Denemeler

Okuma Devrelerin Yanmasın 3 (Aşkımız Neden Tükendi?)
Okunma: 22
Serdar Adem - Mesaj Gönder




3. Aşkımız Neden Tükendi?

Basın ve medyada bu yönde rastladığımız haberler karşısında şaşırıyor, söyleyecek söz bulamıyoruz. Kabullenemiyoruz çünkü böyle bir şeyi. Öyle ya dillere destan bir aşk göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir sürede nasıl böyle yok olup gidebilir?
Ama oluyor işte. Hoşumuza gitmese de gerçek bu. Zamanında kelimelerle ifade edilemeyen, edilemeyecek sanılan büyük sevgiler; şiddetli geçimsizlikle son bulabiliyor. Bana göre bunda şaşılacak bir şey yok. Aşk denen rüya adeta böyle bir kadere mahkum...
Bir zamanlar deli gibi aşık olmuştuk. Birbirimizin olmazsak yaşayamayız sanıyorduk. Oysa şimdi birlikte yaşamak işkence gibi geliyor bize. Sevgiyi, hoşlanmayı anladık da Zerdüşt’ün sönmez Ateşi’ne benzeyen aşkımız bir gün nasıl küllenir? Hiç bitmeyecek sandığımız aşkımız güneş görmüş buz gibi nasıl erir, anlayamıyorum diyorsunuz. Anlamayacak bir şey yok aslında…
Ama şu da bir gerçek ki, kendinizi ve yaşadıklarınızı alıcı gözle irdelemediğiniz sürece anlayamazsınız. Zamanında belki aşık olmanın rehavetiyle öyle büyük hatalar yaptınız ki, yaptıklarınızın farkına varınca asıl aşkınızın bugüne kadar nasıl gelebildiğine şaşıracaksınız, nasıl tükendiğine değil.
İlk günlerinizi hatırlayın bakalım. Birbirinize deli gibi aşık olduğunuzu durup dinlenmeden haykırdığınız o güzel günleri. Kadın ya da erkek tarafı olmanız fark etmez. Sen nasıldın sevdiğine karşı, sevdiğin nasıldı sana karşı? En ince ayrıntısına kadar hatırlamaya çalışın.
Elbiselerinden başlayalım isterseniz. En yeni elbiselerini giyerdin sevgilinle buluşmaya giderken. Tiril tiril dedikleri… Neredeyse bütün imkanlarını kullanarak hep yeni elbiseler almaya çalışırdın. Borç harç demez kılık kıyafetine dikkat ederdin. Daha sonra almayı unuttuğun en etkileyici ve aynı oranda pahalı parfümleri kullanırdın. Saç bakımını kesinlikle ihmal etmezdin. Boya gerekiyorsa boyatırdın. Perması, röflesi, meçi, fönü demez; hiçbir masraf ya da zahmetten kaçınmazdın. Manikür pedikür noktasında da aynı hassasiyeti gösterirdin. Erkek için de söylüyorum bunları. Saçı uzun aklı kısa kızlar böyle uç kutupları sever diye yanlardan alıp tepende bir avuç saç bıraktığın günleri tamamen unutmuş olamazsın.
Sonra ne oldu? Yeni elbise alsan bile yedi gün yirmi dört saat bu halde kalmaya devam edemezdin. Etmedin zaten. İki üç günde bir değiştirir oldun üzerindekileri. Hele o geceleri giydiğin pamuklu gri pijaman yok mu… Dizleri bükülmekten sarkmış olanı canım, sadece bu bile sevgilinin gözünde senin bütün büyünü bozmaya yetti zaten. Evlendikten sonra sana bakınca sevişme isteği hissetmemesinin sebeplerinden biri bu. Ama sen daha önce bunu giymezdin. Şık bir eşofmanın vardı, keten pantolona benzeyen. Ona baktıkça coşardı sevgilin. Kadın için de aynı durum geçerli. Evlendikten sonra pembe ipek geceliğini naftalinleyip yüklüğe kaldıran, onun yerine giydikçe sarkan ve pörsüyen çiçek desenli pazen geceliğe bürünen bir kadın için de…
Soğan sarımsaktan uzak durur, yemekten sonra dişlerinizi fırçalamakla yetinmez; buluşma öncesi ayrı bir özen gösterirdiniz ağız temizliğine. Hatta arada bir naneli şeker sakladığınız olurdu dilinizin altına. Ağzınızın kokusu sevdiğinizin şehvette tavan yapmasına sebep olurdu. Ter kokun aynı şekilde. Bebek gibi kokardı teriniz.
Abur cubur yemez, her gün banyo yapardınız. Vücut losyonuna kadar denemediğiniz yenilik mi kalmıştı? Yalan mı? Onun için de teriniz bebek gibi kokardı. Birbirinizin iç çamaşırını alırdınız yanınıza hatıra olarak. Ayrılık zamanlarında kokusunu içinize çeker, bulutların üzerinde gezinirdiniz.
Evlendikten sonra da aynı titizliği gösterdiniz mi beyefendi, hanımefendi? Bakıyorum birden sağlıklı yaşam bahanesiyle soğan sarımsak yemeye başladınız. Yemeyin demiyorum ama en azından ikiniz aynı anda yiyebilirdiniz. Hatta yedikten sonra bir süre yakınlaşmayabilirdiniz. Ama öyle olmadı. Daha beteri bile oldu, sabahın erkeninden eşlerden biri gözündeki çapağı temizlemeden başladı sevişmeye. Böylece karşı taraf ilk defa sevgilisinin hiç de hayalinde canlandırdığı gibi Olimpus Tanrılarından olmadığı, diğer insanlar gibi olduğunu fark etti. Tuvaletin kapısı açıkken en sevdiğiniz yemeği nasıl yiyemezseniz, soğan sarımsak ve çürük kokan salyalı bir ağızla da sevişemezsiniz. Göğüsleri kızarmış yağ ve salça kokan bir kadınla cinsellik düşünülebilir mi? Eğer böyle bir şeyi yapmaya zorlanırsanız, aşkınız küllenmeye başlar.
Elbise meselesi ayrı bir dert olmaya başladı zamanla. Evlendiğinizin ilk haftalarında özellikle iç çamaşırlarınızı kendiniz makinaya atıyor, yıkandıktan sonra yine kuruması ve katlanmasıyla siz meşgul oluyordunuz. Zamanla erkeklik damarınız tuttu ve terk ettiniz bu alışkanlığınızı. Eşiniz de etrafına kokular saçan ve üzerinde sarıdan kahverengiye kadar lekeler barındıran iç çamaşırlarınızı parmaklarınızın ucuyla yalandan tutarak makinaya tıkmaya başladı. Ve siz aşkımız nasıl tükendi diye şaşırıyorsunuz öyle mi?
Sonra ne oldu? Sonrasını sen bile tam olarak kestiremiyorsun değil mi, bizzat kendin yaşadığın halde. Her şey o kadar çabuk gelişti ki, anlaman için zaman bile bulamadın. Onun için ölmeyi bile aklından geçirmiştin. Hatta gelecekte kavuşamama ihtimaline karşı bunu birbirinize itiraf bile etmiştiniz.
Bir elmanın yarısı gibiydiniz. Ne olduysa birden kendinizi hakimin karşısında buldunuz. Mahkeme sebebiniz şiddetli geçimsizlik. Evlilik cüzdanınıza bakarsanız evleneli, dört yıl bile geçmemiş. Peki nasıl olabilir böyle bir şey. Dünyayı yakacak sandığın bir yangın, nasıl bir anda saman alevi gibi sönüp gitmiş, yerine tanınamayan ve tanımlanamayan bir enkaz bırakmıştı. Artık değil birbirinizden ayrı kalınca ölmek, beraber kaldığınız süre ömrümüzden alıp götürür olmuştu. Ne olmuştu ve nasıl olmuştu? Olabilir miydi böyle bir şey? Bu bir rüya mıydı? Rüya olmasını bekliyor, uyanmak istiyorsunuz. Ama uyanamıyorsunuz. Çünkü bu gerçeğin ta kendisi…
Tuvalete gitmeye korkuyordunuz, daha doğrusu utanıyordunuz. Sen beyefendi sigarayı tuvalette yakıyordun, hanımefendi sen de parfümünü aynı yerde tazeliyordun. Tabi tuvalete gitmeden önce aşığınızın en sevdiği filmi açıp sesini yükseltmeyi unutmuyordunuz. Birbirinize kötü kokularınızı ve gürültünüzü duyurmamak için. Yani yellenişinizin sesi ve kokusu sevgiliniz tarafından duyulmasın diye. Öyle değil mi?
Aslında bu işleri evlenmeden önce buluşmaya gelmeden tuvalette yarım saat ıkınarak hallediyordunuz. Böylece birbirinizin yanındayken melekler gibi tuvalet ihtiyacınız olmuyordu, küçük su haricinde. Sevgilinizin çişini içebileceğinizi sandığınız (ama hiç denemediniz) bir çağda bu, o kadar problem teşkil etmiyordu ikiniz için de. Çünkü aşık olduğunuz gerçek değil, hayaldi. İğrenç mi? Yapmayın ya! Siz birbirinize söylerken iyiydi de şimdi ben söyleyince mi tiksindirici olmaya başladı?
Böylece kendinizde olduğunu bildiğiniz kötü ve iğrenç tarafların karşıda olmadığına inanmaya alıştırmıştınız kendinizi. Bu gerçeği göremeyecek kadar aklınızı başınızdan almıştı aşk denen fırtına.
Sonra ne oldu biliyorsun değil mi? İstediğin gibi yeyip içmeye başladığın gibi tuvaleti de istediğin gibi kullanmaya başladın. Gök gürültülü ihtiyaç gidermeye, tuvaleti temizlemeden çıkmaya, kokunu duyurmaktan çekinmemeye başladın. Partnerin de bilmukabele aynısını yapmaya başlayınca olanlar oldu tabi. Aşkınızı ortaya çıkaran ve onu her daim ayakta tutan büyü bozuldu. Kulağı, burnu akmaz, gözü çapaklanmaz, önden arkadan mide bulandırıcı ses ve kokular salmaz sandığınız idol bir anda kaybolmuş yerine diğerlerinden farkı olmayan bir fani gelmişti. Üstelik diğerlerinden farklı olarak bu iğrenç faniyle aynı çatıyı, aynı masayı, hatta aynı yatağı paylaşmak zorundaydınız. Doğal olarak da kısa zaman içinde aşkınız dışarıda kalmış et gibi bozulmaya başladı. Şaşılacak bir durum yok yani aşkınızın tükenmesinde.
Evlenmeden önce özellikle erkekler gergedan gibi ağzınızı gere gere yemek yemiyordunuz. Gayet nazik ve estetik geviş getiriyordunuz. Zaten çoğu zaman önceden aperatif bir şeyler atıştırdığınız için uzun vadeli yemenize gerek kalmıyordu. Melekten farkınız yoktu yani, unuttunuz mu? Sevgiliniz de öyleydi. Ama evlendikten sonra hıçkıra geğire ağzınızı iki tarafa yaya yaya yemeye başladınız. Sofrada ağzını gergedan gibi gererek dişini karıştırmaya, hatta burnuna bile zaman zaman parmak atmaya başladın. Ne oldu hoşuna gitmedi mi? Miden mi bulandı? Yazık, üzüldüm şimdi. Ne yani yanlış mı söylüyorum?
Önceleri seviştikten sonra geceye kalırsanız sırt üstü yatıyordunuz. Uykuda bile olsa yanlışlıkla yellenmemek için. Her ne kadar bakliyat türünden yellendirici şeyler yemeseniz de işi şansa bırakmak istemiyordunuz. Sonra ne oldu? Tercihleriniz değişti birden. Çünkü artık hep onun istediği gibi yaşamak ağır gelmeye başladı. Yüzüstü yatmaya başladınız. Birden milli yemeğiniz fasulyeyi soğanla beraber tüketmeye başladınız. Tabi sabaha kadar yellenmeye… Hatta egemenlik alanınızı genişleterek oturma odasında, koridorda, alışveriş esnasında filan da rahatlıkla yellenemeye başladınız. Belki bunu gök gürültüsü şeklinde yapmıyorsunuz, çoğu zaman sızdırarak kaçtı ayağına yatıyorsunuz ama fark eder mi sonuç itibariyle.
Eskiden sevgiliyken yani hasta olmazdınız. Daha doğrusu hastayken buluşmazdınız. Dolayısıyla birbirinizin burnunun kulağının aktığını fark edemezdiniz. Ağzınızın kanalizasyon gibi koktuğunu hiç fark ettirmeden kurtardınız. Ama evlenince mızrak çuvala sığmamaya başladı. O zamanlar hastalıktan dolayı gözünüzün altı morarmaz, burnunuz pancar gibi kızarmaz, dudaklarınızda öpüşmeyi engelleyen yaralar oluşmazdı. Çünkü siz, her ikiniz de Olimpus’tan gelen meleksi varlıklardınız değil mi o zamanlar? Böylesine kim aşık olmaz?
Sonra ne oldu? Hastalığın etkisiyle yüzünüz makyaj tutmamaya başlayınca, olanlar oldu. Ay doğru ve gerçekler ortaya çıktı. Aşık olduğunuzu sandığınız kişinin de diğerleri gibi kirli ve iğrenç bir bedeni olduğunun farkına vardınız. Bu varış sonun başlangıcı oldu aşkını için. Çok geçmeden aşkınız güneş görmüş buz gibi erimeye başladı.
Bedensel yalanların farkına varma ruhunuzu da etkiledi. Eskiden sevdiğiniz için yaşıyordunuz. Kendi kişilik özellikleriniz mümkün mertebe ortaya çıkarmamaya çalışıyordunuz. Yani onun sevdiği yemekleri sevmeye çalışıyor, onun dinlediği müziği dinliyor, onun izlediği filmi izliyor; kısacası onun gibi olmaya çalışıyordunuz.
Zamanla sevdiğinizi sandığınız kişinin buna değmediğini anladınız. Tekrar kendinize dönmeye başladınız. Zaten kendinizden uzaklaştıkça bunalmıştınız iyice. Belki bu bunalım gerçekkleri daha iyi görmenizi sağladı. Orası tam anlamıyla net değil. Ama net olan kendi kişilik özelliklerinize dönmenizle beraber aynı çatı altında tartışmalar yaşanmaya başladı.
Ve kendinizi şiddetli geçimsizlişk şikayetiyle hakim karşısında buldunuz. İşte aşık olmak böyle bir şey. Ne kadar genç yaşta aşık olursa insan bu hayal batağına saplanması o derece şiddetli ve acılı olmakta. Yaş ilerledikçe bu hatalara kapılma olasılığı eskiye göre daha az ve evlilikten sonra yaşananların yaşatacağı travma daha hafif olabilir. Buna da tam olarak emin değilim ama öyle olması gerektiğini düşünüyorum.





Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6172
2 Firari Fırtına 4240
3 Mustafa Ermişcan 3443
4 Hasan Tabak 3316
5 Nermin Gömleksizoğlu 3015
6 Uğur Kesim 2914
7 Sibel Kaya 2742
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2480
9 Enes Evci 2441
10 E.J.D.E.R *tY 2218

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:683 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com