Romanlar

Kutsal Cezaevi 15
Okunma: 204
Serdar Adem - Mesaj Gönder



15 Yarın Diye Bir şey

Koşuyordu Rukiye, sadece koşuyordu. Nefesi tıkanıncaya, dizlerinin dermanı kesilinceye kadar koşuyordu. Bilinmez uzaklıklara doğru... Koşmuyor, sanki kaçıyordu. Kendisinden, çevresinden belki kaderinden… Böyle bir kaçışın mümkün olup olmadığını düşünmeden sadece koşuyordu.
Kendini bir anda sekiz on katlı dev gibi binaların arasında bulmuştu. Köydeki yatay dünyaya kıyasla kendini küçülmüş, yokluğa yaklaşmış gibi hissediyordu. Bir süre nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Nefes nefeseydi. Bu hal neyin nesiydi? Bu kaçış neden ve kimdendi?
Hatırlamaya çalıştıkça içinde tarifi imkânsız bir direnç olduğunu hissediyordu. Hatırlamak, kaçtığı her neyse, onunla yüz yüze gelme anlamı taşıyordu. Buna dayanabilecek miydi? Emin değildi.
Biraz soluklandıktan sonra yürümeye başladı. Nereye gittiğini bilmiyor, doğrusu pek merak da etmiyordu. Ayakları onu belki daha önce gitmeyi aklının ucundan bile geçirmediği bir istikamete doğru sürüklüyordu. Artık direnecek gücü yoktu. Mücadeleden yorulmuş, güçsüz düşmüştü. Kendisini akıntıya bıraktı.
Yarım saatten fazla hedefsiz gezinmişti. Çok katlı dört binadan oluşan bir sitenin önünde durduğunda, ulaşmak istediği yerde olduğuna dair bir his yayıldı içine. Serin, keyif verici ama bir o kadar da ürkütücü bir his…
Bahçede bir bankın üzerine oturdu. Daha ileriye gidip gitmemekte kararsızdı. Yaptığı doğru mu olacaktı? Çantadan el aynasını çıkardı. Yüzünü, saçlarını kontrol etti. Üstüne başına çekidüzen vermeye çalışırken yavaş yavaş yaşadıklarını hatırlamaya başlamıştı. Hatırlamak eskisi kadar yormuyor, korkutmuyordu. Hatırladıkça ne büyük bir badire yaşamış olduğunun farkına varıyordu.
Sağ elinin parmak uçlarına bir parça kan bulaşığı vardı. Ne kadar uğraştıysa da onu silecek bir şey bulamadı çantasında. Ellerini ovalama suretiyle olabildiğince kapatmaya çalıştı lekeyi. Siyah keten pantolonunda ve açık yeşil bluzunda görünürde bir leke olmadığına sevindi.
Ayağa kalktı, sağ baştaki binaya yöneldi. Kapı önüne geldiğinde kalbinin özgürlüğe aşeren bir kuş gibi göğüs kafesinden fırlayıp çıkacağını hissediyordu. Bir süre adım atıp atmamakta, içeri girip girmemekte tereddüt etti. Kendine hâkim olmayı başarınca içeri girdi. Asansör çağırdı. Beşinci katın düğmesine bastıktan sonra, duvara yaslanıp beklemeye başladı.
Acaba doğru mu gelmişti. Daha önce gelmediği için tam olarak kestiremiyordu. İstanbul köyüne benzemiyordu ki… Bütün bir köy toplanmış, bir apartmana yerleştirilmişti sanki. Bütün duvarlar birbirinin aynısıydı, bütün kapılar aynı… Allahtan adresi aklına öyle bir yerleştirmişti ki, harfine kadar ezberindeydi. İyi ki ezberlemişim diye düşünmeden alamadan kendini. Bir yandan da tarifi imkânsız acı dilli bir şüphe içini kemiriyordu.
Kapıda aradığı ismi okuyunca derin bir nefes aldı. Uzun süreden beri aradığı bir yitiği bulmuş kadar sevinmişti. Zili çalmadan önce tekrar üzerini kontrol etti. Kendini hazır hissedince zile kısa aralıklarla birkaç kez daha bastı. Zile basarken bile içini deşen şüphe yılanıyla mücadelesi devam ediyordu. Dizlerinin bağı çözülmüştü.
Bir süre içeriden ses gelmeyince bunu fırsat bilip geri dönmeyi düşündü. En doğrusu böylesi diye düşündü. Evet belki diğerlerine göre adaletsiz bir alınyazısına sahipti. Ama sonuçta kendi alınyazısıydı. Alnına yazılan bu senaryoyu tek başına oynamaktan ve başkalarının canını acıtmadan gerçekleri kabullenmekten başka çare yoktu.
Bütün isyanlarına, bütün çırpınmalarına rağmen başaramamıştı işte. Yolun sonuna gelmişti. Buradan ötesi diye bir seçeneği yoktu. En iyisi tasını tarağını toplayıp kaderine doğru gitmekti. Başka hiçbir yola sapmadan… Geldiği gibi…
İçeriden gelen bir tıkırtı, belki bir kapı sesi, duraklamasına sebep oldu. Yine de kararından dönmek istemiyordu. Geri dönmeliydi geldiği yere. Tam kararını uygulamaya koyuyordu ki, kapı açıldı. Olduğu yerde kalakalmıştı. Karşısında Kerem hoca duruyordu. O da en az kendisi kadar şaşırmıştı. İkisi de bir süre ne yapacaklarını kestiremediler.
‘Rukiye, sen…’
Rukiye heykel gibi donup kalmıştı. Ben, diyememişti. Sadece gözleriyle kendisinin bile anlamakta güçlük çektiği bir şeyler fısıldamaya çalışıyordu o kadar. Bunda başarılı olduğu pek söylenemezdi. Kerem’in şaşkınlığı artarak devam ediyordu.
‘Rukiye, hayırdır ne işin var burada?’
Burada olmasının yanlış olduğunu, aslında gelmemesi gerektiğini, mümkünse vakit kaybetmeden ve yanlış bir şey yapmadan geldiği gibi geri dönmesini ihtar ediyordu bu soruyla. Rukiye anlamaktan korktuğu şeyi anlamanın şokuyla sarsılmıştı. Dizlerinin dermanı kesilmiş, titremeye başlamıştı. Ama geri dönemezdi. Neden burada olduğunu bilmiyordu. Sadece başka bir ihtimali olmadığını, şu an için başka bir seçeneğinin bulunmadığını çok iyi biliyordu.
‘Çok, çok kötüyüm Kerem Hocam.’
Demesine gerek yoktu. Zaten ilk görüşte anlamıştı Kerem. Perişan bir vaziyetteydi Rukiye. Beti benzi atmış, saçları terden alnına ve şakaklarına yapışmıştı.
Sebebi ne olursa olsun burada olmasını açıklamaları mümkün değildi. Sonuçta içinde yaşadıkları toplum henüz istenen ve hedeflenen olgunluk seviyesine ulaşmış değildi. Bu gidişle böyle bir güzelliği görmeyi en azından Kerem kendi ömrü açısından imkânsıza yakın bir olasılık olarak kabul etmekteydi.
Rukiye’nin çaresizlikten kaynaklanan yalvaran bakışlarına karşı ödün vermemek için bütün gücünü kullanıyordu Kerem. Karşısındakine eski bir tanıdığı, bir öğrencisi olarak değil de zamansız gelen istenmeyen bir misafir, belki kabak tadı veren bir dilenci gözüyle buz gibi bakıyordu. Bu şekilde savunma sistemini ayakta tutmaya çalışıyordu. Ama böyle giderse başaramayacaktı. Rukiye o kadar masum ve o kadar aciz bir durumda görünüyordu ki, onu burada yüz geri etmesi durumunda derdi her neyse bin katına maruz kalacakmış gibi geliyordu. Kerem, bütün gücünü kullanarak ona burada olmasının doğru olmadığını ve başının çaresine bakması gerektiğini bir kez daha vurgulamak istedi:
‘Anlıyorum Rukiye, kendini yormana gerek yok. Belli oluyor zaten. Ama sen de beni anla lütfen, bu şekilde ve zamanda sana bir yardımım dokunmaz. İstersen yarın okula gel ya da mesela dışarıda bir parkta filan görüşelim. Elimden ne geliyorsa, sonuna kadar senin için seferber edeyim. Anlıyor musun Rukiye? Yarın…’
Gerisini getiremedi. Rukiye’nin ince, pembe dudaklarından iniltiye benzer bir fısıltı sızmaya başladı:
‘Benim için bundan sonra yarın diye bir şey olmayabilir…’
Bu arada davet edilmemesine karşın bir adımını eşikten içeri atmıştı. Durumu fark eden Kerem, onu kapıdan göndermenin gittikçe güçleştiğinin farkına vararak, en azından derdini dinlemek üzere içeri girmesine izin verdi. Biraz dinleyip teselli ettikten sonra göndermeyi düşünüyordu. Saatine baktı. Daha akşama neredeyse bir saat vardı. Bu süre fazlasıyla yeterdi.
Kenara çekildi. Kapıyı ardına kadar açtı. Rukiye yıkılır gibi içeri girdikten sonra, kaşla göz arasında koridoru kontrol ettikten sonra arkasından kapıyı kapattı.
Kapı kapandıktan sonra, kendini güvende hissetmenin etkisiyle olsa gerek biraz olsun kendine gelir gibi olmuştu. Nefes alışı düzelmeye, yüzüne renk gelmeye başlamıştı. Ayakkabılarını çıkardı. Kerem’in uzattığı terlikleri ayağına geçirdi. Kerem çantasını alarak portmantoya astı.
Antrede karşılıklı ayakta bekleşiyorlardı. Bu durum Kerem’in hala içine sinmemişti. Tamam belki Rukiye’yi bu derece panikleten ve telaşlandıran sorunu merak ediyordu merak etmesine ama şu anki pozisyonlarını içine hiç sinmemişti. Keşke bunun başka bir yolu olsaydı diye aklına gelen ihtimalleri gözden geçiriyordu.
Gözleri Rukiye’nin gözlerine kenetlenmişti. Ne olduğunu, neden burada olduğu ve bu işin içinden nasıl çıkacaklarını soruyordu meraklı ve tedirgin bakışlarıyla. Rukiye ise şimdi Kerem’e göre çok daha sakin görünüyordu. Deminki telaş yavaş yavaş etkisini kaybediyordu.
Rukiye teşekkür ve minnet dolu bakışlarla cevap veriyordu Kerem’e. Kerem baygın, ela bakışların karşısında ne diyeceğini, ne yapacağını bilemez durumdaydı. Bir süre öylece kalakaldılar. Sonra birden Rukiye, bir çocuğun babasına sarıldığı gibi Kerem’in boynuna sarıldı.
‘Dur Rukiye ne yapıyorsun? Kendine gel!’
Bu arada elleriyle biraz zorladıysa da başaramadı. Vantuz gibi yapışmıştı boynuna. Çaresiz o halde oturma odasına doğru sürüklendiler. Koltuğun önüne gelince incitmeden, nazikçe kollarını boynundan çözmeye ve Rukiye’yi koltuğa doğru hafifçe itmeye başardı. Rukiye koltuğa oturunca o da karşısına, kanepeye geçti.
Bir süre tek kelime etmeden öylece kalakaldılar. Ne söyleyeceklerini bilemez haldeydiler. Kerem aslında bir an önce derdi neyse anlatmasını bekliyordu. Derdinin boyundan büyük olduğu ilk bakışta belli oluyordu. Büyük ihtimal ayaküstü bir çare bulması mümkün olmayacaktı. Ama en azından biraz olsun sakinleşmesine yardımcı olabilirdi. Meseleyi uzun vadeye yayabilirse, Rukiye’yi evine gönderir böylece büyük bir badireden şimdilik kurtulmuş olurdu.
Ona yardım etmeyi çok istiyordu aslında. Rukiye kendisine yardım edilebilecek kalite ve donanımda biriydi. Yapılanı inkâr edecek bir karaktere sahip değildi. Fakat içinde bulunduğu durum o kadar çetrefilliydi ki... Bu bataklıktan onu kurtarmaya çalışırken kendi de düşebilirdi. Bütün çekincesi bundan kaynaklanıyordu. Yoksa Rukiye’nin haklılığından ve doğruluğundan en ufak bir şüphesi yoktu.
Ortamı biraz daha ısındırmak ve Rukiye’nin açılmasını sağlamak için içecek bir şeyler getirdi. Meyve suyu, bir iki kek bisküvi filan... Getirdiklerini küçük bir sehpaya koyarak, Rukiye’den tarafa yaklaştırdı. Ardından buyur etti ve çekinmeden alabileceğini söyledi. Bu arada gözü elindeki kan lekesine takılmıştı.
Hemen aklına kötü şeyler getirmek istemiyor, gördüklerini hayra yormaya çalışıyordu. Ama sonuçta kan lekesiydi bu. Nasıl hayra yorulabilirdi ki?
‘Elini yüzünü yıkamak ister misin önce Rukiye?’
Aslında yeme içmeden önce gerçekten elini yüzünü yıkamaya ihtiyacı olduğunu fark edip teklifi hemen kabul etti. Kerem’in yönlendirmesiyle banyoya yöneldi.
Rukiye banyoya gidince sakin kafayla bu badireyi nasıl atlatabileceğini baştan bir kere daha gözden geçirmeye başladı. Tedirginliğini üzerinden atamamıştı. Rukiye burada kaldığı sürece atabileceğine inanmıyordu. Hele bir gelsin hemen konuya girip, geçici de olsa bir çözüm yolu bulup evine göndermeliydi. Bu arada neler yaşadığını öğrenme merakı içini kemirmeye devam ediyordu.
Bir süre sonra Rukiye tekrar kapıda göründüğünde bambaşka biri olmuştu sanki. Su dökünmek gerçekten iyi gelmişti. Yüzüne kan gelmiş, omuzlarına dökülen kestane rengi, ince telli saçları eski halini almıştı.
Bir süre ayakta öylece bekledi Sonra eski yerine geçmek yerine, kanepeye yöneldi. Tereddüt etmeden Kerem’in yanına oturdu. Kerem birkaç santim geri kaçmak zorunda hissetti kendini. Ama hepsi o kadar. Daha fazla kıpırdayacak yer yoktu.
Rukiye yanından kaçmasına fırsat vermeden konuya girdi:
‘Bugün çok ama çok kötü şeyler yaşadım Kerem hocam. Ne yapacağım bilmiyorum.’
Kerem hayret dolu bakışlarla devamını getirmesini bekliyordu. Bu arada uzakta kalan sehpayı kanepeye yaklaştırdı.
‘Necati var ya, Necati, biraz önce neredeyse evimizin önünde kaçırmaya çalıştı beni.’
Burada olmasının bu badireden sıyrıldığı anlamını taşıdığını vurgulamak ve artık sakinleştiğine göre evine gidebileceğini ihtar etmek isteyen Kerem bu fırsatı kaçırmadan konuya girdi:
‘Ama becerememiş işte ne güzel. Burada olduğuna göre. Normale dön artık Rukiye.’
Rukiye, Kerem hocanın kendisini başından savmaya çalıştığını artık açıkça anlamıştı. Haksız sayılmazdı. Sonuçta bir genç kızla aynı evde kalmak, fark edilirse hiç iyi sonuçlar doğurmazdı. Onu bu sıkıntıya sokmak elbette istemezdi. Ama bu aşamada önünde başka bir seçenek yoktu. Bu kaderi birlikte paylaşacaklardı. Bu dünyada Kerem hocadan başka kimse, evet hiç kimse ona yardım edemezdi. Yine adı gibi biliyordu ki ondan başka hiç kimse yardım etmek istese bile bunu karşılıksız yapmazdı.
Kerem hoca ondan hiçbir karşılık beklemeyecek kadar temiz ve iyi yürekli biriydi. Ve kendisini bu badireden kurtarabilirse, ancak o kurtarabilirdi. Nasıl ve ne şekilde olacağını kestiremiyordu ama bu minnetin altında kalmayacak ve ona öyle bir hediye verecekti ki, bu şekilde iyiliklerinin karşılığını fazlasıyla ödeyecekti.
‘Sandığınız gibi değil. Kurtulmak bir yana belki daha beter bir bataklığın içine gömülmüş olabilirim. Bilemiyorum yani. Yarın anlaşılır.’
Kerem’in merakı korkuya dönmeye başlamıştı. Fal taşı gibi açılan gözlerinden anlaşılıyordu hali. Rukiye aldırış etmeden devam etti:
‘Ne kadar bağırıp çağırdıysam, ne kadar direndiysem başaramadım. Çevreme toplanan insan kılıklı varlıklardan biri bile Allah rızası için yardım etmedi. Değil yardım etmek, namus ve şeref abidesi mahalleli kılını bile kıpırdatmadı. Sonunda iki kişi bir olup beni zorla arabaya attılar. Biliyorum bütün mahalle duydu ve gördü. Ama biri bile çığlıklarıma cevap vermedi, biri bile engel olmaya çalışmadı.’
‘Sonra nasıl kurtulabildin ellerinden?’
‘İçeri girince her şeyin bitmek üzere olduğunu anladım. Eğer orada o arabanın tekerleri dönmeye başlasaydı, benim kaderim de tersine dönmeye başlayacaktı. Bunu birkaç saniye içinde fark ettim ve hızla bir çözüm aramaya başladım. Ne olursa olsun istemediğim birisinin karısı olamazdım. Bu benim karakterime ters… Ya ölecektim ya özgürlüğüme kavuşacaktım.’
Bir süre devam edemedi. Derin düşüncelere dalmıştı. Yaptıklarının gerçekten doğru olup olmadığının vicdanında bir kez daha muhasebesini yapıyordu.
Evet kan akıtmıştı. Ama neye karşı? Durup dururken değil... Üzerine üzerine gelmişlerdi. Bir insan olduğu halde içinde yaşamak zorunda kaldığı toplum onu doğduğu günden itibaren horlamış, ona hep kötü gözle bakmıştı. Bir yere kadar buna alışmıştı. Ama istemediği bir insanın yatağına müebbet mahkûmiyet anlamı taşıyan evliliğe kendi rızasına danışılmadan zorla sevk edilmesine boyun eğemezdi.
Yaşı on yediydi. Normal bir ömre sahip olması halinde neredeyse yarım asra yakın bir zaman istemediği bir insanın kölesi olacak, onun horlamalarına katlanarak, hepsinden daha iğrenç olanı istediği zaman, belki her gece vücudunu istediği gibi kullanmasına ses çıkarmaması gerekecekti. Bunun adı düpedüz işkence ve zulümdü.
Törelerin buna nikah adıyla bir kılıf bulmuş, üstelik bunu kutsal mühürle onaylamış olması gerçeği değiştiremezdi. Tanrı buyruğu dense bile rahman ve rahim olan Tanrı’nın böylesi bir işkenceye onay vereceğine hiç ihtimal vermiyordu. Böyle bir şeye katlanamaz, kabullenemezdi. Değil ki babası gibi cahil cühela birinin emri ve Necati gibi paranın şımarttığı görgüsüz bir zorbanın isteğine boyun eğsin.
‘Sonra ne oldu Rukiye?’
Aslında cevabı tahmin edebiliyordu. Sadece bir de onun ağzından duymak istiyordu ne olduysa…
‘Tam olarak hatırlamıyorum. Çantama elimi soktum ve sanırım onu çıkardım. Kaş makasımı. Evet o olmalı. Sonra düşünmeden… Birkaç kere… Düşünseydim yapamazdım sanırım.’
Tekrar ağlamaya başladı. Belli ki isteyerek yapmamıştı. İsteyerek yapmış olsa bu kadar pişmanlık gözyaşı dökmez, kendini bu kadar harap etmezdi.
Vicdan muhasebesini başarıyla atlatamayan Rukiye’nin gözlerinden sicim gibi yaşlar boşanmaya başladı. Gözyaşlarına derin ve boğuk hıçkırıklar eşlik ediyordu. Bir yandan ağlıyor, bir yandan suçsuz olduğuna kendini inandırmaya çalışıyordu:
‘Ben böyle olmasını istememiştim. Çok geldiler üzerime. Beni bana bırakmadılar. Böyle olsun istemedim. Ben istemedim. Ben…’
Sözünü tamamlayamadan Kerem’in boynuna sarıldı. Annesine sarılan bir yetim saflığı ve özlemiyle sarılmıştı karşısındaki adama. Kerem ise boş bulunmuş, hiçbir karşılık vermeye fırsat bulamamıştı. Artık Rukiye’nin hıçkırıklarını kulaklarıyla duymakla kalmıyor, sarsıntılarıyla sarsılıyordu. Ilık gözyaşları Rukiye’nin pembe yanaklarından süzülerek Kerem’in gömleğine damlıyordu.
Kerem umudunu mu kesmişti. Neden tepki vermiyordu? Neden kolundan tutup evine götürmüyordu onu. Yorulmuş muydu yoksa Rukiye’nin halinden? Daha başka bir şey miydi onu kararsız bırakan? Kerem bu haliyle kendini olayların gidişine bırakmış, yokuş yukarı kürek çekmekten vazgeçmiş görünüyordu.
Rukiye terli alnını Kerem’in çenesine dayamış, gözyaşlarını içine akıtmaya başlamıştı. Kerem’e iki eliyle omuz hizasında sarılmış, olabildiği kadar bedenini ona yapıştırmıştı. İçini çeke çeke ağlıyordu. Hiçbir hareket yapmıyor, tek bir kelime bile sarf etmiyordu. İçinde bulunduğu bu durumda her genç kız gibi yapabileceği tek şeyi yapıyor, ağlıyordu.
Kerem bir süre onu rahatsız etmemenin en doğru yol olabileceğine karar verdi. Aslında buna pek emin değildi. Hatta emin olmak bir yana, bu durumun devamından korkuyordu. Aklına gelen ihtimaller karşısında yerinden fırlamak, evi terk etmek ve arkasına bile bakmadan, yoruluncaya, yıkılıncaya kadar koşmak, koşmak, koşmak istiyordu.
Fakat yapamıyordu. Buna gücü mü yetmiyordu? Gerçekten yardım etmek mi istiyordu? Yoksa Rukiye’nin oldubittisine mi gelmişti? Ne zor ve karmaşık bir sınavdı bu? Akşamın bir vaktinde nereden çıkmıştı bu şimdi? Nasıl kurtaracaktı kendini? Kerem yaptığı muhasebeye yenilmek üzereyken yeni bir acı dalgasıyla sarsıldı:
‘Artık dönemem ben o eve. Dönemem. Ben, ben ne yapacağım Kerem hocam. Bütün planlarım, geleceğim…’
Tekrar hıçkırıklarını hissetmeye başladı. Kerem artık ilk şaşkınlığı üzerinden atmış, şimdi durumu biraz daha net görmeye başlamıştı. Rukiye bütün olumsuz şartlara rağmen okulun en başarılı öğrencisiydi. Bu kader ona yakışmıyordu. Yok eğer her şey tesadüflere bağlıysa, çevresindeki insanlar nasıl bu kadar insafsız ve vicdansız olabiliyorlardı? Bu nasıl bir tesadüftü? Anlamak mümkün değildi. Kerem yavaş yavaş yelkenleri suya indirmeye başlıyor ve içinde bulunduğu karşı konulmaz durumu kabullenmeye başlıyordu. Olan olmuştu artık.
Saygıyla karışık bir acıma duygusu bütün benliğini dalga dalga sarıyordu. İçinden çıkılmaz bir çaresizlikle yavru bir kuş gibi kanatlarının altına sığınan özgürlük abidesi bu güzel varlığı ortada bırakamazdı. Bırakmayacaktı. İçindeki belirsizlik aydınlanıyor, korku ve şüpheler yerini en azından şimdilik tam olarak şekillendiremediği ümitlere bırakıyordu.
Ellerini saçlarına götürdü. Nazik okşamalarla hep yanında olduğunu hissettirmeye çalışıyordu. Rukiye eskiye göre biraz olsun sakinleşmişti. En azından derin hıçkırıklarla sarsılmıyordu. Gözyaşları da dinmişti. Uyuyor muydu yoksa? Rahatsız etmeden saçlarını alnından toplayıp baktı. Ela gözleri buz üzerinde yanan kor gibi parlıyordu. Uyumamıştı. Ama inanılmaz derecede sakinleşmişti. Ve bu masum haliyle masal dünyasından gelmiş bir peri kızı kadar güzel ve etkileyiciydi.
Saçlarından yanaklarına doğru akmaya başladı elleri. Rukiye de yukarı doğru çevirmişti başını. Derin nefesleri net bir şekilde hissediliyordu. Nefesleri Kerem’in başını döndürmeye başlamıştı. O ne muhteşem bir kokuydu. Daha önce karşılaşmamış mıydı? Ya da farkına varacak durumda mı değildi böyle bir güzelliğin? Aman Tanrım!..
Çenesinden hafifçe yakaladı. Kendisine doğru yaklaştırdı. Biraz da eğilerek alnından öptü. Aynısını bir kere daha tekrarlamak için yaklaştı. Bu sefer dudakları o şekilde kalakalmıştı. Adeta öpmeye kıyamıyordu. O esnada kalbi göğüs kafesinde değil, kulaklarının içinde atıyordu. Damarlarındaki kanın doludizgin aktığını o kadar net hissediyordu ki... Bu heyecana daha ne kadar dayanabilecekti, emin değildi.
Rukiye başını yukarı doğru uzattı. Kerem’i yanaklarından öperek karşılığını vermek istiyordu. Bir tüy hafifliğiyle belli belirsiz bir öpüş kondurdu. Kerem istem dışı başını çevirdiğinde ince, sevimli dudakları dudaklarının arasına girdi. İstemeden yaşamak durumunda kaldığı bu güzellik karşısında ne yapacağını bilemedi. Zaman donmuştu sanki. Rukiye’nin hali de Kerem’den farklık değildi.
Bu şekilde ne kadar bir zaman geçtiğini tahmin etmeleri mümkün değildi. Zaman akmaz olmuş, saniyeler saatlere sığmaz olmuştu. Cennetten bir sahneyi andıran bu manzaraya doyamıyorlardı. İkisi de bu güzelliğin sonsuza dek devam etmesini, asla sonunun gelmemesini istiyordu. Rukiye gözlerini yumdu kendini keyifli bir karanlığa bıraktı. Ne öncesi vardı Rukiye için zamanın artık ne sonrası...







Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6202
2 Firari Fırtına 4265
3 Mustafa Ermişcan 3484
4 Hasan Tabak 3348
5 Nermin Gömleksizoğlu 3041
6 Uğur Kesim 2935
7 Sibel Kaya 2767
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2596
9 Enes Evci 2469
10 E.J.D.E.R *tY 2226

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:2782 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com