Hikayeler

BİR MUAMMADIR AŞK 2
Okunma: 97
ilknur Dağlar - Mesaj Gönder


    
 
                                                                 Bölüm 3
      Hava aydınlanalı epeyce olmuştu. Saate baktı, 9.16 yı gösteriyordu. Babası
kahvaltısını yapmış dükkanın yolunu tutmuş olmalıydı. Aklına yatak odasındaki
albüm geldi acaba Ayşe’yi görmediği yıllara dair orada bir resmi olabilir
miydi? Yataktan koşarcasına kalktı. Tahmin ettiği gibi annesi odayı çoktan
toparlamıştı. Gardıropun ikinci çekmecesindeki albümü çıkardı. Albüm annesi ve
babasının siyah beyaz düğün resmiyle başlıyor ileriki yıllarda çekilen siyah
beyaz resimlerle devam ediyordu. İçinde Ayşe’nin bulunduğu ilk resmi onların arasından
buldu. Fotoğraf Onurların evinde çekilmişti ve çekildiğinde 5-6 yaşlarında
olmalıydılar birbirlerinin omuzlarına kollarını atmışlar kocaman gülüyorlardı. “Ne
güzel günlerdi!” dedi, yüzünde buruk bir tebessüm belirdi. Hala sevgili arkadaşını özlediğini fark etti. Resmin sol tarafında arka planda ise Ayşe 1,5 -2 yaşlarında hep yaptığı gibi ağzı kocaman açık, ağlarken görülüyordu. İkinci resmi, renkli resimlerin ilk çıktığı zamanlardaki bulanık resimlerin arasından buldu. Burada Ayşe son gördüğü şişman haline oldukça yakındı belki bir iki yaş küçüktü.
    Üçüncü resim ise ablasının kına gecesinden kalan bir resimdi. Evlerinin salonunda kadın
misafirlerin bazıları orta kısımda oynuyor gözükürken bazıları da kenarda
otuyordu.  Ayşe ise Nermin yengenin yanında, oturanlar arasındaydı ama o kadar zayıf ve o kadar sarı çıkmıştı ki fotoğrafa göz ucuyla bakan kimse bile hemen onun hasta olduğunu anlardı. Ayşe’nin bulunduğu başka bir resim yoktu.
    Albümü geri yerine koyacakken gözüne çekmecedeki büyük zarflar ilişti. Bu zarflarda düğün,nişan resimleri olurdu.  Ablalarının, abilerinin, birkaç kuzenin düğün resimleri vardı. Acaba Ayşe’nin resmi de onların arasında olabilir miydi? Heyecanla zarfları açmaya başladı. Onun resmini bulduğunda titreyen parmaklarıyla resimleri çıkardı; Zarfta iki resim vardı
biri nişan diğeri düğün resmiydi. Nişan resminde Ayşe gözlerinin rengini
andıran tülden, uzun mavi bir elbise giymişti. Beline kadar uzanan sarı
kıvırcık saçlarına beyaz çiçekten taç takmışlardı, eski film karelerinden
fırlamış gibi öylesine zarif öylesine hoştu… Karşısındaki adamı hızlıca gözden
geçirdi, adam Ayşe’den biraz uzundu fakat bir erkek için kısa sayılırdı. İnce çizgileri
olan yüzü çirkin sayılmazdı, saçları ön kısımlardan açılmaya başlamışsa da genç
gözüküyordu. Fakat Kaan adamın tipinden hiç hoşlanmadı, “Evlendiği adam bu
muymuş!” diye dudak büktü. Sonra adamın Ayşe’nin karşısında zafer kazanmış gibi
kocaman sırıtışını inceleyince, içinden bildiği tüm küfürleri sıralaması, öfkesini
yatıştırmakta yeterli olmadı. Fakat asıl acıklı olan ise Ayşe’nin bu adama o
kadar tatlı gülümsemesiydi. Resmi parçalamamak için kendini zor tuttu. Zarftan
çıkan ikinci resim, düğün resmiydi: Kız bembeyaz gelinliği içerisinde melekleri
andırıyordu. Titreyen parmaklarını Ayşe’nin resminin üzerinde gezdirdi boğazı
düğümlendi, ağlamak istiyordu doyasıya ağlamak. Fakat odaya giren annesinin
sesiyle irkildi.
    “Kaan oğlum ne arıyorsun burada, nasıl oldun? Hadi kahvaltı hazır!”
Fakat oğlundan ses soluk çıkmıyor, kımıldamadan odanın ortasında ayakta öylece duruyordu. Cevap alamayan kadın ona yaklaştı rengi sapsarı olmuş ve belli ki sarsılmış olan oğlunun elinde tuttuğu fotoğrafa odaklandı.
    “Neye bakıyorsun ki?”
    “Kim bu anne?”
    “Kimi soruyorsun, oğlum?”
    “Ayşe’nin evlendiği adam kim?”
Kadının gözleri korkunç bir şey görmüş gibi kocaman açıldı.
Hayret ve öfke dolu, ağzından şu sözler döküldü.
    “Kimse kim, sana ne?”
Kaan döndü,  kapıya yöneldi, bir iki adım attı durdu sonra,  
    “Anne,biliyor musun ben bu kızı tam 11 sene hiç görmedim, keşke görseydim!”
    Kaan fotoğrafları alıp sessizce odadan çıktı. Geride kalan kadın yere düşmekten yatağın kenarına tutunarak son anda kurtuldu. Sonra uzun uzun Ayşe’nin eve gelip o zarfı eline
tutuşturduğu anı düşündü. Kız, evlenemeyeceği konusunda fikir birliği etmiş
olan mahalleliden intikam alır gibi bazı evleri tek tek dolaşmış ve bu
fotoğrafları dağıtmıştı.
    Kaan, Ayşe ile kocasının tanışma hikayesini daha sonra ablaları ve yengeleri ile yaptığı
sohbetlerde “Kimsenin dikkatini çekmeden!” sorduğu küçük küçük soruların
cevaplarını bir araya getirerek öğrendi. Hikaye tam olarak şöyleydi: Onur düğün
hazırlığı yapıyordu, o ve nişanlısı ev eşyası almak için şehre inmişlerdi.
Yanlarına fikir almak için Ayşe’yi de almışlardı. Şehrin en büyük mobilya mağazalarından
birine girdiler. Ayşe’yi gören mağaza sahibi müşterilerle ilgilenmeye başladı
ki normalde müşterilerle asla ilgilenmezdi. Çok büyük indirimler yaptı,
alışveriş sonunda Onur’un telefon numarasıyla ile birlikte Ayşe’ninkini de
aldı. Birkaç gün sonra Ayşe’nin telefonu çaldı, arayan kişi “Müşterilerimiz
arasından yaptığımız çekilişte size hediye çıktı, adresinizi verir misiniz?” diyen
mağazanın sahibi olan Ayşe’nin müstakbel kocasından başkası değildi. Şimdi
Ayşe’yi çok büyük, çok güzel bir evde oturtuyordu ve evinde sürekli temizlik ve
yemek yapan yardımcıları bulunuyordu. Yapacak işi olmayan Ayşe de gün aşırı
annesini ziyarete geliyordu.
       Emine Hanım hayatında ilk defa Kaan’ın biran önce gitmesini istiyordu. Böyle bir
rezalet duyulmadan bir an önce gitsindi. Kaan’ın Ayşe’yi “Üstelik şimdi kızın mutlu
bir evliliği varken” düşündüğünün duyulmasından ise ölmeyi yüz defa tercih
ederdi. Fakat Kaan’ın hemen gitmeye niyeti yoktu. Her sabah annesinin endişeli
bakışları altında evden çıkıyor, kahvehaneye gidiyor, ilçeye gelen minibüsleri
takip ediyordu. Gün aşırı gelir dedikleri kız tam yedi gündür ortada yoktu.
Acaba o gün onu takip ettiğini anlamış mıydı, belki de o yüzden gelmiyordu.
      Genç adam hayatında tatmadığı duyguları tadıyordu. Bütün algıları farklılaşmıştı.
Gece, yeryüzünü hasretle “Ayşe!” diyerek karanlığa bırakıyor, güneş “Ayşe’ye
kavuşmanın heyecanıyla!” odasına doluyordu. Çiçekler Ayşe’nin güzelliğinden
haber veriyor, rüzgar “Ayşe!” diyerek tenine değiyordu. Onu takip ettiğinde
kokladığı o güzel kokuyu hatırlamak bile başının dönmesine, ayaklarının yerden
kesilmesine yeterli geliyordu. Gözleri kimi zaman onu hatırlatan bir güzellik
karşısında yaşarıyor kimi zaman hasret boğazına sarılıyor, nefesini kesiyordu.
Yemek ve içmek takat yetiremeyeceği kadar zor gelirken umudunu kırık dökükte
olsa yaşayabildiği, azıcıkta olsa mutlu olabildiği tek ortam ise rüyalar alemi
oluyordu.
       Emine Hanım’ın acısı çok büyüktü, derdini kocasıyla bile paylaşamıyordu, “Ben
kimseleri Kaan’a layık göremezken peşine düştüğü kıza bak!” diyordu. Üzüntüsü
nispetinde öfkesi de çok büyüktü. Allah'tan bu ilgiden kızın ufacıkta olsa sorumlu
olmadığını anlamıştı, aksi takdirde çıkaracağı rezilliğin haddi hesabı olmazdı.
Kadın öfkeden deliye dönmüş halde Kaan’a kızdı bağırdı, çağırdı hiçbir sonuç
alamadı, daha sonra onunla alay ederek vazgeçirmeyi denedi hiçbir tesirinin
olmadığını fark etti. “Üzüntümden ölürüm, sütümü helal etmem” lerin faydası ise
her daim malumdu.
       Genç adam suskundu, hayal dünyasında dolaşıyormuş gibi dalgındı, doğru dürüst bir
şey yemiyor, soru sorulmadıkça konuşmuyordu. Geceleri çok az uyuduğu, kızaran
gözlerinden ve gün içerisindeki halsizliğinden belli oluyordu. Sürekli olarak
düşünüyordu, kaderi ne kadar garip bir şekilde tecelli etmişti; Tüm hayatı
boyunca her şeyi olması gerektiği gibi, akıllıca yapmıştı. Kendine güzel bir
gelecek kurabilmek için dişiyle tırnağıyla çabalamıştı. Aylaklık, serserilik ya
da tembellik yapmayı bir kenara bırak, “içi acıyarak itiraf ediyordu ki”  gençliğini doğru dürüst yaşayamadan, gerektiği kadar eğlenemeden geçirmişti. Hep çalışmış, çalışmıştı… Şimdi iradesi dışında bir duygu geliyor kurduğu tüm düzeni alt üst ediyordu. Korkunç bir rüzgar, kendi elleriyle tuğla üstüne tuğla koyarak inşa ettiği ihtişamlı sarayı, yerle bir
ediyordu. Şuan sarayın dağılmış çinilerinin, canım seramiklerinin ya da
parçalanmış çok kıymetli sanat eserlerinin derdine düşmeyi bırak, bedensel
ihtiyaçlarıyla ilgilenecek takati dahi kendinde bulamıyordu. İşin en ilginç
yanı ise şuydu: Bu yıkık tuğlalar üzerine tüneyen şu sefil adam, tüm varlığının
yerle bir olmasından en ufak bir üzüntü duymuyordu. Sarhoş olmaktan mutlu, içtiği
şaraptan memnun olan kişiye kim yardım edebilir?
       Emine Hanım, Kaan’ın böyle bir zayıflık sergileyebildiğine inanamıyordu. Kız evli
olmazsa bile kıyametleri koparacağı bu ilginin, şimdi kız evli olduğu için hiç
kimse tarafından da hoş karşılanmayacağını biliyordu.  Sürekli Kaan’ı sıkıştırıyor bir an önce
İstanbul’a gidip ve aklını başına toplaması konusunda resmen tehdit ediyordu. Kaan
en sonunda  “Belki de doğru olan budur, uzaklaşmam gerekiyor.” diye düşündü. İçindeki dirayetli yapının ortamı öyle kolayca ayyaş bir sefile terk etmek gibi bir niyetinin olmadığını hissediyordu. “Uzaklaşınca unutursun” diye fısıldadı derinlerden bir ses. Unutması lazımdı çünkü böyle yemeden içmeden sabahlara kadar (ondan hoşlanmadığı belli olan) evli bir kadını düşünmenin kendine bir faydası yoktu. Gece yatağında uzanırken aklına bir anda
Caner geldi. Ayşe’ye aşkından memleketini, yuvasını terk etmek, bir başına
İstanbul’a gitmek zorunda kalan Caner, acaba Ayşe’yi unutabilmiş miydi,
unutmuşsa bunu nasıl başarmıştı, öğrenmeliydi. İstanbul’a gidip onu mutlaka
bulmalıydı. Onun “Zor oldu ama başardım!” demesini umuyordu, aksi takdirde başı
büyük beladaydı.
    “Tamam, anne istediğin gibi olsun yarın sabah gideceğim” dedi. Kadın bu habere pek sevindi.
     Ertesi gün annesinin onu bir an önce göndermek istemesine inat her işi ağırdan
alıyordu. “Belki de bugün o, minibüsle gelecek, kim bilir belki de bugün onu
son kez görebilirim” diyordu.  Emine Hanım onu nihayet arabasına bindirip yolculayınca derin bir “oh!” çekti.
     Kaan evdekilerle vedalaştıktan sonra arabasına bindi. İlçeyi İstanbul yoluna bağlayan yola
varıncaya kadar ağır ağır ilerlemeye karar verdi. Minibüsle karşılaşırsa nasıl
hareket edeceğini kafasında planladı. Minibüsü içinde Ayşe’nin olup olmadığından
emin olana kadar takip etmeye karar verdi. Eğer içinde o olursa geldiği yolu
geri dönecek, onu bir kez daha görme zevkinden kendini mahrum bırakmayacaktı.
Ne yazık ki ana yola ulaşıncaya kadar hiçbir minibüs karşısına çıkmadı. Talihine,
kendine, hayata küserek oldukça uzun ve sıkıntılı geçecek olan yoluna koyuldu.
     Kaan’ın arabasının ana yola çıkmasının ardından beş dakika bile geçmeden içinde
Ayşe’nin olduğu minibüs ilçenin bakımsız yolunda çukurlara bata çıka
ilerliyordu. Geçen geldiğinde aniden başı ağrımaya başlamış, vücut her an
bayılabileceği sinyallerini göndermeye başlamıştı. Başının belada olduğunu
anlayınca derhal şehre kendi evine dönmüştü. Yedi gün sürekli olarak hasta
hissetmiş, bazen günde birkaç kez bayıldığı olmuştu. Annesine grip olduğunu
söylemiş, gelemeyeceğine ikna etmişti ama rahatsızlığını ne kadar az yansıtmaya
çalışsa da kocası çok üzülmüş, çok endişelenmişti. Bugün kendini daha iyi
hissedince annesine gelmeye karar vermişti.
     Minibüsün camından uçsuz bucaksızmış gibi devam eden bozkıra bakarken hastalığını
düşündü. Hastalığının üzerindeki etkisi korkunç olmuştu. Bir defasında savaşta
enkaza dönen bir şehrin resmini görmüştü; Bir zamanlar çok güzel olan şehir
şimdi tam bir harabeydi “Tıpkı bana benziyor!” demişti resme ilk baktığında “Bu
hastalıkta da bana aynısını yaptı.” Basit psikolojik bayılmalarla başlayan
rahatsızlık, ciddi hastalıkların eklenmesiyle gittikçe ağırlaşmış, onu bir kaç
defa ölümün kıyısında dolaştırmıştı. Kaç defa sonu gelmeyen acılardan ve
eziyetlerden kurtulmak için ölmek istediğinin ise hesabı yoktu. Tüm hayalleri,
umutları, gençliği, okulu, arkadaşları, kahkahaları her şeyi elinden alınmıştı.
Hastalık üstüne çocuk denecek yaşta tüm ağırlığıyla çökmüş onu bedensel olarak
değil ama ruhsal olarak iyice yaşlandırdıktan sonra büyük ölçüde azalmış adeta elveda
demişti.
      Ayşe yeniden hayata dönüp kendi yaşıtlarıyla tekrar gerçek anlamda iletişim kurmaya
başlayınca onlardaki düşünsel sığlığa çok şaşırdı. Ölümün kıyısında dolaşırken
hayatı, varlığı ve yokluğu çok daha iyi anladığını, olaylara daha derin
bakabildiğini fark etti. O sağlıkla geçen her anı şükranla karşılıyordu. Yemeğe
şükür ve minnet duygularıyla yaklaşıyordu. Hiç bir maddenin ve eşyanın yokluğu
onu hiçbir şekilde üzemezdi. Hastalık, yaşıtlarının kurduğu üniversite okumak
veya evlenmek, koca bulmak gibi hayalleri de yok etmişti. Elinde kalan tek şey
düşünce gücü olmuştu. Hayata daha derinden bakabildiğini anlamak onda kaderine
razı olmak hissiyatını verdi. Allah’ın ona takdir buyurduğu her şeye razı
olduğunu kalben ilan etti. Ondan gelen her şeye razıydı, çünkü yaşanırken ne
kadar acıklı olsa da sonu güzel oluyordu. Ondan gelen güzel ve hoş şeylere
olduğu kadar hastalığa ve kedere de razı oldu. Hastalık ve keder elbette
istenmezdi, ölümü arzulatacak acıyı, hiçbir fikir hafifletmiyordu ama acı
geçtikten sonra duygular tevekkül ve rıza ile birleşiyorsa gerçek anlamına
ulaşıyor kalbe huzur ve mutluluk getiriyordu.
       O dünya nimetlerinden umudunu kestikten, kaderiyle ve kendiyle barıştıktan sonra Allah
ona gözlerine aşkla bakan bir koca ve onunla birlikte zenginlik, mal mülk de
nasip etmişti. Kendi kendine sık sık “Allah’ım anlamayı nasip ettin, nimet bunca
çoğalmışken unutmamayı da nasip et” derdi.
      Minibüs ilçe merkezinin girişindeki meydana ulaşınca indi, dükkanların önünden geçti annesinin evine doğru karşılıklı iki arabanın zar zor geçeceği yolda ilerlemeye başladı. Tam çatallaşan yol ağzına gelmişti ki karşı kaldırımda Emine yengeyi gördü. “İnşallah beni görmez ya da görse bile konuşmak istemez” diyordu ki kadının kendisine seslendiğini duydu, kalbinin daraldığını hissetti, içinden “Bu kadını hiç sevmiyorum!” dedikten sonra,
   “Efendim, Emine yenge” diyerek ona yaklaştı.Emine Hanım konuşmuyor, meraklı gözlerle onu süzüp duruyordu.  Bakışlarından ne neşe okunuyordu ne de üzüntü, sadece donmuş gözlerle konuşmadan bakıp duruyordu.
Ayşe, kadının halinin tuhaflığından endişelendi
    “Efendim Emine yenge, bir şey mi oldu ?” dedi
Kadın bir anda dalgınlığından silkindi,
    “Yok, sadece annen nasıl, iyi mi diye soracaktım.”
    “Bir haftadır ben de annemi görmüyorum yenge, grip oldum iyileşinceye kadar
gelemedim.”
    “Yaaa! Demek grip oldun, gelemedin…” Yaşlı kadın yine konuşmadan donuk gözlerle bakmaya başladı. Sonra kendi
kendine fısıldar gibi
    “Kaan da yeni yola çıktı, İstanbul’a gidiyor.” dedi. Ayşe umursamaz bir şekilde
    “İyi… Hayırlı yollar olsun.” dedi
Kadının bakışlarından sıkılan ve halinden bir şey anlayamayan Ayşe
    “Ben artık gideyim, annem bekliyordur” dedi kadın
    “Tamam, tamam git.” dedi ama Ayşe gözden uzaklaşıncaya kadar hala arkasından bakmaya devam ediyordu.
    “Bu kadın ne kadar da garip bir insan!” diye düşündü Ayşe “Hiçbir zaman bu kadını anlayamayacağım ve hiçbir zaman da sevemeyeceğim.” dedi. Bir an geçmişe geri döndü, “Hatta ondan her zaman nefret edeceğim!” dedi, her şeyi daha dün yaşanmış gibi
hatırlıyordu:
     Ortaokulu bitirdiği seneydi, yaz tatili başlayalı çok olmamıştı. Okulların yeniden
açılmasını ve liseye kayıt yaptırmayı dört gözle bekliyordu. Hayalleri büyüktü:
Üniversiteyi İstanbul’da “Onun” okuduğu okulda okumak “Onun” dolaştığı
sokaklarda dolaşmak istiyordu. Kim bilir nasıl farklı mekanlar, ne ilginç
güzellikler vardı orada. Bunu başarmak için ne gerekiyorsa yapacaktı, sabaha
kadar ders mi çalışması gerekiyor, uyumayacak, çalışacaktı.
      O gün annesinden sac böreği yapmasını istemişti. Annesinin onu kırmayacağını ve bir tabağı doldurup “Al bunu Kaan abine götür, o bu böreği çok sever” diyeceğini çok iyi biliyordu. Tabağı alıp yola koyulduğunda dünyalar onun oldu. Koca bir senenin ardından onu nihayet tekrar görebilecekti.  Delikanlı çok yakışıklıydı, kimselere benzemeyen farklı bir hali vardı, zaten o sebeple genç adamdan hoşlanan bir sürü kız tanıyordu.
      Sevinçten adeta kanatlanmış gibi gidiyordu, evlerine bir solukta kavuştu, avlu kapısı açıktı, içeri girerken kalbi bir kuş gibi atıyordu. Avluda selelerle kirazlar sıralanmıştı. Anlaşılan Emine yengeler sabahın erken saatlerinde kiraz toplamaya gitmişler bu saate kadar
çalışmışlardı. Evin kapısı açıktı, yaklaştı, içeriden kaşık tabak seslerine
konuşmalar eşlik ediyordu. “Yemek yiyorlar tam zamanında geldim.” diye geçirdi
içinden. Tabağı uzatırken ne söyleyeceğini kafasında toparladı. Tam, bir adım
daha atıp kapıda belirecekti ki içeriden Kaan’ın
    “Onur ne yapıyor anne?” dediğini işitti, durakladı. Emine yenge
    “Onur ne yapsın, asgari ücretle bir yerlerde sürünüyor, Nermin’e de sorsan yere göğe sığdıramaz oğlunu. Geçen anlattı anlattı, bitip tükeneceği yok. Durdum dedim ki: Nermin
duyanda oğlunu fabrikaya müdür atadılar sanır, dedim bozuldu tabii.”
     İçeriden kahkaha sesleri yükseldi. En çok Kaan’ın ablasının o gıcık ses tonuyla
kıkırdaması duyuluyordu. Babasının kahkahaları ise öksürüğü tarafından sık sık
kesilse de azimle gülmeye devam ediyordu.
      Hemen kapının yanına, içeridekiler tarafından görünmeyecek şekilde saklandı, şok olmuştu.
     “Aman Allah’ım bunlar ne biçim insanlar böyle” dedi. Onların evlerinde başkası
hakkında gülüp dalga geçmeyi bırak asla kötü konuşulmazdı. Başta annesi buna
müsaade etmezdi. Annesinin “O bir hata yapmış şimdi arkasından konuşup bizde
hata işlemeyelim, günah olur” sözleriyle büyümüştü. Kaan’ın sesi tekrar
duyuldu.
    “Ayşe nasıl zayıflayabildi mi?” dedi Ayşe kalbinin yerinden çıkacakmış gibi
çarptığını hissetti. Emine yenge biraz önceki esprisine bunca gülünmesinden oldukça
memnun olmuştu, alaycı bir tonda sıralamaya başladı.
    “Ne zayıflaması, bir görsen Rıdvan amcanın ineği var ya Sakız, maşallah onu geçti.”
İçeriden kahkaha sesleri yükseldi. Ayşe eliyle ağzını sıkıca kapadı. Gözlerinden
sicim gibi yaşlar akıyordu. Emine yenge diğerlerinin kahkahalarını bölerek
devam ediyordu
    “İnan ki bak! Sakız, Ayşe’den daha kibar gözüküyor yeminle… Nermin’e yüz defa söyledim bu kızın hali ne olacak böyle, sürekli kilo alıyor dedim.”
    “Eee o ne dedi?”
    “Yaşı daha küçükmüş te büyüyünce zayıflarmış… Annesi öyle deyince kızı da ne bulsa
tıkınıyor tabii.”
     Ayşe midesinin bulandığını ve başının döndüğünü hissetti. Haykırışlarının ağıtlarının duyulmaması için ağzını eliyle sıkı sıkı kapatıyordu. Gülme sesleri azalınca Kaan konuşmaya başladı.
    “Zaten var ya, o kızı görünce tüylerim diken diken oluyor. Bir insan ancak bu kadar
sevimsiz olabilir. Nefret ediyorum ben bu kızdan galiba, nefretten başka açıklaması yok…”
     Ayşe daha fazlasını duyamadı bir anda tüm dünyası karadı. Gözlerini açtığında yerdeydi elindeki tabak yere düşmüş börekler etrafa savrulmuştu. İlk defa böyle bir olay yaşıyordu, yaşadığı şeyi adlandırmakta zorlandı.  “Ani şuur kaybı ya da bayılmak” adı her neyse daha sonra üzerinde düşünecekti. Şimdi burayı biran önce terk etmeliydi. Ne kadar süredir buradaydı bilmiyordu, içeridekiler, seslerden anlaşıldığı kadarıyla yemeklerini bitirmişlerdi. Yorgun oldukları için dışarı çıkmadıkları ve onu görmedikleri için şanslıydı. Gözyaşlarını
sildi, etrafa dağılan börekleri sessizce toparladı. Börekleri giderken bir bahçeye savurmaya karar verdi. Bu yaşananlardan hiç kimsenin haberi olmamalıydı…



ilknur Dağlar



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6306
2 Firari Fırtına 4369
3 Mustafa Ermişcan 3741
4 Hasan Tabak 3454
5 Nermin Gömleksizoğlu 3125
6 Uğur Kesim 2999
7 Sibel Kaya 2843
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2839
9 Enes Evci 2551
10 Turgut Çakır 2255

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1386 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com