Hikayeler

ŞALGAMCI ŞERAFETTİN ABİ İLE AŞIRI ACIKLI İSPANYOL MUHABBETİ
Okunma: 78
Kerem TEĞİN - Mesaj Gönder


Un, Dos, Tres
Un pasito patras
Aunque me muera ahora maria
Hopppaaaaa

-Ya abi bir kere daha, lütfen!
-Olmaz iyice maymun ettin beni.
-Vallahi son bir defacık, başka da istemem.


Un, Dos, Tres
Un pasito patras
Aunque me muera ahora maria
Hopppaaaaa

Artık ne kadar gülmüştüm hatırlamıyorum yorulan çenem patlamak üzere olan karın kaslarım bana durmamı söylüyordu gülmekten ölmek deyiminin yaşamak üzereydim. Diyaframım iflas etmişti. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Ellerim karnımda, ağzım mağara gibi açıktaydı. Etraftan bize bakanlara aldıracak halde değildim. Ama durmalıydım. Bunu biliyordum.

Iyi adamdır Şerafettin Abi. Kırk altı yaşında, bekar, saçları ön taraftan seyrek. Sigara içmekten sararmış bir bıyığı olan zayıf yüzlü yatak yorgan toplasan altmış kilo ya var ya yok. İçine çökmüş yanakları ve hafif kıllı göğsü ile yel vursa uçacak kadar narin biri. Sultan Sokağı’nın girişinde bir şalgamcı tablası var. Uzun favorileri, daima giydiği İspanyol paça pantolonları ve pos bıyığıyla tam bir karakter. İlkokul terk ama edebiyata ve özellikle şiire çok düşkün. Yazdığı şiirleri tablasının cam çerçevelerine asar. İspanyol paça pantolonu ve yukarıdan üç düğmesi açık gömleğiyle Yeşilçamdan fırlamış gibi. On kardeşin en küçüğü. Bu yüzden de başına buyruk. “Delikanlılığa adım attığımda bütün kardeşlerim evli barklıydı.” Diyor. Dolayısıyla aile geçindirme gibi bir sıkıntısı olmamış. Burda kimse zengin değildir ama sırtında hep bir geçim sıkıntısı vardır. Onun cebi de delikmiş ama hiç sorumluluk altına girmemiş. Tam bir solcu. Seksenlerden kalma bir özellik. Solculuk dedin mi adamın aklı gidiyor. Çok seviyor solculuğu solları. Lakabını da bilmeyen yok: İspanyol Şerafettin. İyi derecede de İspanyolca bilir. Bu lakabı almasının bir hikayesi de var tabi. Öyle kolay değil İspanyol olmak. Acı bir hikayesi var. Ondan dinleyelim bu lakabın öyküsünü.

Seksenlerin ortası. Pos bıyık ve İspanyol paçanın moda olduğu zamanlar. Ortalık sağ-sol kavgalarıyla inliyor. Biz de solcuyuz ama sağlam solcuyuz. Ben hiçbir işte dikiş tutturamıyorum. Aklım havalarda. Bir baltaya sap olamıyorum bir türlü. Şiirler, romanlar aklımı alıyor. Bari baba mesleği olan şalgamcılığı yapayım dedim. Babamdan kalma tablayı kapıp anayolun kenarında ufak tefek satışlar yapıyorum. Bıyıklarıma badem yağı sürüyorum, saçlarım belimde. Kızlar etrafımda pervane. Benim aklımsa şiirlerde. Yazıp yazıp duvarların üstüne koyuyorum kağıtları. Alan okuyor, okuyan geliyor. İlçenin artisttiyim yani. Bir gün bir müşteriye şalgam doldururken bir turist grubu geçti önümden. Üç kız, beş erkek… Şu tepedeki lahitleri görmeye gelmişler galiba diye düşündüm. Hep oraya giderler çünkü.Tam o esnada içlerinden bir erkek elimdeki bardağı arkadaşlarına gösterip bir şeyler söyledi. Hepsi şaşkınlıkla bardağa doldurduğum şalgama bakıyorlardı. Bir kız benim İspanyol paça pantolonumu görüp yanıma yaklaştı. Arkadaşlarına beni işaret etti. Hepsi tablanın bu tarafına geçip yanıma geldiler. Hepsini bir gülme aldı. Bağırıyorlar, gülüyorlar, kahkaha atıyorlar. İçlerinden biri rehbere bir şey sordu. Rehberin dediğine göre şalgamı önce kan sanmışlar sonra da şarap. Etrafıma toplanıp resimlerimi çekmeye başladılar. Kimisi bıyıklarıma dokunuyor kimisi saçlarıma kimisi de İspanyol paça pantolonuma. İlk kez orda gördüm onu. En arkalarındaydı. Yanıma geldi. Gülümsüyordu. Şalgam dolu bardak hala elimdeydi. Eliyle bardağı işaret edip rehbere bir şeyler söyledi. Ben bardağı ona uzatıp içmesini söyledim. Ürkek bir tavırla bardağı elimden aldı, hafifçe ağzına götürdü, küçücük bir yudum almıştı ki istemsizce aldığı yudumu üzerime tükürdü. Tadını beğenmemişti belli ki. Ani bir refleksle özür dilemeye çalıştı Bense tabladan bir peçete uzattım kendisine. Peçeteyi aldıktan sonra bir kere daha tükürdü. Bir şeyler söylüyor fakat ben anlamıyordum. Diğer arkadaşları durmadan benim ve şalgamın resmini çekiyorlardı. Onun o kadar güzel gözleri vardı ki ben yarı utangaç yarı merak dolu bakışlarla onu süzüyordum. Diğerleri bana veda ederken o hala tükürüyordu. Peçeteyi çöp kutusuna attıktan sonra hiç beklemediğim bir anda boynuma sarıldı. Kokusu beni o kadar afallatmıştı ki ben ne olduğunu bile anlamamıştım. Ellerim öylece kalakaldı. Ben daha bu şoku atlatamamışken yanağıma bir öpücük kondurdu. Kollarını boynumdan çekip “Guapo” dedi. Sonra hızla arkadaşlarının yanına doğru koşarken tekrar döndü. Elini öpüp bana doğru salladı. Galiba yarım saat öylece arkasında baktım, durdum. Onlar ne güzel gözlerdi öyle? Kokusu burnumdan hiç gitmesin istiyordum. Tabureme oturdum. Sonra nasıl olduğunu anlamadım ama akşam olmuştu. Eve nasıl gittim bilmiyorum. Sigara üstüne sigara yakıyordum. Başım çatlamak üzereydi. İnsan nasıl böyle düşüncelere dalar, dalar ve çıkamaz anlamıyordum. Hayatında ikinci kez görmeyeceğin biri seni nasıl bu kadar etkiler? O kız kim, nereli, burada ne işi var. Kafamda milyon tane soru… Sabaha kadar hiç uyumadım. İşe gitmek içimden gelmiyordu ama evde durmaktan sıkılmıştım. Tablamı alıp işe gittim. Gözlerim dalmış sigara yakarken o rehberi gördüm. Yavaş adımlarla sokağın aşağısından geliyordu. Bir heyecan sardı beni. Daha tablama yaklaşmamıştı ki önüne çıktım. O turistlerin kim olduklarını sordum. İspanyollarmış, lahitleri görmeye gelmişler, İstasyonun karşısındaki otelde kalıyorlarmış, yarın da ülkelerine dönüyorlarmış. Hem sevinç hem üzüntüyü aynı anda yaşadım. Oradaydı, sadece beş yüz metre uzakta. Ama bir gün sonra kilometrelerce… Tablamı kaptığım gibi otelin yolunu tuttum. Teypten de İbrahim Tatlıses’in Bir Kulunu Çok Sevdim adlı şarkısını açtım. Otelin önünde gezinmeye başladım.

Bir kulunu çok sevdim
O beni hiç sevmiyor.
Kalbimi ona verdim.
Artık geri vermiyor.

Otel bahçesinin önünde durmuştum ki onları gördüm. Hem vallahi hem billahi ordaydılar. Bir masada oturmuş konuşuyorlardı. Adını bile bilmediğim bir kız için şu düştüğüm hallere bak dedim kendi kendime. Sonra da avazım çıktığı kadar bağırdım: Şalgamcııııııı. Önce hepsi ürktü. Sonra bana doğru baktılar. Bir anlık bir tereddütten sonra bağrışıp gülüşmeye başladılar. Hepsi de el sallıyorlardı. Ben de onlara el salladım ama gözüm ondaydı. O bana bakıp “Guapo” diye el sallamaya devam ediyordu. Masadan kalkıp koşmaya başladı. Yanında bir kız daha vardı. Otelin kapısında gördüm onları. Bana doğru geldiler. Biri bir koluma diğeri bir koluma girdi ama ben diğerine hiç bakmadım. Beni otelin bahçesindeki masalarına götürdüler. Hepsi benle teker teker tokalaştı. Kimi omzuma vuruyor kimi beşlik çakıyordu. Ben gözümü ondan alamıyordum. Hani tufan kopsa ondan başkasına bakamazdım, o derece. O da tatlı tatlı bana bakıyordu. Gözleri çok güzeldi güzel olmasına ama o gülümseme yok mu? Ben onun kadar tatlı gülümseyeni görmedim. Önüme bir içecek koydular ama ben hiç bakmadım. Onların kahkahaları arasında elimi göğsüme koyup “Benim adım Şerafettin.”, sonra onu işaret ederek “Senin adın ne?” diye sordum. Arkadaşlarının ooooo, aaaaa, yoooo bağırışları duyulmaya başladı. Belli ki ona takılıyorlardı. Ama o gülümsemeye devam ediyordu. Bana bakıp “ Maria Ferre…” dedi. –Soyadını ölseniz söylemem, gider bulursunuz.- Maria ha, Maria. Ulan ne güzel isim. Tıpkı Meryem gibi. Kendi kendime adını tekrarlayıp durdum birkaç kere. Sanki unutacakmışım gibi. Maria, Maria, Maria… Zaman nasıl geçmişti bilmiyorum. Akşam olmuştu. Onlar da sıkılmamıştı belli ki. Ama yarın gideceklerdi. Ben bir daha Maria’yı hiç göremeyecektim. Zaten evlenip beş çocuk yapacak gibi bir umut taşımıyordum içimde ama gidecek olmasını yüreğime anlatamıyordum. Nasıl oldu anlamadım ama içimde bir yanardağ patladı. Birden bir türkü tutturdum. Hepsi birden susup ne olduğunu anlamaya çalıştı. Ben karnımdan başlayıp dişlerime kadar uzanan bu alevi türküyle söndürmeye çalışıyordum.

Sinemde gizli yaram var kimse bilmiyor.
Hiçbir tabip şu yarama merhem olmuyor.
Boynu bükük bir garibim yüzüm gülmüyor.
Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen?

O, güzel gözleriyle bana bakarken ben gözyaşlarımı tutamadım. Koca adam ağlaya ağlaya türküyü söyledim. Yabancı olabilir ama eşek değil sonuçta. Bir şeyler döndüğünü anlamıştı. Herkes suspus olmuş beni dinliyordu. Ben türküyü bitirip derin bir nefes aldıktan sonra hiçbir şey demeden masadan kalkıp yürümeye başladım. Arkama bakamadım. Bakarsam yarım kalan kalbimi de orda bırakacağımı biliyordum. Tablama varmıştım ki ardımdan bir ayak sesi duydum. Oydu. Elinde bir kağıt bir kalem koşarak geldi. Bir müddet gözlerime baktıktan sonra kağıda bir şeyler yazdı. Yazdığı kağıdı bana uzatırken hala gözlerime bakıyordu. Kağıdı elime alıp ne olduğuna bakayım derken eliyle yanağımda kuruyan gözyaşımı silmeye çalıştı. Ben ellerine bakarken boynuma sarıldı. Allah’ım keşke orada ölseydim. Başka bir an benim için bir cehennem çukuru olurdu çünkü. Ama ölmedim. Yanağıma bir öpücük kondurdu. “Adios Guapo” dedi. Otelin kapısında bir kız arkadaşı ona seslendi. Yavaş adımlarla ilerlerken sürekli geriye dönüp baktı. Otele girene kadar arkasından bakakaldım. Başım çatlamak üzereydi. Hiç uyumamıştım ve bitkindim. Sigara paketim bitene kadar içtim. Uyku tutmadı, o gece de uyuyamadım. Başka geceler de… Artık ne şiir yazabiliyordum ne de kitap okuyabiliyordum. Elimdeki kağıda bakıp bakıp duruyordum. Şalgamla, tablayla hiç ilgilenmiyordum. Baktığım her yerde Maria vardı. Annem öldüğünde çok üzülmüştüm, babam trenin altında parçalandığında kahrolmuştum ama kendimi hiç bu kadar bitik hissetmemiştim. Ölü gibiydim. Yaşamıyordum sanki. O rehberi bulup kağıtta ne yazdığını sordum. “Bu bir adres, sana adresini vermiş.” dedi. Adresini vermiş de ne demek. Ben kağıtta ayrı dünyaların insanları olduğumuzdan bahsediyor zannetmiştim. Ya da bir sevgilisini olduğunu falan filan. Neticede beni isteyecek hali yoktu ya? Ama adresini vermiş işte. İçim inanılmaz bir sevinç doldu. Adresini vermişse onu ziyaret etmemi istiyor demek ki diye düşündüm. Ama nasıl giderim oralara? Ne param var ne İspanyolcam. Aklıma bir fikir geldi. O akşam ilk otobüsle Antalya’ya gittim. Amcaoğlu Rıfat otelde garsondu. Üç dört dil öğrenmişti orda. Bana da öğretebilirdi. Hem iş de çoktu. Rıfat İspanyolca bilmiyormuş ama bilen bir arkadaşı varmış. O küçük bir ücret karşılığı öğretir dedi. Bana çok para lazımdı. O yüzden inşaat işine girdim. Bedenim parçalandı, kemiklerimin çatırtısını duyar oldum ama vazgeçmedim. Bana bir konuşma kılavuzu aldı amcaoğlu. Haftada iki gün de arkadaşıyla pratik yapıyorduk. Yemedim, içmedim, uyumadım. Gece gündüz çalıştım, molalarda da pratik yaptım. Bir sene sonunda gerekli parayı biriktirdim. Havalara uçuyordum. Sonunda kavuşacaktım Maria’ya. Ölmeden bir kez daha görsem diyordum ve dileğim kabul olmak üzereydi. Ama olmadı. Ablamın kocası inşaattan düştü. Ayağını kırdı ve en az bir sene çalışamaz dedi doktor. Ailece karar almış ağabeylerim, ablalarım. Herkes enişteye ve ablama yardım edecek. Onlara param değil canım kurban olsun. Ama Maria ne olacak? Kendime küçük bir mebla ayırdıktan sonra kahrolarak verdim parayı. Amcaoğlu “Üzülme! Bir sene daha çalış. Hem daha iyi öğrenirsin şu Gavurcayı.” diye teselli ediyordu. Ben daha sıkı çalışarak para biriktirip günün her saati alıştırma yapıyordum. Gece mesaisi, fazla mesai ne varsa kalıyordum. Kardığım kumda, taşıdığım tuğlada hep Maria vardı. Nihayet günler günleri aylar ayları kovaladı ve yeterli parayı topladım. İspanyolcamda gayet iyiydi. Aylardan Nisan pasaportu çıkardık. Amcaoğlu şimdi vize meselesi var dedi. Vize alamadan giremezsin. Ben pasaportu gösterip her şeyim hazır değil mi diye soruyordum. Ankara’ya gidip konsolosluk binasında mülakata gireceğimi, mülakatı geçersem vizemin onaylanacağını söyledi. İşte o zaman çok korktum. Ya vermezlerse? Amcaoğlu ve arkadaşı turist olarak gittiğim konusunda onları ikna etmemi aksi halde vermeyeceklerini söylediler. İlticaların önüne geçmek için mülakat sistemi koyuyorlarmış. Binbir korku içinde Ankara’daki konsolosluk binasına girip sıramı bekledim. Hem Maria’yı düşünüyor hem de dua ediyordum bir aksilik çıkmasın diye. Sıra bana geldiğinde kalbim yerinde fırlayacak gibiydi. Amcaoğlu “Giderken düzgün giyin, turist olduğuna onları inandır. Gidip de dönmeyeceğini düşünürlerse sana vize vermezler.” diye iyice tembihlemişti. Bir kabinde yapılıyordu görüşme. Korka korka girdim içeri. Bir bayan görevli vardı. Kimsin, nesin, ne iş yaparsın, neden İspanya’ya gideceksin, daha önce yurt dışına çıktın mı gibisinden onlarca soru sordular. Ben de öğrendiğim İspanyolca ile cevap vermeye çalıştım. İspanyolca konuşursam onları daha iyi ikna ederim diye düşündüm. Kadın bir sürü evrak karıştırıp bana uzun uzun baktı. “ Kusura bakmayın, iltica etmeyeceğinize dair bizi ikna edemediniz. Size vize veremeyiz.” dedi. Kahroldum. Dudaklarım titredi. Gözlerim doldu. Sonra nasıl oldu bilmiyorum ama hıçkıra hıçkıra ağlayıp konuşmaya başladım. “ Allah belamı versin gidip geri döneceğim. Dönmeyen en adi şerefsizdir. Tek istediğim dünya gözüyle Maria’yı bir daha görmek. Kimseyi sevmedim ondan başka. Ne olur müsaade edin gideyim. Geri dönmezsem beni hapse atın, isterseniz müebbet verin ya da idam edin, kurşuna dizin. Ölmüş anamın babamın üzerine yemin ederim ki döneceğim. Ne olur abla vallahi billahi döneceğim.” Tabi o şokla bunların hepsini Türkçe söyledim. Baktım kadın da ağlıyor. Masadan kalkıp dolaptan peçete çıkarıp bana uzattı. Kendi de gözlerini sildi. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken bana bir kağıt uzattı. “Vizeniz onaylandı.” dedi. Ben oha, çüş ne oluyor lan modundayken sevinçten öyle bir çığlık attım ki güvenlik görevlisi ters bir şey var zannedip silahıyla kabine girdi. Ben o şaşkınlıkla kadına Türkçe teşekkür ediyor, elini öpüyordum. Güvenlikçiye, görevliye, diğer vatandaşlara kimi gördüysem sarıldım. “Abla sana söz veriyorum geri döneceğim, yüzünü kara çıkarmayacağım.” diyip duruyordum. Beni dışarı çıkarmışlar farkında bile değilim. Bir aya her şey halloldu. Uçağa atlayıp Madrid’e gittim. Ama o Ciudad Real’de oturuyordu. Otobüsle oraya gitmeliydim. Kendi kendine yabancı dil konuşuyorsun da İspanya’ya gidince afallamıştım. Konuşmakta, adres sormakta güçlük çekiyordum. Bir ürkeklik vardı. Bir polise adresi sordum. O da bana binmem gereken otobüs durağına tarif etti. Yarım saat yürüdükten sonra sora sora durağı buldum ve otobüse bindim. Elimde iki sene önce yazılmış bir adres vardı. Ama telefon numarası yoktu. Ya taşındıysa? Yapma Şerafettin, getirme aklına kötü şeyler. Binbir kaygıyla kurduğum hayaller otobüsün durmasıyla bitti. Başka bir ülkedeydim ama ne korkacak ne de heyecanlanacak vaktim vardı başka şeyler için. Aklımda sadece Maria vardı. En az on kişiye sorup en az beş kilometre yürükten sonra kocaman bir evin önünde durdum. Burası olduğunu söylediler. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi, boğazım kuruyordu. Ellerim titreye titreye zile bastım. Birkaç saniye içinde küçük ayak sesleri duyuldu. Kapı kolu döndü ve kapı açıldı. Heyecandan ölebilirdim. Bu oydu. Karşımda duruyordu. Bembeyaz bir elbise vardı üzerinde. Bana bakıp “Guapo” diye seslendi. Birden boynuma sarıldı. Allahm'ım geçen sefer öldürmedin bari bu sefer canımı al. Öleceksem Maria'nın kollarında öleyim. İki sene boyunca ne çektimse gözlerimin önünden geçti hepsi. Ama hiçbiri acı vermedi. Onun kokusu, gülen gözleri, tatlı tebessümü her şeyi aynıydı. Sadece biraz kilo almıştı hepsi o kadar. Aslında fazla kilo almıştı ama önemli değildi. Biz sarılırken içeriden bir adam çıkageldi. Gülümsüyordu. Benim jeton o zaman düştü. Maria şişmanlamamıştı, hamileydi. Kollarını boynumdan indirip yanındaki adamın elini tutup bana gülümsedi. Adam bana elini uzattı. Gerisini hatırlamıyorum. Çünkü bayılmıştım. Kendime geldiğimde kanepenin üzerinde uzanıyordum. İkisi de başımda duruyordu. Adam-artık kocası olduğundan şüphem yoktu- bana yiyecek bir şeyler uzattı. Israrla yememi söylediler, ben de yedim. İki hafta kaldım orda. Tüm ısrarlarıma rağmen Maria bir türlü dönmeme izin vermedi. İki hafta her yeri gezdik. Ama bana ne gördün diye soracak olursanız Maria’dan başka hiçbir şey göremedim. Hayatında biri vardı ve sahipli bayana bakmak bize yakışmazdı. Bana yine gel dediler ama ben gitmedim o da gelmedi. Yıllarca kendime gelemedim. Bu saatten sonra da gelemem zaten. Kahvede başımdan geçenleri bizim Seyfi’ye anlatmıştım. Bizim ilçede sır diye bir şey olmaz. Bütün ahali duydu mevzuyu. İşte o zamandan beri adım İspanyol. Milletin maskarasıyız işte. Maymun gibi oynatıyorlar bizi. Sözüm sana değil hocam, sen alınma sakın. Bizi kaderimiz bu. İki farklı dünyanın iki farklı insanıyız. Ne diyim hep mutlu olsun inşallah.

Gözleri daldı gitti. Daldığı hayalde bırakmak istedim onu. Çantamı alıp ilerlerken tablasına astığı şu dörtlüğü gördüm.

Göz görmeyince gönül unutur dediler.
Allah’ım ne de büyük yalanmış.
Şu aşık halimle bir de alay ettiler.
Sevenin halinde bir tek seven anlarmış.



Kerem TEĞİN



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6202
2 Firari Fırtına 4265
3 Mustafa Ermişcan 3483
4 Hasan Tabak 3348
5 Nermin Gömleksizoğlu 3041
6 Uğur Kesim 2934
7 Sibel Kaya 2766
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2595
9 Enes Evci 2469
10 E.J.D.E.R *tY 2226

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:2034 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com