Romanlar

Kutsal Cezaevi 18
Okunma: 263
Serdar Adem - Mesaj Gönder


18 Şikayet

Yol ne kadar uzunmuş, daha önce nasıl fark etmemişti? Git git bitmiyordu. Ne zamandan beri yoldaydı. Koşarak gittiğinden mi yoksa o gün morali çok bozuk olduğu için mi bu yol bu kadar zaman almamıştı. Yoksa aslında istemiyordu da ondan mı uzuyordu. Yok canım yine de yarım saat sürmüştü galiba. Daha mı fazlaydı yoksa? Bir süre gideceği yeri bilemeden gezinmişti. Aynı yerlerden kim bilir kaç kere geçmişti.
O gün nasıldı, bugün nasıl… Çok şükür artık aklı başına gelmişti. En azından kendine güveni tamdı. Bu bile hepsine değerdi. Korkmuyordu, hiç kimseden ve hiçbir şeyden. Necati falan gözünde bir fare kadar küçülmüştü. Bundan sonrasını o düşünsündü…
Her şeye rağmen şanslı olduğunu düşünüyordu. Hem de çok şanslı… Yüz yıl önce yaşamış olsaydı bu şansın belki yüzde birine bile tanık olamayabilirdi. Böyle bir ihtimal olsa bile bir kere babası aksini takdir ettikten sonra itiraz diye bir seçeneği kalmazdı. Hatta böyle bir fikri aklının ucundan bile geçiremezdi.
Hemcinslerinin yüzyıllardan beri bu acıya nasıl katlandığından çok, güya modern olduğu söylenen içinde yaşadığımız çağda kendilerine sunulan imkânlara nasıl düşman olabildiklerini aklı almıyordu. Bunu basit bir aymazlık kelimesiyle açıklamaya çalışmak, meselenin aslını geçiştirmek olurdu. Onun için kadına ne kadar eziyet ve işkence yapılırsa yapılsın zerre kadar vicdanı sızlamıyordu Rukiye’nin artık.
Kendi kızlarının töre adına, hurafelere bulanmış inançlar adına erken yaşta fikrine bile danışılmadan bazen de babası yaşında öküzün birine satılmasına, dört duvar arasında cariye derecesinde yaşama layık görülmesine göz yuman, hatta böyle insanlık dışı bir suça yataklık yapan anne görünümlü aşağılık bir varlığın ayaklarının altında cennet olamazdı.
Perde gerisinde, sıfır hükmünde bir yaşamı inançlarının gereği olarak gören ve sadece kendi geleceklerini değil, kızlarının geleceğini de erkek zulmüne ipotek eden bu kadınlara acımıyordu Rukiye. Dövülmeyi, sövülmeyi, horlanmayı ve maldan aşağı muamelelere maruz kalmayı hak ettiklerini düşünüyordu. Bu koşullar altında hiçbir kadının içinde yaşadığı hayattan şikâyet etmeye hakkı yoktu ona göre. Kocasından dayak yiyormuş. Yiyecek tabi. Bu dayak onun için bir işkenceden ziyade bir ödüldü. Okumayı, çalışmayı günah kabul eden bir kadın başka nasıl bir yaşam ihtimali bekleyebilirdi?
‘Be dangalaklar!’ diye mırıldandı yürürken kendi kendine, ‘Madem öyle de ne diye kendilerine hoca hanımefendi süsü vermiş cahil cühela kadınların peşinden aklınızı nadasa bırakıp sürükleniyorsunuz? Ne diye bu art niyetli rivayet tüccarlarının yalanlarına kanıp namus ve şeref bahanesiyle kendinizi yerin dibine batıran hurafeleri baş tacı ediyorsunuz? Sizin gibi aklını inkâr edenlerin başına ne gelse az…’
Dangalak sözünü biraz yüksek perdeden söylemiş olmalı ki çevresindeki birkaç kişi üzerine alınmış gibi Rukiye’ye ters ters baktılar. Yüzü kızardı Rukiye’nin. Adımlarını hızlandırarak oradan bir an önce uzaklaşmanın telaşına kapıldı. Hızlı bir iki adımdan sonra, sokağın başı göründüğünde artık iyice rahatlamıştı.
İlk bakışta ölü toprağı serpilmiş hissi uyandıran mahalle pusuya yatmış her zamanki rehavetini yaşıyordu. Yaklaşık iki hafta önce yine bu saatlerde mahalleyi terk etmişti. Bir daha geri dönme ihtimalini düşünmeden kaçmıştı. Mahalle serin ve yumuşak bir meltemin eşliğinde bir perdenin daha inmesine şahitlik ediyordu sessizce. Şimdilik birkaç kişinin dışında kimse görünmüyordu ortalıkta. Rukiye içlerinde tanıdık olup olmadığına bakmadan yoluna devam etti.
Sokağa girerken kendini şöyle bir gözden geçirdi. Hiç alttan almayacaktı. Kerem’in dediği aklından hiç çıkmıyordu. Alttan aldıkça üzerine gelirler demişti. Acırsan acınacak hale düşersin. Doğruydu. Sonuna kadar doğru… Bugüne kadar yaşadıkları bunu ispatlamaya fazlasıyla yeterdi.
İki ya da daha fazla insan bir ortamda bir arada yaşamak durumundaysa içlerinden biri mutlaka baskın çıkarak diğerlerine eziyet etme rolünü üstlenmekteydi. Diğerleri de baş edemeyecekleri güç karşısında boyun eğerek eziyete maruz kalma rolünü oynama zorunda kalmaktaydı. İşin asıl heyecanlı ve ilginç tarafı her iki tarafın oynadıkları rolden akıl almaz bir şekilde keyif almalarıydı.
Bunun en güzel örneği annesiydi. Hatta çevresindeki diğer anneler... Bu durumu kimi Tanrı tarafından imtihan edilmesine yorumlarken, kimi geçmiş günahlarının kefaleti olarak kabul etmekteydi. Hangi bahaneye sığınırlarsa sığınsınlar hallerinden memnun görünüyorlardı. Öyle olmasa mutlaka anneler arasında hazır buldukları duruma karşı itirazlar yükselirdi. Rukiye bugüne kadar çevresinde bu ve buna benzer en küçük bir itiraz fısıltısına dahi rastlamamıştı.
Dışarıda kimse olmamasına karşın mahallelinin iki haftadan beri perde gerisinde nöbet tuttuğuna adı gibi emindi. Kadınların hiçbiri çalışmıyordu. Haftada bir gün gittikleri mukavelenin dışında düzenli olarak yaptıkları pek bir işleri yoktu. Yemek, çamaşır, bulaşık, çocuk bakımı ve dedikodu… Varoş kadınının şükrettiği hayatın özeti...
Sağına soluna bakmadan yürümesine karşın açık vermeden mahallenin tepkisini gözlüyordu. Acaba rüyasında gördükleri gerçekleşecek miydi? Başka bir ihtimal akla gelmiyordu. Bu kültürün böyle bir olaya karşı takınacağı tavır bundan başka türlü olamazdı. Sonuçta bu insanların neredeyse hepsi ama özellikle kadınlar yarı açık cezaevi hayatı sürüyordu. Bu hayat hepsinin psikolojisini allak bullak etmekteydi. Annesinde ve babaannesinde bu hastalığa birebir tanık olmuştu. Zavallılar insan yerine konmamaktan, gönüllerinden geçtiği gibi yaşayamamaktan kelimenin tam anlamıyla kafayı yemişlerdi. Yedikleri dayaklar cabası… Bütün bunların karşılığında hiç olmasa yaşam koşulları bir şeye benzeseydi. Ne gezer?
Ne yazık ki yüzyıllardır bitkisel hayat yaşayan bu zavallı kadınlar, tecavüzcülerine âşık olmuşlardı. Kendilerini hayvandan aşağı yaşam koşullarına mahkûm eden hurafeleri zamanla olmazsa olmaz kabul ederek özellikle genç kızlar olmak üzere birbirlerine karşı vahşi bir kıskançlık ve öç alma duygusuyla yok etmek için kullanmaya başlamışlardı. Ahlak ve namus havarisi kesilmelerinin tek ve geçerli nedeni buydu. Kendilerini bu hale düşüren ve bacak aralarındaki et parçası üzerine inşa edilen, içerikleri boşaltılarak anlamları soysuzlaştırılmış ahlak ve namus gibi kavramları birbirlerini perişan etmek için silah olarak kullanmaktaydılar. Her kullanışın kadınların kaderini geri dönüşü olmayacak biçimde cehenneme çevirdiğini bilerek ya da bilmeyerek bu yolda devam ediyorlardı.
Bu duygularla mücadele ederek yolun yarısını atlatmıştı. Ev görme mesafesindeydi artık. Tahminlerinin aksine yol boyunca herhangi bir engelle karşılaşmamıştı. Birazdan eve girdiğinde dananın kuyruğu kopacaktı. Ne olacaksa işte o zaman olacaktı.
Perde uçlarını açıp tekrar geriye çekenlerin kendi hakkında dedikodu seansları yaptığını adı gibi biliyordu. Rüyasının aksine hiçbiri dışarı çıkmaya ve karşısına geçmeye cesaret edememişti. Edemezlerdi. Zoru görmüşlerdi çünkü.
Önce ablasının kulaktan kulağa yayılan efsanesi, sonra kendi yaptıkları… Özellikle erkekler cesaretlerini kaybetmiş görünüyorlardı. Zoru görünce insanın nasıl köpekleştiğini biliyordu. Ama ilk defa kendi üzerinden tanık olma şansına sahip olmuştu. Bu durum gururlanmasına sebep oldu. Omuzları biraz daha dikleşti. Son merhaleyi bu şekilde geçti.
Eve girmeden önce bir ara tekledi. Dişini göstermesine karşın babasına güvenemiyordu. Ablası sıranın kendisine geleceği yönünde tehdit ettiğinden beri biraz daha sakin olmakla beraber, kahvede, cami önünde ve alışverişte çevrenin zavallı adamı kendi haline bırakmayacağını tahmin edebiliyordu. Fakiri cepheye gönderip hem toprak kazanan hem de ölen askerlerin karılarına el koyan eski zaman kralları gibi, bir gramlık akılla yaşamaya çalışan babasını tahrik eden mahalleli, onun büyük bir suç işleyerek hapse girmesini ve hala diriliğini koruyan karısıyla, kendisi de dahil olmak üzere şimdilik iki kızının taze bedenine sahip olmak istiyordu. Ne yazık ki bu ağır ve insafsız bombardımana dayanabilecek kadar bir akla ve mantığa sahip değildi babası. Her an yelkenleri suya indirebilirdi.
Bu aşamadan sonra geri dönemezdi. Kısa zamanda kararsızlıktan kurtularak içeri girdi. Hiçbir şey yokmuş gibi üzerini çıkarıp salona geçti. İçeride Kiraz, küçük kardeşi Meryem, annesi ve babaannesi vardı. Meryem pencere kenarındaki karyola ile duvar arasında kendi halinde oynamakla meşguldü. Rukiye ilk etapta babasını göremeyince derin bir nefes aldı. En azından şimdilik büyük bir badireden kurtulmuştu. Bu arada olup biteni öğrenebilecek zamanı olacaktı. Bu sayede ne yapması, nasıl davranması gerektiğini saptayabilecekti.
Babaanne karşısında hiç beklemediği bir anda Rukiye’yi görünce doğrusu çok şaşırmıştı. Ne yapacağına karar veremedi bir süre. İçine düştüğü kararsızlığın anlaşılmaması için sırtını dönmekle aşmaya çalıştı. Bu arada küfreder gibi bir tövbe çekmeyi ihmal etmedi. Güya yaptıkları yüzünden yüzlerine kara çaldığını ima etmeye çalışıyordu.
Huriye annelik içgüdüsüyle ayağa fırladı. Aralarındaki iki adımı bile çok görerek ona doğru koştu. Bir aydan uzun bir yıldan ağır gelen hasretini sarılarak gidermeye çalışıyordu. Öyle sıkı sarılmıştı ki Rukiye bir an nefes alamadığını sanıp korkuya bile kapıldı.
Küçük Meryem olaylardan habersiz alışkanlığın verdiği özlem ve hasretle ablasının çevresinde sevgi dansları yapıyor, boynuna atılmak için sabırsızlanıyor ama annesinden bir türlü fırsat bulamıyordu…
Kiraz ise meraklı gözlerle sıradaki kurbanın, yani ablasının başına gelenleri anlatmasını bekliyordu. Onun aradan çekilmesiyle topun ağzına kendisinin yerleşeceğini içgüdüsel olarak hissediyordu. Bu yüzden ablasının bu kara düzeni yıkma noktasında önder olmasını ve kendisine dikenlerden arındırılmış bir yol açmasını umut ediyordu.
Rukiye merak ve kuşkuyla karışık bakışlarla etrafa göz atarken, Huriye durumu anlamış babasının burada olmadığını söylemişti. Duydukları karşısında gözlerinin içi parlamıştı. Bundan iyisi Şam’da kayısı diye düşündü. Şehir dışına gitmişti üstelik. Rukiye bunun üzerine derin bir oh çekti. Fakat annesi devam ederek Bolu’da bir sıva işi bulduğunu ve on, on beş günlüğüne gittiğini anlattı. Gideli de iki gün olmuştu ancak. Yani en az bir hafta, on gün görüşmeyeceklerdi. Bu da epey bir zaman kazandırırdı. Buna da şükür dedi kendi kendine.
‘Neredeydin kızım ne zamandan beri? Meraktan öldüm öldüm dirildim. Başına bir iş mi geldi diye..’
‘Yok anne beni merak etme sen. Bir arkadaşta kaldım bir süre kafamı toplamak için.’
‘Aramadığımız yer kalmadı. Polis de arıyor. Kimmiş bu arkadaş?’
Sorunun devamını geçiştirmeyi uygun bulan Rukiye’nin polis işine canı sıkılmıştı. Kaderi neyse razıydı. Ama bu kadar dallanıp budaklanmasaydı diye düşünmeden edemedi.
‘Kimse kim işte anne, sen üzme kendini benim için. Bu bizim kaderimiz diyen sendin. Kendi yazdığımız ama Tanrı yazdı sandığımız kader. Daha fazla büyütmemek için teslim olacağım merak etme.’
Huriye şaşırmıştı ve şaşkınlığı korkuya dönüyordu:
‘Nasıl yani, teslim olmak ne demek kızım? Ne yaptın sen bizim bilmediğimiz. Yoksa…’
Zavallı Huriye’nin suç tanımında cinayet, hırsızlık, gasp gibi şeyler hep ikinci, üçüncü sırada gelmekteydi. Onun için en büyük suç namussuzluktu. Ondan daha büyük bir günah yoktu. Hele bir kadın için… Bir kadının kendine ait olan bedenini yine kendi istek ve iradesi yönünde kullanmak istemesi kadar büyük bir günah olamazdı. Böyle bir şey yapmışsa dünya başına yıkılırdı. Zaten iki haftadır ortada yoktu. Aman Tanrım diye hayıflanmaya başladı kendi kendine. Yoksa korktuğu başına mı gelmişti?
Bu sefer şaşırma sırası Rukiye’ye gelmişti. Ama bu nasıl olabilirdi? Bir türlü mantıklı bir cevap bulamıyordu. Böyle bir şey olabilir miydi gerçekten? İşlediği suçu annesinin bilmiyor olması gerçekten hayret vericiydi. Şaşkınlığı yüzünden belli oluyordu:
‘Necati itini yaraladım ya anne?’
‘Gerçekten yaptın mı bunu kızım? Ne bileyim hani, konu komşu böyle bir şeyden bahsedip duruyor ne zamandan beri. Hatta o gün sen evden çıktıktan bir saat kadar sonra yani, Salim geldi baskına. Esip kükredi. Geçen takıştıkları yapmıştır diye pek inanasım gelmedi. Necati’nin dostu yok ki mahallede… Doğrusunu istersen sana da pek yakıştıramamıştım... Gerçekten sen yaptıysan eline sağlık… İyi cesaret valla… Nasıl becerdin?’
‘Nasıl becerdiğimi ben de bilmiyorum anne. Sonuçta beni kaçırmaya çalışıyordu, ben de can havliyle kendimi savundum diyelim. Ömrümün sonuna kadar o magandanın karısı olamazdım anne! Bu arada polis gelip beni aradı mı? Ben yokken yani...’
Huriye sadece omuz silkmekle yetindi. Bu arada dalgın dalgın düşünüyordu. Acaba gelmiş de atlamış olmayayım diye.
Rukiye buna da razıydı. Kısa bir süre içinde ikinci defa rahatlıyordu. Kerem’in dediği gibi birkaç gün önce gördüğü rüya her şeyin istediği gibi olacağına bir işaretmiş. Her alanda bilgisi olan ama bunu açıkça belli etmeye çalışmayan mütevazi ve tabi yakışıklı Kerem’in yanında olması kendisi için ne büyük bir şanstı. İçinde bulunduğu durumun tadını çıkarmak istercesine derin bir nefes aldı. Ve kaldığı yerden devam etti:
‘Sadece bir söylenti dolaştıysa ve polis beni aramaya gelmediyse şikâyet etmemişler demektir o zaman…’
Olayı tam olarak bilmemekle birlikte polisin gelmediğine emin olan Huriye başını eğerek karşılık verdi:
‘Hayır, yani sanırım hayır...’
Bu sefer başka bir mesele Rukiye’nin merakını dayanılmaz boyutlara ulaştırmıştı:
‘Şikâyet etmediklerine göre, polis beni neden arıyor o zaman?’
‘Niye olacak kızım, iki haftadan beri senden haber alamayınca telaşlandık. Daha doğrusu ben telaşlandım. Babana kalsa daha fazla rezil olmayalım diye haber vermeyecektik ama…’
İkisine de sırtını dönen ama ne konuştuklarını tilki dikkatiyle dinleyen Satı Kadın, artık daha fazla dayanamayarak lafa karışma gereği hissetti. Ne de olsa bu evin namus bekçiliği görevi vardı bereket ve saadet sebebi Satı Kadın’ın. O olamasa evdekilerin hayatlarını adam gibi devam ettirmelerine imkan yoktu:
‘Sen al başını git kimseye haber vermeden, biz merak etmeyelim. Gebersen bu kadar üzülmezdik ama bir namussuzluk yaptıysan… İşte o zaman biz ne yaparız, milletin yanına nasıl çıkarız diye düşündün mü hiç? Gerçi ben kime söylüyorum, sen de anlayacak yüz nerede? İki hafta içinde korktuğumuz başımıza çoktan gelmiştir Allah muhafaza.’
Satı Kadın kendi kendine söylenirken Rukiye’nin gözleri parlamaya, yüzü aydınlanmaya başladı. Yüzünü çekinmeden Satı Kadın’a çevirerek içinden geçenleri bakışlarıyla anlatmaya çalıştı: ‘Senin yaşayamadığın öyle güzel şeyler yaşadım ki, bir hatfa içinde. Anlatsam roman olur. Hiç de pişman değilim üstelik.’
Gerçekten anlamış mıydı Satı Kadın, Rukiye’nin içinden geçenleri? Rukiye bundan emin değildi. Ama yüzüne yayılan keyifli ve alaycı bir gülümseme Satı Kadın’ın bir şeyler hissetmesine sebep olabilirdi. Böyle bir şey Rukiye’nin keyfini artırırdı sadece.
Satı Kadın sağ elinin işaret parmağını ikiye katlayarak boğum yerinden duvara üç kere vururken, sanki tahtaya değil Rukiye’nin kafasına vuruyor, bu arada söylenmeye devam ediyordu:
‘Hafazanallah, evlerden ırak…’
Huriye kaynanasının yaptığı hakaretlerin Rukiye’yi deli ettiğini anlamış, belli etmeden onu çimdikleyerek uyarmak istemişti. Bu uyarı üzerine annesine dönünce bu sefer de kaşlarıyla cevap vermemesi noktasında özellikle ihtar ettiğini anladı. Doğrusu Rukiye de böyle zifiri cahil bir kadınla mücadele ederek vakit kaybetmek istemiyordu. Bir kere annesini ve kardeşlerini çok özlemişti. Annesine döndü ve özellikle babaannesini deli edecek bir haber verdi:
‘Sana bir müjdem var anne!’
Bu kadar iç karartan haberin arasında yanan yüreğine su serpecek bir haber arayan Huriye duydukları karşısında gerçekten sevinmişti. Bir anda temiz bir gülümsemenin aydınlığı tüm yüzüne yayıldı. Buna karşın içinde engel olamadığı tereddüt dalgaları barındıran soluk ama ümitli bir ses tonuyla sordu:
‘Neymiş bakim o?’
‘Üniversite sınavı anneciğim ya, çok yüksek puan aldım.’
Huriye’nin sevinç ve şaşkınlıktan ağzının bir karış açık kaldığını görünce ağzı kulaklarına varan Rukiye aynı şevkle devam etti:
‘İnan anne, sözelden dört yüz yirmi beş, eşit ağırlıktan dört yüz otuz sekiz puan geldi. Süper bir sonuç bu yaaa…’
Huriye’nin bu gibi sözlerden bir şey anladığı yoktu. Ama Rukiye’nin inanç ve güven kokan sözlerinden bunun çok güzel bir şey olduğunu anlayabilecek kadar ince ruhlu biriydi.
‘Tebrik ederim kızım!’
Satı Kadın pek sevinmemişe benziyordu. Küfreder gibi geğirdi. Yine küfreder gibi bir estağfurullah çektikten sonra:
‘Başın göğe erdi mi şimdi?’ dedi.
‘Niye ermesin babaanne? Okumak kötü bir şey mi? Okusam, kendi ayaklarım üzerinde durabilsem olmaz mı?’
Üstelik Rukiye oradakiler fark edemeseler de iki mutluluğu birlikte yaşıyordu. Hem üniversiteyi kazanmıştı, hem de hayatını birleştireceği adamı bulmuştu. Ne zamandan beri içinde yeşeren hislerin farkına varması için büyük bir badire yaşaması gerekiyormuş demek ki. Şimdi öyle düşünüyordu. Her şeyde bir hayır varmış dedikleri bu olsa gerekti. Eğer o olay başından geçmemiş olsaydı; ne Kerem Hoca’ya bu kadar yaklaşabilir ve kayıtsız şartsız kendini ona teslim edebilirdi, ne de Kerem böyle bir şeye cesaret edebilirdi. Kim bilir belki de Kerem’in başka bir planı vardı, yani evlenme noktasında.
Birden yüzündeki aydınlık gölgelenir gibi oldu. İçine bir kurt düşmüştü. Yoksa diyordu içinde haykıran bir ses, yoksa onu bir oldubittiye mi getirmişti? Öyleyse nitelik olarak Necati’nin kendisine yapmaya çalıştığının bir benzerini kendisi yapmış olmuyor muydu Kerem Hoca’ya? Eğer öyleyse ona bu ihaneti yapmaya hakkı yoktu. Eğer bir oldubittiyle kocası olmasını sağladıysa, yani onun gönlü yoksa kendisinde, bunu bizzat onun ağzından öğrenmeliydi.
Kendi ağzından öğrenmeli ve geldiği gibi hayatından çekilip gitmeliydi. Evet böyle bir ihtimalin hayalinden geçmesi bile minik yüreğini incitirken, bunun gerçek olması ihtimali karşısında ne yapacağını düşünmek bile istemiyordu. Ama sonuç ne olursa olsun Kerem’in kararına saygı duyacaktı. Aksi takdirde tek taraflı kurulan evliliklerin cezaevinden zerre kadar farkı olmadığını çok iyi biliyordu. Kutsal bir cezaevinden...
Rukiye ayaküstü yaşadığı hesapta olmayan bu vicdan muhasebesinin ardından Satı Kadın’ın iğneleyici alaylarıyla kendine geldi.
‘Kendi ayakları üzerinde duracakmış… Peh… Biz neyimizin üzerinde duruyoruz ya?‘
Bu sefer iyice çileden çıkmıştı Rukiye. Kendi soyundan bu kadar nefret eden, hatta kendi cinsine bu kadar düşmanlık eden gaflet abidesi babaannesine, annesinin uyarılarına rağmen bir çift söz etmeden duramadı:
‘Kendi gençliğini unuttun mu babaanne? Bir kere gün yüzü görmediğini dinleye dinleye büyüdük biz. Kendi çektiğin yetmemiş gibi daha beterini anneme çektirdin babamla bir olup…’
Satı Kadın fena halde bozulmuştu. Doğrusu böyle bir çıkışmayı hiç beklemiyordu. Gafil yakalanmıştı. Bunları Huriye söylemiş olsaydı, saatlerce dayak yerdi babasından. Hele son söyledikleri yenilir yutulur cinsten şeyler değildi. Üstelik doğruydu... Zaten doğruluğu değil miydi Satı Kadın’ın kudurmasına sebep olan?
Yerden göğe kadar haklı olduğunu, bütün vurdumduymazlığına rağmen içinden yükselen bir ses sürekli haykırıyordu. Yüzü karalama kağıdı gibi kırışmış, beti benzi atmış, dudakları kurumuş, bir anda midesi allak bullak olmuştu. Küfreder gibi arka arkaya geğirmeleri bunun bir tür dışa yansımasıydı. Ama Rukiye daha sözünü bitirmemişti:
‘Biliyorum o zaman bu imkânlar yoktu. Ama şimdi öyle mi? Haydi kızlarını oğullarını okutamadın, ya inşaatlarda amele yaptın ya da istemedikleri insanlarla evlendirdin. Bunda rahmetli dedemin günahı daha çok diyelim. Ama en azından torunlarının okumasına neden yardımcı olmuyorsun? Ben okusam iş güç sahibi olsam, elimiz para görse, adam gibi bir evde ve mahallede yaşasak fena mı olur? Beni sattınız diyelim, işsiz güçsüz oğlun, yani benim babam o parayı kaç günde iç eder hiç düşündün mü? Sonra ne yapacaksınız? Sonra da Kiraz’ın satılmasını mı bekleyeceksiniz? Bunun günahını hiçbir zaman ödeyemezsiniz babaanne, hiçbir zaman! Boşa namaz kılıp oruç tutuyorsun, boşa…’
Son sözler ateşle kızdırılmış demir gibi dokunduğu yeri dağlamıştı. Satı Kadın bütün inkârına karşın doğru olduğuna dair vicdanının isyanlarına karşı gelemeyip yenilmiş, bu yenilgi iyice çileden çıkmasına sebep olmuştu. Odayı terk etmek için ayağa kalktı. Kıskançlık ve nefret kokan bir sesle her olaya kullanılabilecek beylik sözünü tekrarladı arkasına bile dönmeden. Gözyaşları görülsün istemiyordu. Çıkarken son sözü Huriye’ye yönelikti:
‘İşte senin yetiştirdiğin kız bu kadar olur. Al da hayrını gör. Dil bir karış. Ne ahlak kalmış, ne görgü, ne Allah korkusu…’
Kabak yine onun başına patlamıştı. Ama Huriye bunun yenilgiyi kabul etmek anlamına geldiğini anladığı için mutlu bile olmuştu. Rukiye’nin kolundan tutarak daha fazla üzerine gitmesine engel oldu. Babaannesinin yenildiği için böyle çileden çıktığını anlamakta gecikmeyen Rukiye de üstelemedi.
Sonra annesine döndü, gelecekle ilgili planından bahsetti:
‘Puanım çok iyi anne. Bununla yani aldığım puanla istediğim üniversiteye girebilirim. Biliyorum hangi parayla diyeceksin. Ama onun da çaresi var. Bu başarıyla istediğim yerden burs ve yardım alabilirim. Biliyorsun Kerem hoca bu konuda bütün girişimleri yaptı. Belgelerim de onda zaten. Burada bıraksam babam hepsini imha edebilirdi. ‘
Huriye bu güzel sohbeti büyük bir zevk ve mutlulukla dinliyor ve bölmemek için en ufak bir hareketten kaçınıyordu.
‘Düşünsene anne dört yıl sonra işe girebileceğim. O zaman seni yanıma alacağım. Kurtulacaksın bu işkence dolu hayattan inşallah. Önümüzde tek engel var. O da üniversite açılıncaya kadar, başka bir sorunla karşılaşmamak. Bu konuda bana inanıp yardım edersen, kurtuluş bizim. Kiraz’ın da aynı kaderi yaşamaması için böyle yapmak zorundayız. Hem o zamana kadar Kezban ablam da çıkar hapisten. Hep beraber oluruz inşallah.’
‘İnşallah kızım, inşallah.’
‘Sadece kuru kuruya inşallahla olmaz, biliyorsun değil mi anneciğim? Senin de dik durman lazım. Birilerinin bir şeyler yapması lazım. Bizi mal gibi sömürmelerine izin veremeyiz.’
‘Yerden göğe kadar haklısın kızım. Yerden göğe kadar... Elimden gelenin fazlasını yapacağıma emin olabilirsin. Ama ya baban, babanı ne yapacağız?’
‘Babamdan pek korkmuyorum aslında. Ablamdan sonra benim de ne kadar ciddi olduğumu görünce daha ileri gitmeye cesaret edemeyecektir. Bolu’ya gitmesi büyük ihtimal bu yüzden... Gözü işte olan biri değil, biliyorsun. Ben buradan gidene kadar, yani kısmet olursa Ankara’ya gitmek istiyorum, böyle iş numarasıyla uzaklaşmaya çalışacaktır mahalle baskısından.’
‘Ankara’ya mı dedin?’
‘Evet anne, burada kalırsam Necati şerefsizi rahat bırakmaz beni. Her fırsatı değerlendirmek için elinden geleni ardına koymaz. Ama orada borusu pek ötmez.’
Huriye hafifçe başını önüne eğdi. Bu eğişte Rukiye’ye olan sonsuz bir güvenle karışık vicdanını kemiren şüphe vardı.
Başlarında Nazmi ve Satı Kadın gibi iki bela varken bu planların gerçekleşmesi mümkün görünmüyordu. Ama yine de annelik içgüdüsüyle Rukiye’nin okumasını ve saygın bir hayat yaşamasını umuyordu. Bu konuda elinden ne gelirse esirgemeyecekti. Canını vermek gerekse bile…














Serdar Adem



Yorumlar (2)
Fatih ORTAKÇI 19.8.2018 15:35
biz çıkalım sen takıl istersen

Serdar Adem 19.8.2018 20:46
Haşa sen takıl gardaş. uzun bir romandı. Her gün birer tane girsem 2018 biterdi.
Yaz istediğin kadar yaz. Okuruz biiznillah.


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6171
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3442
4 Hasan Tabak 3315
5 Nermin Gömleksizoğlu 3014
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2477
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:539 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com