüyordu. Zihni birden açılıvermişti.
‘Şeey, kusura bakmayın Huriye Hanım. Kabalığımdan dolayı… Yani sizi beklemiyordum doğrusu, yani bu saatte demek istedim. Biraz geç oldu da…’
Anlaşılan o ki, zamansız aradığı için suçun bir kısmının kendisine ait olduğunun bilincindeydi. Dolayısıyla Cemal’in yaptığını söylediği ve bu yüzden duyduğu utançla kıvrandığı hatanın pek farkına varamamıştı. O da heyecanlıydı çünkü. Bu vakitte aramanın ne derece doğru olacağı yönünde uzun süre kendisiyle cebelleşmiş, sonunda kendisini engellemeye çalışan içsesine karşın elinin ahizeye gitmesine engel olamamıştı.
Vakit çok geçti. Akşam olmasına iki saatten az bir zaman kalmıştı. Onun için şimdi bu tür ayrıntılarla zaman kaybetmenin anlamı ve yeri yoktu. Görüşeceklerse bir an önce karar vermeliydi telefonun karşısında kendini aklamaya çalışan adam.
‘Tamam Huriye Hanım, ofisteyim. Bekliyorum sizi. Anladım, tamam. Bekliyorum. Tabi…’
Cemal’in yüzündeki karanlık dağılmış, güller açmıştı birden. Ayakları yere basmıyordu. Beklediği misafir gelecekti sonunda. Gerçi hazırlıksız yakalanmıştı. Onu bu şekilde görmesini istemezdi ama yapacak bir şey yoktu. Önemli bir sebebe dayanarak görüşmek istemiş birini, hele ki bu Huriye’yse geri çevirmek nezakete sığmazdı. Üstelik ilk sözleriyle büyük bir nezaketsizlik yapmışken, ikincisine mümkün değil izin veremezdi.
Rukiye’nin okulunun önündeki telefon kulübesinden telefon etmişti Huriye. Bu da demek oluyordu ki, en fazlasından beş dakikası vardı. Bu beş dakikada ne yapabilir, nasıl hazırlanabilirdi? Huriye’nin kendisini böyle pejmürde bir halde görmesini istemiyordu. Ne yapacaksa bir an evvel yapmalı ve mümkün olduğunca karşılamaya hazırlanmalıydı.
Votka şişesini kaldırmakla işe başladı. Kül tabağını temizledi. Masanın üzerini ıslak mendille alelacele sildi. Bir miktar oda parfümü sıktı. Elini yüzünü yıkadıktan sonra ayna karşısında kendisine çekidüzen vermeye çalıştı. Daha belki çok şey yapma niyetindeydi. Ama süre yetmemiş, kapı çalınmıştı.
Kendini toparlayıp, bekletmeden açtı kapıyı. Tahmin ettiği ve beklediği gibi Huriye’ydi gelen. Hiç bekletmeden içeri buyur etti. Huriye de ikiletmedi. Akşama yakın bir vakitte tanıdık biri tarafından görünmek işine gelmiyordu.
Cemal bu vakitte ısrarla görüşmek istemesinin sebebini merak ediyordu. Aslında aklında birkaç sebep vardı ama mesele yeni tanıştığı biri olunca, hiçbirine tam olarak emin olamıyordu. En iyisi bunu birinci ağızdan öğrenmekti. Öyle de yaptı. Ayaküstü... Bu suretle konuşmaya başlamak için bir sebep bulmuş oluyordu:
‘Hayırdır Huriye Hanım, bu vakitte ısrarla görüşmek istemenizin sebebini merak ettim doğrusu.’
‘Ne kadar doğru bir hareket yaptığıma emin değilim. Yani bu dar vakitte gelmekle… Ama bir yanlışlığı düzeltmem gerekiyordu.’
Sözünü tamamladığında zarfı çantasından çıkarmıştı. İki hafta önce, yaptığı hizmetin karşılığı olarak Cemal’in kendisine verdiği beyaz zarfı bekletmeden masanın üzerine koydu.
Cemal anlamıştı ne demek istediğini. Evini temizlemesi karşılığında vereceğini söylediği ücretin iki katını koymuştu zarfın içine. Ama bunu neden koyduğunu söylemiş olmalıydı. Öyle hatırlıyordu. Yoksa unutmuş muydu söylemeyi? Öyleyse büyük eşeklik etmişti. Böyle gururlu bir kadını küçük düşürmek gibi bir niyeti kesinlikle yoktu. Asla olamazdı…
Olaya hemen müdahale etme gereği hissetti:
‘Ortada bir yanlışlık yok Huriye Hanım. Ben bilerek fazla koydum. Ama ne yazık ki bunu size söylemeyi unuttum. Yani büyük eşeklik ettim, özür dilerim.’
Huriye hiç beklemediği bu çıkış karşısında kıpkırmızı oldu. Ne diyeceğini bilemedi. Sadece:
‘Estağfurullah Cemal Bey. O nasıl söz?’
‘Yo hiç aklamaya çalışmayın, ben bal gibi farkındayım yaptığım eşekliğin. Sizin gibi güzel ve gururlu bir kadının incineceğini düşünmeliydim. Aslında önceden düşünmüştüm açıklamayı da, sizinle konuşurken aklımdan uçup gitmiş.’
Huriye karşısında baldan tatlı kelimeler gevelemeye çalışan ve bir çocuk heyecanıyla dili dolanan adamın gözlerine çevirdi bakışlarını. Ne demek istiyordu bu temiz yüzlü, deniz gözlü adam?
Bu sefer kızarma sırası Cemal’e gelmişti. Boğazı kurumuştu birden. Ökseye tutulmuş bir kuşu andıran dili, bir şeyler söylemeye çalışıyor fakat bunda tam anlamıyla başarılı olamıyordu:
‘Okul aile birliği başkanı ve Rukiye’nin rehber öğretmeniyle görüştüm geçen. Daha doğrusu onların daveti üzerine gidip görüştüm. Hilmi Bey, samimi arkadaşlarımdan biri... Bu tür yardımları yaptığımı bildiği için sizin durumu bana da anlattı. Doğrusu aklım yattı. Eh uzaktan sizi de tanıyor sayılırdım. Nasıl medeni, güzel ve görgülü bir insan olduğunuzu önsezilerimle hissedebiliyordum. Bir anne olarak yaptığınız fedakârlıkları da duyunca…’
‘Ama bilmiyorum bunu kabul etmek ne derece doğru olur?’
‘Hiç tereddüt etmenize gerek yok Huriye Hanım. Ben bunu size vermedim. Rukiye kızımıza verdim. Üniversite başvurusu yaparken kullansın diye. Üstelik verdiğim şeyin sözünü bile etmek beni utandırıyor. Lütfen üstelemeyin.’
Huriye hala kararsızdı. Derin bir nefes aldı. Başını önüne eğdi. Son sözünü söyledi:
‘Ne diyeceğimi bilmiyorum, teşekkür ederim. Ama yine de…’
‘Aması maması, yinesi minesi yok Huriye Hanım. Bu konu bir daha açılmamak üzere kapanmıştır.’
‘Eh peki, öyle olsun bakalım.’
Cemal masanın gözünden çıkardığı bir miktar parayı daha zarfın içine koydu. Daha sonra rahatça alabilmesi için ayağa kalktı. Sırtı Huriye’ye dönük olarak pencere kenarına yürüdü. Cemal bu yaptığını iç dünyasında makul bir sebebe dayandırmaya çalışıyordu:
‘Bakın Huriye Hanım, ben mesleğinde bir numara bir avukat olmasam da çok iyi bir avukatım. Halk tabiriyle ensesi kalınlardan oluşan müşteri potansiyelim bunun en güzel kanıtı olsa gerek... Belki biliyorsunuz, ceza avukatıyım ben. Ağzım iyi laf yaptığı için çoğunlukla hali vakti yerinde müşterilerin davalarına bakıyorum. Yani yaptığım işin elle tutulur tarafı yok...
‘İstanbul gibi bir yerde ceza avukatları çok iyi iş çıkarırlar. İnsan ilişkilerinin para ve menfaat üzerine kurulduğu bir dünyada başka türlüsü olamaz zaten. Aklın mantığın kabul edemeyeceği nice suçları, insanlıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan ne suçluları aklamaya çalışıyorum. Anlayacağınız memleketin gözü kara hırsızı, uğursuzu, katili, tecavüzcüsü köşeye sıkıştı mı benim gibi avukatların eşiğine düşer. Bu yüzden tahmin edemeyeceğiniz kadar çok kazanıyorum diyebilirim.
‘Ama ne fayda? Doğru dürüst hayrını bile göremiyorum. İşte bu yüzden bu paranın benden eksilmesinin bana zerre kadar zararı olmaz. Hatta biri ben görmeden alsa fark bile edemem. Ama iyi biliyorum ki, kocanızın sorumsuzluğu yüzünden bu para size ilaç gibi gelecektir. Evet bunu ona nasıl anlatırsınız bilemem. Bir hayır kurumundan bir defaya mahsus bağış aldım derseniz, kimsenin daha ilerisini takip edeceğini sanmıyorum.’
Tekrar masasına dönerken Huriye’nin direncinin kırılmakta olduğunu hissederek olayı kapattı:
‘Lütfen Huriye Hanım, beni de üzmeyin.’
‘Ama..’
‘Yine ama dediniz. Kızınıza bu paranın çok gerekli olduğunu benden iyi biliyorsunuz. Yoksa bunun karşılığında sizden bir menfaat bekleyeceğimi mi sanıyorsunuz?’
‘Hayır ama...’
‘Hem...’
Bu hem’in geniş anlam içeriği Huriye’yi heyecanlandırır gibi olmuştu. Hem ne? Yoksa tahmin ettiği miydi? Ama niye olsun ki, bu kadar akıllı ve ünlü bir insan kendini bu kadar düşüremez. Böyle bir şeye kendisi inanamıyordu ki Cemal Bey inansın. Olamazdı. O zaman hem’den kastettiği ne olabilirdi?
Şüphe ve tereddüt kokan bir sesle:
‘Evet...’
‘Hem de bir çeşit günah çıkarmama yardım etmiş olursunuz.’
Huriye biraz önceki kuşkulardan kurtulmuş olmanın huzuruyla derin bir nefes aldı. Kendini şimdi daha bir rahatlamış hissediyordu galiba…
Cemal inandırıcılığını artırmak için bir kez daha niyetinin temiz olduğunu vurgulamak istemişti:
‘Sizden bir menfaat beklediğimi sanmanızı asla istemem Huriye Hanım.’
Neden olduğunu bilemeden avazı çıktığı kadar ‘Keşke.’ demek geçti içinden. Fakat bunun hafiflik olarak değerlendirileceğini düşünerek kendine hâkim oldu. Sadece ürkek ama kendinden emin bir sesle:
‘Estağfurullah Cemal Bey.’ diyebildi. Ve fazla üstelemeden zarfı aldı. Rukiye ne zamandan beri kendisine bu kadar nazik hitap edilmediğini fark etmişti. Bir kasidenin redifini andıran hanım sözü, içinde ılık bir yangının başlamasına sebep olmuştu.
Sonunda bu işin de içinden çıkabilmişti Cemal. Üzerinden büyük bir yük kalkmıştı sanki. Ağzı kulaklarına varıyordu. Rukiye ise başını önüne eğmiş halde, hareketsiz bekliyordu. Cemal bu durumu daha kötüsü olabilirdi diyerek hayra yormaya çalışıyor; bu halin üzerine gölge düşmesini istemiyordu.
Zamanın kendi lehine işlediğini düşünerek devam etti:
‘Haftaya bir kere daha gelirsiniz, temizlik için yani. İsterseniz tabi. Ondan önce eşinizle anlaşmanız daha doğru olur. Kabul edip etmeyeceğini bilemem ama biraz ısrar ederseniz belki…’
Huriye gayrı ihtiyari atıldı:
‘Parayı duyunca hemen üzerine atlar.’
Ama sonra tekrar pişman olarak kızaran yüzünü saklamak istercesine başını önüne eğdi. Bu kadar mahrem konuları paylaşmanın doğru olmayacağını düşünüyordu.
Cemal yakaladığı bu fırsatın büyüsü bozulmadan bir çocuk gibi fırladı yerinden. Sekterliğe geçti. Çok geçmeden yine elinde bir tepsiyle geri döndü. Tepside Huriye’nin beğeneceğini tahmin ettiği içeceklerle, birkaç çeşit aperatif atıştırmalık vardı. Bekletmeden Huriye’nin önündeki uzun sehpaya dizmeye başladı. Zamanın gittikçe daralmakta olduğunun farkındaydı. Bir yandan da göz ucuyla Huriye’nin tepkisini takip ediyordu. Avuçlarıyla yüzünü kapatmış vaziyette bekleyen Huriye, parmaklarını araladıkça gördüğü manzara karşısında ilk defa görüyormuş gibi gülmeye başlamıştı. Aslında yanlış da sayılmazdı...
Bunu alay ettiği için değil bilakis şaşkınlıktan yapıyordu. Babası, abileri ya da kocası da dahil olmak üzere hayatında ilk defa bir erkeğin kendisine hizmet etmesine ne şimdi ne de ileride alışması mümkün değildi. Üstelik çevresinde sayılan, sevilen, hepsinden öte hürmet edilen birinin kendisine hizmet etmesi pek hayra alamet sayılmazdı. Onun gibilerin kitabında böyle bir şey ancak kıyamet alameti olarak değerlendirilebilirdi. Eğer şu anki manzarayı Satı Kadın görmüş olsaydı kudururdu büyük ihtimal. Kesinlikle kudururdu. ‘Başımıza taş yağacak, taş!’ diye yeri göğü inletirdi.
Bir erkeğin bir kadına iltifat etmesi, hatta bununla yetinmeyip hizmet etmesinde ne kötülük olabilirdi ki başlarına taş yağsın? Tanrı böyle bir inceliği neden taşla cezalandırsın ki... Bu sorunun cevabını yine kendisi verdi. Bizimkilerin dar kafasına göre böyle bir şey genellikle kadından, yani kadının bedeninden yararlanmak için yapılırdı. Diyelim ki bu sefer de böyle bir niyetle yapılmış olsun. Huriye içinin bilinmez derinliklerinde yine bir ‘keşke’ fırtınasının estiğini hissederek kızaran yüzünü tekrar saklama gayretine girişti.
Tanrı eğer buna kızıp taş yağdıracaksa, nezaketle değil tam tersine eziyet ve işkence ile yaptığı evlilik sonucu kocası olacak hayvan tarafından yıllardan beri uğradığı cinsel istismar ve işkenceye karşı yağdırması gerekirdi. Birinde nikah olması, diğerinde olmaması kadının yaşamak zorunda bırakıldığı kabus dolu geceleri ve işkenceyle geçen yılları aklamaya yeter miydi?
Sonra karşısına oturdu. Çok geçmeden çiviye oturmuş gibi ani bir refleksle tekrar ayağa kalktı. Kendinden son derece emin bir ses tonuyla gözlerinin içine bakarak Huriye’ye seslendi:
‘Ne kadar iğreti oturduğunuzun farkında mısınız Huriye Hanım? Sanki tanıdığınız bildiğiniz bir yerde değil de ne yapacağını kestiremediğiniz birinin yanındasınız.’
Huriye ne demek istediğini anlayamamıştı. Sorgulayan gözlerle Cemal’e bakıyordu. Cemal amacına ulaşmış kimselerin rahatlığıyla devam etti:
‘Lütfen Huriye Hanım, rahat olun. Verin mantonuzu bana.’
Huriye saldırıya uğramış birinin refleksiyle kollarını göğsünde birleştirdi. Elleriyle yakasını sıkı sıkıya tutuyordu. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Beti benzi atmıştı. Karşısındaki sanki mantosunu istememişti de soyun demişti. Bugüne kadar hiçbir yabancı erkeğin yanında mantosuz bulunmamıştı. Yazın cehennem sıcağında bile…
Cemal’de şeytan tüyü mü vardı ne, kendini o kadar rahat ve huzurlu hissediyordu ki onun yanında. Sesindeki samimiyet ve bakışlarındaki okşayıcı yumuşaklık, çıldırtıyordu. Belki sadece onu görmek için gelmişti. Yaptığı fazla ödeme bahaneydi. Ama bunu hayalinde bile kendine itiraf etmekten korkuyordu. Kendini bildiği yaşlardan itibaren yaşamak zorunda kaldığı çevresel dolduruş engel oluyordu istediği gibi kendisini ifade etmesine. Tereddütleri vardı aşamadığı. Berlin Duvarı kadar aşılmaz ve geçilmez tereddütler…
Cemal karşısındaki masum bakışlı kadının ne gibi bir buhran girdabına yakalandığını kendisi yaşıyormuş gibi hissedebiliyordu. Önsezileri de en azından sorgulama yeteneği kadar keskindi. Yüzünün her saniye değişen renginden içine düştüğü açmazdan çıkmaya çalıştığı belli oluyordu. Ve şimdi ne olursa olsun ürkütmek istemiyordu bu melek yüzlü kadını. Bu yüzden olabildiğince temkinli hareket etmeye çalışıyordu.
Elini uzattı, mantosunu alıp portmantoya asmak için. İçini rahatlatmak ve karar vermesini kolaylaştırmaktı bütün niyeti. Yüzünde ilkbahar güneşi sıcaklığında tebessüm yakamozları titreşmekteydi. Gözlerindeki derin ve kuşatıcı mavi bir bakış, Huriye’nin kararsızlık uçurumundan çıkması için can simidi olmuştu.
Daha fazla uzatmanın anlamı yoktu. Ya da dayanamamıştı Cemal’e. Hangi sebebin doğru olduğunu anlamaya çalışmaktan korkan Huriye, ürkek hareketlerle çıkarıp uzattı mantosunu.
Bir an çırılçıplak hissetti kendini. Üşümeye başladı. Korkudan deli olacağını sandı. Dudakları kurudu, benzi sarardı. Ya şimdi birisi kapıdan girer de görürse onu bu halde… Bu durum, soyunmanın günahından daha fazla korkutuyordu onu. Ne yapardı, nasıl açıklardı bu durumu? Hiçbir söz yetmezdi o zaman. Konu komşuya, eşe dosta rezil olurdu.
Elini uzattı Cemal’e tekrar. Cemal mantoyu asmış geri dönüyordu. Ama ona değil kapıya yöneldi. Eli havada, öylece kalakalmıştı Huriye. Kendisinin bile duymakta zorlandığı bir fısıltıyla, hatta buna inilti bile denebilirdi, ‘geri ver mantomu’ diyordu. Ama Cemal’in bunu duymasına imkân yoktu.
Sonra, birden ortamı ısıtan bir ses yankılandı Huriye’nin kulaklarında. Basit ama derin bir ‘Çıt...’ sesi. Huriye karmakarışık duygular anaforunda bocalıyordu. Bu ses, evet bu ses yıllardır beklediği bir hayali mi müjdeliyordu; yoksa başına gelmesi ihtimaline karşı köşe bucak kaçtığı o kâbusu mu?
Huriye aç bir aslanın pençelerinde kaderini bekleyen yaralı bir ceylan gibi gözlerini yummuş, kendini olacakların seyrine bırakmıştı. Başına gelebilecekler şimşek hızıyla zihninde geçit resmi yaparken o, kaderini bekliyordu. Bu durum ne kadar sürmüştü ve daha ne kadar beklemesi gerekti hiçbir fikri yoktu. Gözleri kapalı olduğu halde bilenen bıçak sesleri karşısında sonunu bekleyen kurbanlık bir koyunu andırıyordu.
Sonra, kabus diye korktuğu şeyin aslında yıllardır özlemini çektiği, hatta aşerdiği şey olduğunu hissetmeye başladı. Utancı tatlı kasılmalara dönmüştü. Sıtmaya tutulmuş gibi titriyor, benliğinin derinliklerine saklanmış özlemler, hasretler, heves ve tutkular zincirlerinden kurtulmuş hayaletler gibi tatlı gerilmelerle tüm vücudunu sarsıyordu. Yüzü avuçlarına saklanmıştı. Böylece bu en büyük utancını karşısındaki adamdan gizleyeceğini sanıyordu.
Cemal kapıyı kilitleyip geri döndüğünde gördüğü manzaranın ne anlama geldiğini anlamıştı. Görmüş geçirmiş insandı. İnsan ruhu üzerinde derin bilgiye sahipti. Durumun tahminlerinin ötesinde vahim olduğunu düşünüyordu. İnsan bastırılmış duygularından öyle kolay kolay kurtulamazdı. Belki cüret bile edemezdi böyle bir şeye. Özgür düşündüğüne inandığı kendisinin bu sürece gelinceye kadar yaşadıklarını düşününce, zavallı kadının işinin çok zor olduğunu tahin etmekte zorlanmadı.
Huriye doğal olana yani deyim yerindeyse fabrika ayarlarına dönmüştü. Hem de keskin bir virajla, ancak bu duruma henüz ruhsal olarak hazır değildi. Karanlıktan çıkan gözlerin kamaşarak görme yeteneğini yitirmesine benzer bir durum yaşıyordu. Zaman olsa kolay atlatacağına inanıyordu. Eğer hisleri yanıltmıyorsa Huriye, sorgulayan ve haksızlıklara, mantıksızlıklara başkaldıran bir tipti. Tek sorun toplumsal baskılar ve toplumun kadını ikinci sınıf gören geleneksel yapısıydı. Bu yüzden belki dillendiremiyordu, aklından geçenleri. Ama en azından düşünerek ve içten içe sorgulayarak karşı çıkıyordu bu bozuk düzene. Cemal’in onda olduğunu sandığı ya da sezdiği farklılık bu olmalıydı.
Cemal süreci hızlandırmak için yarım kalan votkayı getirdi. Huriye’nin tam karşısına oturdu. Bir süre baştan aşağı süzdü onu. Huriye’nin durumunda bir değişiklik yoktu. Elleriyle yüzünü kapatmış, derin hıçkırıklarla sarsılıyordu.
Mantoyu çıkarınca hayalinde canlandırdığı Huriye ile gerçeği arasında fazla bir fark olmadığını hayretten ağzı bir karış açılacak şekilde fark etmişti. Bu durumdan kendine bir elbette bir övünme payı çıkarmakla birlikte, bunun bugüne kadar kendisini asla kandırmadığı Tanrı’nın bir lütfu olduğu kanısına varmıştı.
Şimdi bütün mesele gittikçe daralan zaman süresinde Huriye’yi normale döndürmekteydi. Doğrusu son derece soğukkanlı olmakla birlikte, ilk defa bu kadar heyecanlanmıştı. Neresinden başlayacağını, nereden ve nasıl başlarsa kısa zamanda en doğru sonuca ulaşabileceğini kestiremiyordu. Fakat kaybedecek zaman yoktu. Gözünü karartıp, mümkün olan en uysal ses tonuyla konuya girdi:
‘Huriye Hanım…’
Bir süre bekledi. Cevap alamayınca tekrar:
‘Huriye Hanım, lütfen…’ dedi.
Huriye gözyaşlarıyla ıslanmış parmaklarını araladı. Gözleri şişmişti. Kaldırım taşı kadar ağır geldiği her halinden belli olan gözkapaklarını hafifçe araladı. Belli belirsiz inledi:
‘Efendim.’
‘Kendinize gelin lütfen Huriye Hanım. Benden asla size bir zarar gelmez. Asla. Bilmiyorum, inanabilecek misiniz ama böyle…’
Huriye inanmakla beraber, içinde yankılanan ‘Keşke’ redifli ilahi eşliğinde bütün dikkatiyle gözlerini Cemal’in gözlerine dikmiş, ürkek bakışlarla ne düşündüğünü anlamaya çalışıyordu. Karşısındaki deniz mavisi gözlerde dostluktan, arkadaşlıktan, sevgi ve saygıdan başka bir şey göremiyordu. İnancı kesinleşmeye başlayınca önce ellerini yüzünden çekti, sonra bakışlarını önüne doğru indirdi. Doğruldu, yavaşça arkasına yaslandı. Sağ tarafında duran çantasını araladı. Çıkardığı kâğıt mendille gözlerini sildi.
‘Huriye Hanım, isterseniz lavaboda yüzünüzü yıkayın. Kendinize gelmenizde yararı olur. Bu halde dışarı çıkamazsınız.’
Huriye sadece başını salladı ve belli belirsiz:
‘Hı hı’ diyebildi.
Huriye lavaboda elini yüzünü yıkarken Cemal vakit kaybetmeden kadehleri doldurdu. Huriye’ye daha çok vişne suyundan oluşan bir içecek hazırlamıştı. İki Bitter çikolata açtı. Oyalanmış olmak için sehpanın üzerindeki gereksiz bir iki eşyayı başka yerlere yerleştirdi.
Geri döndüğünde Huriye eskiye göre oldukça iyi görünüyordu. En azından titremeleri, hıçkırıkları ve kasılmalarından kurtulmuştu. Yürüyüşü de düzelmiş sayılırdı. Sadece yüzünde ne hissettiğine dair en ufak bir belirti yoktu. O da zamanla aşılacaktı anlaşılan.
Huriye oturur oturmaz Cemal’in ikramıyla karşılaştı. Doğrusu bu, reddedilecek bir teklif değildi. Boğazı kurumuş, dili damağına yapışmıştı:
‘Bir şeyler içer misiniz Huriye Hanım?’
Huriye başını sallayarak yine aynı şekilde cevap verdi:
‘Hı hı…’
Bu da bir şeydi Cemal için. Hatta bir kazanım... Biraz önceki duruma göre yani… Doğrusu belli etmemeye çalışsa da demin yaşadıklarından bir an kendisi de telaşlanmıştı.
O esnada Huriye zihnini kurcalayan en kötü ihtimalle mücadele etmekteydi. Üstelik en kötü ihtimali istediğini sanmanın utancıyla... Başına her şey gelebilirdi şu an. Değil karşı koymak itiraz bile edemeyebilirdi. Öyle ya şu an büroda yalnızdılar. Onun burada olduğunu bilen kimse yoktu. Üstelik kendi ayaklarıyla gelmişti. Kapı da az önce üzerine kilitlenmişti. Yani Cemal istese kendisine zorla sahip olabilirdi. İkinci bir ihtimal de içki içirip sarhoş ettikten sonra kendi rızasıyla sahip olabilirdi. ‘Ne kadar komik...’Maddi manevi bütün imkanlara sahip avukat Cemal, kadınların arayıp da bulamadığı adam, boyu kadar çocukları, sorunlu bir kocası olan pörsümüş bir kadına, yani kendisine mi bakacaktı?
Sonra telaşının ne kadar saçma ve anlamsız olduğunun farkına vararak alayla karışık tebessüm etti. Alayı, acıması kendineydi. Aptalca ve ahmakça saplantılarınaydı. Bazen, hatta ne bazeni çoğu zaman çocuktan farksız düşünüyordu. Beş yaşında bir çocuktan...
Karşısındaki şu adam, avukat Cemal kendisine ne yapabilirdi?
Böyle bir ihtimal olsa bile bu işten asıl karlı çıkacak kişi yine Huriye olurdu. Hayatında ilk defa eli yüzü düzgün, dişleri yosunlu kayaları andırmayan, yaban domuzu gibi kokmayan bir adamla, evet ilk defa gerçek bir erkekle beraber olma imkanı yakalayacaktı. Zorla bile olsa aynı fikirdeydi. Daha önce yaşadıklarının yanında buna tecavüz bile denemezdi.
Dört sene önce yani köydeyken, Gavur Bağlarında harman sonu, ağustosun ikinci yarısında Nazmi’nin namus bekçiliğini yapmakla övündüğü karısını yani kendisini yanındaki arkadaşlarına nasıl peşkeş çektiği hala hafızasında canlılığını korumaktaydı. Kadın tüccarı gibi kızlarını para karşılığı satan bir baba ile para karşılığı aldığı karısına her gece tecavüz eden, hatta onu başkalarına servis eden bir kocanın yaptıklarından daha kötü olamazdı, aklından geçen ihtimaller.
Avukat Cemal’in niyeti gerçekten kötü olsa bile karşı gelmek içinden gelmiyordu. Kendini ona sonsuz bir güvenle teslim etmek geçiyordu içinden. Ama saplantıları, korkuları belki bunun gerçekleşmesine engel olacaktı. Bu batağı aşıp aşamayacağını zaman gösterecekti. Şimdilik korku ve utanma arası bir ruh haliyle olayların akışına bırakacaktı kendini.
‘Yalnız içinde çok az votka da var. İyi gelir diye düşündüm. Bilmem ne dersiniz. Size de sormadım ama...
Huriye önündeki kadehi ürkek elleriyle dudaklarına yaklaştırdı. Kadehten yayılan soğuk vişne kokusu hoşuna gitmişti. Mesele içindeki alkoldü. Bugüne kadar hiç alkol almamıştı. İmkanı olmadığı için zaten alamazdı. Asıl kullanmama sebebi bu değildi. Alkol inançlarına göre haramdı, günahtı. Ama şu anın da dayanılmaz bir güzelliği vardı. Ve belki bu hem ilk hem de sondu.
Bugüne kadar odun gibi yaşadığının farkındaydı. Ruhunu dinlendirecek, içini rahatlatacak hiç bir uğraşısı olmamıştı. Böyle bir şeye teşebbüs etse bile çevresi izin vermezdi. Ayrıca güzellikler adına ne varsa haramdı. Haramlık derecesi kadına gelince altından kalkılamayacak bir hal alıyordu. Ve Huriye hayatının bu ağır yükün altında ezilmekle geçtiğini acı tecrübelerle görüyordu.
İki yudum içmek günahtı, bir erkek ile başbaşa sohbet etmek günahtı ama Satı Kadın’ın ve kocasının zulüm ve eziyetleri günah olarak görülmüyordu. Öyle ki içler acısı bu halini kimseyle paylaşma imkanı da yoktu. Kimse kabul bile etmezdi, böyle bir şeyi..
Buraya gelirken karşılaşabileceği her şeye hazırlık yaptığı, hatta bazılarıyla karşılaşmaktan mutlu olacağına inandığı halde Cemal’den gelen her yeni öneri karşısında genç kız acemiliğiyle bocalıyordu.
Teklif güzeldi aslında. Bugüne kadar ekmek parası bulamadığı için tadına bile bakamamıştı. Doğrusu bir kere olsun tatmak isterdi. Doğru zamanda ve doğru kişiyle… Kişi doğruydu ama zaman için aynı şeyi söylemesi mümkün değildi. Bu yüzden ince, beyaz kalem parmaklarıyla kadehi aldığı yere bırakarak kibarca reddetti Cemal’in önerisini.
‘Ama Huriye Hanım.’ diye yumuşak bir dille ısrar etmeye başladı Cemal. Kadehte gezinen ince, beyaz parmaklar yüzünden yüreği ağzından çıkacak halde:
‘Sarhoş olmayacaksınız, emin olun. İnanın ve güvenin bana. Ben yanınızdayken size benden kaynaklanan hiçbir zarar gelmesi mümkün değil. Zaman açısından da endişe etmeyin. Sizi arabamla evinize en yakın noktaya bırakacağım. Hem kimse görmeyecek, hem de çok kısa bir sürede evde olacaksınız.’
Elleri titreyen Huriye zoraki yutkunuyordu. Belli ki bütün mesele eve zamanında yetişip yetişememesi değildi. Kişiliğini ayrık otları gibi saran şüphe ve tereddütlerle boğuşuyordu.
Öyle ya alkol büyük günahlardandı, Cemal bunu daha önce nasıl düşünememişti? Bazen ne kadar tedbirsiz hareket ettiğini düşünerek kendine kızdı. Bu kapıyı aralamaya çalışmalıydı önce. Öyle de yaptı:
‘Bunu bir ilaç gibi kabul edin Huriye Hanım. Sizi kısa sürede rahatlatacak bir ilaç… Biliyorum günah diye içmekten çekinmektesiniz. Tanrı’nın bağışlayıcılığını unutmayın lütfen. Hem bugüne kadar size sevap günah ikileminde dayatılan şeylerden ne yarar gördünüz, horlanmaktan, dışlanmaktan başka? Söyler misiniz ne yarar gördünüz?‘
Kadehi tekrar eline alan Huriye, başparmağını üzerinde gezdirmeye başladı. Gözleri Cemal’in gözlerindeydi. ‘Haklı galiba...’ diye iç geçirdi. Eski ürkekliğinden bir ölçüde kurtulmuş görünüyordu. Bunu fırsat bilen Cemal, bakışlarıyla ona kendisinden zarar gelmeyeceğini bir kez daha anlatmaya çalışıyordu.
Huriye ne zamandan beri gönlünün istek ve isyanlarıyla uğraşmaktaydı. Gönlüne kalsa karşısındaki adamın bir dediğini iki etmezdi. Bugüne kadar kendisine değil bir kadın olarak, tam anlamıyla bir insan olarak gerçekten ve içtenlikle değer veren tek kişiydi. Evet sevmeyi bilmeyen anası ve cehaletin önünde kuru yaprak gibi sürüklenen babası da dahil olmak üzere kimse bu duyguyu kendisine yaşatamamıştı. Kimse… Hele Nazmi’nin bu konuda adı bile okunmazdı.
Karşısında duran melek kadar temiz yüzlü bu adamın isteyip de yapamayacağı hiçbir şey yoktu. Bütün çelişki ve açmazlarına karşın hiçbir şey… Kendisine bile söylemekten çekindiği bu itiraf hayalinden geçtiği andan itibaren, tüm bedeni tatlı bir şehvet dalgasına teslim oldu. Uçuyordu sanki. Ayakları yerden kesilmişti. Evet, evet kesinlikle emindi: Hiçbir şey…
Adı gibi emindi buna. Ve o ne yüce bir insandı ki bu ruh halini gizleyemediğini bakışlarından anlamış olmasına karşın bunu kötüye kullanmaya kalkışmıyordu.
Ve şimdi kendisine uzattığı aşk iksiri benzeri bu ilacı içmek istediği halde sosyal koşullanmanın etkisinden kurtulmayı tam olarak beceremediği için içmekte tereddüt ediyordu. Bir iki kere dudaklarına doğru götürmeye çalıştıysa da gerisini getiremedi. Biraz daha yardıma ihtiyacı vardı. Ve bu yardımı bakışlarıyla karşısındaki yakışıklı adamdan yalvarırcasına bekliyordu.
Aralarında oluşan duygusal anlaşma imkanı, ikisinin de söylemeye cesaret edemediği şeyleri birbirlerine iletebilme fırsatı veriyordu. Cemal karşısında ezilip büzülen zavallı kadına yaşamında bir kere bile içinde bulunduğu ortamı ve koşulları açıkça sorgulama şansı verilmediğini biliyordu. Böyle bir şey şeytan işiydi. İnsanı günaha ve cehenneme sürüklerdi. Halbuki yaşadığı ortamda muhatap olduğu koşullar dikkate alındığında, onun gibi birini bu duraktan cehenneme atmaya Tanrı’nın engin bağışlama ve esirgeme özellikleri asla izin veremezdi. Asla… Ama aklını kullanmaya alıştırılmayan bu kadın, bu gerçeğin farkında değildi ne yazık ki… Ona ayaküstü de olsa biraz yardımcı olmak gerekiyordu.
‘En büyük günah kul hakkıdır Huriye Hanım. Önce bunu bir iyice kabullenin. Sadece büyük olsa gene iyi, affı da mümkün değil... Siz mahalle aralarında aynı kelimeleri sakız gibi geveleyen, rivayet kalpazanı yobazların dediklerine kulak asmayın. Eğer bir sıralama yapmak gerekse, günahlar içinde kul hakkının yanında alkolün adı bile okunmaz.’
Huriye böyle bir kıyaslamaya ilk defa tanık oluyordu. Kendisi olsa mümkünü yok cesaret bile edemezdi. Karşısındaki adam, insan ötesi bir şeydi. Ona olan hayranlığı her geçen saniye çığ gibi büyüyordu. Hafiflik olarak nitelenmeyeceğini bilse, göğsüne başını dayardı. Böyle bir şeyi yapabilmeyi o kadar çok istiyordu ki. Ama buna cesareti yoktu.
Huriye’deki çözülmeyi fark eden Cemal konuyu kapatmak niyetindeydi. Amacı onu üzmek değildi:
‘Bakın Huriye Hanım çevremizdeki hiçbir şeyden emin değiliz. Yaşamamız bile Tanrı’ya emanet biliyor musunuz? Ne içinde bulunduğumuz şu binaların sağlam olduğuna eminiz, ne yiyeceklerimizin sağlığa yararlı olduğuna. Neden dersiniz? Kendini evrenin en onurlu varlığı ilan ederek bir çeşit günah çıkaran insan yüzünden. İnsanın basit çıkarları için yemekten çekinmediği kul hakkı yüzünden. Aynı şekilde yolda yürümeye korkuyoruz. Ticarete ve siyasete güvenemiyoruz. Hep kul hakkı yemekten korkmayan insan yüzünden...
‘Ama aynı insan yediği kul hakkının vicdan azabından kurtulmak için alkol ve kadın bedeni üzerinden sevap günah edebiyatı yaparak günah çıkarmakla meşgul. Siz de bu kumpasın canlı bir kurbanı olmadınız mı? Sıra kızlarınızda değil mi? Gözlerimin içine bakın ve cevap verin Huriye Hanım. Bir kere olsun kendinizi yaşadınız mı hayatınız boyunca? Bir kere ya… Mantodan başörtüsünden teniniz bir kere gün ışığından yararlandı mı? Güneşi bana anlatabilir misiniz? Alkole ve sevgiye günah diyen bu aymaz toplum bir kere olsun size insan gibi yaşama hakkı ve imkânı verdi mi? Siz kurban edildiniz sıra kızlarınıza gelmedi mi? Onlar da yobaz babalarının çıkarları uğruna bir avuç etlerine dayanarak sübyancı sapıklara satılmayacak mı? Bütün bunlar günah değil de alkol mü günah? Haydi canım sizde!’
Huriye kulaklarını tırmalayan bu son sözleri duyunca yumruklarını sıktı, gözlerini yumdu. Bir süre öylece kalakaldı. Belli ki gerilmişti. ‘Haksız da sayılmaz.’ diye söylenen Cemal, bu durumda birini kendi haline bırakmanın en doğru hareket olduğunun bilinciyle sessiz bekliyordu.
Canından çok sevdiği kızları gözlerinin önünde geçit resmi yapmaya başlamıştı. Çocukluğuna doyamayan zavallılar birer birer insan kılığından çıkmış canavarlar tarafından ellerinden koparılmak isteniyordu. Kezban’ı göz göre göre kaybetmişti. Şimdi sıra Rukiye’ye gelmişti. Bütün gücüyle Rukiye’yi bileklerinden kavramış bekliyordu. Rukiye teslim olmuyor, direniyordu. Ama nereye kadardı bu direnç? Daha önce de direnmişti, Kezban için… Ölümüne direneceğini sanmıştı. Ama başaramamıştı. Dede Korkut’un dediği gibi: Kahpe içeriden olunca, kapı kilit tutmazmış.
Hayat arkadaşı dediği kişi, aynı anda kızlarının babası Nazmi, üç kuruşluk dünyalık için birer birer satıyordu kızlarını. Ve o bir anne olarak hiçbir şey yapamıyordu. Uğruna canını bile seve seve vereceği kızlarının kokuşmuş gelenekler, çürümüş töreler ve batıl inançların zombileştirdiği babası ve içinden çıktığı toplum eliyle ateşe sürüklenmesi karşısında elinden hiçbir şey gelmiyordu.
Bugüne kadar kader kabul ettiği bu işkenceyi eleştirmediği, sorgulamadığı ve yargılamadığı için İbrahim’in ateşine üfüren kertenkeleden ne farkı vardı? Mundardı işte. Kadınların bu kadar aşağılanmasına hak veriyordu artık. Kendi kızlarının satılmasına, horlanmasına ve nikah kamuflesiyle tecavüz edilmesine sükut ile destek verdikleri için bütün işkence ve eziyetleri hak ediyorlardı.
Huriye’nin yüzünün rengi önce kızarıp sonra kül rengine dönmeye başlayınca telaşlanan Cemal, yerinden kalkıp yanına oturdu. Bir an önce içine sürüklendiği kâbustan onu kurtarması gerektiğini düşünüyordu. Yoksa saraya tutulmuş gibi titreyen narin bedeni uzun süre dayanamazdı bu duruma.
Yumuşak dokunuşlarla Huriye’nin sıkılı yumruklarını aralamaya çalıştı. Öyle sıkı kenetlenmişlerdi ki, ayırmakta zorlanıyordu. Bir an için sara nöbetine tutulduğunu bile sandı. Parmakları yavaş yavaş birbirinden ayrıldıkça biraz olsun rahatladı.
Kendine gelmeye başlamıştı Huriye. Gözleri hafif aralıktı. Yüzü Cemal’e dönüktü. Boşta kalan eliyle kadehi bıraktığı yerden aldı. Dudaklarına götürdü. Yüzünü ekşiterek bir iki yudum çekti içine. Diğeriyle başındaki eşarbı çekti. Avucunun içinde hırslı hışırtılarla yuvarladı, tortop yaptı. Sonra Cemal’in masasına fırlattı.
Cemal gördüklerini sadece duygusuz gözlerle izlemekle yetiniyordu. Huriye sinir buhranı geçiriyordu anlaşılan. Ne yapacağını, ne yapsa en doğru olacağını bilmez haldeydi. Bir süre öylece kalakaldı. Şaşkındı. Huriye’nin bu aşamaya kadar gelebileceğini tahmin edemezdi. Ama şimdi tanık oluyordu inanamadıklarına.
Huriye’nin tahmininden güzel olduğunu farkına varmanın şaşkınlığı içindeydi. Gerçekten tahmin ettiğimden güzelmiş diye iç geçirdi. Dört çocuğa rağmen incecik beli, ince yeşil, ekose gömleğinin altında körpeliğini, dikliğini kaybetmemiş göğüsleri ve omzuna dökülen tarak görmemiş siyah lepiska saçları… Kırkına merdiven dayamış bu kadının güzelliğini bu zamana kadar, üstelik Nazmi adındaki bir canavarın saldırılarına rağmen nasıl saklayabildiğine, koruyabildiğine akıl erdiremiyordu bir türlü.
Hande’yle kıyaslayınca aralarında dağlar kadar fark olduğunu anlamanın acısı çöküyordu göğsüne. Ocağı sönesice bir cemaate kapılıp kapandıktan sonra insanlıktan çıkmıştı. Değil ki kadınlıkla alakası olsun... Cennet cehennem hesabı yapayım derken kendini unutmuştu. Zavallı kadın güzel olmanın bakımlı olmanın günah olduğu saplantısına kapılmış gibi, kendini ihmal ederek cennete gireceğini sanıyordu.
Şimdi iç karartan anılarla uğraşmanın yeri ve zamanı olmadığına hükmederek dikkatini yine Huriye’ye yöneltti. Onun kendinde olup olmadığına emin olmak istiyordu. Karşılaştığı manzara karşısında hayretten küçük dilini yutacaktı neredeyse.
Olabilir miydi böyle bir şey. Evet belki onu ilk gördüğü günden beri böyle bir şeyin olmasını umut etmişti. Fakat içinde bulundukları koşulları dikkate alınca bunun gerçekleşme ihtimalinin sıfıra yakın olduğunu düşünüyordu. Ama o imkânsız denen hayali sanki şimdi gerçek olmuştu. İşte bütün çıplaklığıyla karşısındaydı… Yoksa rüyada mıydı? Başka türlü nasıl açıklanabilirdi, bu durum?
Huriye başını göğsüne yaslamıştı. Evet yanlış görmüyordu. Cemal onu ilk gördüğü günden beri beklediği ödülünü işte şimdi almıştı. Bu bile fazlasıyla yeterdi. Huriye’nin ılık nefesi göğsünü yakıyor, bedeninin sıcaklığı kemiklerini eritecek sanıyordu. Şaşkın bir halde ne yapacağına, nasıl davranacağına bir türlü karar veremiyordu. Yanlış bir hareket minik bir kuş gibi dostluğuna, arkadaşlığına sığınmış bu saklı hazineyi ürkütebilirdi. Böyle bir şeyi asla istemezdi. Asla…
Sonunda kolunu omzuna koymayı denedi. Huriye’den olumsuz bir tepki gelmeyince doğru yolda olduğunu anladı. Bir süre öylece, hareketsiz kalakaldı. Tek yaptığı küçük titreşimlerle göğsünde titreyen Huriye’nin minik kalbini hissetmeye çalışmaktı. Bu arada en küçük bir yanlış hareketin onu inciteceği endişesiyle nefes almaya korkuyordu.
Huriye’yi omuzlarından kavradı. Dokunmaya korkuyordu. Kendi güvende hissetmesi için son derece dikkatli hareket ediyordu. Elini saçlarında gezdirdi. Huriye yine hiç tepki vermemişti. Bunu yaptığına ve yapmak istediklerine izin olarak algılayan Cemal, bir süre daha Huriye’nin saçlarını okşadı. Sonra yüzünü iyice yaklaştırarak kokusunu hissetmeye çalıştı. Aman Allahım o nasıl bir kokuydu. Parfümsüz katkısız gerçek bir kadın kokusu... Başının döndüğünü hissetti. Gözlerini yumdu, nefes alıp almadığının farkında bile değildi...



Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6171
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3442
4 Hasan Tabak 3315
5 Nermin Gömleksizoğlu 3014
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2477
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:563 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com