Romanlar

Karganın Yolculuğu (Fragman 21)
Okunma: 19
Karga Kara - Mesaj Gönder


Son kez karanlıktan çıkıp gözlerimi açtığımda göreceğim son Tanrı’nın dünyasında uyanacaktım. Van Gogh’un tarlalarından birinde iki kardeşe rastladım. İki sessiz adam biri önde biri arkada yürüyorlardı sanki kaderlerine ki arkadan gelen diğeri görmeden yerden bir taş aldı ve çarptı öndekinin kafasına. Öndeki yere düşerken bir ah bile diyememişti sadece benim şaşkın, dehşet dolu sesim yankılandı tarlada. Sonra ayaktaki adam çömelip defalarca vurdu o taşı yerde yatana. Öyle hınç doluydu ki yerdeki adamın kafası parçalanıncaya dek vurdu elindeki taşı.

İşte ilk kardeş katliyle açmıştım gözümü bu seferinde evrene. Çok cinayetler çok vahşetler görmüştüysem de görmemiştim bu denli safını. Zaafım da olsa ceset etine karnlıktan çıkar çıkmaz yiyemeyecektim bu denli hunharca öldürülen bir adamın etini. Ne de öfke duyabilmiştim yeni insanlık tarihini cinayetle açan bu katile. Çünkü her halinden haklı bulduğu belliydi öfkesini ki bir damla gözyaşı dökmedi. Elinde kardeşinin kanına bulanmış taş öylece çöktü yere. Sanki bıraksalar sonsuza değin oturup kalacaktı kendi vahşeti önünde. Oysa ben katlanamıyordum maktulün cesedini daha fazla görmeye. Bu yüzden kondum katilin görebileceği bir yere ve başladım toprağı eşelemeye. Katil, ben ve maktülden başka kimse yoktu sanki uçsuz bucaksız evrende.

Katil boş gözlerle bakıyordu toprağı eşeleyişime, durup durup yüzüne gaklamama. Neden sonra uyandı ölüm uykusundan ve kendine geldi. Bir kürek alıp toprağı kazmaya başladı. Kardeşini gömdü.

Hayatının anlamını ifa etmiş bir adamdı artık ve oturup kaldı yeni dünyanın ilk mezarının başında.

Neden sonra O geldi: Yeryüzünün son Tanrısı. Adamın yanına geldi ve “Kardeşin Habil nerede?” diye sordu. “Bilmiyorum, kardeşimin bekçisi miyim ben?” diye karşılık verdi adam. Tanrı “Ne yaptın?” dedi, “Kardeşinin kanı topraktan bana sesleniyor. Artık döktüğün kardeş kanını içmek için ağzını açan toprağın laneti altındasın. İşlediğin toprak bundan böyle sana ürün vermeyecek. Yeryüzünde aylak aylak dolaşacaksın.” “Cezam kaldıramayacağım kadar ağır” diye karşılık verdi adam, “Bugün beni bu topraklardan kovdun. Artık huzurundan uzak kalacak, yeryüzünde aylak aylak dolaşacağım. Kim bulsa öldürecek beni.” Bunun üzerine Tanrı, “Seni kim öldürürse, ondan yedi kez öç alınacak” dedi. Kimse bulup öldürmesin diye onun üzerine anlaşılmaz ama sezilir bir işaret koydu. Adamın üzerindeki işareti görenler bu işareti tanımasa da ondan etkilenip öldürmeyeceklerdi bu adamı.

Sonradan kadim metinlerden adının Kabil olduğun öğreneceğim adam başı önünde yürümeye koyuldu cennetin doğusuna doğru. Tarlalardan ve cennet bahçesinden çıkıp Nod denecek bir yere yerleşecekti asırlarca.

Böylece Tanrıların en güçlü, en kıskanç ve en zaliminin karanlık dünyası da işte böyle cinayetle başlayacaktı. Ama en güçlü en zalim ve en kibirli Tanrı’nın dünyasında bile insan yine aynı insandı ki yine asırlar geçecek sanki insanlık tarihi yine aynı yollardan geçecekti. Ve aynı yollardan aynı yere varacaktı ki Nuh denize olmayan bir şehirde o büyük gemisini yapmaya koyulduğunda anlamıştım ki yeni bir tufanın vakti gelmişti. Bunu sadece ben değil bütün varlıklar anlamıştı ki bütün hayvanlardan birer çift gelip geminin etrafında yerlerini almışlardı. Tufan başlayınca hepsi gemiye benim gibi onlar da gemiye bindiler.

Bu sefer tufan kırk gün sürdü. Sular yükseldi, çoğaldıkça çoğaldı ve gemi suyun üzerinde yüzmeye başladı. Nihayet sonunda yeryüzündeki bütün yüksek dağlar su altında kaldı. Bu sırada gemide olmayan bütün canlılar yok oldu; kuşlar, evcil ve yabanıl hayvanlar, sürüngenler, insanlar, soluk alan bütün canlılar… Tanrı insanlardan evcil hayvanlara, sürüngenlerden kuşlara dek bütün canlıları yok etti, yeryüzündeki her şey silinip gitti. Yalnız biz, Nuh’la gemidekiler kaldık. Sular yüz elli gün boyunca yeryüzünü kapladı.

Sonunda gemi yedinci ayın on yedinci günü Ararat dağlarına oturdu. Sular ekim ayına kadar sürekli azaldı ve ekimin birinde dağların doruğu göründü. Kırk gün sonra penceresini açtı ve beni dışarı gönderdi. Gemiden çıktıktan sonra konacak bir yer bulamasam da gemiye dönmedim. O lanetli gemiye dönmek istemedim ki sınırsız sular üzerinde ilk uçmam bu değildi. Oysa Nuh’un benden sonra gemiden saldığı güvercin tüneyecek bir yer bulamayınca kös kös geri dönecekti gemiye. Günler sonra sular çekildiğinde bir zeytin ağacına tünemiş Nuh’un gemisini izliyordum ki bir hafta sonra güvericini bir daha saldığını gördüm Nuh’un. Güvercin uçarak benim yanıma geldi. O zamanlar öyle azgın öyle azgındım ki o dalda o güvercini bildim. Sonra güvercin Nuh’a suların çekildiği bir yer olduğunu göstermek için bir dal koparıp döndü gemiye. Bunun üzerine onlar da gemiyi karaya çekip ineceklerdi gemiden.
Sonra ben de çekip gittim oradan. Evet, benimle beraber gemiye binen dişi bir karga da vardı gemide ama kendi türümden alacağımı almıştım, alacağımı almıştım hem de zamanın en başında. Sonra onları bir daha görmedim ama işittim ki o bildiğim güvercinden bir çocuğum olmuş ve o çocuk da saksağanların atası imiş.

Bundan sonra ne o Tanrıyı ne de peygamberlerini görmem sanıyordum. Asırlarca da görmedim ama bir gün karşıma çıktı ve peygamberlerinden birini beslememi emretti bana. Adı İlyas olan bir peygamber her nasılsa kendisini takip eden kraldan Şeria Irmağı’Nın doğusundaki Kerit Vadisi’ne kaçmışmış. Bana da yine yardıma muhtaç bir insanı beslemek düşmüştü önceki hayatlarımdaki gibi. İlyas suyunu dereden içiyor, karnını benim getirdiğim et ve ekmekle doyuruyordu. Bu böyle ne kadar sürdü bilmem ama bir süre sonra uzun süredir yağmur yağmadığından dere kurudu. O zaman Tanrı gelip İlyas’a “Şimdi kalk git, Sayda yakınlarındaki Sarefat Kenti’ne yerleş” dedi, “Orada sana yiyecek sağlaması için dul bir kadına buyruk verdim.” Böylece benim de peygamberi doyurma görevim sona ermiş oldu. Neyse ki böylece bu yeni son Tanrı’nın hikayesinden de kurtulmuştum. Kurtulmuştum, çünkü kötücül ve tuhaf bir tarihti onun yarattığı. Onun gözünde ben her nedense tiksindirici ve kirli bir varlıktım. Bir bakıma iyi ki de öyleydim, çünkü onun bu düşüncesi sayesinde onun inananları tarafından sevilmeyecek olsam da yenmeyecektim de. Çünkü kitaplarında şöyle yazılıydı bu Tanrı’nın: “ ‘Tiksindirici kuşların etini yemeyecek, şunları iğrenç sayacaksınız: Kartal, kuzu kartalı, kara akbaba, çaylak, doğan türleri, bütün karga türleri, baykuş, puhu, martı, atmaca türleri, kukumav, karabatak, büyük baykuş, peçeli baykuş, ishakkuşu, akbaba…” Sanırım bizleri onların gözünde kirli kılan başka hayvanları yememizdi. Sanki kendileri yemezmiş gibi… Ne mutlu ki tiksinçtik onlar için ki tavuklar ve koyunlar gibi sofralarını süslemeyecektik.

Ben yine dönüştüm dönüştüm dönüştüm. O karanlık bilgenin dediği gibi değişim her şeyin yasasıydı. Her şey değişiyordu. Ama değişim ve dönüşüm farklı şeylerdi. Değişim kaçınılmazdı ama dönüşüm bir şeye doğru olurdu. Varlıklar birbirine hem değişiyor hem dönüşüyordu. Fakat yalnız benim gibi değişimini güdenler benim gibi dönüştüğü varlıkta kendi kalabiliyordu. İnsan sözleriyle özeldi ama o sadece biz varlıkların dönüşümünün kılıfıydı. Yoktu insan diye bir şey o bütün varlıkların değiştiği bir yerden başka hiçbir şeydi. Tanrılar bile değişiyor ve dönüşüyor da aslını inkar ediyordu. Çok tanrılar böyle gelip geçmiş hepsi kibirle her şeyi yok etmeye varmıştı sonunda, hepsi ilk olmak tek olmak istemişti. Kötüydü hepsi ama bu sonuncu İbrani Tanrı en kötüsü olacaktı bundan böyle. 



Karga Kara



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6172
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3443
4 Hasan Tabak 3316
5 Nermin Gömleksizoğlu 3015
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2480
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:690 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com