Romanlar

Kutsal Cezaevi 14
Okunma: 172
Serdar Adem - Mesaj Gönder


   İkinci Bölüm


14 Kırk Yıllık Kani


Son zamanlarda babasında gördüğü garip davranışlar karşısında Rukiye’yi derin bir düşünce almıştı. İnanılır gibi değildi. Özellikle şu birkaç günden beri en azından, babasına bir haller olmuştu. Eski Nazmi’den eser kalmamıştı. O gaddar, tavizsiz, kaba adam gitmiş yerine müşfik, halden anlar ve munis bir adam gelmişti sanki. Sadece Rukiye değil ev halkı da aynı duygu karmaşasını yaşıyordu.
Eskiden leğende abdest alırken su az sıcak ya da soğuk olsa ibriği annesinin kafasına geçirmekte tereddüt etmeyen Nazmi, bundan daha beter aksamalar karşısında tövbe estağfurullah ile yetiniyordu. Yoksa erenlere mi karışmıştı?
Başta Rukiye olmak üzere evdeki herkes ne olursa olsun kırk yıllık Kani olur mu Yani diye düşünüyordu. Haksız da sayılmazlardı. İnsan bu yaştan sonra o kadar kolay değişemezdi. Üstelik Nazmi gibilerin değişmek gibi bir sorunları yoktu ki... Bu işte bir bit yeniği vardı.
Elinin bolluğu ve cömertliği şaşkınlığın tavan yapmasına sebep oluyordu. Yaz aylarında iş bulur, uzun günlerde evde boş oturup sıkılmamak için çalışmaya giderdi. Bu dönem eline üç beş kuruş da geçerdi. Her ne kadar bununla öncelikle kış borçları ödendiği için elde avuçta yine pek bir şey kalmasa da kışa nazaran yeme içmeleri daha kolaylaşırdı. En azından market bozuntusundan bir şeyler almak zorunda kaldıklarında boyunları eğilmezdi bir süre.
Elinde ne kadar parası olursa olsun, Nazmi ilk önce kendini düşündüğü için ev halkına pek sıra gelmezdi. Önce can sonra canan yani… Bir şey alınacaksa önce kendine alır, keyfinden ve boğazından asla taviz vermezdi.
O akşamüstü yani garipliklerin başlamasından bir kaç gün sonra alışılmışın dışında tatlı bir dille Rukiye’yi alışverişe göndermek istedi. Elinde görmeye pek alışık olmadıkları türden, büyük sayılabilecek bir kâğıt para vardı. Uzatarak:
‘Güzel kızım, bize bir kilo kıyma al yanına da nevalesini, akşama şöyle güzel bir kıymalı yaptıralım. Başka ne lazımsa annene sor onları da alıver.’
Kıymalı lafını duyar duymaz bir köşede uyuklayan Satı Kadının gözleri fal taşı gibi açıldı. Yeme içme deyince akan sular dururdu. Yemek kültürümüzün zenginliği bu sebeple olsa gerekti. Yüzyıllardır hurafelerden beslenen kokuşmuş törelerin kasırgalarına maruz kalarak en doğal ihtiyaçlarını karşılamaktan ve her türlü zevkten mahrum kalan bu zavallıların başta mide olmak üzere sindirim sistemlerinin zamanla bütün zevk görevini tek başına üstlenmek zorunda kalması sonucu yemek düşkünlüğü hastalık boyutuna ulaşmıştı.
Nazmi’nin sözlerine tanık olanlar acılı kıymalının, fıstıklı baklavanın ve ferahlatıcı içeceklerin sindirim sistemi boyunca, pembe göğüslerde gezinen dudaklar gibi zevk öpüşleri kondurmalarını hayal ettikçe kendilerinden geçtiler. Rukiye hariç herkes bu tatlı hayalle kendinden geçmişti. Hayal âleminden sıyrılmalarına Satı Kadın’ın aşeren sesi sebep oldu:
‘Sadece kıymalı mı oğlum? Yanında nevalesi yok mu? Böyle kuru kuru gitmez mübarek.’
Satı Kadın buyruğunu vermişti. Kaynak var mı yok mu diye düşünmemişti bile. Buna gerek görmemişti çünkü. Nasıl olsa bir karşılığı bulunurdu.
Neler alınması gerektiğini bir bir sıraladıktan sonra eline parayı tutuşturup başından savacaktı ki, Huriye müdahale etme ihtiyacı hissetti. Nasıl olsa bu sıralar o kadar nazikti ki, en azından tokatlamazdı. Belki biraz küfür edebilirdi ama bunun o kadar etkisi olmazdı. Yediği dayakların yanında küfür, hakaret neydi ki…
‘Nazmi bu ortamda Rukiye’yi göndermek pek doğru olmaz. Ya sen git ya da ben... Başına bir iş gelmesin kızın sonra.’
Nazmi içinden ‘Nerede o şans bizde?’ diye söylendiyse de belli etmedi. Gayet mülayim bir üslupla bir şey olmayacağını aba altından sopa göstererek izah etmeye çalıştı. Huriye karşısındaki adamda değişen pek bir şey olmadığını hissederek irkildi.
‘Kızın aklını böceklendirme kısa aklınla Huriye, şu mübarek gün. Ne olacakmış? Bir iki kendini bilmezin dedikodusuna bakıp sokağa da mı çıkmayacağız yani? Hiçbir şey olmaz Allah’ın izniyle.’
Sonra Rukiye’ye döndü:
‘Hadi kızım sen anana bakma da git. Sen yolunda yürüdükten sonra kim bir şey yapabilir ki?’
Rukiye ne kadar farklı bir imaj vermeye çalışsa da karşısında gördüğü adamın karakterini iyi bildiği için içine sinmediği halde karşı gelemedi. Aslında son günlerde bir şeylerden şüphelenmiyor değildi. Fatura yatırma, alışveriş yapma bahanesiyle sürekli dışarı çıkmak zorunda kalıyordu. İçine sinmeyen bir şeyler vardı ama şimdilik bunu kanıtlama imkânı olmadığı için karşı gelmesi de mümkün değildi. İçindeki korkuya rağmen bu sefer de gitmeyi kabul etti. Hazırlanmak için odasına çekildi. Birkaç dakika sonra bahçe kapısının sesi duyuldu. Rukiye alışveriş yaptıktan sonra kıymalı yaptıracaktı. Nereden baksan yarım saatten fazla bir zaman alırdı.
Nazmi’nin kara, yağlı bir böceği andıran sağ gözüne sinsi bir tik musallat oldu. Huriye’nin göğsüne tarifi imkansız bir sıkıntı kör bıçak gibi saplandı. Nefes almakta zorlanıyordu. Nazmi’nin ablak suratına yayılan alaycı rahatlık hayra alamet değildi. Aklı Rukiye’de kalan Huriye annelik içgüdüsüyle bir yolunu bulup kızının peşinden kendini dışarı atmak istedi. Fakat bunu habersiz gerçekleştirmesi mümkün değildi. Satı Kadın bahçeyi gören taraftaki karyolaya kara bir felaket gibi çöreklenmişti. Uyukluyor görünse de şok mangası gibi uyanıklığını belli etmeden kendisini gözetlediğini hissediyordu. Geçerli bir sebep olmadan dışarı çıkması halinde ortalığı ayağa kaldırabilirdi. Bu durumda eğer içindeki sıkıntı yersiz bir duygu fırtınasıysa Nazmi hayatı ev halkına günlerce zindana çevirebilirdi. Yoksa değiştiği filan yoktu. Yirmi beş yıllık kocasını tanımaz mıydı?
Tek çare beklemekti. Beklemek ve dua etmekti. Bugüne kadar yaptığı hiçbir duanın karşılık bulamadığını bile bile şu an için elinden başka bir şey gelmiyordu. Çaresizlik içinde bir yandan dua ediyor, bir yandan da dünyaya geldiği için pişmanlık dalgalarıyla boğuşuyordu.
Satı Kadın nursuz suratıyla gözlerini kısmış uyuyormuş gibi yapıyor, elinde tespihiyle ezanı bekliyordu. Hayatı hep bir diğer ezanı beklemekle geçiyordu. Dudakları kıpır kıpırdı. Yüzüne hâkim olan anlama bakılırsa olanlardan memnundu. Satı Kadın’ın bu memnuniyeti Huriye’yi bir kez daha kuşku ve tereddüt uçurumlarında yuvarlamaya başladı. Bir kıymalı için bu kadar coşku ve sevinç biraz fazla görünmüştü gözüne. Belki bir kuruntuydu iç dünyasında yaşadıkları. Ama ya doğruysa...
En büyük oğlundan neslinin devam etmeyeceği gerçeği karşısında gelininden nefret etmekle içinin yangınını söndürmeye çalışan Satı Kadın’ın her hareketi Huriye için ayrı bir işkence ve ıstırap kaynağı oluyordu son zamanlarda.
Huriye bir saniye daha bu ortamda duramayacağını anladı. Ayağa kalktı. İkindi ezanı yeni okunuyordu. Akşam olmadan aradan çıkarması gerekiyordu. Abdest alıp namaza hazırlanmak için banyoya yöneldi. Kapıyı kapatırken bütün gözlerin belli etmemeye çalıştıkları halde üzerinde olduğunu hissediyordu.
Bir süre ağladı banyoda. Kulağı içerideydi. İstemediği bir haber gelmemesi için bütün annelik içgüdüyle Tanrı’ya dualar eşliğinde yalvarıyordu. Bugüne kadar doğru dürüst bir yardımını görmediği duaları bir kere daha altını çize çize tekrarlıyordu.
Rukiye kendinden emin, sokağa çıktı. Doğrusu beklenenden daha cesur bir kızdı. Her ihtimali göze almıştı. Ablasının uyarılarını ve rehber öğretmenin önerilerini kulaklarına küpe yapmıştı. Temkinli yürüyor, tedbiri elden bırakmıyordu. Aklına en ufak bir şüphe düşse, ben kimin kardeşiyim diyerek moralini yeniliyordu.
Ayrıca hep korkarak yaşanmazdı ki. Ne kadar kaçılırsa kaçılsın, korkulan şey bir gün başa gelebilirdi. O zaman korkmak yerine tedbirini alarak yaşamak daha huzur vericiydi. Rukiye bu ruh haliyle sokakta buldu kendini. Önce alışveriş yapması gerekiyordu. Mahalle pazarı denen yere uğramak üzere sağa saptı.
Yolun öbür ucunda siyah bir araba yavaşça hareket etti. İkindi namazı yeni tamamlanmıştı. Yol neredeyse bomboş sayılabilirdi. Namazdan çıkarak sallana sallana mahalle kahvesinde bıraktığı yere yetişmek üzere hızlanan birkaç kişi onları fark edecek durumda değildi. Komşudan ya da alışverişten dönen bir iki kadın yorgunluğun verdiği bıkkınlıkla evlerine doğru sürükleniyorlardı.
Rukiye bu arada babasındaki değişikliğe bir anlam vermeye çalışıyordu. Bu yaştan sonra değişmesi mümkün değildi. Üstelik cahil adamdı babası. Bunu ona hakaret için söylemiyordu. Hayatta iki satır okumuşluğu olduğunu sanmıyordu. En azından kendini bildi bileli beraber yaşadıkları çatı altında babasını bir şey okurken görmemişti. Takvim sayfası bile… Hafızasında böyle bir fotoğraf yoktu. Eve gelen faturalar hariç, ona okumak denirse tabi… Haberleri bile bir iki cümleyle geçiştirirdi. Namaz kıldığı halde üç duadan fazlasını ezbere bildiğini sanmıyordu. Böyle bir adamın cahil olduğunu söylemek, hastaya nezle oldun demek kadar doğal bir şey, malumun ilanı olsa gerekti.
Yoksa elbette babasına babalık hakkı noktasında saygı duyuyordu. Daha doğrusu izin verse ona saygıda kusur etmek istemiyordu. Ama işte kızını mal gibi satmaya çalışan bir adama da baba saygısı göstermek o kadar kolay olmuyordu.
Pek inanası gelmiyordu ama acaba... Karne günü gelmese de okuldan doksan üç not ortalamasıyla mezun olacağı neredeyse kesinleşmişti. Yaptığı bütün eziyetlere rağmen hem de Anadolu lisesini üstün başarıyla bitirmişti. Dersanelerin açtığı deneme sınavlarından bazılarına gizlice girmiş ve hatırı sayılır sonuçlar elde etmişti. Geleceği parlaktı yani...
Acaba babası yıllar sonra yaptıklarından pişman olmuştu da bir nevi günah çıkarmaya mı çalışıyordu. Neden olmasın, sonuçta babaydı. Kız bile olsa bir baba çocuğunu nasıl öyle bir kalemde harcayabilirdi? Tabi ki harcayamazdı. Pişman olmuştu. Kesinlikle öyle olmalıydı. Yoksa bütün bu garip hallerin başka bir açıklaması olamazdı.
Alışverişi hızlı adımlarla tamamlayan Rukiye zaman kaybetmeden kıymalı fırınına doğru yöneldi. Neredeyse üç yıldan beri kullandığı ayakkabısının sağ teki mızıkçılık etmese çok daha hızlı gidecekti.
Şunun şurasında kurtuluşuna çok az bir zaman kalmıştı. Kendine biraz daha dikkat ederse, kurtulacaktı bu adaletsiz hayattan. Öyle umuyordu. Çok olmamıştı üniversite sınavına gireli. Tahminleri tutarsa büyük şehirlerdeki istediği bütün bölümlere girebilirdi. Ama o, Kerem hocanın da dediği gibi Ankara’yı tercih edecekti. Buradan ne kadar uzaklaşabilirse, peşinden gelme ihtimalleri o derece düşerdi. Hem Ankara, İstanbul ile kıyaslandığında çok daha ucuz ve düzenli bir şehirdi. Bir öğrenciye göre ideal bir şehir...
Rukiye bu düşüncelerle aksaya aksaya yürürken yaklaşan arabayı fark edecek durumda değildi. Araba en düşük hızda ve sessizce yaklaşıyordu. Sokak neredeyse boş sayılırdı. Evlerinin bahçesinde top oynayan birkaç çocukla, başındaki simitleri satamamış olmanın sıkıntısıyla bağıra çağıra geçen bir simitçi… Bir de kim oldukları seçilemeyecek derecede uzakta bir iki gölge…
Araba Rukiye’nin sol tarafından yaklaşıyordu. Tam hizasına geldiğinde kapısı açıldı. Necati bir çırpıda aşağı atladığı gibi Rukiye’yi kolundan yakaladı. Karşılık vermesine fırsat vermeden açık kapıyla peşinden gelmekte olan arabaya sürüklemeye başladı.
Necati kurulmuş bir saat gibi hareket ediyordu. Son altı aydan beri mahallenin gazıyla iyice dolmuştu. Önceleri öylesine ilgi duyduğu Rukiye’yi hava olsun diye arkadaş sohbetlerinde dillendirmesiyle başlamıştı bu macera. Arkadaşları arasında erkekliğini ispatlamak adına uydurduğu aslı astarı olmayan öyküler yüzünden üzerine kalmıştı Rukiye. Bir zaman sonra nasıl olduğunu kendisi bile anlamadan mesele namus meselesi halini almıştı.
Dillere düşen öykü kısa süre sonra Necati’nin babasının durumu kız tarafına duyurmasını gerektirmişti. Doğduğu günden beri beleşe gitmesin diye gözü gibi baktığı kızına müşteri çıkmasına pek sevinen Nazmi’nin olaya sıcak bakması Rukiye’yi Necati’nin kaderine eklemişti. Eğer hesap dışı bazı gelişmeler yaşanmamış olsaydı, büyük ihtimal çok geçmeden dünya evine gireceklerdi.
Fakat Kerem hoca bu oyunu bozmuştu. Hem kızın aklına soktuğu asi ve zararlı fikirlerle bozmuştu, hem de bizzat okulu bu işe karıştırarak. Fakat Necati bu durumu kabul etmiyordu. Edemezdi… Beş para etmez karizmasının yerde sürünmemesi için böyle bir olasılığa asla izin veremezdi. Vermedi de zaten. Değil okul padişah araya girse bu kaderi değiştiremezdi. Bir kere mahallede ona yenge denmeye başlanmıştı. Yani mahalleli Rukiye’yi kendi vicdan mahkemesinin kararına göre Necati’ye yakıştırmıştı. Hatta bununla yetinmemiş tepe tepe kullanması için ona vermişti. Rukiye istemiş, istememiş hiç önemi yoktu.
Mahalleli gazın ayarını günden güne artırmaya başlamıştı. Biraz daha oyalanırsa, kız kuş olup elinden kaçabilirdi. Okulu bitirmiş, üniversite sınavına bile girmişti. Sınavdan çok yüksek başarıyla çıkacağını herkes adı gibi biliyordu. Sonuçlar açıklandıktan sonra bir de bakmışsın kız okuma bahanesiyle ortadan kaybolmuş. Buysa erkek için telafisi çok zor olan bir perestiş kaybı demekti.
Ortaokul mezunu olduğu için zaten içini kemiren aşağılık duygusu ile mücadele etmekte zorlanan Necati, bu darbe ile kesin yıkılıp giderdi. Ne yapıp edip kız kaçmadan onu kendine bağlamalıydı. Bu aşamadan sonra bunu iyilikle, efendilikle yapma ihtimali neredeyse kalmayacaktı. Kızın ona bir kere bile güler yüzle baktığını hatırlamıyordu. Birkaç kez göz göze geldiklerinde öyle küçümseyen bakışlarla bakmıştı ki… Bir böceğe bakar gibi... Bu yüzden ona bu fikri açma cesaretini hiç bulamamıştı. Babasıyla muhatap oluşu bu yüzdendi.
Cesareti ancak tek başına kalınca tavan yapıyordu. Çünkü ancak o zaman Rukiye’nin önemsemediği ama mahallelinin genelde birinci derecede değer verdiği üstün yanlarını bulup çıkarabiliyordu. Bunlardan birincisi maddi durumlarının yerinde olmasıydı. Hele bu, Rukiye’nin durumuyla kıyas edildiğinde büyük bir üstünlük olarak görülebiliyordu. Dahası erkekti sapına kadar. Bu kadar üstünlüğün yanında ortaokul mezunu olduğu için kendini hakir görüyorsa, bunu onun ahmaklığına verip rahatlıyordu Necati.
Okumak da neymiş? Kız kısmının okumak dediği şeyin onunla bununla fingirdemekten başka ne manası olabilirdi? Mahalleli böyle düşünüyordu. Yanlış da değildi hani. İlla ki biriyle fingirdemekse niyeti, karşında dağ gibi erkek duruyordu. Evet de, haremim ol, cennetin kapısını arala. Böyle düşündükçe göğsü kabarıyor, kendine müthiş bir güven geliyordu. Kendisinde cennetin anahtarını görmek, tarif edilmez bir özgüven veriyordu ona.
Bütün bunlar tek başına yetmiyordu. Zaman o kadar hızla ilerliyordu ki… Belki bir gün daha beklese, bu işi ebediyen unutmak zorunda kalacaktı. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını artık. Mahallenin ağzına sakız olurdu. İnsan içine çıkamazdı. Erkeklik onuru beş paralık olurdu. Onun için bu işi bugün bitirmek zorundaydı.
Necati arkasından süzülerek gelen arabanın yanında her şeyden habersiz elindeki poşetlerle yürümeye çalışan Rukiye’yi kolundan kaptığı gibi sürüklemeye başlamıştı. Birkaç saniyelik şaşkınlığı atlatan Rukiye korktuğunun başına geldiğini anlamıştı. Mesele bundan sonra ne yapabilirdi. Şu birkaç saniye tüm yaşantısına yön verecekti. Ya direniyormuş gibi yapıp arabaya binecek ve Necati’nin karısı olacaktı ya da üniversite okumak, ayakları üzerinde durmak gibi hayalleri içinde barındıran kendi hayatını yaşayacaktı.
Bir an çırpınıp kurtulmak istediyse de başaramadı. Necati’nin elleri vantuz gibi öyle sıkı yapışmışlardı ki, kız başıyla kurtulması pek mümkün görünmüyordu. Ne yapacaktı şimdi? Mümkün değil diye boyun mu eğecekti? Binecek miydi arabaya? İstemediği birinin karısı olmaktansa ölmeyi bile seçebilirdi. Eğer o arabaya binerse bir gün Necati bıktığında yani babası Kör Salim’in kaldığı yerden tecavüzlere devam edeceğine adı gibi emindi. Adı gibi…
Hayır binmeyecekti o arabaya. Ne pahasına olursa olsun binmeyecekti. Bu arada kendine gelmiş ve bağırarak mahalleyi ayağa kaldırmayı denemişti. Avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamıştı. Doğrusu bu kadar tepkiyi beklemeyen Necati’nin içine çöreklenen başaramama korkusu bir an için ellerinin yumuşamasına sebep oldu. Bunu Rukiye de hissetmişti. Demek ki biraz daha gayret etsem kurtulabilirim diye içinde bir ümit ışığı parlamaya başladı.
Rukiye böyle bir durumla karşılaşma ihtimaline karşı ne yapabileceğine dair günlerce kafa yormuştu. Fakat işte, iş başa geldiğinde inadına hiç bir şey gelmiyordu aklına. Birden işe yaraması ümidiyle kendini yere bıraktı. Ağırlığı karşısında elleri gevşeyen Necati’den kurtulmuştu. Bir yandan da bağırmaya, yardım istemeye devam ediyordu. Bu süre zarfında çevreden bir iki vicdan sahibinin yetişerek onu kurtaracağını umuyordu.
Fakat aldanıyordu. Ne kadar bağırıp çağırsa, kıçını yırtsa kimse yardıma gelmeyecekti. Perdeler titremiş, başlar uzanmıştı aralardan. Giriş katlardan sokağa dökülenler olmuştu. Sokak başında başlarını sesin geldiği yere doğru çevirenler… Hepsi bu kadar… Daha öte gitmeye kimse gerek görmemişti. Belki de cesaret edememişti.
Değil mi ki yengesi olmuştu mahallenin. Necati’nin helali sayılırdı bundan böyle. Aralarında çıkacak ufak tefek anlaşmazlıklar aile sorunu sayılırdı. Başkasının karışmaya hakkı yoktu. Yalnız bu kadar erken kavga etmeye başlamaları biraz tuhaf görünmüştü mahalleliye o kadar.
Rukiye’nin kendini yerlere atması biraz zaman kazandırmıştı. Bağırıp çağırarak mahallelinin dikkatini çekmeyi başarmıştı. Fakat sadece beş on saniye. Bu şekilde geçen her saniye Necati’nin aleyhine işliyordu. Ne olacaksa biran evvel olup bitmek zorundaydı. Durumun vahametini anlayan arkadaşı da inip yardıma gelince, işler biraz yoluna girer gibi olmuştu. Alelacele kucaklayıp arka koltuğa attılar. Rukiye kaşla göz arasında kendini arabada buldu. Arkadaşı direksiyona geçti. Necati Rukiye’nin yanına oturdu. Bir eliyle Rukiye’nin sol kol bileğinden sıkıca tutmuş, diğeriyle kapının kolunu aranıyordu.
Her şeyin bitmesine ramak kalmıştı. Araba buradan hareket ettikten sonra geçen her saniye, dakika bile değil, her saniye Rukiye’nin kurtulma ihtimalini imkânsıza doğru sürükleyecekti. Tekerler dönmeye başladığı andan itibaren mahallede Rukiye’nin aleyhinde karşı konulmaz bir dedikodu rüzgârı esmeye başlayacaktı.
Bugüne kadar yapılan bütün denemelerde kadın aleyhine sonuçlanmış bu olayın da aynı şekilde sonuçlanacağını düşünen mahalleli yavaş yavaş ilgisini kaybetmeye başlamıştı. Necati de kendinden gayet emindi. Bu aşamadan sonra, yani bütün mahalleli gördükten sonra bir kadın geri dönse bile baba evine sokulmazdı. Sokağa atılırdı. Kimse ona el uzatmaya cesaret bile edemezdi. Töre böyleydi. Bu bir namus meselesiydi. Ve namus meselesinde taviz verilemezdi.
Bugüne kadar bu konuyu Rukiye defalarca düşünmüş, hatta aklı başında arkadaşlarıyla tartışmıştı. Dönüp dolaşıp vardığı sonuç hep bu işte kadının da rolü olduğu noktasında düğümleniyordu. Ne olursa olsun kadın istemese, gerdekten sonra bile direnişine devam ederdi. Kadın istemese kendisini adam yerine koymayan ve ona insana yakışmayan bir yaşam tarzını reva gören erkek egemenliğine son verebilirdi.
Bugüne kadar yaptığı kıyaslamalar bugün hayatının en büyük sınavı olarak Rukiye’nin karşısına çıkmıştı. Kaybedecek zaman yoktu. Necati’nin durumu da pek iç açıcı değildi. İşin başında biraz tedirginlik yaşamıştı. Sonuçta hayal ettiği gibi gelişmemişti olaylar. Rukiye bütün mahalle baskısına karşın akıl almaz bir direnç göstermişti. Neyse ki olay fazla büyümeden arabaya atmayı başarmıştı. Bundan sonrası çorap söküğü gibi gelirdi nasıl olsa.
Bu düşüncelerle rehavete kapılan Necati bir an boş bulundu. Rukiye bunu fırsat bilerek belli etmemeye çalışarak boşta kalan elini çantasına soktu. Bir süre kararsız hareketlerle karıştırdı. Zaman geçtikçe alnında ter damlaları birikiyordu. Geçen her saniye aleyhine işliyordu. Sonunda amacına ulaşmanın rehavetiyle derin bir nefes aldı.
Necati solundaki kapıyı yakalamış, hızla kendi doğru çekme telaşındaydı. Kapı büyük bir çıtırtı ile kapandığında, Rukiye’nin çantadan çıkan eli Necati’nin baldırına saplanmıştı. Arkasından şaşkınlığın acıyla karıştığı bir çığlık… Necati can havliyle iki elini bacaklarının arasında birleştirmiş ağlamayla karışık inliyordu.
Beklemenin manası yoktu. Rukiye kendi tarafındaki kapıyı açtığı gibi dışarı attı kendini. Araba yeni hareket etmişti. Bir süre yerde yuvarlandıktan sonra ayağa kalkarak şehir merkezine doğru koşmaya başladı. Koşmak ki ne koşmak… Ayak tabanları sırtına değecekti neredeyse…
Şoförlüğe soyunan genç, bulunduğu yerden hiçbir şey anlayamamıştı. İlk anda Necati’nin gözüne biber kaçmış gibi inlemesine bir anlam verememişti. Çok geçmeden Necati’nin ellerine bulaşan kanı görünce, geç de olsa anlamıştı olanları. Arabadan inip Rukiye’nin peşinden gitmeye niyetlendi. Arayı epey açarak sokağın sonuna doğru hızla uzaklaştığını görünce vazgeçti. Rukiye nasıl olsa ellerindeydi. Kız başıyla nereye kadar gidebilirdi? Yaralı olan Necati’nin durumu daha öncelikliydi.













Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6171
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3442
4 Hasan Tabak 3315
5 Nermin Gömleksizoğlu 3014
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2477
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:512 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com