Hikayeler

YAĞMURLU BİR GECEYDİ VE BİR KADIN AĞLIYORDU
Okunma: 105
Kerem TEĞİN - Mesaj Gönder


Ah İstanbul! Ah aşkların, belaların, sultanların, soytarıların, maneviyatın, binanın ve zinanın başkenti! Ayrılıkların, vuslatın, bilinmezliğin ve bilginin, Asya’nın ve Avrupa’nın mekanı. Ne gizemler ne acılar saklıyorsun koynunda öyle! Yüzüne bulaşan kan masumların mı, zalimlerin mi? Cennet misin yoksa cehennem mi? Bir simit ve bir bardak çayla nasıl da mutlu ediyorsun o yalancı güzelliğinle, garipleri. Peki ya gecelerin? Kaç hayat saklıdır gecelerinde? Kaç drama, komediye, trajediye perde açtı karanlığının en koyu tonu. Sabah ezanlarına kadar, unutmak için yaptığın danslar, boşalttığın kadehler unutturdu mu sana ölümü? Peki yağmurlarına ne oldu? Bir gerdanlık gibi boynunda duran yağmurlar… Yağmur en çok sana yakışıyor İstanbul.
İşte böyle yağmurlu bir gecede işittim kuytu bir sokaktan gelen ağlama sesini. Gencim daha, on dokuz yaşındayım, yabancıyım İstanbul’a. Sağanak yağmur, İstanbul’un tozlarıyla birlikte günahlarını da süpürürken bir kuytu sokaktaki ağlama sesini de alıp götürüyordu bilinmezliğe. Anadolu’da adettir ağlayanı güldürmek. Ama kim ağlıyor? Sokak çok karanlık, sesin nerden geldiği belli değil. İstanbul gene aynı İstanbul. Vur patlasın çal oynasın. Müzik sesleri yıkıyor ortalığı. Oysa biri ağlıyor karanlık gecede. Korka korka da olsa amcaoğluna sesleniyorum.
-Emrah biri ağlıyor şurda.
Emrah sekiz yıl önce İstanbul’a gelen utangaç, pısırık ve saf Emrah değil. İstanbul açmış gözünü. Kalbine beton dökmüş, suratına sert bir ifade takmış ve otobüs beklemek ile tekstil atölyesinde on iki saat çalışmak arasında tek eğlencesi ayda bir kere Menekşe Plajı’na yüzmeye gidip haşlanmış mısır yemek olan bir insan yapmış. Sıkıca yağmurluğuna sarılıp eliyle gel işareti yaparak
-Siktir et, orospudur, dedi.
Sesi dikkatlice dinleyince bir kadının sesi olduğu anlaşılıyordu. Evet bu bir kadın sesiydi. Kulakları sağır edecek kadar yüksek sesli kafelerin, tavernaların, türkü barların arasında bir ağlama sesi, göz yaşlarıyla birlikte yağmura karışıyordu. Süleymaniye’de kıldığım namazın huşusu ağzımda bir şeker gibi tatlı dururken bu ağlama sesi rüzgar ve yağmur beter üşütmüştü içimi. Herkes eğleniyordu ve İstanbul karanlık bir sokağa gece vakti kimse için girilmeyeceğini, önce canın sonra cananın geldiğini, her koyunun kendi bacağından asıldığını öğretmişti. Oysa bir kadın ağlıyordu. Bir kadın… Kıyamet kopmalıydı. Yer yarılmalıydı. Kimse gülmemeliydi. Çünkü bir kadın ağlıyordu. Koca koca adamların, güçlü erkeklerin olduğu bir dünyada bir gece vakti, yağmurlu bir havada bir kadın ağlıyordu. Bu kadar erkek vardı ve bir kadın ağlıyordu. Yoksa kadın erkeklerden dolayı mı ağlıyordu? Amcaoğlu hiç durmadı. Ben sokağın başında durup kadının nerde olduğunu anlamaya çalışıyordum. Gözlerim karanlığa alışıncaya kadar baktım. Bir arabanın ordan geçtiği esnada farları sokağı iki saniyeliğine aydınlattı. O an gördüm onu. Hemen hemen beş metre yoktu aramızda. Eski bir kapının önünde oturmuş, otuz üstü yaşlarda, üstünde deri bir mont, ayağında uzun botlar, saçları kıvırcık ve uzun, ağzı sonuna kadar açık ve gözleri kapalı, başını geriye doğru yaslamış hüngür hüngür ağlayan bir kadın. Bu sağanak yağmurda yere oturmuş, sırılsıklam olmuş. Hasta olacak. Birkaç saniye daha izledim onu. Sesi kayboluyordu yağmurun ve bu anlamsız müzik seslerinin içinde. Bir iki adım attım.
-Abla iyi misin? diye sordum.
Beni hiç duymadı galiba. Beklediğim halde cevap gelmedi. Beş on saniye sonra bir daha bağırdım. Ses vermedi. Neden bilmiyorum ama gözlerim yaşardı. Ya da ben gözüme kaçan yağmur damlalarını göz yaşı sandım. Sırılsıklam olmuştum. Korkuyordum ona yaklaşmaya. Yağmurlu bir geceydi, bir kadın ağlıyordu ve ben kadına yaklaşmaya korkuyordum. Yakamdan aşağı inen sular yaklaşan nezleyi haber veriyordu. Her nezlede olduğu gibi bunda da en az üç gün yatardım artık. Korkunç bir şey oldu. Sokağın diğer başında kocaman bir erkek silüeti göründü. Hayalet mi karabasan mı bilemem. Esatiri canavarlara benzeyen bir gölge girdi sokağa. Yağmurlu bir geceydi, bir kadın ağlıyordu, ben kadına bakıyordum ve bir gölge kadına yaklaşıyordu. Çok korkuyordum. Ayakkabımın içinde bir haftadır yengeme yıkaması için vermeye utandığım topuğu yırtık çorabım sucuk gibi olmuştu. Üşüyordum ve gölge kadına yaklaşıyordu. Köyde öğrenmiştim. Karanlıkta oturursan her şeyi daha net görürsün. Kadın elini duvara dayayarak ağaya kalktı. Adam kadına yaklaştı. Kadın iki elini de duvara dayayıp adama bakıyordu. Kadın, kocaman adamın yanda küçücük duruyordu. Adam kadının yanına yaklaştı ve benim hiç beklemediğim bir anda kadının yüzüne bir tokat indirdi. İki büklüm olan kadına henüz ayağa kalkmamıştı ki adam bir tokat daha attı. Donup kalmıştım. Korkuyordum. Yağmurlu bir geceydi, bir kadın ağlıyordu, adam kadını dövüyordu ve ben kadının acı çekmesini izliyordum. Kadın yere düşmüştü. Adam kadının karnına tekmeler atıyordu. İyice halsiz kaldıktan sonra kadının kolundan tutup yerden kaldırdı. Bir kolunu omzuna atıp belinden kavradı. Kadını götürmeye çalışıyordu ama kadın kalan gücüyle gitmemek için direniyordu. Adam ise yağmurda anlaşılmayan seslerle bir şeyler söylüyordu kadına. O an bir araba daha geçti karşıdan ve sokak iki saniyeliğine daha aydınlandı. Adamın arkası bana dönüktü. İri yarı, deri ceketli gür saçlı, ejderha misali bir adam ve küçücük bir kadın. Kadın bana bakıyordu. O iki saniyelik yoğun ışıkta beni gördü mü bilmiyorum ama ben onun küçücük gözlerini, kanayan ağzını ve solmuş yüzünü gördüm. Tekrar karanlığa boğulan sokakta üç kişi vardı. Sadece izliyordum ve çok korkuyordum. Adamın bana doğru döndüğünü gördüm.
-Ne bakıyorsun piç kurusu?
Değil cevap vermek kıpırdayamadım bile. Çok korkmuştum. Günahlarıyla, suçlarıyla ve karanlığıyla İstanbul benim için bir melek değil şeytandı artık. Şimdi ne olacaktı? Beni de dövecek miydi, kaçsa mıydım, kaçabilir miydim? Kafamda bir sürü soru… Peki ya kadın? O ne yapacaktı? Milyonlarca insanın olduğu bu koca şehirde bir kadın ağlıyor ve kimse göz yaşını silmiyordu. Hatta acısına acı katıyorlardı. Arkamdan birinin kolumdan tuttuğunu hissettim. Ben hayatımda hiç bu kadar korkmamıştım. Ortaokul son sınıfta Berdan Çayı’nda boğulan adamı sudan çıkarttıklarında bile bu kadar korkmamıştım. Kalbimden ayaklarıma keskin bir sancı gidiyordu.
-Nerdesin lan sen?
Emrah’tı bu! Kolumdan tuttuğu gibi çekti götürdü beni o karanlık sokaktan. Eve kadar söylendi durdu. “Burası İstanbul, burada adamı yerler, ne işin var öyle karanlık sokakta, elalemin orospusunun derdi seni mi gerdi?” gibisinden onlarca soru… Aklım kadındaydı. Bir canavarın elindeydi ama kimsenin umrunda değildi. Belki de bu yüzden on sene oldu sana gelmeyeli İstanbul? Sen bende hep o geceyi bıraktın. Her yağmur yağdığında ve ben her yağmurda bir kadın gördüğümde o kadını hatırlarım. Yağmurlu bir geceydi, bir kadın ağlıyordu ve ben o kadına ağlıyordum.




Y
Kerem TEĞİN



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6279
2 Firari Fırtına 4343
3 Mustafa Ermişcan 3705
4 Hasan Tabak 3430
5 Nermin Gömleksizoğlu 3105
6 Uğur Kesim 2982
7 Sibel Kaya 2824
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2795
9 Enes Evci 2531
10 E.J.D.E.R *tY 2244

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:527 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com