Romanlar

Kutsal Cezaevi 16
Okunma: 206
Serdar Adem - Mesaj Gönder


16 Büyük Felaket

Cemal öğleden sonra o gün sonuçlanan iki dava ile ilgili olarak müvekkillerine randevu vermiş bekliyordu. Bugün günlerden cumaydı ve Cemal’e göre en sıkıcı gündü. Adliyedeki işlemler genelde öğleye kadar sürüyordu. Sıkıntı da asıl bu aşamadan sonra başlıyordu. Son zamanlarda salgın hastalık gibi adliyeye de yayılma eğilimi gösteren göstermelik muhafazakârlık modası yüzünden, yıllarca sözde üniversite okumuş koca koca adamlar birbirlerinin cumaya gidip gitmediğiyle uğraşmaya başlıyordu. Herkeste değilse de bu hastalık hatırı sayılı bir çoğunlukta vardı.
Körükörüne inançların insanı nasıl kendinden uzaklaştırdığını en net bir şekilde futbol fanatikleriyle sanatçı hayranlarında görebilmek mümkündü. Kendine olan aşırı güvensizlik ve düşünme korkusundan kaynaklandığını sandığı aşağılık kompleksi hastalığına tutulanların mistik enerji yüklenmiş söz ya da renklerde kırmızı görmüş boğa misali kendilerini nasıl kaybettiklerini görünce bazen insan olduğundan bile utanıyordu. Onun için hayatının çok kısa bir dönemi hariç hiçbir zaman inançları aklının önüne geçmemişti. Buna olabildiğince dikkat etmişti.
Paranın şehvetine aldanarak mazlumun hakkını yemek pahasına ne çirkef kişileri ipten aldıklarını kendisi unutsa bile her şeyi bildiğini, gördüğünü söyledikleri Tanrı unutur muydu? Sadece avukatlar değil ki, büyük yolsuzluk davalarında rüşvet alan kimi hâkimleri adliyenin çaycıları bile biliyordu. Tanrı’nın gözünden kaçması mümkün müydü? Ya parası olan için tüm imkânları seferber ederken fakir fukarayı ölüme mahkûm eden doktorlara ne demeliydi? Madem insan Tanrı’nın en şerefli varlığıydı ve dünya insanı Tanrı’dan ayıran bir yük, bir teferruattı; o halde Tanrı’nın gözdesi bir insanı dünya malına tamah ederek ölüme mahkûm etmenin günahı hangi ibadet ile aklanabilirdi?
Onun için yıllardan beri cumaya gitmemekteydi. Çevresindekilerin her hafta sanki ilk defa oluyormuş gibi kendisini ya da birbirlerini gazlamaya çalışmaları yüzünden bir iki saat canı sıkılıyordu o kadar. Bu yüzden son zamanlarda adliyede işi biter bitmez doğru ofisine geliyordu. Orada hem bir parça atıştırıyor, hem de sabahtan kalma dava dosyalarını düzenleme fırsatı elde ediyordu.
Gitmiyordu çünkü kendisini Tanrı’ya layık hissetmiyordu. Evreni emrine amade kıldığı birçok insan kulunun canı yakmış, hakkının yenmesine önayak olmuştu. Bu halde Tanrı’nın huzuruna varmak demek, Kerem’e göre Tanrı’ya saygısızlık etmek demekti. Onun için bir türlü varamıyordu secdeye. Yetenekli bir avukat olduğu için genelde para babaları tarafından tercih edilmekteydi. Bu yüzden şimdiye kadar nice insan öldüğüyle kalmış, bir o kadarı da sevdiklerinin acısını hafifletememenin azabına mahkum edilmişti.
Müvekkillerinden Mehmet Bey kısa bir görüşme yaptıktan sonra ayrılmış, Zaten onun işine çok fazla yorulmamıştı. Ama öbürü biraz çetrefilli işti. Tarafların arasında uzlaştırılması çok zor bir ayrılık vardı. Onun için Cemal’i çok uğraştırmıştı bu dava…
İkinci müvekkili Şeyda Hanım yeni gelmişti. Doğrusu Şeyda’yı gördüğüne hiç sevinmemişti. Hem davanın kendisi, hem de Şeyda’nın olur olmaz yere kapısını aşındırması karşısında çok yorulmuş, yıpranmıştı. Sadece ceza davası değil, ardından gelişen boşanma işini de üstlenmek zorunda kalmıştı. Onun için bu davanın sonuçlanmasına belki Şeyda’dan daha çok kendisi sevinmişti.
‘Hoş geldiniz Şeyda Hanım. Nasılsınız’
‘Hoş bulduk. Teşekkür ederim. Siz?’
Cemal hiç vakit kaybetmeden masanın üzerine koyduğu brifing çantasından çıkardığı soluk kırmızı karton dosyayı incelemeye başladı. Şeyda’nın sorusuna cevap veremedi. Bunu önündeki dosyalara daldığı için duymamış mıydı, yoksa duymuş da bilerek mi cevaplamamıştı. Sorusunun havada kalmasına içerleyen Şeyda, bir süre dosyalarla oyalanan adamın yüzünden bunun sebebini anlamaya çalıştı. İşin içinden çıkamayacağını anlayınca vazgeçti.
Ne kadar kendini avutmaya çalışsa da bu durum zoruna gitmişti. Bir sigara çıkardı çantasından. Sormaya gerek duymadan yaktı. Sert nefeslerle masaya doğru üfürmeye başladı. İnce kemikli parmaklarının titrediği dikkatlice bakıldığında görülebiliyordu.
Cemal alışkanlıklarının etkisiyle sekreterden iki çay istedi. Bunu yaparken Şeyda’nın sigara yaktığının farkına bile varmamıştı. Ona göre karşısındaki güzel sayılabilecek kadın sadece müşteriydi, o kadar. Aslında onu müvekkili olarak bile görmek istemiyordu ama davasını kabul etmişti bir kere. Sonuçlandırıncaya kadar katlanmak zorundaydı ona bu yüzden.
Bir süre sonra başını dosyalardan kaldırarak Şeyda’ya döndü. Laf olsun diye:
‘Çayınızı içtiniz mi, Şeyda Hanım?’ diye sordu.
Bardak masanın önündeki sehpanın üzerinde yarısı bitmiş halde bekliyordu. Şeyda bunu da avukatın kafasının karışıklığına vererek nezaketen cevapladı:
‘Teşekkür ederim avukat bey, içiyorum.’
Adını özellikle söylememişti. Böylece parasıyla tutulmuş bir avukat olduğunu vurgulamak istiyordu. Belki böylece biraz daha nazik olabilirdi kendisine karşı.
Konuya girmenin vakti geldiğine hükmeden Cemal, yüzüne yerleşen büyük bir problemden kurtulmuş olmanın rahatlığını ifade eden koyu gölgelerin eşliğinde derin bir nefes aldı, ardından müjdeli haberi verdi.
‘Gözünüz aydın Şeyda Hanım, dava bugün nihayet sonuçlandı.’
Aldığı habere tam olarak sevinmesi mi gerektiği konusunda kararsızlığı yüzünden okunan Şeyda, titreyen bir sesle sadece:
‘Nasıl yani?’ diyebildi.
Cemal bıkkınlık gelen bu davaya daha fazla zaman harcamak niyetinde değildi. Hele ki sonuçlanmışken… Kısa yoldan herhangi bir yoruma mahal bırakmayacak şekilde açıklamaya girişti:
‘Yani aslında tam olarak istediğimizi alamamış olmakla beraber Şeyda Hanım, elde ettiğimiz kazanımlara baktığımda elde edilebilecek en iyi sonucu aldığımız kanısındayım. İnşallah aynı fikirdeyizdir.’
Şeyda’nın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Heyecandan nefesini tutmuş, gözlerini bile kırpmadan Cemal’in söyleyeceklerini bekliyordu. Cemal ara vermeden devam etti:
‘Sakarya’daki daireyi kurtardık. Evlendikten sonra birlikte sahip olduğunuz birikimin yarısını da… Kullandığınız araba da, sahibi olduğunuz ziynet eşyaları gibi sizin. Ayrıca kızınız için bin, sizin için üç bin nafaka koparabildik.’
Şeyda’nın yüzündeki ifadeye bakılırsa, sonuçtan pek memnun olmamıştı. Ama elinden daha fazlası gelmiyordu şimdilik. Gücü ancak buna yetiyordu. Allahtan alanında oldukça iyi sayılabilecek bir avukat olan Cemal’i tutabilecek kadar parası vardı. Yoksa şu an eline geçenin yarısını bile alamazdı. Buna adı gibi emindi.
Sonuçtan pek memnun olmadığını, Şeyda’nın kendisine aval aval bakmasından tahmin eden Cemal, soruya mahal bırakmayacak şekilde konuyu incelterek bitirdi:
Ayhan Bey’den daha fazlasını istedik ama alamadık. Bana verdiğiniz vekalet sınırları içinde, davanın seyri sırasında sizinle mülaki olarak alabileceğimiz en iyi sonucu aldık. Bundan emin olabilirsiniz. Biliyorsunuz Ayhan Bey’in ekonomik durumu çok iyi. Ayrıca Ayhan Bey’in parasına tamah eden siyasetçiler ve basın yayın mensupları var. Doğrudan bir çatışmaya girerseniz kaybedeceğiniz gün gibi açık. Dahası size inat olsun diye, şehrin en iyi avukatlarını tutabilirdi. Bu durumda elde ettiklerimizin belki yarısına bile zor sahip olabilirdik. Bunu hiçbir zaman aklınızdan çıkarmayın Şeyda Hanım. İçimizde para için babasının katilini bile savunacak kadar ruhu satılık o kadar çok çürük elma var ki.
Bu son sözü neden söylediğini anlayamamıştı. Kulaklarının yandığını hissediyordu. İçinden bir ses ‘Sanki sen farklı mısın?’ diyordu. ‘Parayı görünce aynı şerefsizliği yapmaz mısın?’ Yapmak ne demek halen yapıyordu. En azından elindeki biri cinayet, ikisi ihale yolsuzluğu davasında savunduklarının buz gibi suçlu olduğunu delilleri karartma işinde yakinen görmüştü. Buna rağmen astronomik ücret karşılığında kabul etmişti savunmayı.
Şeyda’nın bakışlarını enikonu inceleyip ne düşündüğünü anlamaya çalışan Cemal, bu konuşmanın ardından Şeyda’da az da olsa bir çözülme eğilimi sezmeye başlamıştı. Bu fırsatı kaçırmadan konuyu bitirdi:
‘Eğer bir itirazınız yoksa, bu dosyayı arşive kaldırıyorum.’
Şeyda çaresizlik kokan bir ses tonuyla kaderine rıza gösterdiğini ifade etti:
‘Yok. Yok canım. Gayet güzel anlattınız. Yok itirazım falan. Teşekkür ederim.’
‘Ne demek Şeyda Hanım, ben teşekkür ederim.’
Cemal derin bir nefes aldı. Son günlerin en sorunlu müvekkilinin davasını sonuçlandırmıştı. Şimdi bir çayı hak etmişti. Sekretere seslendi. Çayları acele tazelemesini söyledi.
Sekreter çay servisi yaparken, Şeyda cüzdanından çıkardığı paraları düzeltiyordu avukatlık ücretinin kalan kısmını ödemek için.
Cemal, çayından bir yudum aldı. Bardağı geri yerine bıraktıktan sonra Şeyda’nın uzattığı paraya uzandı. Avucuna zor sığan yüzlüklerden oluşan kalın para destesi, deminden beri için için yanan vicdanını panayır alanına çevirmişti. Her şeyi unutup arkasına yaslandı. Tam bardağa uzanacağı sırada sekreter bir telefon bağladı. Cemal’in acelesi yoktu. Hem şu an işi vardı. İşinden ziyade üzerinden büyük bir yük kalkmıştı. Bunu bir bardak çayla kutlamasa olmazdı. Kendini bu kadarcık olsun şımartmazsa içinde ukde olarak kalırdı. Bir de Şeyda’dan kurtulabilseydi.
‘Başka yapabileceğim bir şey var mı Şeyda Hanım?’
Bunu söyleyerek deminden beri üçüncü defa hal diliyle gitmesini belli ediyordu ama Şeyda anlamamakta ısrarıyla onunla yarışa girmişti sanki. Bir yarışçı da ısrarla çalan telefondu. Cemal karşısındaki anlayışsız kadına gözdağı vermek için hızla kaldırdı ahizeyi.
‘Efendim.’ Sesi de davranışı kadar sert, üstelik bıkkındı.
Telefonun karşısından gelen sesler engebeli ve boğuktu. Dolayısıyla hiçbir şey anlamamıştı Cemal. Bu kendisine yapılan bir eşek şakası değilse de en azından bir yanlış arama ihtimali vardı.
Birkaç saniye içinde hıçkırıklar arasında kesik kesik de olsa kelimeler netleşmeye başlamıştı. Yere düşen bilardo toplarını andıran hıçkırıklar arasından iki kelime tanıdık gelmişti kulağına. ‘Cemal Bey’ diyordu telefonun karşısındaki ses. ‘Cemal Bey.’
‘Evet.. ama siz…’
Doğrusu hiç de yabancı gelmeyen bu sesi böyle ani olunca çıkaramamıştı. Tanır gibi olsa da bu vakitte olacak iş değildi. Beklemiyordu yani bu kadar çabuk… Bunu açıkça söyleyecek kadar kaba bir insan değildi. Tanıyormuş da şaşırmış gibi yapmak, şimdilik en uygun görünüyordu.
‘Evet ben, Cemal Bey. Ben, Huriye…’
‘İyi de Huriye Hanım bu ne hal? Neden ağlıyorsunuz?’
‘Ben ağlamayayım da kim ağlasın Cemal Bey? Rukiye…’
Gerisini söyleyemeden yeni bir hıçkırık dalgasına kapıldı. Bir süre ne kadar gayret ettiyse de sözleri anlaşılmadı.
Cemal şaşkınlıktan yerinden fırlamıştı. Ayaktaydı. Hayretten gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Ne diyeceğini, ne yapacağını bilmiyor; sadece soruyordu:
‘Ne diyorsunuz Huriye Hanım? Rukiye mi? Ne olmuş Rukiye’ye? Nasıl yani?’
Ne kadar çırpınsa da doğru dürüst bir cevap alamadığı için yüz yüze görüşmeye karar verdi:
‘Neredesiniz Huriye Hanım?’
Cemal ne kadar gayret ettiyse de ahizeden sızan iniltilerden hiçbir şey anlayamamıştı. Sorusunu yineledi:
‘Neredesiniz Huriye Hanım? Gelip alayım sizi.’
Cemal telefonu sert bir manevrayla kapadıktan sonra alelacele önündeki dosyayı gözden geçirdi. Belgeleri sıraya koydu. Anahtarını, sigarasını cebine koydu. Sekretere seslendi:
‘Ayten Hanım!’
Sekreter anında masanın yanında belirdi. Cemal cevap vermesine fırsat vermeden yapması gerekenleri sıraladı:
‘Şeyda hanımefendinin belgeleri burada… Dava sonuçlandı. Ben acele çıkmak zorundayım. Sen hanımefendiyle ilgili olarak ne gerekiyorsa yaparsın. Tamam mı? Ben çıkıyorum.’
Sonra kendini şaşkın bakışlarla takip eden müvekkiline dönerek izin istedi ve hızla ayrıldı.
Çok geçmeden merkez postanenin önündeydi. Bir süre arabadan inmeden seçebildiği kadarıyla postanenin içinde Huriye’yi bulmaya çalıştı. Göremeyince tam iniyordu ki, belediye tarafındaki köşeden kendisine doğru geldiğini gördü. İnmekten vazgeçti. Bunun vakit kaybetmekten başka bir işe yaramayacağını düşündü.
Huriye ağlamaktan gözleri şişmiş bir haldeydi. Sendeleyerek yürüyordu. Çok bitkin görünüyordu. Onu daha fazla yormamak için ön kapıyı içeriden açtı. Hiçbir şeye itiraz edecek gücü kendinde bulamayan Huriye, kendisine açılan kapıdan arabaya bindi. Binmesiyle birlikte bilinmedik bir yöne doğru uzaklaşmaya başladılar. Ne Kerem sormuştu gidecekleri yeri, ne de Huriye...
Cemal alacağı cevabın onu incitme ihtimali yüzünden yol boyunca Huriye’ye bir şey soracak cesareti bulamadı kendinde. Olayın vahametini anlamak için kahin olmaya gerek yoktu. İlçenin diğer ucunda lüks ama gözlerden uzak bir kafeye doğru gidiyordu. Cemal canı sıkıldıkça arkadaşlarıyla giderdi. İstanbul’un keşmekeşiyle kıyaslandığında henüz yok edilmemiş nadir sakin ve şirin yerlerden biriydi.
Büyük yorgun gövdeleriyle misafirlerini ağırlamaya çalışan yüksek ağaçların arasında son derece sakin bir yerdi burası. Hafta içi olması sebebiyle pek kalabalık değildi. Tek tük müşterilerin varlıkları hissedilmiyordu bile. Hemen en köşede bir masaya geçtiler.
Garson anında damladı. Ama bu sefer kimse bu ayrıntıyı fark edecek durumda değildi. Huriye tedirgin ve yorgundu. Yol boyunca ağzını bıçak açmamıştı. Cemal şaşkınlıkla acıma duyguları arasında bocalamaktaydı. Huriye’ye göre Cemal kendine daha hâkimdi. Bu yüzden olayı o yönlendiriyordu.
Yanında yakışanlarıyla birlikte soğuk bir kırmızı şarap siparişi verip garsonu başından uzaklaştırdı. Bu sefer Huriye’ye sormaya gerek görmemişti. Masadan ayrılmadan önce şarabın kalitesine dikkat etmesini garsona özellikle ihtar etti. Sonra sonunda başbaşa kalabildiği Huriye’ye döndü. Söze nasıl başlayacağını, ne söylemesi gerektiğini bilemez haldeydi. Mahkemede saatlerce konuşabilen Cemal’in nutku durmuş, dili tutulmuştu.
Yalnızca gözlerini Huriye’nin gece karası gözlerine dikmiş, ne düşündüğünü anlamaya çalışıyordu. Onu incitmemek, ürkütmemek için ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Mahkemelerde destan yazan yılların avukatı Cemal, gözyaşlarını içine akıtan bir kadının karşısında dut yemiş bülbüle dönmüştü.
Huriye’nin çok kötü şeyler yaşadığı belli oluyordu. Anlaşılan durum tahmin ettiğinden çok daha vahimdi. Eğer ona yaşadığı badireden kurtulabilme noktasında bir yardımı dokunabilecekse olayı bir an önce öğrenmesi gerekiyordu. İyi ama bu nasıl olacaktı?
Konuya nasıl başlayacağını düşünürken bir az önce yanlarından ayrılan garson bu sefer yardımcısıyla servis açmaya gelmişti. Yanındaki servis açarken o da şarabın özellikleri konusunda küçük bir demeç vermeye başladı. Servis biraz uzun sürse de buna değmişti. Masa gerçekten iç açan bir manzaraya kavuşmuştu. Garson başka bir emri olup olmadığı yönünde esnese de Cemal bir an önce Huriye ile başbaşa kalabilmek için teşekkür ederek uzaklaştırdı.
Huriye bu sefer itiraz etmek şöyle dursun, kırk yıllık içicilerin rahatlığıyla servis edilen kadehi dudaklarına götürdü. Ürkek bir iki yudumdan sonra kadehi geri bırakırken gözlerini Cemal’e dikerek bir süre ne diyeceğini kestirmeye çalıştı. Kendini iyice toparladığını anladığında başından geçenleri en küçük bir ayrıntısını atlamadan anlattı. Yetiştiği çevreye göre Huriye gerçekten çok akıcı ve net konuşma yeteneğine sahipti. Üstelik dilinde aksan kusuru da yoktu. Dahası görgü sahibi bir kadındı.
Huriye’nin kusursuz anlatımına karşın olayda Cemal’in anlayamadığı bazı karanlık noktalar vardı. Birincisi Necati bu cüret ve cesareti nereden bulmuştu? İkincisi Rukiye mahallenin ortasında, gündüz gözü uzun süre direndiği halde olaya tanık olan mahalle sakinleri Rukiye’yi kurtarma noktasında neden kıllarını kıpırdatmamıştı?
Huriye bunu kocasının Rukiye’yi bakkal Rasim’in oğluna satmış olmasına bağlıyordu. Sykes-Picot anlaşmasının bir benzeri babası ve Rasim tarafından Rukiye’nin kaderi üzerinde yapılmıştı anlaşılan. Bu durumda Necati ile Rukiye’nin yolun ortasında yaşadıkları kavga bir nevi aile meselesi oluyordu. Karışmamaları bundandı. Aile meselesi olsa bile Rukiye’nin yardım çığlıkları karşısında insani görevlerini yerine getirebilirlerdi en azından. Cemal’in insan denen varlığın iyi olabileceğine inanmaması boşa değildi.
Üçüncü ve en önemlisi olaydan sonra görgü tanıklarına göre olay yerinden koşarak uzaklaşan Rukiye şimdi neredeydi? Bunun yanında diğer iki soru önemini yitiriyordu. Rukiye’yi tanımadığı için nereye gitmiş olabileceği noktasında bütün ihtimalleri Huriye’den öğrenmek istiyordu.
Huriye annesi olmasına rağmen bu konuda gerçekten herhangi bir bilgiye sahip değildi. En yakın arkadaşlarına, okuldaki bazı öğretmenlerine ve komşulara sorduğu halde elle tutulur hiçbir bilgiye sahip olamamıştı. Mahallenin dolduruşu yüzünden kocası olacak adamın olayla ilgilenmekten kaçınması ve bu olayı törelere başkaldırma karşılığında Tanrı’nın verdiği bir ceza olarak niteleyen kaynanası Satı Kadın’ın saldırıları karşısında iyice bunalmıştı. Yüzünden belli oluyordu yaşadığı bunalım. Tek ve son çare olarak tanışalı altı ay bile olmayan ama kısa zamanda aralarında saygı ve güvene dayalı duygusal bir yakınlık oluşan Cemal Bey’di.
‘Aklım, fikrim durdu. Kurban olayım Cemal Bey, bana bir yol göster! Ne yapayım, ne yapmam gerek, nasıl yapsam en doğru olur? Rukiyemin başına bir iş gelirse ben yaşayabilir miyim Cemal Bey, yaşayabilir miyim?’
‘Tanrı korusun Huriye Hanım. Aklınıza hemen en kötü olasılıkları getirmeyin lütfen. Rukiye çocuk değil. İnşallah kendini korumanın bir yolunu bulmuştur.’
‘Nasıl getirmem Cemal Bey? Nasıl getirmem? Dünyanın ne kadar acımasız olduğunu bilmez misiniz? Dünden beri çalmadığım kapı kalmadı. Tek bir iz bile bulamadım. Ben getirmeyeyim de kim getirsin?’
‘Durun bakalım Huriye Hanım. Pes etmeyin hemen. İnşallah bir hal çaresi bulacağız.’
Çare sözü bile Huriye’nin gözlerinde ümit yakamozlarının yansımasına yetmişti. En küçük bir ümit için canını bile vermeye hazırdı. Karşısındaki adama güveniyordu Huriye. Bir gün boyunca aklına gelen bütün olasılıkları denemiş, hepsinden eli boş dönmüştü. Ama akıl akıldan üstündür demişler. Zeki bakışlı bu adam elbet bir çözüm bulacaktı. Bulurdu. Hatta bulmalıydı.
Huriye içinden geçenleri nakış nakış dokuduğu bakışlarını Cemal’e dikmiş bekliyordu. Kısa zamanda bir çözüm bulabilmesi için onu kendi haline bırakmaktı niyeti. Cemal de bir yandan kadehini yudumlarken bir yandan yıldırım hızıyla bütün olasılıkları gözden geçiriyordu.
Aslında çok fazla düşünerek zaman kaybetmeye gerek yoktu. Geçen her saniye Rukiye için telafisi mümkün olmayan sonuçlara neden olabilirdi. Bu ise Huriye için tek kelimeyle felaket demekti.
Bu konuda ilk aşamada yapılabilecek tek seçenek vardı. Yani bu sonuca ulaşabilmişti Cemal ancak. Bunu Huriye ile paylaşarak onun da fikrini almak istiyordu. Eğer uygun görürse hemen uygulamaya geçecekti:
‘İstanbul çok büyük bir yer. Dolayısıyla Rukiye’yi yollarda aramakla bulamayız. Kişisel kanıma göre bu bölgeden çok uzaklaşabileceğini sanmıyorum. Onun için bu bölgeden başlamak üzere çevredeki bütün hastane ve polis karakollarından sorgulamak gerekmek. Sonuçta bulamasak bile en azından kötü bir haber almamış olmak gibi bir tesellimiz olur. Bu yeter mi derseniz elbette yetmez. Tanrı saklasın ama başına kötü bir şey gelme ihtimaline karşı bir başka boyuttan yani yeraltı aleminden de soruşturmak gerek.’
‘Bütün bunları benim yapmam imkansız ama…’
‘İşte onu demeye çalışıyorum Huriye Hanım, izin verirseniz sizin adınıza bu işi üslenmek istiyorum. Yirmi dört saat içinde her şey, en azından çok şey anlaşılır sanıyorum. Bu konuda elimden gelenin fazlasını yapacağıma inanın lütfen. ’
‘Peki ya hiçbir haber alamazsanız?’
‘Demin de dediğim gibi Huriye Hanım, o zaman da olumsuz bir şey duymamış olmanın tesellisiyle polis ve basın yardımıyla aramaya devam edeceğiz demektir.’
‘İnşallah…’
Sözün sonunu getiremeden tekrar hıçkırıklara boğuldu Huriye. İçini kasıp kavuran fırtına dininceye kadar bu böyle devam etti. Sonra biraz kendine gelir gibi olunca masanın üzerinden Cemal’in ellerine sarıldı:
‘Lütfen…’
Bir tek kelimenin bu kadar derin ve geniş anlam ifade ettiği sık görülen bir şey değildir. Huriye işte bu tek kelimeye anlatmak istediğini eksiksiz, fazlasız anlatmıştı karşısında duran adama. Tek dayanağı, tek güvendiği ne yazık ki altı ay önce tanıştığı bu adamdı. Yeni geldikleri İstanbul’da doğru dürüst bir çevre edinememişlerdi. Bu yüzden güvenebileceği kimse yoktu.
Cemal kendisine bile itiraf etmekten çekindiği güzel duygular besleyen bu masum yüzlü, mazlum bakışlı kadın için elinden gelenin fazlasını yapacaktı. Üstelik vakit kaybetmeden yapacaktı. Bu kararla hızla toparlanmaya başladı. Pusuda masasını gözleyen garsona eliyle hesabı getirmesini ihtar etti.
‘Dilerseniz hemen kalkalım Huriye Hanım. Sizi eve bıraktıktan sonra büroya geçeyim. Bütün tanıdıklarıma, hatır sayan müvekkillerime telefon edeyim. Rukiye için İstanbul’u ayağa kaldırayım.’
‘Nasıl isterseniz.’
Huriye taşıyamadığı başını yol boyunca Cemal’in omzuna yasladı. Cemal bu büyünün bozulmaması için yolun uzamasını istiyordu. Yolu uzatamasa da zamanı uzatabilmek için trafik kurallarına harfiyen uymaya gayret etti. Sonunda inmesi gereken yere geldiklerinde ne yapması gerektiğini kısaca açıklamaya çalıştı:
‘Yarın öğleden sonra büroyu ararsanız Huriye Hanım, yaptığım araştırmanın sonucunu size iletirim. Umarım güzel haberler alırız. Siz de iyi şeyler düşünmeye çalışın lütfen. Hiçbir şey bitmiş değil.’
‘İnşallah, Cemal Bey... Çok teşekkür ederim size.’
‘Teşekkürlük bir şey yapmadım ki.’
‘Öyle demeyin yanımda olmanız bile fazlasıyla yeter.’






Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6171
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3442
4 Hasan Tabak 3315
5 Nermin Gömleksizoğlu 3014
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2477
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:529 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com