Hikayeler

VAR OLMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI
Okunma: 123
Kerem TEĞİN - Mesaj Gönder


Ben kötü biriyim. Çok kötü biriyim. Bunu itiraf etmek zor da olsa gerçek bu. Bunca zaman bir zalim olduğumdan habersiz yaşamışım. Onu karşımda gördüğümde ise ne denli bir günah işlediğimi ne kadar büyük bir günahkar olduğumu öğrendim. Telefonumu tamirden almak için çarşıya çıktığımda merkezdeki kavşağın orda gördüm onu. İsa Amca’nın küçük bakkal dükkanından çıkıyordu. “Aman Allah’ım!” dedim kendi kendime. Bu gerçekten o mu? Saçları ön taraftan dökülmüş, iyice zayıflamış, yaşı en fazla otuz olması gerekirken o en az kırk kırk beş gösteriyor. Gözlerindeki şaşkınlık ve boğazındaki yutkunmayı fark edebiliyordum. Aramızda bir iki metre vardı. Göz torbaları o kadar belirgindi ki sanki yıllardır uyumamıştı. Beni görünce dişlerini sıkmış, aldığı nefes göğüs kafesinde şişip iniyordu. İşte tam o sırada kapattı gözlerini. Dudakları büzüldü, omuzları titredi. Sol gözünden bir yaş damlası aktı yanağına. Başını hafifçe öne eğdi. Çarşının ortasında karşı karşıya durmuş put gibi bekliyorduk. Ben o kadar şaşkındım ki ne olduğunu ne olacağını bilmiyordum. Gerçekten bu, dokuz sene önceki Mustafa mıydı? Omuzları daha da sarsıldı, gözleri daha fazla gözyaşı bıraktı yanaklarına. Küçük hıçkırıklar çıktı dudaklarından. Nedendir bilmem benim de gözlerim yaşardı. Ama çok korkuyordum ve yerimden kıpırdamıyordum. O hiç beklemediğim bir anda arkasını dönüp kocaman hıçkırıklarla ağlaya ağlaya koşmaya başladı. Öylece arkasından bakakaldım. İyi ama burda ne işi vardı? Aramızda bin üç yüz kilometre mesafe varken nasıl oldu da karşılaşmıştık? Nasıl böyle perişan bir hale düşmüştü, ona ne olmuştu? Daha fazla soru soramadım. Merak ve üzüntü iki dakikada bütün vücudumu sarmıştı. Bazen keşke her şeyi öğrenmeseydim diyorum kendi kendime. Ama bu bencillikti ve bencillik benim gibi kötülere yakışırdı. O yeterince acı çekmişti. Ben de çektiğimi düşünüyordum ancak onun kadar değil. Hiç değil. İsa Amca’nın dükkanından içeri girdim. İsa Amca çocukluğumdan beri hayalini kurduğum, evlenince eşimle çocuklarımla yaşamayı istediğim evin sahibiydi. Ne zaman evinin önünden geçsem iç geçirir, ne zaman bu evde yaşayacağım diye kahrolurdum. İsa Amca sandalyesinde oturuyordu. Kolay gelsin diyip karşısına dikildim. Babamın nasıl olduğunu sordu. İyi diyip geçiştirdim.
-İsa Amca dükkandan az önce çıkan genci tanıyor musun?
İsa Amca’nın kaşları çatıldı. Merak ve kuşku ile baktı bana.
-Hayırdır kızım, bir şey mi oldu?
-Yok, hayır. Üniversiteden bir arkadaşıma çok benziyor da ondan sordum.
Bir rahatlama gelmişti adama. Ne de olsa babamın arkadaşı! Ters bir şey var mı diye sorması normal.
-Mustafa onun adı. Kiracım olur. Çok iyi çocuk.
Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Kiracısı da ne demek? Ne yani buradamı oturuyor? Onun burda ne işi olur? Hem madem burda ben neden daha önce görmedim? Ayaklarımın bağı çözüldü. Elimi bakkalın duvarına dayayıp sordum.
-Ne zamandan beri senin kiracın?
-Beş sene oluyor.
İyi ama bu nasıl olur? Beş senedir burda ve ben onu ilk defa görüyorum. Ne için, kim için burda? Beni görünce ağlaması neden, neden benimle iletişim kurmadı? Allah’ım kafayı yemek üzereyim. Ben bayılmamak için kendimi zor tutarken İsa Amca devam etti.
-Yalnız ayda sadece bir gün kalır burda. Yirmi dokuz gün kimse görmez onu. Allah var kirayı hiç aksatmaz. Önceleri işkillendim. Benim ev güzel olduğu için kirası yüksektir. Sadece bir gün kalmak için bu kadar para verilmez. Ama ısrar etti ben de verdim. Sürekli arar sorar. Ağrı’da oturuyormuş. Ağrı nere, Çanakkale nere? Ama dediğim gibi çok efendi çocuk. Her gelişinde elleri dolu gelir. Konuya komşuya dağıtır ertesi gün gider. Ne iş yaptığını sordum. İnşaat mühendisiyim dedi. Hali vakti yerinde. Bildiğim kadarıyla da bekar. Namazında niyazında bir çocuk. Ama derdi var belli ki. Güldüğünü hiç görmedim.
İsa Amca’ya hiçbir şey demeden çıktım dükkandan. Eve nasıl geldim bilmiyorum. Babamın sinirli bakışlarına aldırmadım.Odama geçtim. Yatağın üzerine attım kendimi. Yastık kılıfının içinden bir hafta önce nişanı bozan eski nişanlımın resmini çıkardım. Ona baktım. Onu seviyordum. Hala seviyordum. Ailemin onu istemediği zaman da, beni gönülsüz ona verdikleri zaman da, babamla kavga ettikleri zaman da, nişanı bozduğu zaman da seviyordum. Unutma sakın “Aşkta en büyük cürüm sevmediğin birini kendine aşık etmektir.” Resmini yırttım. Başımı yastığa gömüp ağlamaya başladım. Kendimden nefret ediyorum. Onca zaman neden hayatımın kötü gittiğini şimdi anlamıştım. Bencilin tekiydim. Yıllarca beni sevebilecek birini aramış, sonunda onu bulmuştum. O ise benle nişanlıyken başka biriyle görüşüyordu. Ailem uyarmıştı beni ancak ben ondan başkasını dinlemiyordum. Sonunda annemin babamn yanında attı yüzüğü üzerime, çıktı gitti hayatımdan.
Şimdi bunların hepsine bir anlam verebiliyordum. Mustafa’nın şişmiş göz torbları ve kan çanağına dönmüş gözleri her şeyin cevabıydı. Onunla üniversite birinci sınıfta tanışmıştık. Doğudan gelmiş, dürüst ve efendi bir çocuktu. Çoğu doğulu öğrencinin aksine kendine özgüveni tamdı. Rahatlıkla konuşuyor, insanlarla çok rahat iletişim kurabiliyordu. Çok yardımseverdi. Fakir biriydi. Bunu anlamak zor değildi ancak elinde ne varsa arkadaşlarına harcardı. Benim çok ilgimi çekmiyordu ancak kızların çoğu ona hayrandı. Çünkü bir kere bile somurttuğunu, bir şeyden şikayet ettiğini göremezdiniz. Hep pozitif biriydi. O sıralar beğendiğim bir çocuk vardı. Arkadaşlarla haber gönderip ona çıkma teklif etmiştim. O ise kabul etmemiş, bir daha bu mezuyu açmamamı istemişti. Ben de her kız gibi reddedilmenin verdiği acıyla depresyona girmiş, yemeden içmeden kesilmiştim. İşte bu zaman diliminde fark ettim Mustafa’yı. Derslerde gizli gizli beni süzmesini, bana attığı utangaç bakışlarını ve benle konuşurken titreyen dudaklarını. Galiba bana yanaşmaya çalışıyor dedim kendi kendime. Tabi ya, öyle olmalıydı? Abuk sabuk konularda attığı mesajlar ve sürekli iltifatlar bunu gösteriyordu. Nasıl da fark etmemiştim daha önce? Nedendir bilmiyorum ama çok sinirlendim. Hemen o gün okuldan sonra ona bir mesaj attm. Hiç dolandırmadan “Mustafa sen beni mi seviyorsun?” dedim. Ne hissetti bilmiyorum ama dakikalarca cevap vermedi. Ben de onun cevap yazmasını beklemeden “Ben başka birini seviyorum ve maalesef o beni sevmiyor. Kalbimde o varken başka biriyle olmaz. Lütfen ayağıma dolanma.” dedim. Neden böyle sert davrandım bilmiyorum ama iş işten geçmişti bir kere. Çok sinirliydim. Oysa çocuk bir şey yapmamıştı. Benim bir başkasını sevdiğim gibi o da beni sevmişti. Akşama kadar yatağında uzandım. Akşam Mustafa’dan iki kelimelik mesaj geldi. “Özür dilerim.” Telefonu bir köşeye fırlatıp neden reddedildiğimi düşündüm. Mustafa hiç umrumda değildi. Ertesi gün Mustafa okula gelmedi. Sonraki günler de... Merak duygusu beni öldürecekti. Sonunda dayanamayıp mesaj atıp neden gelmediğini sordum. Çok utanıyormuş. Hay Allah dedim kendi kendime. Çok sert çıkıştığım için çocuğun da kalbini kırmıştım. Oysa ben de aynı durumdaydım. En iyisi oturup bu durumu adam akıllı konuşmaktı. Yarın buluşalım dedim. Kabul etti. Tüm gün derslerde gözlerini kaçırdı benden. Okul sonrası kantinde oturup konuştuk. O ana kadar sert olan ben nedense küçük bir kız gibi utandım. O ise gayet ciddi ve cesaretliydi. Ben önüme bakıyordum o ise benim yüzüme bakıp gözlerimle buluşmaya çalışıyordu. Hiç konuşmadık. O kısa anda onun sınıfta bana karşı tavırlarını, sözlerini düşündüm durdum. Nedense birden ona karşı çok haksızlık ettiğimi anladım. Başımı kaldırıp gözlerine baktım. Kaçırmadı gözlerini. Ve yemin ederim hala nasıl oldu bilmiyorum ama ağzımdan “Seni seviyorum Mustafa.” cümlesi çıktı. O kadar şaşırmıştı ki sevinçle hayret bir arada yüzüne yapışmıştı. Ben ise sadece gözlerine bakıyordum. “Yahu daha üç gün önce bana sert sözler söyleyen, bir başkasını seven sen değil miydin, şimdi beni sevdiğini nasıl söylersin?” demesini bekledim. Ama demedi. Hiçbir şey söylemedi. Yüzündeki şaşkınlık geçince Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “Akarsuya Bırakılan Mektup” adlı şiirini okumaya başladı. Bu kadar özgüvenli ve romantik olabileceği aklıma gelmezdi. Ço tatlı bir ses tonu vardı. Ne zaman “Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç.” dese yüreğimden bir parça kopuyordu. Onu teselli etmek için girdiğim kantinden onun kız arkadaşı olarak çıkıyordum. Ertesi gün okula gitmek için apartmandan çıktığımda elinde bir şemsiyeyle onu gördüm. Beni bekliyordu. Ondan sonraki her gün beni bekledi. Tüm sınıf şaşkındı. Biz artık çift olmuştuk. Ben ise mutludum. Çok muyluydum demiyorum ama mutluydum. Mustafa etrafımda fır dönüyordu. Herkes ne kadar doğru bir tercih yaptığımı, onun çok iyi biri olduğundan bahsediyordu. Ben bunun çocuksu bir heves olmadığını herkese göstermek için ailelerimize bu konuyu açamamız gerektiğini söyledim Mustafa’ya. Çok sevindi. Böylelikle tahmin etmediğimiz bir hızda mutlu mesut ilerliyordu ilişkimiz. Mustafa bana şiirler okuyor, parası olmadığı halde sürekli çicekler alıyor, benim gülümsemem ve mutlu olmam için her şeyi yapıyordu. Ben ona memleketimdeki denize bakan güzel bir ev olduğundan, onunla çocuklarımızla orada yaşamak istediğimden bahsediyordum. O evin balkonundan yağmurun yağışını birlikte izleyeceğimizden çocuklarımızla mutlu mesut bir hayat yaşayacağımızdan söz ediyordum. Benle ilgili her şeyi öğrenmek istiyor, her şeyi hafızasına atıyordu. Yağmurlu bir günde otobüs durağında mahsur kaldığımızda bana söylediği cümleyi hiç unutmuyorum: “Aşkta en büyük cürüm sevmediğin birini kendine aşık etmektir.” Günler bu şekilde geçerken tam sekiz ay sonra bir sabah Mustafa’dan önce teklif gönderdiğim çocuğu gördüm. Tam sekiz aydır hiç görmüyordum onu. Sekiz ay sonra bu ilkti. Birden içime bir huzursuzluk çöktü. Gerçekten Mustafa’yı seviyor muydum yoksa kendimi mi teselli ediyordum? Galiba ikincisiydi. Birkaç gün soğuk davrandım Mustafa’ya. Artık içimden ne şiir dinlemek ne de onunla göz göze gelmek geliyordu. Sanki sürekli midem bulanıyor, başım dönüyordu. Memlekete geldim birkaç günlüğüne. Mustafa’ya da hiçbir şey demedim. Telefonlarını açmadım, mesajlarına cevap vermedim. Tekrar okula döndüğümde artık onunla birlikte olmak istemediğimi söyledim. Hiç beklemezdim ama çocuk gibi ağladı. Yalvardı yakardı ama ben kabul etmedim. İstemiyorum dedim. Birkaç gün okula gelmedi. Her gün tıraş olan Mustafa o birkaç günlük sakalıyla geldi okula. Gözleri kızarmış, yüzü yorgundu. Geri adım atmak olmazdı. Daha fazla ümitlenmemeliydi. Bilmiyorum ama içimden onu sevmek gelmiyordu. Acıyordum sadece. Ama merhamet etmek onu daha fazla üzecekti. Derse en son o geliyor en erken o çıkıyordu. Kimseyle konuşmuyordu. Dersleri iyice boşladı. Sınıf arkadaşlarım içten içe bana kızıyor ama söylemiyorlardı. Bana soğuk davranıyorlardı. Kızlar Mustafa’yla ilgilenmeye çalışıyor ama o kimseyle konuşmuyordu. En arka sırada tek başına oturuyordu.İkinci sınıfın sonunda ayrıldı okuldan. Diyarbakır’a gitmiş. Bir daha da haber alamadım ondan. İşin doğrusu almak için de uğraşmadım. O gün birkaç üniversiteli arkadaşa sorup soruşturdum. Kimse onu hakkında bir şey bilmiyordu. Yalnız Diyarbakır’daki arkadaşlarının faceboktaki hesaplarından birkaçıyla tanıştım. Bir tanesi uzunca yazdı.
-Mustafa bizim okula geldiğinde çok hastaydı. Verem olduğunu söylediler. Ama gerçekten çok iyi biriydi. Veremi iyileşti ama vücudu hep zayıf hep güçsüzdü. İnsomnia hastalığına da yakalanmış. Yani hiç uyuyamıyor. Biz bir gönül meselesi var diye düşündük ama bir gün olsun bu mevzuları açmadı. Sürekli üniversitenin mescidinde otururdu. Dersleri de çok iyyidi. Hele bir şiir okusun bütün sınıf mest olurduk. Sürekli “Sonbahar oluyorum, sonrası hiç” diye bir şiir okurdu. Kızlar etrafında pervane. Ama ne gezmeye tozmaya meyli vardı ne de karıya kıza. Son sınıfta iş buldu kendine. Biz hayatı toz pembe yaşarken o çalışmaya başlamıştı bile. Okuldan sonra da durumu baya düzeldi. Otuz yaşına geldi hala evliliğin sözünü açmaz. Sürekli Çanakkale’ye gidiyor ama neden gidiyor biz de bilmiyoruz. Güzel adamdır vesselam.
Artık ne denir bilmiyorum. Bir gerçek var ki ben aşktaki en büyük cürmü işlemiş ve birinin günahın almıştım. Bu kadar sevilecek ne yaptm bilmiyorum ama beni terk eden nişanlımı hala sevdiğimi düşününce bu soruya cevap vermemek daha mantıklı geliyor bana. Ona anlattığım ne varsa unutmamış ve peşimden kilometrelerce gelmiş benle kurduğu hayalleri bensiz yaşamaya çalışıyordu. Üniversitedeki bankta onu terk etmemem için döktüğü göz yaşlarını yıllar sonra aynı saflıkla ve kahrolarak döküyordu. İşte bu yüzden ben kötü biriyim. Neden mutlu olamıyorum diye Allah’a sitem etmenin anlamsız olduğunu daha iyi anlıyorum. O benden daha iyi bir insan. Ve o üzgünken ben mutlu olamam. Mutlu olmayı hak etmiyorum. Yıllardır yaşadığım ailevi sorunlarım ve üstüne yaşadığım terk edilme olayı Mustafa’nın çektiği acı yanında nedir ki?



Kerem TEĞİN



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6279
2 Firari Fırtına 4343
3 Mustafa Ermişcan 3705
4 Hasan Tabak 3430
5 Nermin Gömleksizoğlu 3105
6 Uğur Kesim 2982
7 Sibel Kaya 2824
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2795
9 Enes Evci 2531
10 E.J.D.E.R *tY 2244

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:490 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com