Hikayeler

BİR MUHAFAZAKAR BİR ATEİST VE BİR ANANAS
Okunma: 108
Kerem TEĞİN - Mesaj Gönder


Karın lapa lapa yağdığı gökyüzüne bir kez daha bakıp ellerini ısıttığı kalorifer peteğinin üzerindeki kahvesinden bir yudum alarak gülümsedi. Kar bembeyazlığı ve saflığıyla ne de güzel yağıyordu! Masasındaki bilgisayara döndü gözleri. Her yerinde kitap olan odasının belli kuralları vardı. Mesela kimse odaya ayakkabıyla giremezdi. Dekan hatta rektör bile... Küçük bir halı vardı odasında. Sigarayı yalnızca o içerdi ve on dakikadan fazla sohbet etmek yasaktı. Zira dünya tembeller yüzünden bu kadar kötü haldeydi ve insanoğlunun durmadan çalışması gerekiyordu. Profesör çok bilgili biriydi ayrıca çok da sevilirdi. Ancak bazı huyları ve kuralları herkesin canını sıkardı. Gözü karaydı. Herkesi eleştirirdi, korkmazdı ve asla maddi bir beklenti içine girmezdi. Bu yüzden yurt dışından gelen onca üniversitenin rektörlük teklifini geri çevirmiş Anadolu’nun mütevazı bir üniversitesinde hoca olmayı tercih etmişti. İngilizce , Almanca, Latince ve Arapçayı anadili gibi konuşurdu. Görev yaptığı muhafazakar şehre ters olarak ateistti. Ama ne bir dine ne de bir öğretiye veya inanca saygısızlık etmez, kimsenin bu konuda canını sıkmazdı. Finaller bitmiş, öğrenciler memleketlerine gitmişti. Fakültede in cin top oynuyordu. Yağan karın kapattığı yollara rağmen bitirmek için uğraştığı son makalesini tamamlamak üzere okula gelmişti. Sessizliği seviyor ve bu tür fırsatları değerlendiriyordu. Kapısı çalındı aniden. Bilgisayardan başını kaldırıp kapıya baktı. Hayret kim olabilirdi ki? Kapısını çalan kimse o “Gir!” demeden içeri girmeye cüret edemezdi. O yüzden kapı açılmıyordu. Bekledi bir süre. Temizlikçilerdi galiba. “Gir!” dedi usulca. Kapı açıldı ve içeri yirmili yaşlarda bir genç girdi. Öğrenciydi muhtemelen. Ama onu tanımamaıştı. Fakültedeki her öğrenciyi mutlak bilirdi. Hatta birinci sınıfları bile... Ama onu çıkaramamıştı. Saçlarında kar birikmişti. Elinde siyah bir poşet vardı. Başıyla selam verdi. İçeri girecekti ki kapının önünde çıkarılmış ayakkabıyı gördü. Profesörün ayaklarına baktı. Ayakkabısı yoktu. Çorabıyla oturuyordu.
-Hocam müsaitseniz girebilir miyim?
Kimseyi içeri almadan, derdini dinlemeden göndermezdi.
-Tabi, gel bakalım delikanlı.
Ayakkabısını çıkarıp profesörün gösterdiği masasının önündeki sandalyeye oturdu.Elindeki poşeti masanın yanına koyarak;
-Kabul ederseniz, dedi.
Temiz yüzlü birine benziyordu. Yüzü donuktu. Utanıyor muydu, korkuyor muydu belli değildi.
-Seni dinliyorum delikanlı, dedi profesör.
-Hocam, ben Fen-Edebiyat Fakültesinde edebiyat öğretmenliği üçüncü sınıfta okuyorum. Sizi sıkmak ve vaktinizi almak istemiyorum. Ama benim için çok önemli bir meseleyi izin verirseniz sizle konuşmak istiyorum.
Profesör ellerini ovuşturarak;
-Fen-Edebiyat Fakültesindesin ve Mühendislik Fakültesindeki bir profesörden yardım istiyorsun öyle mi? Peki anlat bakalım, nedir sorunun?
Delikanlı ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi. Gözleri dışarda yağan kara takıldı. Derin bir nefes alıp profesöre baktı.
-Hocam ben muhafazakar bir ailede büyüdüm. Yedi yaşımdan beri de namazımı kılar orucumu tutarım. Yolda yürürken Efendimiz (sav)’e salatü-selam getirir, gecelerimi nafile ibadetlerle geçiririm. Elimden geldiğince namazlarımı camide kılmaya çalışır, Allah Teala’nın beni men ettiği tüm günahlardan kaçınmaya çalışırım. Şu güne kadar zina etmedim, içki veya sigara kullanmadım, kumara hiç meyil etmedim. Bir vaaz dinlesem veyahut bir Allah dostu ile sohbet etsem gözlerim yaşarır, bir zikir yapsam nefesim göğüs kafesime sığmaz Allah der coşarım. Sağolsunlar annem babam ve kardeşlerim de hep bu çizgide yaşadılar. Her şey böyle devam etti. Ta ki dün geceye kadar... Dün gece intihar etmeye karar verdim.
-İntihar mı?, diye şaşkınlıkla sordu profesör.
-Evet hocam, intihar. Bir an için Allah’ın varlığından şüpheye düştüm. Ne zaman kendi kendime “Allah var mı?” diye sorduysam, dinden çıktığımı, cehennemde yanacağımı söyleyen biri çıktı karşıma. Oysa din önce akla ve mantığa sonra kalbe hitap eder. Ben öğrenmek istedim. “Herkesi Allah yarattıysa, Allah!ı kim yarattı?” diye kafama takılırdı. Kuran-ı Kerim’de “Lem yelid ve lem yûled.” (ihlas,4) yani “O doğmamıştır, doğrulmamıştır.” der. Birkaç hocaya sordum. Neredeyse hepsi aynı örneği verdi:” Bir lokomotif vagonları çeker ama lokomotifi çeken yoktur. Allah’ın var olma durumunu burdan anlayabiliriz.” Ben de hep bu örnekle kendimi teskin ediyordum. Ta geçen salı akşamı bir lokomotifi izleyene kadar. Arkadaşlarımla akşam buluşup çay içip meyve yemiştik. Evim istasyonun karşısındadır. Orda gece vakti bir lokomotifin hareketini izledim.Lokomotif kendi kendine gitmiyordu ki. Onu yürüten kömür veya elektrikti. Yani kendiliğinden gitmiyordu. Bu kadar basit bir şeyi nasıl oldu da daha önce düşünemedim diye kızdım kendime. O an içimde şüphe yandran bir sürü soru geldi aklıma. Bir hafta zombi gibi dolaştım evde. Okula gidemedim, yemek yiyemedim ve uyumadım. İçimde şüphe duyduğum ne varsa beynimi kurcalıyordu.Dünya muhteşem bir yer. Bu kadar muhteşem şeyin kendi başına var olması bana hep saçma gelirdi. Ama dün gece gözüm karardı. İnandığım her şeyin bir yalandan ibaret olduğunu düşünmeye başladım. Sanki bütün iç organlarım ağzımdan dışarı çıkacakmış gibiydi. Seccadem, annemin hediyesi takkem, ilmihallerim, tefsir kitaplarım ve Kuran-ı Kerim’im hiçbiri gözüme hoş görünmedi o an için. Nasıl bir şoktu bilmiyorum. Yirmi dört yıllık hayatımda dünya zevki adına ne varsa kendimi mahrum bırakmış ve bunun doğru olduğunu ve mükafatını ahirette alacağımı düşünmüştüm. O an hepsi bir yalan gibi göründü gözüme. Pencereye çıktım, ana yola ve insanlara baktım. Benim için hayatın bir önemi yoktu artık. Atlamaya karar vermiştim ki masanın üzerinde bir ananas gördüm. Biraz düşündükten sonra intiharı ertelemeye karar verdim ve size geldim.
-Ananas mı? Ananasın ne ilgisi var bu konuyla?
Delikanlı gülümsedi.
-Muhtemelen haberiniz yoktur. Sizin okuldaki lakabınız “Ananas.”
-Ananas mı, diye sordu profesör şakınlıkla.
-Evet.
-Neden ananas peki?
-Ananasa uzun süre elinizle temas ettiğinizde parmak izleriniz kaybolur. Parmak izi bir insanın kimliğidir. Bir nevi kimliğinizi kaybetmiş olursunuz. Siz de ateistsiniz. Sizinle uzun süre birlikte olan dinini kaybeder. Muhafazakar öğrenciler taktı size bu lakabı. Siz dindar öğrenciler için bir tehditsiniz. Bu yüzden o ananası size getirdim.
Profesör koca bir kahkaha attı. Neredeyse tüm dişleri görünüyordu.
-Ananas ha? Bu hoşuma gitti. Yaşadıkların için üzgünüm delikanlı. Ama intihar bir çözüm olmadığı gibi saçmalık ötesi bir şey. Benim anlamadığım bana neden geldin?
-Sizden küçük bir ricam var hocam. Siz ateist olabilirsiniz. Ancak tanıdığım tüm dindar insanlardan daha bilgili ve akıllısınız. Bütün okul tanır sizi. Kitaplarınızı okumayan yok. Mühendislik hocası olabilirsiniz ama felsefe ve din üzerine yazdığınız kitaplar da var. İman nasip işidir. İnanmamanız kötü biri olduğnuzu göstermez. Benim gibi yirmi küsür sene inanıp bir gecede kafir olmadınız. Eğer kabul ederseniz bir haftalığına benim din ile ilgili sorlarıma cevap vermenizi isteyeceğim. Her gün yarım saat. Asla fazlası olmayacak. Hayır diyebilirsiniz. O zaman ben dün gece yarım kalan işi bitireceğim. Çünkü kafamdaki sorularn cevabını alamazsam intihar etmesem bile çok yaşayacağımı sanmıyorum. Zira buna kalbim dayanacak gibi değil. Ama eğer kabul ederseniz söz veriyorum intihar etmeyeceğim.
Delikanlının gözündeki kararlılık profesörü korkutmuştu. Hastaneye yatırılsa tedavi olur muydu acaba? Şu din denen şey ne bela bir şeydi? İnananlara vaadettiği tek şey ızdıraptı. Bu kararlı ve kendinden emin genç için bunu yapabilirdi. Tanrıya inanmıyordu ancak bir vicdanı vardı.
-Peki, kabul ediyorum delikanlı. Ama şimdiden söleyeyim bu çok saçma bir istek.
-Bir şey daha var hocam. Bir haftalık süre zarfında soracağım sorulara muhafazakar bir insan gibi cevap vereceksiniz. Ben size bir ateist gibi soracağım siz de dindar biri gibi cevaplayacaksınız.
-Peki bu ne işe yarayacak?
-Bilmiyorum ama lütfen kabul edin.
-Çok ciddi bir durum olmasa şimdi tekrar kahkaha atabilirim biliyor musun? Önce konservatuar bölümündeki öğrencilerden biri olduğunu ve benimle matrak geçtiğini sandım. Ancak bu ülkede senin gibi arayışta olan bir sürü genç var ve ben de sana inanıyorum. Sen ateist bir adamdan dindar biriymiş gibi senin soracağın sorulara cevap vermeni istiyorsun. Kabul ediyorum. Yalnız benim de bir şartım var.
-Nedir?
-Ne olursa olsun intihar etmeyeceksin ve bir hafta sonra bir psikiyatriste görüneceksin.
Delikanlı gülümsedi. Profesörün elini sıktı. Kapıya doğru yaklaştı. Ayakkabısını giydi ve kapıyı açtı. Tekrar gülümsedi.
-Söz hocam,dedi.
Akşam psofesör yemekte çok konuşmadı. Verdiği sözden pişmandı ama vermişti bir kere. Muhafazakar numarası yapmak çok saçmaydı. İnanmayan biri, inanmanın ötesinde dindar biri gibi davranacaktı. Canı sıkkındı. Yemekten sonra çalışma odasına geçti. İki saate yakın çıkmadı. Eşi Serpil çalışma odasının kapısından ona baktı. Masasında Arthur Schopenhauer’in “Din Üzerine” adlı kitabı ve üç ilahi dinin kitabı vardı.
-Din gecesi mi bugün, diye sordu.
Profesör başını kaldırıp ona baktı. Bir şey demedi. Sadece gülümsedi.
-İyi misin? Bu akşam çok durgundun, dedi.
Başından geçenleri anlattı profesör. Eşinin şaşkın bakışları altında bu saçma işe neden bulaştığını sorguluyor ama çocuğa bir şey olursa kendini affedemeyeceğini de söylüyordu. Ters bir kimliğe bürünmek onun canını epey sıkmıştı.
-Serpil, sen inançlı birisin değil mi? İnançlı bir müslüman.
-Evet, bunu sen de biliyorsun?
-Peki neden dininin emrettiği ibadetleri yerine getirmiyorsun? Neden dininin evlenmeyi yasak ettiği bir inançsızla evlendin?
Kadın şaşkın bakışlarla kocasını süzüyordu. Bu sözleri otuz beş yıllık evliliklerinde bir kere bile söylememişti.
-Şey, bilmiyorum. Bu yanlış olabilir ama her insan hata yapar. Tanrı bu tür günahları affeder diye düşünüyorum. Hem sen dinin, tanrının insanların tembelliklerini örtbas etmek için ya da zalimlerin zulümlerine ses çıkartılmasın diye uydurdukları kavramlar olduğunu söylemez miydin? Ne oldu sana böyle?
Profesörün kafası karışmıştı. Gidip eşine sarıldı. Akşam bir süre daha kitap okuduktan sonra uyudu. Sabah olup okula gidince randevulaştıkları gibi delikanlıyla saat dört buçukta odasında buluştular. Çocuk elinde not aldığı küçük bir defter ve kalemle gelmişti. Karşılıklı oturdular. Profesör çok yordundu ama delikanlının uyumadığı da belliydi. Göz torbaları oluşmuştu.
-Müsaade ederseniz ilk sorumu sorabilir miyim hocam?
-Evet, başla bakalım.
-Allah gerçekten var mı?
Profesör inanmadığı Allah’ı savunacak bir ansiklopedi dolusu söz sarf etti. Delikanlı bunları not alıyor, ara sıra elini kalbine koyup sessizce bir şeyler söylüyordu. Bir sürü zor soruyla gelmişti. Gerçekten sözde ateistler gibi değil, varoluş felsefesini sorgulayan sorular soruyordu. Bir sorunun cevabını alırken kafasına takılan başka kavramları da soruyordu. Daha ilk günden sözünü tutamamış, yarım saat istediği sohbet bir buçuk saat sürmüştü. Profesör için bu bir rekordu, zira kimseye bu kadar zaman ayırmazdı.
-Allah nasıl var oldu?
-Dünyaya gönderilmedeki amaç ne?
-Allah varsa neden herkesi affetmeyip cennetine koymuyor?
-İnsanı günaha yönleniren nefisse ve nefsi de Allah yaratmışsa neden insanlar cehenneme atılıyor?
Ve buna benzer onlarca soru... Profesör sayfalarca kitap okuyor, araştırmalar yapıyor ve notlar alıyordu. Bitirmek için uğraştığı makale yarıda kalmıştı. Bu konuya baya merak salmıştı. Dindar numarası yapmak hoşuna gitmiyordu ama din felsefesi üzerine de çokca şey öğrenmişti. Tasavvuf, varlık-yokluk ve felsefe...Tam altı gün bunlarla uğraştı. Deli gibi kütüphanesinden çıkmıyordu. Aynı şey delikanlı için de geçerliydi. İkisinin de içinde melek ve şeytanın savaşı vardı sanki. Yedinci gün delikanlı elindeki siyah poşetle kapıyı çaldığında içeriden kimse “Gel !” demedi. Bir süre bekledi. Tekrar çaldı. İçeriden cılız bir ses girmesini söyledi. Delikanlı içeri girdiğinde profesör başını avuçlarının arasına almış oturuyordu masasında. Genç ayakkabısını çıkarıp sandalyeye oturdu. Bir süre konuşmadılar. Profesörün her zaman taktığı kravat yerde duruyordu ve profesör günlük sakal traşını olmamıştı. Demek ki geceyi burda geçirmişti. Korka korka da olsa söze girdi genç.
-Hocam iyi misiniz?
Profesör başını avuçlarının arasında çıkardı. Gözleri kan kırmızısıydı. Yorgunluk ve uyku akıyordu yüzünde.
-Hayır, hiç iyi değilim. Şu yedi günde hayatımı mahvettin. Altmış beş yıllık hayatımda yaşamadığım kederi bana yedi günde yaşattın çünkü.
Delikanlı merak ve korku içinde profesörün yüzüne bakıyordu. Profesör devam etti.
-Dün gece ne oldu biliyor musun? Camiye gittim. Ben, altmış beş yıllık ateist profesör camiye gittim. İnandım müslüman oldum demiyorum. Ama altı gün boyunca ruhum o kadar sıkıldı ki madem dindarım, bir dindar gibi camiye gideyim dedim. Yirmili yaşlarda bir delikanlıdan abdest almasını öğrendim ve namaza durdum. İçimden hiçbir şey söylemedim. Sadece herkes ne yapıyorsa onu yaptım. İçimde garip bir duygu oluştu. Midem bulandı, gözlerim karardı. Hızla çıktım camiden. Şehir çıkışına sürdüm arabamı. Oradaki tepede şehrin ışıklarını ve yıldızları seyrettim. Şu yıldızları gökte asılı tutan şey yerçekimsiz ortam mı yoksa tanrı mı diye sordum kendi kendime. Aynı toprağa attığın farklı tohumların birinin tatlı birinin acı meyve vermesi botanik bilimiyle mi alakalı yoksa bir yaratıcının varlığına mı işaret? Tepemizdeki güneş bir santim yaklaşsa yanacağız, bir santim uzaklaşsa donacağız. Bu dengeyi sağlayan astronomik kavramlar mı yoksa bir yaratıcı mı? Bunun gibi onlarca soru sorup durdum kendi kendime. Ya yanlıyorsam? Ya tanrı diye bir şey varsa ya bir yaratıcının eseriyse bu kadar şey? O küçücük şüphe beynimi kemirdi. Altmış beş yıl boyunca yanlış bir düşünceyle yaşama ihtimalı mahvetti beni. Senin o geceki yaşadığın duyguları yaşadım. İnandım demiyorum. Ama ya yanılıyorsam? Ya bir kör gibi karanlıkta yaşamışsam ve aydınlık hep gözümün önündeyse ve ben bunun farkına varamıyorsam? Nerden çıktın karşıma çocuk? Neden geldin bana? Neden her şeyi yolunda giden hayatımın tekerine çomak soktun? Bu kadar inananın olduğu bir dünyada neden benim gibi bir ateisti buldun ki? Ben yıllardır hangi dinden olursa olsun, inananların kendilerini yalancı cennetlerle avuttuklarını söyleyip durdum. Şimdi benim dediğim gibi değilse ve bir yaratıcı varsa ve ben ondan altmış beş yıl uzak kalmışsam nice olur halim biliyor musun? Git lütfen ne olur git. Beni içine düşürdüğün bu dipsiz kuyudan kurtulmam için beni yalnız bırak. Sana yardım etmek isterken kendimi öldürdüm. Rica ediyorum beni yalnız bırak ve bir daha gelme.
Delikanlının gözleri dolmuştu. Bir suçluluk psikolojisi hissetti. Yavaşça kalktı sandalyeden. Koskoca profesörün o aciz haline bakıp tekrar üzüldü. Yanında getirdiği siyah poşeti masanın ayağının oraya bıraktı. Başını masasına dayayan profesöre son bir kez bakıp kapıyı kapattı.





Kerem TEĞİN



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6279
2 Firari Fırtına 4343
3 Mustafa Ermişcan 3705
4 Hasan Tabak 3430
5 Nermin Gömleksizoğlu 3105
6 Uğur Kesim 2982
7 Sibel Kaya 2824
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2795
9 Enes Evci 2531
10 E.J.D.E.R *tY 2244

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:518 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com