Romanlar

Kutsal Cezaevi 17
Okunma: 247
Serdar Adem - Mesaj Gönder


17 Yanlış Ya da Doğru

Görmeye ve anlamaya dayanamayacağı gerçeklere karşı her biri birer logar kapağı ağırlığına ulaşmış göz kapaklarının arkasına saklanıyordu Kerem. Korkuyordu açmaktan. Bir aralık aralar gibi oldu, sonra bir daha açmak istemiyormuş gibi sıkı sıkıya tekrar yumdu. Uzaktan gelen belirsiz seslere bir anlam vermeye çalışıyordu.
Aman Tanrım, yoksa… Yo olamaz. Olmamalı. Şimdi gözlerini açtığında bunun tadına doyulamayan bir rüya olduğunu anlayacaktı. Elbette öyle olmalıydı. Başka bir ihtimali düşünmek bile istemiyordu. Ama ya o deminden beri düşünmekten köşe bucak kaçtığı ve yatakta solucan gibi bir o yana bir bu yana dönmesine sebep olan ihtimal doğruysa... Dayanabilir miydi bu ihtimalin gerçek olması karşısında, göreceklerine ve duyacaklarına?
Bildiği bütün duaları alelacele mırıldandı. Hatta ikinci bir kere daha tekrar etti. Tahmin ettiği şeylerle karşılaşmamak için bütün içtenliğiyle dua ediyordu. Fakat içini kızgın bir yılan gibi döne döne yakan pişmanlık ateşi karşısında o kadar çaresizdi ki. Yoksa, ‘Olamaz ama ya olduysa!’ diye bağırdı.
Kendi haykırmasının şiddetiyle bütün uykusu dağılmış, gözleri açılmıştı. İstemeden de olsa içinde bulunduğu durumu anlamak zorunda kalmıştı. Yatak odasındaydı. Kendi yatak odasında… İnşallah düşündüğü gibi değildi. Ama öyle olsa tek başına olmazdı herhalde. Evet, bir rüya görmüştü, hatta bir kâbus ve sonunda uyanmıştı işte. Son zamanlarda kafasını gereksiz yere üzerine vazife olmayan şeylere taktığı için olsa gerek diye düşündü.
‘Günaydın canım!’
Bu ses, normalde insanın içini gıcıklaması gereken bu ses, duymaması gereken bir felaket haberi gibi yakıp kavurmuştu Kerem’i. Gecenin derinliklerinden beri yüzleşmekten kaçtığı o gerçeği yüzüne Osmanlı Tokadı gibi vuran bu ses. Doğrusu sersemlemişti. Donup kaldı bir süre. Değil kolunu kıpırdatacak, cevap verecek gücü, hatta güçten öte cesareti görmüyordu kendinde. Kulaklarında çınlayan bu tatlı melodinin gördüğü rüyadan kalan hoş bir yankı olması yönünde ısrarla direniyordu. Gözünü yumacak ve tekrar açtığında bütün bunların bir çeşit halisünasyon olduğunun farkına vararak rahatlayacaktı. Aklından geçeni aynen denedi. Göz kapaklarını ürkek bir yavaşlıkla açtığında gerçeğin ne yazık ki beklediği gibi olmadığını fark ederek düş kırıklığına uğradı.
Sesin sahibi Kerem’in içine düştüğü açmazın farkına varmış olmalı ki üstelemedi. Sadece ne yapması gerektiğini hatırlatmakla yetindi:
‘Kahvaltı hazır canım. Gelecek misin?’
Ne zamandan beri kendisi için kahvaltı hazırlanmamıştı. Mesleğe atıldıktan beri kahvaltı gibi birtakım artık lüks gelen uygulamaları ara sıra gittiği annesinin evinde görebiliyordu. Evden ayrıldıktan sonra bu güzelliklere her zaman sahip olamıyordu. Ama şimdi kendisi için kahvaltı hazırlanmıştı. Buna sevinmesi gerekirken sevinemiyordu ne yazık ki…
Çaresiz kalktı. Üzerine çekidüzen verdi. Sabah bakımını yaptıktan sonra mutfağa geçti. Dalgındı. Bu işin sonunun nereye varacağını düşünüyor, içini rahat ettirecek bir sonuca ulaşamıyordu bir türlü.
Dün gece gördüğü kabusun gerçek olmaması için nelerini vermezdi şimdi. Hala emin olmamakla beraber gerçekti sanki. Biraz önce ürkerek araladığı göz kapaklarının arasından gördüğü şey, görmek istediği belki en son şeydi. Bu ortam ve zamanda yani… Belki başka zaman olsa... Sonra sözün nereye gidebileceğini düşünerek kendi kendine söylendi: ‘Zamanı ve mekanı mı olurmuş bu işin?..’
Mutfakta gördüğü manzara karşısında donakaldı. Böyle mükellef bir kahvaltı masasına şahit olmamıştı daha önce. Arada sırada kız arkadaşları gelse de niyetleri başka olduğu için bu tür incelikler akıllarına gelmiyordu. Yiyor içiyorlar, çoğunlukla ortalığı savaş alanı gibi bırakıp gidiyorlardı. Düşünemiyorlardı işin ucundan tutmayı.
Evde bu kadar malzeme var mıydı? Bir kahvaltıda olması gereken her şey, yani daha doğrusu mutfakta bulunan her şey son derece albenili bir sunumla masadaki yerini almıştı. Ortama hâkim olan mis gibi çay kokusu, tam bir rüya havası veriyordu. Bu güzelliklere neden başka şartlarda sahip olamadığına dair içinde beliren sızıyla masaya oturdu. Aslında buna oturmak yerine çökmek de denebilirdi.
Rukiye olup bitenleri baştan beri görüyor fakat Kerem’i ürkütmemek, hatta üzmemek adına fark etmemiş gibi görünüyordu. Çayları doldurduktan sonra Kerem’in karşısına oturdu. Ağzından tek bir kelime bile çıkmıyordu. İlk sözü onun söylemesini bekliyordu.
Dün gece neler yaşanmıştı. Kerem bunu bilmek isteyip istemediğine bile emin değildi. Hatırlamaktan korktukları, dilin ucuna gelip de hatırlanamayan bir hatıra gibi üzerine gittikçe uzaklaşıyor, dün gece hakkındaki bütün ayrıntılar yanıp sönen sahne ışıkları gibi sönükleşiyordu. Her şeyi bir seferde hatırlamaya gücü yetmiyordu. Belki de istemiyordu böyle bir yüzleşmeyi... Hatırladıkları kötü şeyler değildi aslında. Tadı damağında kalan aşermişlikler bunu fazlasıyla ihtar ediyordu. Gayet mutlu olmuştu dün gece. Yaşadıklarının hepsi tarifi imkânsız güzelliklerdi. Hepsi o kadar... Bu hikayede bir zamanlama yanlışı vardı. Ve Kerem o yanlışın içini bir kurt gibi kemirmesine engel olamıyordu.
Kahvaltıya başlayalı epey bir zaman geçmesine karşın tek kelime konuşmamışlardı. Dün yaşamış olduklarından hiç pişman olmuş gibi görünmeyen Rukiye tek kelime etmemeye karalıydı. İlk sözün ondan gelmesini istiyordu. Ama dayanamadı. Sessizliği bozmak istedi:
‘Neden konuşmuyorsun Kerem?’
Kerem ilk defa kendisine adıyla hitap eden Rukiye’nin gözlerine bir aslana bakan ceylan ürkekliğiyle baktı. Bir şey söylemek istedi belki ama başaramadı. Yaşına karşın en azından yaşadıkları bu ilişkide Kerem’e göre çok daha oturaklı ve gerçekçi düşünen Rukiye, onun içinde yaşamakta olduğu fırtınayı tahmin çok iyi eden Rukiye, yardımcı olmaya çalıştı:
‘Yoksa benden sıkıldın mı? Hani eğer istemiyorsan, hemen gidebilirim. İnan yaparım bunu. Aramızda geçen her neyse, mezara kadar benimle birlikte gelir. Buysa korkun, emin olabilirsin.’
‘Hayır ama…’
Acı bir tebessüm gölgelendi sanki Kerem’in yanaklarında. Dalga geçip geçmediğini anlamak amacıyla utangaç gözlerle Rukiye’yi süzdü bir süre. Hiç de öyle görünmüyordu. ‘Ne yani,’ diye mırıldandı kendi kendine. ‘Git desem gerçekten gidebilecek miydi? Hafızasında bir türlü netleştiremediği dün geceki yaşadıklarından sonra, yapabilir miydi gerçekten?’
‘Aması ne o zaman?’
‘Biz doğru mu yaptık dersin?’
Rukiye’nin inat damarı kabarmıştı. Ama bunu ona belli etmek istemiyordu. Olabildiğine şefkat yüklü bir ses tonuyla korkusunu gidermeye gayret ediyordu:
‘Doğru ne, yanlış ne? Çevremizde böyle bir endişeyi kendisine dert eden tek bir kişi olduğunu mu sanıyorsun?’
‘Neyin doğru olup olmadığı değil, bizim yaptığımızı diyorum ben Rukiye.’
‘Tamam işte ben de onu demeye çalışıyorum canım. Dün yaşadıklarımı size anlatmıştım ama sanırım dikkatinizden kaçmış.’
Söylediklerinin etkisini görmek için bir süre beklemeyi uygun gördü. Bakışlarını Kerem’den ayırmıyordu. Yeterince zaman geçtiğine emin olduktan sonra devam etti:
‘Dün Necati denen insanlıktan nasibini almamış hayvan, ağzımı bozduğum için özür dilerim, beni kaçırmaya çalıştı. Hem de tüm mahallenin gözünün önünde ve gün ortasında. Hani neredeyse kapımızın önünde diyebilirim. Ama bundan daha acı bir olaya daha tanık oldum o anda. O kadar bağırıp çağırdım ki tüm mahallenin haberi oldu. Zaten kadınların nerdeyse hepsi işleri güçleri olmadığı için perde arkasında pusudadır. Görmemiş olmaları mümkün değil. Üstelik kendimi yerlere attım, yuvarlandım, hatta arabanın altına bile atladım. Neden biliyor musun? Zaman kazanmak için. Epey bir zaman kazandığımı sanıyorum. Az daha direnebilecek gücüm olsaydı, Necati denen pislik vazgeçecekti. Hissedebiliyordum bunu. Ama gücümün sonuna gelmiştim. Yapacak bir şeyim kalmamıştı.
‘Bundan daha kötüsü olur mu diyeceksiniz? Olur, hem daha da kötüsü olur. Beni kaçırmaya çalışırken olaya tanık olan mahallelinin sessizliği… Bundan daha kötüsü olamaz işte. Hiçbiri kılını bile kıpırdatmadı. Bence kendi kızları olsa yine kıpırdatmayacaklardı. Bugün bana olanların yarın kendi kızları için tekrar edeceğini bildikleri halde, ahmakça bir aymazlıkla susuyorlardı. Bunların namus ve şeref dedikleri hava cıva! Alayı yalan dolan!
‘Düşünmek bile istemiyorum ama eğer teslim olsaydım, dün gece bana sabaha kadar tecavüz edecekti Necati denen şerefsiz. Bana sormadan ve beni insan yerine bile koymadan, sabaha kadar kim bilir kaç kere…
‘Bundan kötüsü var Keremciğim. Bundan kötüsü var emin ol. Nedir dersen, bu rezil adam ömrümün sonuna kadar bana küfreder gibi ve beni yerin dibine sokarcasına tecavüze devam edecekti. Ne zaman isterse, o zaman. Ömrümün sonuna kadar… Nasıl olsa gemiler yanmıştı. Bu aşamadan sonra kaçmak, baba evine dönmek diye bir ihtimal söz konusu bile değildi. Üstelik bu iğrenç tecavüzü nikah denen tapulama yoluyla yapacaktı.
‘Şimdi bu ayıp değil, günah değil de yaşadıklarımız mı ayıp ve günah. Bu yanlış değil de bizim bilerek ve isteyerek paylaştığımız güzellikler mi yanlış? Yapmayın lütfen! Sizin gibi eğitimli, kültürlü ve aydın biri böyle kısa devre mantık hatası yapamaz. Size olan gıptayla karışık sevgimi zedelemeyin lütfen!’
‘Dahası dün yaşadıklarımız olmasaydı kendime gelemezdim belki bir daha. Yaşadığım şok dayanılır gibi değildi. O sizin doğruluğuna emin olamadığınız gece yaşadıklarımız sayesinde hayattayım. Nefesiniz, kokunuz beni tekrar hayata bağladı. Ne kadar teşekkür etsem hakkınızı ödeyemem...’
Son duydukları Kerem’in tepeden tırnağa irkilmesine sebep oldu. Ruhunun bilinmeyen derinliklerinde vücudunu kasıp kavuran fırtınalar kopuyordu sanki. Titriyordu. Üzerine çöken dünyanın ağırlığına karşı direnen vücudu derin dalgalar haline geriliyordu. Bu durum ne kadar daha böyle devam etti, farkında bile değildi. Biraz kendine geldiğinde kulağına çalınanları duymamış gibi devam etti:
‘Ne söylesen haklısın Rukiye. Dün sana yapılanları aklı başında olan, vicdan sahibi hiç kimse kabullenemez. Bunun farkındayım. Aynı zamanda içinde yaşadığımız namus ve şeref abidesi mahallelinin hiçbirinin ciğerinin beş para etmediğini bir kez daha öğrenmiş olduk. Ama bütün bunlar bir gerçeği değiştirmeye yetmiyor biliyor musun?’
Rukiye ne diyeceğini çok iyi tahmin ediyor ama bilmiyormuş gibi davranıyordu. Boş gözlerle Kerem’e öylece bakakaldı. Kerem bu hileyi anlayamadı. Devam etti:
‘Sen benim…’
Devamını getirmeye dili varmadı. Ama Rukiye vakit kaybetmeden tamamladı:
‘Öğrencinim değil mi ben senin?’
‘Ne yazı ki evet…’
‘Hayır işte, öğrencin filan değilim. Burada yanılıyorsun.’
‘Senin benim ne düşündüğümüz neyi değiştirir? Kimseyi inandıramayız biliyorsun.’
‘Keremciğim sen de mahallenin aklıyla hareket edenlerden mi oldun? Böyle bir şeyi sana asla yakıştıramam.’
‘Elbette değil ama….’
‘Aması maması yok o zaman. Eğer için rahat edecekse daha önce söyledim ama tekrar edeyim. Benim burada kaldığım ve seninle yaşadığım o olağanüstü şeylerden kimsenin haberi olmayacak. Beni öldürseler, tırnaklarımı sökseler bunu ağzımdan alamazlar. Eğer size geldiğimi gören olsaydı şu ana kadar zaten kapıya dayanırdı. O zaman da size geleli yarım saat oldu diyerek, yine sizi ateşe atmayacaktım.
Üstelik bizim ilişkimizde sizden kaynaklanan bir entrika yok. Böyle alçakça bir entrika olsaydı, size hak verirdim. O zaman o makasın bir benzeri size saplanırdı. Hem Necati’yle aynı karaktere sahip olsaydınız, ondan kaçıp size sığınmama ne gerek vardı o zaman? Ama yok öyle bir şey. Bu arada unutuyordum az daha, siz benim öğretmenim filan değilsiniz. Dersime girmediniz ki... Ayrıca ben mezun oldum sayılır. Artık seninle böyle bir bağım varsa da kalmadı. Rahat olun lütfen.’
Konuşmanın dozunu biraz kaçırmıştı. Farkındaydı. Ortamı biraz yumuşatmak için sandalyesini Kerem’in yanına çekti. Olabildiği kadar yakınına oturdu. Ve yakışıklı sevgilisini büyük bir iştahla seyretmeye başladı. Evet artık onu sevgili olarak görmek istiyordu. Amacı çıkarı gereği Kerem’i tavlamak değildi ya da günübirlik gönül ilişkisi yaşamak da. Kerem mesleği bir yana açık görüşlü, insancıl, kendi halinde biriydi ve bu özellikler Rukiye’nin bir kocada arayıp bulamayacağı şeylerdi. Böyle bir toplumda ondan daha iyisini bulabileceğini hiç sanmıyordu Rukiye.
Doğrusu Kerem biraz olsun normale dönmüştü. Rukiye’nin söyledikleri kendisini kurtarma adına uydurulmuş sudan bahaneler değildi. Ayağı yere basan açıklamalardı. Bu aşamadan sonra bu anlamsız direnişin bir faydası olmayacaktı.
Rukiye sevdiği adamın çayını yeniledi. Bir dilim ekmek alarak tereyağı sürdü, üzerine reçel döktü. Ardından kendi elleriyle yedirmeye başladı. Bu duruma alışık olmadığı için önce şaşıran Kerem, kısa zaman sonra gülmekten kendini alamadı. Çocuk gibi gülmeye başladı.
Kerem iyice kendine gelmişti. Artık Rukiye’nin uzattığı yiyecekleri reddetmiyor, parmaklarından yemeye çalışıyordu. Bu arada yüzüne huzurlu bir tebessüm yayılmaya başlamıştı. Bu durum Rukiye’yi oldukça rahatlatmıştı.
‘Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun Rukiye?’
‘Biliyor musun hiçbir fikrim yok.’
‘Necati’yi yaraladığın şey her neyse, ne yaptın, nereye attın onu? Hatırlayabiliyor musun?’
Ne hatırlaması, olayın sıcağında? Sadece onu değil, olayla ilgili neredeyse hiçbir ayrıntıyı hatırlamıyordu. Hatırlamak da istemiyordu. Kerem’in sorusuna karşı cevap verebilmek adına bir süre o akşama döndü. Kaş makasını ne yapmış olabileceğini hatırlamaya çalıştı.
‘Ya aslında bizim evden burası o kadar uzak ki, neredeyse yarım saate yakın koştum. Gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. Hatta nereye gittiğimi bile bilmiyordum. O sırada çöpün birine attığımı hatırlıyorum. Ama hangisi desen söyleyemem. Çünkü bilmiyorum. Gözlerimde yaş, içimde korku ve tiksinmeyle koşarken onu düşünecek durumda değildim.’
‘İnşallah polise gitmemişlerdir. Gören oldu demiştin değil mi?’
‘Son yaptığımı gören oldu mu bilemem. Arabanın içindeydik çünkü. Ama Necati’yle mücadelemiz açık hava sineması gibi duyguları alınarak koyunlaştırılmış vicdansız mahalleli tarafından saniye saniye seyredildi. Necati polise gitmiş midir ya da beceriksizliği ortaya çıkmasın diye gitmemiş midir, hiçbir tahminim yok bu konuda. Amaaan ister gitsin, ister gitmesin. Umurumda bile değil. Tek korkum bir iki güne kadar sınav sonuçları açıklanacak. Büyük ihtimalle yüksek bir puan getireceğim. Memleketin en iyi üniversitelerinde okumak varken, ciğeri beş para etmez bir namussuz yüzünden cezaevine girmek istemiyorum o kadar.’
‘Benim korkum da bu yüzden zaten. Onun için sordum.’
‘Bu aşamadan sonra bir şey değişir mi?’
‘Aslında evet olan olmuş artık.’
Ben de onu diyorum ya işte. Birkaç gün içinde sonuçlar açıklanacak. Sonra kayıt dönemi… Kaydımı yaptırabilsem, gerisi kolay… Burs ve yurt işine yardım edersin sanırım.’
‘Onlar kolay, eğitim konusunda her zaman yanında oldum biliyorsun ama bu iki ay az bir süre değil. Nasıl atlatacaksın? En azından eve gidebilecek misin bütün olanlardan sonra?’
Rukiye dalıp gitmişti. Söylenilenleri duymuyordu. Cemal bunu bilmediği için sitem dolu bir sesle sorusunu tekrarladı:
‘İki ay bu dile kolay… Nasıl idare edeceksin? Yani eve gitmeden… Bir de kayıp ilanı verdilerse… Polisle bu yüzden de başın derde girebilir…’
Fakat yine cevap alamamıştı. Rukiye gözlerinin içine boş bakışlarını dikmiş, karşılık vermeden öylece bekliyordu. Kahvaltı bitmişti. Rukiye Kerem’i elinden tutarak masadan kaldırdı:
‘Haydi içeri geçelim. Mutfağı ben hallederim.’
Kerem sorusuna cevap alamadığı için düşünceli bir durumda Rukiye’nin çekiştirmesine karşı koymadan peşinden içeri odaya doğru sürüklendi. Bir ara masadaki saate baktı. Zamanı merak ediyordu. Rukiye’yle geçen zamanı tahminde güçlük çekiyordu çünkü.
Saat sekiz buçuk olmuştu. Haziran güneşi, yazın bütün gücünü göstermeye hazırlanıyordu. Evin içine hakim olan serinlik son dakikalarını yaşıyordu. Kuzey cephe olması yüzünden diğer evlere göre anormal bir sıcaklık yaşanmıyordu. Ama sonuçta haziran ayındaydılar…
Kanepeye oturdular. Rukiye gözlerini Kerem’e dikmiş, hayran hayran bakıyordu. Bu haliyle avına atılmak üzere bekleyen bir şahini hatırlatıyordu. Fakat Kerem’de istediği karşılığı bulamaması, derinden yaralıyordu yüreğini. Neden böyle davranıyor diye içi içini yiyordu. Yoksa bıçak kemiğe dayanınca, kendisine bir zararımın dokunabileceği şüphesiyle korkuyor muydu? Hayır ama ona bu güvenceyi vermişti daha önce. Eğer bir kişiyi seviyor ve sayıyorsanız ona inanmak zorundasınız değil mi? Üstelik Rukiye mahalledeki, hatta çevresindeki erkek görünümlü birçok yumuşakçadan, omurgasızdan çok daha mert ve güvenilir biriydi. Kendisini üç yıldan beri yakından tanıyan Kerem, bu gerçeği, zoru görür görmez unutmuş olamazdı. Kendisine bu fenalığı yapamazdı Kerem.
Tam karşısına geçti. Ellerini omuzlarına koydu. Gözlerini gözlerine dikti. Bir süre bakışlarıyla samimiyeti noktasında ikna etmeyi denedi. Tahmin ettiği gibi matkap gibi delen ela gözlere fazla dayanamadı Kerem. Çözülmeye başladı. Yüzündeki asabi ifade yumuşadı. Kaşları gevşedi. Rukiye’nin nefesi yine başını döndürmeye başlamıştı anlaşılan. Rukiye tam zamanı olduğunu düşünerek konuya girdi:
‘Bir süre burada kalmak istiyorum. Eğer izin verirsen tabi. Buraya geldiğimi gören olmadı, biz istemezsek kimse benim burada olduğumu bilemez. Zaten benim buraya gelebileceğimi kimse tahmin bile edemez.’
‘Öyle mi diyorsun? Bu kadar eminsin yani?’
‘Diyelim ki tahminen kapıya geldiler. İçeri giremezler. Diyelim ki girdiler, bu sefer de biraz önce geldim derim. Ben dışarı çıkmadığım, çıkarsam geri dönmediğim sürece kimse farkına bile varamaz.’
‘Ya işin günah kısmı…’
Rukiye’yi bir gülme krizi tuttu. Tatlı hıçkırıklarla Kerem’in karşısında gülüyordu. Yüzünde alaycı bir ifade vardı ve bunu ondan saklamaya çalışmıyordu. Sanki özellikle anlasın istiyordu.
Kerem anlamakta gecikmedi. O kadar belirgindi ki… Doğrusu bu kadar alenen alay konusu olmaktan biraz alınır gibi olmuştu.
‘Gülüyorum ama kusura bakmayın lütfen. Bana aklını kullanmayı öğreten birinden böyle kısırdöngü mantık saçmalıkları duyacağımı ölsem hayal edemezdim.’
Burada haklıydı Rukiye. Düşünme ve sorgulama yöntemlerini ve bu yöntemlerin insan olmak için vazgeçilmez gerekliliğini ilk Kerem’den duymuştu. Oysa şimdi söyleyen, söyledikleriyle çelişiyordu. Neden bu hale düştüğünü anlamak istediyse de açık ve net bir cevap bulamadı. Başları dara düştüğünde insanların neden inanmaya daha yatkın olduklarını şimdi daha iyi anlıyordu. Acizlik aklı uyuşturduğu için insan aradaki boşluğu inanarak doldurmak suretiyle kapatıyordu.
Rukiye son sözünü söylemek üzere devam etti:
‘Beni üç kuruş dünyalık için satmaya çalışıyorlar. Üstelik okumak istediğim ve başarılı olduğum halde pazarlamaya çalışıyorlar. Ve bu kadın ticaretinde ne yazık ki kendi öz babam bile var. Bu günah değil mi, bizimkisi günah da.. Şimdi sizin önünüzde iki seçenek var. Yani günahınızı seçmek zorunda olduğunuz bu açmazda… Aynı şekilde ben de… Ve ben bilerek ve isteyerek sizinle olan günahı tercih ediyorum. Ne dersiniz?’
Kerem hayatında ilk ve son kez böyle bir seçimle karşı karşıya kalacaktı. Böyle bir seçim yapmak için can atan ne kadar çok erkek vardır diye düşünüyordu. Yani şimdi onun yerinde olmak isteyen… Yerinde başka birisi olsaydı, içinde bulunduğu bu durumun keyfini çıkarırdı. Bu durum aklı apış arasında olan erkekler için gerçekten bulunmaz fırsattı.
Fakat o diğerleri gibi değildi. Olamazdı. Rukiye’nin eski bir öğrencisi olduğunu bilecek kadar da aklı başındaydı. Olmasa bile böyle bir durumda ilk adım Kerem’den gelemezdi. Gerçi artık öğrencilikten kurtulmuş, bağımsız bir genç kız olmuştu. Ama yine de çevre tarafından yanlış anlaşılabilirdi. Ağzı olan kantara vurmadan konuşuyordu memlekette. Kırdığı cevizler boyunu aşanlar, iş günah çıkarmaya gelince mangalda kül bırakmıyordu. Ciğeri beş para etmez bu herifler mi beni yargılayacakmış. ‘Hadi be!...’ diye mırıldandı.
Biraz yüksek sesle mırıldanmış olmalı ki Rukiye üzerine alındı:
‘Bana mı dedin? Bu kadar mı çabuk bıktın benden?’
‘Neyi sana mı dedim?’
‘Hadi be, dedin az önce.’
Bu sefer Kerem’in yüzüne tatlı bir tebessüm yayıldı. Sevecen ve güven veren bir gülümsemeydi yalnız bu. Ve Rukiye’nin içine su serpmeye yetmişti.
‘Yok canım seninle ne ilgisi var? Çevremizdeki rivayet kalpazanı namus abidesi dangalaklar aklıma geldi bir an. Onlara dedim sanırım. Yani istem dışı bir tepkiydi…’
Rukiye derin bir nefes aldı. Akıl almaz bir iştahla Kerem’in boynuna sarıldı. İkisi de bu güzel anın bitmesini istemiyor, duygularını belli etmek için birbirlerine olabildiğince sokuluyorlardı. Bundan sonra artık umurlarında değildi ne dünya ne mahalle.
Kerem’in tek düşündüğü vardı bundan böyle, ne pahasına olursa olsun, Rukiye’nin iyi bir üniversiteye yerleşmesi… Elinden ne geliyorsa esirgemeyecekti bu uğurda. Yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişlerdi zaten. Bir iki ay daha sabredebilirlerse, ondan sonra ver elini Ankara.
Elinden tutulursa Rukiye’nin en güzel fakülteleri kazanabileceğine ve buralardan en iyi derecelerle mezun olabileceğine adı gibi emindi Kerem. Yeter ki destek olunsun. Canı pahasına ona bu desteği verecekti…
Rukiye ise cehalet ve bağnazlıkta birbiriyle yarışan ailesine ve mahalleye karşı okumak uğruna kendini savunabileceği ve mücadele edebileceği çok güçlü bir sığınak, hatta tabya ele geçirmişti. Nene Hatun tabyası kadar kararlı ve güçlü bir tabya... Bu aşamaya geldikten sonra artık kimse engel olamayacaktı okumasına. Okuyacaktı. Ne pahasına olursa olsun yılmadan, bıkmadan, usanmadan okuyacaktı…










Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6171
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3442
4 Hasan Tabak 3315
5 Nermin Gömleksizoğlu 3014
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2477
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:575 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com