Hikayeler

PORTAKAL TARLASINDAKİ SİCİLYALI
Okunma: 291
Kerem TEĞİN - Mesaj Gönder


Son üç yazımda hayal-gerçek karışık, bende tesiri olan insanların portrelerini çizmeye çalıştım. Aklıma çok şey geldi ancak bu hafta da bir portreyle devam edeceğim. Malum Akdenizliyiz. Akdeniz ne demek? Deniz, kumsal, kum, sahil, balık-ekmek falan demeyin sakın! O zengin işi. Biz sofraya ekmek koymaya zorlanan ailelerin çocukları olarak büyüdük. Küçük Emrah dramı yapmak değil niyetim ama gerçek bu. Her neyse, hem fakirlik hem Akdeniz birleşince bize de tarla yolu gözüküyordu. Hem çalışıp hem okumak bir meziyet sayılmıyordu o zamanlar. Hemen hemen herkes aynı kaderi paylaşıyordu.
Anadolu lisesini kazandığım zaman yaşadığım sevinç, babamın servise ödeyecek parası olmadığını fark ettiğimde kursağımda kalmış, on altı kilometreyi baba yadigari bisikletle gideceğimi öğrendiğimde sevinç-hüzün karışık bir duyguya kapılmıştım. Yağmurda bisikletin üzerime sıçrattığı çamur yüzünden ilk derslere girmeyip beden eğitimi öğretmeni Zülfikar Hoca’nın verdiği okul takımı eşofmanını üzerime geçirdikten sonra gömleğimi lavaboda çitileyip kuruması için rehber öğretmenin odasındaki kaloriferin üzerine attığımda ilerde pısırık bir adam olacağımı yavaş yavaş anlıyordum. Duygulandınız değil mi? Ağlamayın sakın, silin gözyaşlarınızı! Şaka şaka. Yaşıtım olan herkesin buna benzer hikayesi vardır. İşte bu durumdan mütevellit benim de yolum portakal tarlalarına düşmüştü. Arkadaşlarımın arasında en az tarla işi yapan ve tarla işinden en az anlayan bendim. Gece dört buçukta işçi otobüsü yanaşır,- bazen kamyon da olurdu- tıkış tıkış arabaya doluşan yolcular yerlerini alır ve Yusuf Harputlu’nun şarkıları eşliğinde bir saat sürecek olan yolculuk başlardı. Öğrenci olduğumuz için bizden büyük işçiler bizim hanım evladı olduğumuzu düşündüğünden tarlaya varana kadar bin tane laf sokar, tarlada ise “Şöyle yap, böyle yapma!” diye elli tane laf söylerlerdi. Oysaki orda bir çavuş vardı. Sadece sesini duyduğum ama kim olduğu hakkında en ufak bilgi sahibi olmadığım esrarengiz adam. Tarlamızın Arsen Lüpen’i… Ben kızlardan çok utanırdım. Onların çok rahat olması beni daha da utandırırdı. Hatta hiç unutmuyorum, bir keresinde adımı soran bir kıza cevap verememiş mal mal yüzüne bakmıştım. Kızlar portakalları keser, görevli yaklaşık on erkek de portakalları küfeye koyar, tarla sınırında bekleyen kamyon veya tıra taşırlardı. Erkekler küfeci olmak için kavga bile edelerdi. Sürekli çavuşla bu konuda tartıştıklarını duyardık. Bunun iki sebebi var: Birincisi küfeci iki yevmiye alıyor, ikincisi küfe taşıyan erkektir, taşımayan erkeğim demesin. Bilin bakalım ben hangisiydim? Kızların bile rahatlıkla taşıdıkları küfeyi ben bir türlü kaldıramazdım. Yeminle sırtım kopacak gibi olurdu. Beş on adım sonra düşürüverirdim. Kızlar da gülerdi. Yere batsın çift yevmiyesi rezil olduk. İstemiyorum ulan küfeci olmak. Sabah yirmi kişilik arabaya elli kişi binerek bir saat yol geliyorsun, tarlaya vardığında güneş doğmamış oluyor, üzerine çiğler düşüyor, adamın biri sürekli “Hadi, hadi!” diye bağırıyor, bunların üzerine sen herkese rezil oluyorsun. Hele bir de artist erkeklerin iki küfeyi omuzlarına alıp kızlara hava basmaları yok mu, uyuz ederdi beni. Ne var yani ben de fotosentezin nasıl gerçekleştiğini biliyorum. Hem İngilizce ve Almanca da öğreniyorum. Naber? İşte böyle günlerden bir günde gördüm onu. Tahmin edin kaç küfe taşıyordu? Bir değil iki değil, üç hiç değil. Tam altı tane. Atma Recep demeyin. Vallahi tam altı tane taşıyordu. Kırk yaş üstü, boyu rahat iki metre, omuzları Cebelitarık Boğazı kadar geniş, kapkara pos bıyıkları ve geniş kaşları ile yürüyen kule. İnsanı korkutacak bir heybeti var. Tarla çamurdan geçilmiyor. İnsan yüksüz zorlanırken o altı tane küfe ile milim kaymadan hızlı hızlı küfeleri taşıyordu. Ağzım açık ona bakarken gözleri beni fark edince elimdeki üzüm makasını nereme sokacağımı bilemedim korkudan. Diğer küfecilerin ağır adımlarına inat yıldırım gibi gidip geliyor. O nasıl sert bir yüz arkadaş? Bildiğin Roma sütunu. Ben şaşkınlık ve hafif korku ile portakal kesmeye çalışırken öğle paydosu oldu. Ablamın sepetine koyduğu azığı yemeğe çalışırken ilerdeki ağaçların altında bir kahkaha koptu. O tarafa baktığımızda onu gördüm. Elindeki bardaktaki suyu erkek işçilerden birinin pantolonunun üzerine dökmüş “Ula namıssız altına mı işedin? Kazık kadar olmuşsun altına yapıyorsun. Çişin gelince Bahri Çavuş’a söyle, git işe.” diye bağırıp kahkaha atıyordu. Etraftaki herkes gülüyor ben ise şaşkınlık içinde ona bakıyordum. Yahu böylesine korkunç ve heybetli bir adam anaokulu öğrencisi şakası yapar mı hiç? Ama yapıyordu işte. Elindeki koca portakalı ağzına bir lokmada sokuşu ve şap şup eden ağzının yukarı aşağı hareket etmesi işçileri diyaframları patlatırcasına güldürüyordu. Ben ağzım bir karış onu izlerken ablamın “Rahmi Abi, buyur çay iç.” dediğini duydum. Ben ablamın gösterdiği çaydanlık üstü demliğe bakarken o çoktan yanımıza gelmişti. “Yav zaten bana bu tarlada bir tek Emine Ablam bakıyor ha.” diyerek yanıma çömeldi. Gözlerini üzerime dikip “Abla bu kardeş de kimdir?” demesi üzerime ablam beni tanıttıktan sonra anadolu lisesinde okuduğumu söyledi. Ne alaka demeyin! Çünkü o zamanlar anadolu liselerinin bir kıymeti, ağırlığı vardı. Ve bizim okuldan Anadolu lisesini kazanan tek kişi bendim. Benden önce sadece bir kişi daha iyi bir okula gitmişti. O da öğretmen lisesine. O kim miydi? Abim. Neyse, adının Rahmi olduğunu öğrendiğim abinin ağzı o kadar büyüktü ki beni tek lokmada yiyebilirdi. Ablamdan yirmi küsür sene büyük olmasına rağmen abla diye hitap ediyordu ona. Üç bardak çay içti, içtikçe başımı okşayıp bana okumamı öğütledi. Benim başım avuçları içinde kayboluyordu. Mola bitimine az kalmıştı ki çayından son yudumu alıp “Ula Sezgin çişin geldiyse gel seni çişe götüreyim.” diyerek üzerine su döktüğü gence takıldı gene. Çay için teşekkür edip gitti. Ablama ne garip bir adam olduğunu söyledim. Ablam o zaman biraz dedikodu yapmak istercesine anlatmaya başladı. “Rahmi Abi Kırşehirlidir. Yirmi sene mafya ile birlikte çalışmış. Filmlerdeki gibi takım elbiseli fötr şapkalı. Bildiğin İtalyan mafyası. Hani senin o sürekli söylediğin vardı ya, Sicim mi Sicilyalı mı ne?  Ondan işte. Adam vurmuş, yaralamış, milletin ocağına incir ağacı dikmiş, hapis yatmış. “Kaç çocuğu yetim, kaç evi babasız bıraktım bilmiyorum.” der hep. İnsanları korkutup haraç vermeye zorlamak vermeyeni anasından doğduğuna pişman etmek onun işiymiş. Sonra bir gün tıraş olurken aynada yüzüne bakmış. Ama farklı bir bakış… Saçında bir iki tel beyaz saç görmüş. Yaşlanıyorum ve öleceğim demiş kendi kendine. Öleceğim ve şu dünyada sadece gözyaşı verebildim insanlara. O kadar ağlamış ki bir daha aynada yüzüne bakmaz olmuş. Bu yüzden sürekli berberde tıraş oluyor ama aynanın üstünü örterek. Bırakmış mafya işlerini, o güne kadar ne kazandıysa konu komşuya dağıtmış, tekrar dönmeyeyim diye önüne çıkan ilk otobüse binmiş. Otobüs de bizim buraya gelmiş. Bir göz odada yaşamış üç yıl. Portakal tarlalarında çalışmış. Geçen sene Siirtli Hafız Amca’nın kızıyla evlendirdiler onu. Enişte diyoruz o yüzden. Karısını çok seviyor. Resmi sürekli montunun cebinde. Ara sıra bize gösterir. Siz benim karım kadar güzel olamazsınız maymunlar, diye takılır bize. Eşek gibi de çalışır. Tarla da o oldu mu o gün iş çabuk biter. Bizi güldürecek bir şey mutlaka bulur. Allah günahlarını affetsin, iyi adamdır.”
Masal gibi dinlemiştim ablamı. Pişmanlık nasıl bir güçtür ki varlık içinde yaşayan birini sabahın beşinde portakal bahçesine getirip altı küfe taşıyacak kararı almaya ikna ediyor. Herkesin bir hikayesi vardır. Sicilyalı Rahmi Enişte’ninki de bu işte. Her insan bir kitaptır okumasını bilene. Ben Rahmi Abi’yi okuduğumda pişmanlığın kitabını yazdığını gördüm. Kim bilir şimdi nerde, ne yapıyor? O kadar günahın, ahın vebalini nasıl verecek bilinmez ama Sicilyalı Rahmi Enişte bir daha hiç aynaya bakamadı.



Kerem TEĞİN



Yorumlar (2)
Özgür Yazar 24.11.2018 04:46
üslup kelime seçimin , okuyucuya geçirdiğin duygular o kadar güzel ki ünlü bir yazarın hikayesini okuyorum sandım.

Kalemine sağlık :)

Kerem TEĞİN 25.11.2018 20:01
teşekkür ederim hocam çok incesiniz :)

http://www.ozgurroman.com/romanlar/sayfalar.aspx?rid=36601

favorim budur :)


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6463
2 Firari Fırtına 4507
3 Mustafa Ermişcan 3976
4 Hasan Tabak 3634
5 Nermin Gömleksizoğlu 3262
6 Ömer Faruk Hüsmüllü 3133
7 Uğur Kesim 3106
8 Sibel Kaya 2973
9 Enes Evci 2673
10 Turgut Çakır 2347

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1284 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com