Romanlar

Karganın Yolculuğu (Fragman 25)
Okunma: 56
Karga Kara - Mesaj Gönder


Gözlerimi açtığımda yine beyaz adamın kıtasındaydım. Beyaz adamla aramız giderek açılıyordu. Eskiden kutsal ölüm tanrısı iken artık kötü bir ölüm habercisinden başka bir şey değildim onların dünyasında.

Shakespeare denen müphem yazar sesimle kötülüğün kapılarını tığımdan dem vuruyor; “…ama kuzgunlar nasıl vebalı evin damına üşüşür, bu da gelip aklıma takılıyor” diye yazıyordu.

Kıtada baykuşlar zamanıydı. Ruhları olmayan akla tapan filozoflar üremişti her yanda; filozof diyorlardı onlara. Descartes adında bir baykuş mükemmelliği yeniden icat etmişti. Ne var ki mükemmelliğin kötü yanı mükemmel olmayan hiçbir şeye izin vermemesiydi. Mükemmellik Tanrılar için uydurulmuş kötücül bir kelimedir.

Kant adında bir adam kılığındaki başka bir baykuş ise saf aklı arıyordu. Oysa istençsiz bir akıl boşluktan başka nedir ki. İstençsiz bir akıl aranacak bir şey değildir. Aklıyla uzun süre baş başa kalanlar bilir bunu. Ben de karanlığın zamansızlığında yaşamıştım bunu. Saf akıl bütün zalim çılgınlıklara hizmet eder ki inanç denen şey de akla uygun saçmalıkların taşlaşmasıdır sadece. İstenç ve akıl bir araya geldi mi de hiçbir şey imkansız değildir. Kant’ın Zamanı ise olsa olsa Kronos’tu, yenilmiş bir Tanrı, edilgen bir seyirciydi altı üstü.
Bir başka baykuş Hegel ise dönüşümün felsefesini yapmıştı ama saf mantıkla… İlk o zaman kendi hikayemi kendim yazmak için benim de insan olmam gerektiğini düşünmüştüm. Belki Hegel’in fark ettiği ama doğru düzgün sezemediği benim hikayemdi kim bilir?

Sonuçta beyaz adamın mükemmel Tanrısı ve inancı gibi aklı da korkunç ve boğucu olmaya başlamıştı. Artık duygusuz bir akla tapmaya başlamışlardı.

Kaplumbağa kıtasına geri döndüğümde tam bir hayal kırıklığı yaşayacaktım. Çünkü burası artık beyaz adamın Amerikası olmuştu. Benim halkım, benim çocuklarım yerlisi oldukları kıtada rezervlere tıkıştırılmıştı. Beyaz adamın aklı ruhu yenmişti. Bu da yetmemiş halkıma da kendi Tanrılarının korkunç dinini yaymaya başlamışlardı. Neyse ki ne kadar uğraşmışsalar da Kızılderililerin ruhu, anılarını ve inanışları yok edememişlerdi. Bunlar bırakın yok olup gitmeyi, kış geceleri yaşamaya devam edecekti. Bazı çok eski hatıralar canlılığını kaybetse de, bir büyücünün düşleri üzerine yeni efsaneler yaratılacaktı. Baykuşların saf aklı burada düşleri ve vizyonları yenemeyecekti. Düşsel arayışlarla ilgili dini ayinler; terleme çadırları, tek başına uyumadan geçirilen geceler, acı çeken bedenler ve ruh veren peyote bitkisi sayesinde hakikat bu topraklarda yaşamaya devam edecekti.

Halkım atalarının av sahalarından sürülmüş ve toplama kamplarında acı çekmekte umutsuz halkıma yardım etmek için Wovoka adıyla ortaya çıktım. Bir toplama kampından başkasına gidip uçup onlara bildiğim bütün eski efsaneleri ve kendi hayatımı anlatmaya başladım. Amacım çocuklarımın geçmişini unutmamasıydı ama bilmeden bir Kızılderili dininin peygamberine dönüşecektim. Bana Peyote peygamberi diyeceklerdi. Onlara Wakiash’ın hayvan dansını öğretiyor ve bu dansın beyaz adam gelmeden öncesini yaşatacağını söylüyordum. Onlar ise bu dansın Kaplumbağa kıtasını gerçekten beyaz adam gelmeden önceki o eski çevireceğine inanacaklardı ve onu Hayalet Dansı adında bir ritüele çevireceklerdi. Ölüp insanlarımın arasında Crow Dog olarak yeniden doğduğumda öğrettiğim dansın hayalet dansına dönüşmüş halini çocuk olarak kendi gözlerimle gördüm. İnsanlar el ele tutuşuyor, güneşe bakarak dönüp durularken, şarkılar söylüyorlardı. Dans ettikleri dairenin tam orta yerinde küçük bir ladin ağacı vardı. Sırtlarında güneş, ay, yıldız ve kuzgun şekilleri boyanmış mintanları vardı. Durmadan dönüp duruyorlar, dans ediyorlardı.

1890 yılında bu kurtarıcı hayalet dansı Ova Kabilelerini kasıp kavurduğunda ben de bir hayalet dansçısıydım artık. Kızılderilierin her kabilesinin hayalet dansçıları bir Crow köyünde bir araya gelmişti. Görülmeye değer bir birliktelikti. Bir zamanlar metafor olarak söylediğim düş sanki gerçeğe dönüşmüş gibiydi. Binlerce farklı kabileden Kızılderili, şefler bir araya gelmiştik. Biz ülkedeki yüzlerce hayalet dansçısı el ele tutuşup daire halinde dönerken ve hayalet dansı şarkıları söylerken. Ölmüş atalarımız da bizlerle dans ediyordu sanki. Kendimizi ölümsüz hissediyorduk birer insan olsak da. Çünkü üstlerimizdeki yıldız, ay, güneş ve kuzgun motifleriyle boyanmış gömlekler bizi ölümden koruyordu. Zaman zaman kendimizden geçiyor, ortalığın bizon kaynadığı şahane bir ülkeye gidiyor ve orada çok uzun zaman önceleri ölmüş atalarımızla karşılaşıyorduk.

Ne var ki beyaz adam düşlere karşıydı ve hayalet dansını bir ayaklanma olarak gördü. Haklıydı da hayalet dansı beyaz adamın aklına karşı silahsız bir başkaldırıydı. Beyaz adamın öldürdüğü hayaletlerin dansıydı. Bu yüzden tüfekleriyle geldiler rezervlere, toplama kamplarına ve köylere. Biz dans ederken köye baskın yaptılar ve hayalet dansçılarını alıp götürdüler. Ben ve birkaç dansçı daha saklanarak kurtulmayı başarmıştık. Tek başıma peşlerinden gittim askerlerin iz sürerek. Nihayet atlı askerlerin elleri kolları kelepçeli hayalet dansçılarını yürüttüğü konvoya çölün bir yerlerinde ulaştım. Onları uzakta bir tepeden izliyordum. Onları başka bir kampa götüreceklerini düşünüyordum. Sonra akşamüstü durdu askerler. Komutanları dansçıların kelepçelerini çözmelerini emretti askerlere. Yaklaşık iki yüz dansçıya karşılık çoğu atlı beş yüze yakın asker vardı ve askerler hayalet dansçılarının her birine birer kürek verip çölün ortasındaki bu bilinmeyen yerde bir çukur kazmalarını emrettiler. Bu çukurun ne işe yarayacağını anlamıştım, onlar da anlamıştı ama yapabilecekleri bir şey yoktu. Başlarında silahlı beyazlar çukuru kazmaya başladılar dansçılar. Saatlerce çocuklarımın, insanlarımın kendi mezarlarını kazmalarını izledim. Sonunda komutan atıyla çukurun etrafından geçtikten sonra askerlerine işaret verdiğinde çocuğundan yaşlısına yüzlerce kızılderilinin üzerine kurşun yağmaya başladı. Nihayet bütün hepsinin öldüğüne emin olan askerler çukuru kapatmaya başladılar.

Hayatımda Tanrıların ve insanların pek çok vahşetine tanık olduysam da bana en çok dokunan bu olacaktı. O akşam orada içimde bir şey kırıldı. Tanrılardan çoktan vazgeçmiştim ama o an insanlığa karşı olan bütün iyi duygularımı da kaybetmiştim. Anlamıştım tıpkı Tanrıları gibi insanlar da öldürmekle kaimdi.

Geri dönüp Kızılderililer arasında bu olanları gördüğüm herkese anlattım. Ama bana değil beyazlara inandılar; sırf dansettikleri için yüzlerce insanın öldürülebileceğini naiv kalpleri kabul etmeyecekti hiçbir zaman. Beyazlar ise onları gizli bir kampa götürdüklerini söylediler ve halkım onların yalanlarına inanmayı benim korkunç hakikatime tercih ettiler. Bir zaman sonra bu hikayeyi anlatmaktan ben de vazgeçtim. Çünkü bana inansalar da ellerinden ne gelirdi ki. Beyaz Adam ve Tanrısı mutlak güçlüydü ve onlar için güçlü olmak haklı olmak demekti.

Sonunda şef Crow Dog olarak ben de sustum ve acımı içime gömdüm.

On yıllar sonra iyice ihtiyarlamıştım ve neredeyse o katliamın anısı bende de silikleşmişti. Artık ben bile o gördüğümün kötü bir kabus olduğuna inanmaya başlamıştım neredeyse. Ta ki bir Peyote benim dinimin Yahuda’sı vicdan azabıyla o gün o köye beyazları kendisinin çağırdığını söyleyene kadar. Karım Kızıl Köpek altmış yaşında ölmüş ve cenaze törenini yapmıştık. Cenaze töreninden sonra başka köylerden gelen şeflerle peyote içmeye başlamıştık. Saatler sonra diğer bütün şefler gitmiş sabaha yakın sadece ben ve Benekli Kuyruk kalmıştık ateşin başında. Oturmuş peyote dolu çubuklarımızdan çekiyor ve susuyorduk. Alevlerin ışığı Kuyruk’un yüzüne vururken bir ara gözlerinden yaşlar süzüldüğünü gördüm. Bunu gördüğümü o da fark etmişti. Bir karga bir gözyaşı damlasının üzüntü mü pişmanlık mı yoksa vicdan azabı gözyaşı olduğunu anlar ve ben de Kuyruk’un içinde büyük bir vicdan azabını uzun zamandır taşıdığını sezmiştim o an. Öyle hissetmiştim ki o anda karşımda oturmaktansa ölmek istiyordu. Yüzüne bakıyordum, gözlerini benden kaçırıyor göz göze geldiğimizde ise bir suçlu gibi bakıyordu. Hiçbir şey sormadım, bunca uzun zamandır taşıdığı yükü daha fazla taşıyamayacağı ve itiraf edeceği belliydi. İşin aslı merak da etmedim ikimiz de yetmişlerine gelmiş iki ihtiyardık ki ben bundan önce de sayısız asırlar yaşamış ve birçok vicdan azabını içimde taşımaya alışmıştım. Neden sonra gözlerime bakarak “O gün, Beyazların hayalet dansını neden bastığını biliyor musun?” diye sordu. “Hayalet dansından korktukları için” dedim.” “Evet” dedi, “Hayalet dansından zaten işkilleniyorlardı ama o son büyük dansın bir ayaklanmanın başlangıcı olduğunu düşünmüşlerdi.”

“Çünkü” diye devam etti “Onlara böyle olacağını ben söylemiştim.” O an öylece onun yüzüne bakakalmıştım. Bir yandan kulağımda çukurun içinde kurşunlanan kadın erkek yaşlı çocuk insanların çığlıkları ölüm şarkıları ve haykırışları çınlıyor öte yandan karşımda oturan yaşlı adamın acı dolu yüzü karanlıkta ışıl ışıl parlıyordu. “Neden” diye sordum sonunda, “Bunu neden yaptın Kuyruk?” “Senin yüzünden” dedi, “daha doğrusu karın Kızıl Köpek için. Ona aşkımdan. Askerler seni de götürürler sanmıştım. Sen gidince Kızıl Köpek’le ben evlenecektim. Ama nasıl olduysa sen kurtuldun ve…” Gerisini tamamlayamadı sözünün ama ben biliyordum. Kuyruk da bir zamanlar benim içine düştüğüm tutkulara kapılmıştı işte. Onu anlıyordum. Ölmüş karım Kızıl Köpek’le ise sırf bana Kızıl Kuş’u hatırlattığı için evlenmiştim ama işin aslı onu gerçekten hiç sevmemiştim. “O da seni seviyor muydu?” diye sordum. “Evet,” dedi “Ama merak etme seni hiç aldatmadı.” Sonra sayıklarcasına konuşmaya devam etti: “Aslında askerlere yalan söylememin başka sebepleri de vardı. Peyote Baba’nın kehanetinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini görmek istedim. Eğer haklı ise beyaz adam hayalet dansçılara hiçbir şey yapamayacaktı. Ruhlar onları kurtaracak ve dünya yine beyaz adamdan önceki haline dönecekti.” “Peyote Baba,” dedim, “Asla beyaz adamın yok olacağını söylemedi. O dünyanın onlara rağmen onlardan önceki gibi olacağını söyledi. Biz kendi ruhumuzu kaybetmezsek beyaz adam olsa da biz kendi dünyamızda yaşarız dedi.” Bu sözlerin gizemini şimdi anlamış gibi ağzı açık bakıyordu bana. Bir süre sessizce ateşi izledik. “Karga” diye sessizliği yine Kuyruk bozdu, “şuna inanmalısın ki dansçıların ölmesini istememiştim, senin de tabii. Sizi başka bir yere götürürler sanıyordum. Sonra sen onlara yapılanı söylediğinde doğru söylediğini biliyordum ve bu acı şimdiye kadar hep içimde kaldı. Nasıl öleceğimi bilmiyorum, Karga. Yaptığımdan sonra o hayaletlerle nasıl karşılaşabilirim? Onları yanına gidemem.” Elim kendiliğinden alevlerin ışığıyla kızıl kızıl parlayan bıçağıma gitti. “Merak etme,” dedim “Seni onların yanına göndermeyeceğim.” Minnetle başını önüne eğdi. Kalkıp yanına gittim ve gözlerine bakarak bıçağı kalbine soktum. Bir süre acı çektikten sonra huzur içinde kollarımın arasında gevşedi bedeni. Ruhu ise peyote dumanı halinde Kuyruklu’nun biçimini alıp oturdu karşıma: “Yaptığımı kimseye söylemeyeceksin değil mi Karga?” “Söylemeyeceğim” dedim. Sonra Kuyruğun ruhu gülümserken onun silueti biçimindeki duman dağıldı ve gitti.

Sabah olmadan herkes uykudayken beyaz adamın mahkemesinin olduğu en yakın şehre yürümeye koyuldum. Artık köyde kalamazdım, başka bir kabilenin şefini öldürmüştüm ve bu yüzden iki kabilenin arasının bozulmasını istemiyordum. Ben gidince bu sorun hallolacak ve kimse Kuyruk’u neden öldürdüğümü sormayacaktı. Beyaz adama bir adamı öldürdüğümü söyleyecektim ve onlar da beni asacaklardı. Ne var ki uzun bir yürüyüştü bu, çünkü beyaz adamın en yakın kasabası buradan 150 mil uzaktaydı. Oraya uçarak da gidebilirdim ama ben bu çöllerden geçen zorlu yürüyüşü seçtim. Ölümüne yürüyen bir adamdım acelem yoktu hem de bu yolculukta düşünecek çok zamanım olacaktı. Bu yürüyüşüm boyunca öldükten sonra bir daha doğmamanın; bir daha insana dönüşmemenin hayallerini kurdum. Yorulmuştum ezelden beri bunca anıyı taşımaktan, yok olmak istiyordum artık.

Böyle böyle sıcak gündüzlerden, çöllerden; soğuk gecelerden geçerek nihayet on beş gün sonra yorgun ve bitkin bir halde kasabaya ulaşmıştım. Beyazların şaşkın bakışları arasında mahkeme binasına girdim ve Benekli Kuyruk’u öldürdüğümü; asılmak için geldiğimi söyledim. Beni birkaç gün bir hücreye koydular. Sonra hücreden çıkarıp takım elbiseli bir adamın odasına götürdüler beni. Adam bana mahkemenin Kızılderili Yerleşim Bölgesinde yargılama yetkisi olmadığını, bu yüzden Yüksek Mahkemece affedildiğimi söyledi. Denizlerin ötesinden gelerek topraklarımızı alıp bizi öldürme yetkisini kendinde bulan Beyaz Adam şimdi tutmuş beni yargılama yetkisi olmadığını söylüyordu.

Tek bir şey söylemeden çıktım kasabadan. Yine onlarca mil yürüdüm ve hayalet dansçılarının gömüldüğü çukura vardım. Sonra orada hayalet dansı yapmaya başladım. Bir süre sonra bütün hayaletler çukurun içinden çıkıp benimle dansetmeye başladılar. İşte kehanet gerçekleşmişti. Yüzlerce mil boyunca tek beyaz adamın olmadığı çölün ortasında dans ediyorduk beyaz adamın olmadığı dünyanın ortasında. Nihayet ölüm şarkımı söylemeye başladım onların eşliğinde. Sonra gecenin karanlığında bir kuzguna dönüşüp çıktığım karanlıklara doğru uçtum bir daha hiçlikten çıkmamak unuduyla.



Karga Kara



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6182
2 Firari Fırtına 4249
3 Mustafa Ermişcan 3463
4 Hasan Tabak 3328
5 Nermin Gömleksizoğlu 3025
6 Uğur Kesim 2921
7 Sibel Kaya 2750
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2515
9 Enes Evci 2451
10 E.J.D.E.R *tY 2220

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1408 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com