Hikayeler

BİR MUAMMADIR AŞK 1
Okunma: 116
ilknur Dağlar - Mesaj Gönder


                                                                              Bir muammadır “AŞK”
                                             
                                                                              Kiminin vicdanına atılan taş,
                                                   
                                                                              Kiminin fakir gönlüne katılan aş,
                                                                              Kiminin de gözünden akıtılan yaştır “AŞK”
                                                                                                               
                                                                                                       Hz. MEVLANA                                                                    
   
90’lı yıllar,
Anadolu’nun küçük bir ilçesi...
                                           
                                                  Bölüm 1
      Ağustos ayının son günleriydi hava o sabah güneşli ve sıcaktı. Son günlerde rüzgarlar
sert esmeye başlamış, baharda doğaya üflenen can, bir kez daha ölümün soğuk ve acımasız
çıkmazlarına düşmüştü. Yaz mevsimi, uzaklara gitmeyi kafasına koymuş yılgın
adamlar gibi gözünü ufka dikmiş, bir akşam vakti ayaklarını sürüye sürüye
gideceğinin sinyallerini veriyordu. Baharla birlikte gelen kıpır kıpır heyecan
yerini umutsuz bir bekleyişe terk etmişti...
      Genç adam doğanın hüznüne inat gülümsüyordu. İçten gelen kocaman bir tebessümün,
yaşama sevincinin güzelleştirmeyeceği hiçbir manzara yoktur. Hem nasıl gülümsemesin
ki bir vakitler sıradan bir öğrenci olarak dolaştığı şu sokaktan dün, son model
lüks arabasıyla cebinde kuşe kağıdına basılmış kartvizitiyle mesleğinde “haklı”
şöhreti olan biri olarak havalı bir giriş yapmıştı. Gururluydu, gururlu olmayı
sonuna kadar da hak ediyordu. Öğrenciyken derslerinin, çalışırken de işinin
hakkını vermişti.
     İri yapılı, hoş görünümlü bu genç adamın yüz hatlarında ve kahverengi gözlerinde keskin bir zekanın ve derin anlayışın izlerini kolayca okumak mümkündü. Özenle arkaya doğru taranmış saçları ve jilet gibi ütülenmiş pantolonu, takıntılı denebilecek derecedeki titizliğin ipuçlarını veriyordu. Ayrıca bej rengi pantolon üzerine giymiş olduğu haki renk tişört, buğday tenine çok yakışmıştı.
    Genç adam senelik ziyaretleriyle hasretini gideremediği ilçenin girişine doğru, aşağıya meyilli şekilde kıvrılan yolda yürüyordu. Yolun her iki yanı, genelde iki katlı olan beyaz badanalı evler ya da avlu duvarlarıyla kesintisiz devam ediyordu. Kapıların önünde çoğunluğu hurda denebilecek arabalar sıralanmıştı. Sokaklara bu sene çok sıcak geçen yazın
rehaveti sinmişti. Tüm yol boyunca sadece poşete doldurduğu çokça ekmeği “belli
ki kahvaltı için” evine taşımakta zorlanan üstü başı hırpani, küçücük bir
çocuktan başka kimseyi görmemişti. Birkaç kedi, birkaç köpek karınlarını
doyurabilmek için etrafa savrulan çöpleri eşeliyorlardı.
    Yukarıda ana yol boyunca uzanan yüzyıllık evler aşağıya doğru indikçe yerlerini küçük,
eski dükkanlara bırakıyordu. Genç adam dükkanları geçer geçmez sağında beliren
ilk sokağa girdi. Duvarların ve ağaçların gölgelediği küçük sokağın dik
yokuşunu çıkmaya başladı. Yaklaşık otuz metre ilerledi, beton duvarları
sarmaşıklarla kaplanmış olan asma çardaklı kahvehanenin bahçe kapısından
içeriye geçti.
     Dedelerinin hatta belki onların dedelerinin müdavimi olduğu bu kahvehaneye gelmekten her zaman keyif aldırdı. Etraftaki beş on ahşap masa üzerine sandalyelerin ters
çevrilip konulmuş olduğuna bakılırsa sabah temizliği yeni yapılmıştı. Buradaki
her şey son derece eski gözüküyordu. Ayakları çarpılmış masalar, rengi ağarmış
masa örtüleri, sigara söndürmekten içleri kararıp, aşınmış kül tablaları…
Masalarda oturan henüz kimse yoktu ama çok sürmez köyün yaşlıları ve işsizleri her
gün olduğu gibi birer birer evlerinden kaçarcasına çıkar ve bu kutsal mekana
sığınırlardı.
    Sokağı rahat şekilde görebileceği bir masaya yerleşti. Burada manzara yıllardır hatta
belki yüzyıllardır aynıydı. Zamanın değiştirdiği belki de tek şey taşıma
araçları ve asfalt olan toprak yol olmuştu. Ana sokağının girişinde yüksekçe
bir tepeye kurulu olan kahvehane, karşısındaki açık alan üzerinde bulunan
minibüs durağını gözetleme imkanı sunardı. İlçeye giren çıkan hiç kimse burada
gönüllü nöbet tutan erkeklerin keskin bakışlarından kendini sakınamazdı, bu
sebeple kahvehane, ilçenin güvenlik noktası gibiydi.
     Çok eskiden kadınlar yüzlerini gözlerini sarıp sarmalayarak geçerlerdi buradan. Hatta korkudan elleri, ayakları birbirine dolaşır, hızlı adımlarla kaçarcasına uzaklaşırlardı. Bugünün cesur gençlerini ise korkutmak öyle kolay değildi. Büyükler önce delikanlıların rahat rahat sigara içtiklerine şahit olmuşlardı, hatta zamanla alışmışlardı. Fakat genç
kızların rahatlıklarını hala hayretler içinde izliyorlardı. Birbirleriyle
şakalaşmalarına, erkek arkadaşlarıyla dolaşmalarına, kullandıkları argo
kelimelere bir türlü alışamıyorlardı fakat hayat onlara şunu da öğretmişti:
Zamanın değiştirmeyeceği hiçbir şey yoktu ve bu kurala kendileri de dahildi.
   
Kahvehanenin sahibi Necati Abi ortalıkta yoktu. Dışarıya baktı yolun
hemen yukarısında bakkal, manav ve diğer birkaç dükkan sahibi bir yandan ürünlerini
yerleştiriyor bir yandan da sohbet ediyorlardı. Meydanın aşağı kısmına doğru
yer alan çeşme her zamanki gibi usul usul beton yalağa akıyor, yalaktan akan
sular aşağıda sıralanan 8-10 söğüt ağacına can veriyordu. Kahverengi-bej
minibüsü her zamanki gibi ağaçların gölgesine park etmişlerdi. On üç
yaşlarındaki muavin çocuk çeşmeden aldığı suyla dolmuşu harıl harıl yıkarken
içerdeki üç yolcu belli ki sabırla gidiş saatini bekliyorlardı.
      Saatine baktı, saat 11 e yaklaşmıştı. Güneş tepeye yaklaştıkça tesirini daha da göstermeye başlamıştı. Allah'tan bulunduğu yer gölgeydi, çardak direklerine sarınan narin asma yaprakları güneşin ışığını kesiyor, yeni yıkanmış beton zemin insana ferahlık hissi veriyordu. Etraftaki sularla oynaşan bir çift serçenin cıvıldaşmasını tebessümle seyre dalmıştı ki
Necati Abi’nin
    “Kaan oğlum, ne içersin ne vereyim sana?” sözleriyle irkildi.
­      “Soğuk bir limonata ver Necati abi” dedi
Bir süre sonra esmer yüzü derin çizgilerle dolu, altmış yaşlarındaki zayıf, kısa boylu
adam elinde bardakla döndü… Bir yandan konuşmaya bir yandan da ters çevrilen
sandalyeleri düzeltmeye başladı.
     “Kaan, geçen annen bizim hanıma anlatmış çok büyük bir inşaat firmasında işe başlamışsın. Hayırlı olsun oğlum, maşallah.Şu memleketten senin kadar başarılı az genç çıktı. Liseyi birincilikle bitirdin, en iyi üniversiteyi kazandın, şimdi de işini iyice ilerletmişsin maşallah” dedi. Kaan biraz da sıkılarak,
      “Abi, şimdi iyi de, senelerce nasıl süründüm bilmiyorsun. Yıllarca asgari ücretle, gece yarılarına kadar çalıştım. Bizim sektör kolay ekmek yedirmiyor insana.”
    “Çalıştın ama ne oldu, bak başardın işte. Bir de iyi huylu, gönlüne göre bir kız aldın mı tamam olursun artık.”
    “Haklısın abi.”
Yaşlı adam bir yandan onunla sohbet ederken bir yandan da etrafı toparlamaya devam etti. Epeyce sonra mutfakta ki işlerini tamamlamak üzere içeriye geçti.
     Kaan limonatasını ufak ufak yudumlarken bugüne kadar arkadaşlık kurduğu kızların hayali bir bir gözlerinin önünden geçti. Lisede, üniversitede pek çok kıza ilgi duymuştu, çoğundan karşı tarafın haberi bile olmamıştı. Ciddi ilişkileri de olmuş hatta iki defa evliğin
kıyısından dönmüştü. İlişkilerinde bugüne kadar edindiği tecrübeyi iki maddede
özetleyebilirdi.
1-Birlikte zaman geçirmenin getirdiği ve getireceği alışkanlıklar kültürel farklılıkları
gidermekte yeterli olmuyordu. Ayrıca düşünce farklılığı öyle kolay aşılabilecek
bir engel değildi.
2- Bir kızın gerçek kişiliği evlilik hazırlıkları sırasında ortaya çıkıyordu.
     Çıkardığı sonuçlardan anlaşıldığı üzere kızlardan gözü bir hayli korkmuştu ama bir yuva kurmak isteği içinde capcanlı duruyordu. Ruh eşi dedikleri olay gerçekten var mıydı, şayet bir ruh eşi varsa bu kız şu an nerelerdeydi? İçinin sıkıldığını, bunaldığını hissedip aşağıya
baktı.
      O sırada yolun karşısındaki meydanda sıcaktan pişmiş yolcularla epeydir bekleyen
minibüs gürültüyle çalıştı ve ufak ufak gidiş yolunu tuttu. Yaklaşık yirmi
dakika sonra şehirden gelecek olan yeni minibüse böylelikle yer açılmış oldu.
Hemen her gece rüyalarında dolaştığı kasabayı yeniden seyre dalmıştı ki.
     “Ooo, Kaan’ım sen mi geldin!” sözleriyle irkildi.Seyfettin ve Hasan abiler gülümseyerek oturduğu masaya yaklaşıyorlardı.
     “Hoş bulduk, abim geldim” tokalaştılar, adamlar birer sandalye çekip oturdu.
     “Geçen sene görmedik seni buralarda, gelmiyor artık diyorduk.”
     “Yok, abi geldim de, bizim işler yazın çok yoğun olduğu için üç senedir kışın geliyordum. Bu sene fırsat bulunca yaza da uğrayayım dedim.”
    “İyi iyi…”
Sohbet havadan sudan devam ediyordu ki yaşlı adamlardan biri  
    “Kaan, dağ taş apartman oldu be evladım, çok paralar dönüyor bu işlerde diyorlar ya, sen
ne diyorsun?” dedi
     Eyvah! Başladı yine aynı muhabbet diye düşündü Kaan. Üniversiteye girdiği seneden itibaren memlekete her gelişinde özellikle orta yaş ve üzeri erkeklerle en çok yaptığı
muhabbet buydu. Tahmin ettiği üzere gelen diğer soru şu oldu:
    “Senin iş nasıl, çok kar ediyor mu patronun?”
    “Ediyordur muhakkak da abim, ben muhasebe işine bakmıyorum ki, benim ki mühendislik. Benim patron da bir kişi değil ki, bir şirkete çalışıyorum.”
      Soruların ardı arkası kesilmiyor, biri tam cevaplanmadan diğerine geçiliyordu. “Zengin
olmak hayali büyük küçük hiç kimsenin yakasını bırakmıyor.” diye düşündü Kaan.
Bir süre sonra adamlar, çapraz sorgudan ve aldıkları yuvarlak cevaplardan
sıkılınca yakında satılan sulak bir tarla hakkında konuşmaya başladılar. Tarlanın
ilk sahibi son sahibi derken mevzu derinleştikçe derinleşti öyle ki Kaan’ın
varlığını bile unuttular, kendi aralarında geçmiş günleri, kaybettikleri
komşularını yad etmeye koyuldular. Kaan ise çoktan onları dinlemeyi bırakmış,
aşağıya bakıyor, özlediği manzarayı ruhuna sindirmeye çalışıyordu. “Bu
toprakları da bu toprağın insanını da seviyorum.” diye geçirdi içinden.
     Yolun çok ilerisinde yeni minibüs salınarak şehir merkezinden geliyordu. İçinde üç-beş
kişinin olduğu belli oluyordu. Dik bayırı yırtınırcasına çıkan araç, düzlüğe
erişince rahat bir soluk almış gibi daha hızlı hareket etmeye başlamıştı.
Meydana varınca şoför, usta manevralarla aracı her zamanki gibi çeşmenin yanına
park etti. İçerideki yolcular ihtimal bin şükürlerle aşağıya indiler.
    Kaan dalgın dalgın gelenleri seyre koyulmuştu ki bir anda onu gördü.  Sarı kıvırcık saçları omuzlarından aşağıya, beline kadar şelale gibi dökülen genç bir kız, minibüsten inmiş yürüyordu. Aradaki mesafe dolayısıyla kızın yüzü tam seçilmiyordu ama boyu, bosu, endamı
güzeldi. Bu güzelliği yakından görmek arzusu yüreğinde dalga dalga kabardı
sonra tüm ruhunu sardı. Heyecan ve merak duygusu kayıtsız kalmasına izin
vermiyordu, artık oturamayacağını anladı. Genç kız hızlı hareket ediyordu daha
şimdiden dükkanların önüne ulaşmıştı. Bir bahane bulup hemen masadan
kalkmalıydı. O an düşünebildiği tek numarayı sahneledi, cebinden telefonunu
çıkardı:
    “Efendim, Mehmet Usta” dedi ve biraz bekledi “Ama o planları ben sana dün gece
göndermiştim” dedi ve yine beş saniye daha bekledi, “Tamam, tamam şimdi hemen
yeniden gönderiyorum, on beş dakikaya elinde olur…”
    “Üzgünüm abiler, kalkmam lazım.”
     Soluk soluğa sokağa doğru koşturdu ama kıvırcık, sarı saçlı kızı ancak beş adım geriden yakalayabildi. Kız uzun boylu ve zayıftı. İnce, zarif omuz başlarını örten beyaz bir tişört ve limoni sarı üzerine beyaz lalelerle desen verilmiş çok hoş bir etek giymişti. Pürüzsüz
beyaz bacakları, diz kapağının beş parmak altına kadar uzanan kloş eteğin
altından dikkat çekiyordu. Ayaklarında deri, koyu kahverengi sandalet vardı.
Sol koluna üç beş siyah bileklik takmıştı. Mermer heykelleri andıran zarif,
ince kolunun parlak beyazlığı ile bilekliğin siyahı insanın içini gıcıklayan
bir tezat oluşturuyordu. Kahverengi sırt çantası uzun, gür saçlarının müsaade
verdiği ölçüde dışarıdan görülüyordu.
     Duruşunda öyle bir asalet, yürüyüşünde öyle bir zarafet vardı ki Kaan, attığı her adımda
yüzünü dahi görmediği bu kıza hayranlığının arttığını hissetti. Sarı kıvırcık
saçları altın rengi ışıklarla bezenmiş kız, güneşin tüm ışıklarını üzerine
toplamış gidiyordu. Saçlarından savrulan altın renkli kelebekler, ihtimal,
gecenin zifiri karanlığını rengarenk sabahlara dönüştürebilirdi.
       İlçenin iç kısımlarına doğru ilerlerken genç adam, hızla çarpan yüreğinde hayranlıkla birlikte artan diğer hissin de korku olduğunu fark etti. “Ya çirkin, sevimsiz bir yüzü varsa!” korkusu kalbini sıkıştırırdı. Onu takip ederken yaşadığı heyecan öylesine hoşuna gitmişti ki
eğer hüsranla sonuçlanacaksa bu yolculuk hiç bitmesin isterdi. “Bu güzelin
peşinde günler boyu, geceler boyu yürüsem sıkılmam.” diye geçti içinden.
      Fakat bir süre sonra merak duygusu yeniden ağır bastı. Kızın yüzünü mutlaka görmeliydi, onu yakalamak zor olmasa gerekti. Adımlarını sıklaştırdı, hedefine iki adım daha yaklaştı ama daha fazla ilerleyemeden öylece kala kaldı çünkü kızın kullandığı baharı anımsatan parfüm tüm benliğini alt üst etmiş, başı dönmüş, dizlerinin bağı çözülmüştü. Kız
durmaksızın ilerlerken onun bacakları yürüme komutuna aldırış bile etmiyor,
kımıldayamadan öylece duruyorlardı. Şaşkınlık içinde hareket edemeyen
bacaklarına baktı, ne kadar da zavallı gözüküyorlardı. Bedeniyle, fiziksel
görünüşüyle ile ilgili bugüne kadar hep iltifatlar işitmiş, kendiyle gurur
duymuştu, şu acınası hali onu çok şaşırttı. Bir kokunun üzerinde yaratığı etki
ise onu dehşetle düşürdü. Onun gibi kararlı ve inatçı tabiatlı biri için böyle
bir iradesizliğin kabullenilmesi imkansızdı. Fakat şu an benliğiyle dalaşmanın
sırası değildi. “Kız gidiyor kaçıracaksın!” dedi kendi kendine, bu dağılmış bir
ruha verilen toparlanma emriydi. Derin bir soluk alıp tekrar yola koyuldu.
       Kız kendinden on adım kadar ilerde, çatallaşan yol ağzına gelmişti; Eğer soldaki
yola doğru ilerlerse Kaanların evinin önünden geçecekti fakat sağ taraftaki
yola girerse, yol ilçenin üzerine kurulduğu tepenin üst kısımlarına doğru
kıvrılarak ve dikleşerek ilerleyecekti. Kız sağa döndü…
      Kaan daha da hızlandı,  bahar kokusunun ruhunu sarsmasına izin
vermeksizin arkası sıra yürüdü. Kızla neredeyse aynı hizaya geldiğinde yüzünün
iki yanına dökülen saçlar tamamını görmesine izin vermese de düzgün yüz
hatlarını ve küçük sevimli burnunu fark edebildi. “Şükür, bu kız gerçekten çok
güzel!” dedi kendi kendine. Bir süre sonra “Onunla konuşabilmek için bir soru
bulmalıyım” diye geçti kafasından “Düşün düşün… Köyün camisi nerede diye de
soramam ki! Ah gözünü sevdiğimin İstanbul’u şimdi sende olmak vardı!” diye
geçirdi içinden.
      Normalde oldukça hızlı düşünen ve isabetli kararlar verebilen bir insandı ama heyecanı yüzünden şu an ne sorabilecek bir soru ne de konuşulabilecek bir sebep bulabiliyordu. Kızın da yanı sıra yürüdüğü genç adamla ilgilenmeye niyeti yoktu ama sağında kalan bir eve odaklanmış gibiydi ve oraya doğru ilerliyordu.
      Genç kız birkaç adım sonra avlu duvarlarının çevrelediği tek katlı bir evin kapısında durdu. Demir perçinlerle süslenmiş yüzyıllık tahta kapının üzerindeki yumruk biçimindeki tokmağı birkaç kez, ritimle kapıya vurdu. Ortalıkta sadece bir, iki kedinin dolaştığı sakin
sokakta demirin tok sesi yankılandı. Yaklaşık bir dakika sonra açılan kapıdan
usulca içeriye süzülen kız, güneşin tüm ışıklarıyla beraber gökkuşağının tüm
renklerini de peşi sıra sürüklüyordu. Onsuz kalan sokağın şu an resmi çekilse
ihtimal, soğuk bir şubat sabahı grisinde siyah beyaz çıkardı.
      Kaan kendini sokak ortasına terk edilmiş,kimsesiz bir yetim gibi hissetti. Kalbinin sızısından yerinde duramıyor bir ileri bir geri gidip geliyordu. Aslında bu evin sahiplerini tanıyordu. Hatta bu evi gizli saklı köşe bucağına kadar biliyordu çünkü çocukluğunun bir bölümü bu evde geçmişti, burada yediği yemeklerin, oynadığı oyunların haddi hesabi yoktu.
Ev, babasının amcazade çocuğuna yani Halis amcaya aitti. Halis amca iyi adamdı,
çalışkandı, karısı Nermin yenge konuşkan, neşeli bir kadıncağızdı. Bu eve geliş
sebebi ise çocukluk arkadaşı Onur’du, Onur dünyanın en iyi oyun arkadaşıydı.
      Kız günün erken saatlerinde şehirden
geldiğine göre Nermin yengenin yeğeni olmalı diye düşündü. Yaklaşık on dakika
kadar kapının önünde dolandı durdu. Bir an önce içeri girmek istiyordu ama
heyecanını yenmek ve kapı açıldığında doğru cümleleri kurmak zorundaydı.
Cesaretini topladı yumruk şeklindeki demir tokmağı bu defa o vurdu. Tenha sokak
bu defa onun tutturduğu ritimle doldu. Geçmek bilmeyen bir iki dakikadan sonra
kapıyı Nermin yenge açtı. Nermin yenge kısa boylu, oldukça kilolu toparlacık
bir kadındı. İlerleyen yaşına rağmen mavi boncuk gözlerinin aydınlattığı parlak
siması hala güzeldi. Kaan’ı görünce bayağı şaşırdı,
    “Kaan oğlum sen mi geldin!” dedi.
Kaan son derece kibar şekilde Onur’un telefon numarasını kaybettiğini hem aileyi ziyaret etmek hem de Onur’un numarasını almak istediğini anlattı. Kadın,
    “Tabii oğlum, buyur buyur!” diyerek içeri davet etti.
      Kaan hızlıca avluyu gözden geçirdi. Zemini beton olan avlunun sol tarafındaki yarım çatı altına tahta divan, küçük bir masa, üç beş sandalye koymuşlardı ve yazın misafirleri burada ağırlıyorlardı. Kız divanda oturmuyordu, evin kapısının önüne baktı, kahverengi sandalet ayakkabılar işte oradaydı. İçinden “Kız eve girmiş, keşke yanına gidebilseydim!” diye geçirdi. Fakat ev sahibinin onu her zaman olduğu gibi tahta divana davet edeceğini
biliyordu. Belki kızın yüzünü bile göremeden bu ziyaret sona erecekti. En iyisi
kadına onu divana davet edecek fırsatı vermeden sürekli konuşarak eve ilerlemek
diye düşündü. Böylece kızı görmek hatta onunla aynı odada oturmak şansını bile
yakalaya bilirdi. Düşündüğü gibi de yaptı. Yaşlı kadın, şaşırmış bir vaziyette,
önüne kadar konuşarak geldikleri eve Kaan’ı davet ederken buldu kendini.
      İşte istediği olmuştu… Genç adam heyecanlaayakkabılarını çıkartırken biran boşta bulunarak kahverengi sandaletleri
gösterdi ve
   “Misafir var galiba?” dedi.
Nermin yenge şaşkınlığını hala üzerinden atabilmiş değildi,
    “Yok, misafir gelmedi, yeni Ayşe geldi” deyiverdi.
      O an dünya, kendi çevresinde beş on kat daha hızlı dönerken yeryüzündeki tüm saatlerin
ibreleri takılı kaldı. Ayşe mi bildiğimiz Ayşe, Onur’un kız kardeşi Zırlak
Ayşe… Bu nasıl olabilir! Kaan ayakkabılarının birini neredeyse çıkarmış
vaziyette kapının önünde öylece duruyordu.
Yaşlı kadın ne olduğunu anlamaya çalışırken
    “Hadi, geçsene içeriye” dedi.
     Fakat genç adamın kımıldamaya niyeti yoktu hatta çıkardığı ayakkabıyı tekrar ayağına geçirmiş, bomboş bir ifadeyle kadınınyüzüne bakıyordu.  Kadın da ne yapacağını
bilemeden ona bakıyordu, sonunda
    “İstersen dışarıda oturalım” diyerek tahta divanı gösterdi.
     “Olur”dedi sessizce Kaan, sesinin çıkabilmesine hayret etti. Bugün bedeni onu ne çok
şaşırtıyordu. Genç adam kıpkırmızı olmuş suratla tahta divana geçti oturdu.
Nermin yenge içeriye seslendi
    “Ayşe, kızım Ayşe!”
Genç adam bitkin vaziyette kapıya bakıyordu. Kız kapıda belirdi ve hala çok güzeldi…
    “Efendim anne” diye cevap verdi
    “Bak Kaan abin gelmiş Onur’un telefon numarasını istiyor” dedi yaşlı kadın
    “Kaan abi mi?” döndü ona baktı, uzun bir sessizlikten sonra
    “Telefonumu alıp geliyorum” dedi.
     Kız evden çıkmış geliyordu, beyaz tişört, limoni sarı etek, sarı saçlar sokakta takip ettiği kızla aynıydı peki ya yüzü? Yüzü küçüklüğünden beri tanıdığı Ayşe’ye mi aitti. Duru beyaz ten, deniz mavisi gözler… Evet, sima tanıdıktı, zihninde geçmişten izleri vardı ama ya bu
güzellik… Ay sükûnetle, uzayın karanlığında nasıl inci gibi parlıyorsa bu kızda
aynı şekilde arzın karanlığında inci gibi parlıyordu. Bu güzelliğin insanlık
alemi ile uzaktan yakından alakası yok diye geçti içinden, bu güzellik etten
kemikten bir insana ait olamaz. Peki, şimdiye kadar nasıl olmuşta onu
görememişti. Ya bugüne kadar gözleri kör dolaşmıştı ya da bu kıza sonradan
ilahi bir şeyler olmuştu.
    “Hoş geldin abi” dedi kız
Düğümlenmiş boğazının müsaade ettiği kadarıyla zayıf bir
    “Hoş bulduk!” döküldü dudaklarından
Kız divanın karşısındaki küçük masanın yanına sandalyesini çekerek oturdu. Kaan kıza bakmak istiyordu fakat yaşlı kadın şüphelenmesin diye de konu bulmaya çalışıyordu.
    “Onur ne yapıyor yenge? Annem şehre yerleştiğini anlattı” dedi
Kadın en sevdiği konu açılmış gibi pek hevesle
başladı sıralamaya
    “Onur biliyorsun işinden memnundu.” Kaan tasdik manasında başını salladı ama Onur’un ne iş yaptığına dair en ufak bir fikri yoktu. Kadın devam etti
    “Babası her gün onca yolu gidip gelmesine kıyamadı, evlenince evini şehirden tutalım
dedi. Zaten hemen her hafta sonu geliyorlar. Gerçi bu aralar sık gelemiyorlar,
bebek bekliyorlar hayırlısıyla…” Sonra uzun uzun patronunun Onur’u ne çok
sevdiğini anlattı.
Nermin yenge konuşurken Kaan kıza bakmaya çalışıyordu. Fakat ne zaman başını çevirse kız utanıp önündeki masaya bakıyordu. Nermin yengeye taraf baktığında ise kızın kendini izlediğinden emindi.Nermin yenge tatlı tatlı konuştu konuştu sonra Ayşe’ye döndü
    “Hadi kızım bir kahve yap ta içelim” dedi
    “Kahveyi kim ne yapsın, şu güzellik karşımda dursun ömür boyu yiyip içmemeye razıyım.” diye düşündü genç adam. Kahve gelene kadar Nermin yenge bu defa hiç durmaksızın hastalıklarını, geçirdiği ameliyatları, Halis amcayı anlattı.
      Kız beş, on dakika sonra elinde tepsiyle evin kapısından çıkıp yaklaşmaya başladı.
Kaan’ın kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Önce bahar kokusu sarıp
sarmaladı ruhunu sonra bedenine soluk kesen varlığının gölgesi düştü. Kaan
normalde onun yüzünü yakından görme fırsatını asla kaçırmazdı fakat kızın
içinde yıldızlar uçuşan bakışları öyle derin, güzelliği öyle ürkütücüydü ki
korku ve hayretten daha fazla bakamadı. O an derin bir sezişle fark etti ki kız
başka diyarların, başka boyutların insanıydı. Hangi boyut ya da hangi diyar
bilmiyordu fakat görüyor ya da teniyle dokunuyor gibi emindi ki varlığın
başlangıcı ile varlığın sonu arasında, hayat ile ölüm arasında sırlarla dolu,
güzelliklerle dolu başka bir diyarın ferdi idi kız.
      Genç adam titreyen elleriyle uzandı, fincanı sarsmamak için tüm iradesini devreye soktu. Kız boşalan tepsiyi masaya koydu,yerine geçti oturdu. Kısa süren sessizlikten sonra Kaan içi sızlayarak
    “Seni görmeyeli uzun zaman oldu Ayşe” dedi
Kız buz gibi soğuk tonla
    “Evet, tam 11 sene oldu” dedi, sonra alaycı bir tebessüm dudaklarına yayıldı.  
     Kaan afallamış bir şekilde kıza bakıyordu. 11 sene demesine mi yoksa o alaycı
tebessüme daha çok şaşırmıştı bilemedi. Kıza donmuş gözlerle bakarken birkaç
saniyeliğine onun öfkelenip kaşlarını çattığına yemin edebilirdi.
Nermin yenge hayretle,
    “Sen 11 yıldır görmüyor musun Ayşe’yi? Böyle akrabalık mı olur be oğlum!” deyiverdi.
Biraz durdu sonra
    “İki sene önce Ağustos ayında Onur’u evlendirmiştik, geçen sene Ağustosta da Ayşe’yi
evlendirdik tabii sen düğünlerimize gelmediğin için…” Kadın durmaksızın konuşmaya devam ediyordu.
Kaan içinin yandığını hissetti, sanki birileri göğüs kafesini açmış içine kızgın yağı boşaltıvermişti. Nermin yenge sonra damadını anlatmaya başladı:
    “Çok seviyorum damadımı, başkasının çocuğu kendininki gibi sevilir miymiş derdim,
inan şimdi Onur’dan farkı yok. O da görsen öyle alçak gönüllü bir çocuk ki onca
zenginlik, onca mal mülk, hiç gurur yapmaz.”
     Kaan, Ayşe’nin yüzüne baktı, kız annesini dinlerken tebessüm ediyordu. Kıskançlık tüm
ruhunu yaktı kavurdu. Nermin yenge durmaksızın konuşuyordu.
    “Bir görsen Ayşe’nin üzerine titrer, çok da komik bir çocuk, şuraya gelsin
güldürmeden bırakmaz seni.”
    Ayşe’nin yüzündeki tebessüm büyüdü. “Bu kız kocasını seviyor!” düşüncesi yüreğini
yakarak geçti. Artık yaşlı kadının anlattığı hiçbir şeyi duyamaz, anlayamaz
haldeydi sanki zamanın ve mekanın olmadığı başka bir boyuta geçmişti. Rezil
olmamak adına tüm gayretini şu anla iletişimini koparmamaya harcıyordu fakat
sanki sesin, görüntünün hatta varlığın kaybolduğu kalın bir sis tabakasının
ardındaydı ve ne kadar çabalarsa çabalasın bedeninin içinde bulunduğu ana
ulaşamıyordu. Sis belki birkaç dakika sürmüştü belki de birkaç saat bilmiyordu.
Yaşlı kadının
    “Ayşe kızım topla artık fincanları” demesiyle irkildi.
     Fincan mı? Elinde anlamsızca duran fincana baktı, içindeki kahve içilmişti “Ben mi
içtim?” diye düşündüğü sıra ağzındaki kekremsi tat “Evet, sen içtin” diyordu.
   Kız ona doğru ilerliyordu. Kısa sürede yaşadığı onca heyecanla o kadar yorulmuştu ki, “Yeni bir fırtınaya nasıl dayanırım?” diye düşünürken kız iyice yaklaştı. Fincanı ona doğru uzatmak istedi ama titreyen elleri müsaade etmedi. Fincan ellerinden kaydı tam düşeceği
sırada kız ani bir refleksle atıldı Kaan’ın elleri ile fincanı aynı anda
yakaladı. Kızın güzelim beyaz elleri serin aynı zamanda kadife gibi yumuşaktı.
Kaan’ın içinden bu defa daha farklı, yoğun, hoş bir duygu aktı. O anda
akıbetini gören zavallı bir ölümlü gibi zihninde şu sözler durmaksızın
tekrarlandı: Ben artık iflah olmam… Ben artık iflah olmam… Ben artık…
                                                      2. Bölüm
    Saat 12:40 olmuştu Kaan’ın annesi Emine Hanım
mutfaktaydı. Toprak kokusuna rutubet kokusunun eşlik ettiği ve yazın her vakit
serin olan aşağı kattaki mutfakta oğlunun en sevdiği yemeği karıştırıyordu. Aklına
Kaan’ın sokağa, avlu kapısının hemen yanına park ettiği son model, simsiyah araba
gelince sinirlendi,
    “Yüz kere söyledim, yeni arabanla gelme memlekete dedim. Bunca hasetçinin bunca hainin arasına sen o arabayla çık gel! Bir ton da para vermiş! O parayla şehirden lüks
ev alınırdı, tabii bekar gezen ne bilsin paranın kıymetini?”
     Kadının sinirinin bitip tükeneceği yoktu, aynı şeyleri sürekli tekrarlayıp duruyordu. O
sırada avlu kapısının tokmağı hiç durmaksızın, yüksek perdeden vurulmaya
başlandı. Kadın elindeki işi alelacele bırakıp avluya koştu
    “Patladın mı? Kıracaksın kapıyı,” diye bağırdı. Kapıyı hışımla açtı, karşısında Kaan’ı görünce “Bu nasıl kapı çalmaktır böyle?” diye tam söylenmeye başlayacaktı ki genç adamın
bakışlarının tuhaflaştığını renginin bembeyaz olduğunu fark etti.
    “Ne oldu sana, neyin var!” diye telaşla bağırdı. Kaan zorla,
    “Bir şeyim yok anne, iyi hissetmedim sadece” diyebildi.
     Kadın çocuğunu içeriye alırken “Nazar mı ettiler sana, gözleri kör olsun inşallah”
diyordu. Kaan tahta merdivenden tırabzana tutunarak zorla çıktı, üst kattaki
odasına bitkin şekilde geçti annesi telaşla peşindeydi, yatağına girdi.
    “Anne üstüme yorgan getir, üşüyorum” dedi.
      Kadın bir yorgan getirdi sonra bir yorgan daha, genç adam sıtmaya tutulmuş gibi titriyordu. Epeyce sonra üşümesi geçti. Birkaç yudum su dışında yeyip içmeden tüm gün boyunca yattı. Annesinin getirdiği nane çayı, tarhana çorbası, en sevdiği yemekler yenilip içilmeden masada sıralandı durdu. Kadının biri bitmeden diğerine başladığı nazar dualarının,
tuz çevirmelerin de faydasının olduğu söylenemezdi.
      Eve geç vakit gelen babası her zamanki gibi annesi kadar telaşlanmamıştı. Her zamanki gibi söylediği hiçbir şey, sunduğu hiçbir çözüm karısını memnun etmeye yetmemişti ve yine her zamanki gibi adam bıkkın bir şekilde -yarına bir şeyi kalmaz inşallah diyerek ortamdan uzaklaşmıştı.
     Kaan gece uzunca bir süre uyuyamadı. Geç vakit yorgun zihnine rüyalar aleminin
kapıları yavaş yavaş açıldı. İşte yine sarı kıvırcık saçlı kızın peşi sıra
gidiyordu. Bu ilahi varlığın güzelliği karşısında korkuyu, heyecanı, tutkuyu
yeniden iliklerine kadar hissetti. Ayrıca onu yakalayabileceğine dair içinde
kocaman bir umut vardı ve bu umut onu çok ama çok mutlu ediyordu. Fakat kız
öyle girilmeyecek yerlere giriyor ve öyle yürünmeyecek yollarda yürüyordu ki
takip etmekte zorlanıyordu. Kız karanlık, ürkünç dehlizlere giriyor oradan
yüksek tepelere çıkıyor, ümitsizliğe kapıldığı anda görünüyor, yakalayacağım
dediği anda kayboluyordu. Sıkıntıyla saatlerce sürdüğünü düşündüğü takibin
sonunda tamamen kaybettim dediği anda kız tam karşısında tüm ihtişamıyla
belirdi. Gündüz yaşadığı tecrübeden farklı olarak içinde yıldızlar uçuşan
gözlerine bakabiliyordu. Bu kutsal varlığın gücünü ve onun karşısında kendi
hiçliğini idrak etti. Bu yüze, bu gözlere ne kadar muhtaç olduğunu anladı, canı
ölesiye yandı.  Kızın güzelim yüzünde yine o alaycı tebessüm vardı.
    “Tam 11 yıl… Sen beni 11 yıldır görmüyorsun” dedi. Kaan’ın yüreği korku ve acıyla
sıkıştı.
    “Bilmiyordum… Seni kaybedemem!” diye bağırdı. Kız
    “Beni kaybettin bile…”  dedi ve uzaklaştı.
Kaan kalp çarpıntısıyla sıçradı.
    “Neden? Neden seni onca sene görmedim?”
     Aynı dakikalarda Emine Hanım da uyanıktı. Kaan küçüklüğünden beri her
hastalandığında ya da onun için her endişelendiğinde ettiği duayı yine tekrar
etti. “Allah’ım verdiğin nimetin kıymetini bilmeyerek sana isyan ettim. Beni
bağışla, evladımı elimden alma!”
        Emine Hanım’ın bu duayı etmesinin elbette bir sebebi vardı. Onun Kaan’dan önce dört
çocuğu olmuş, çok titiz, çok sinirli bir kadın olduğu için onları zorla
büyütmüştü. Çocukların yarattığı pisliklere tahammül edemiyordu. Tam çocukları
büyüttüm artık kurtuldum dediği anda yeniden hamile kaldığını öğrenince dünyası
başına yıkıldı. Hayata, kocasına her şeye küstü, ağladı, bağırdı çağırdı… Ne
yapıp ne edip karnındaki bu çocuktan kurtulmaya karar verdi. Bildiği, duyduğu
tüm yöntemleri denedi, olmuyordu çocuk bir türlü düşmüyordu. Çabalaması öyle
bir noktaya geldi ki artık kendi canı tehlikeye girdi, ölüm korkusu sarınca da
pes etmek zorunda kaldı. İstemediği, belki de hiç sevemeyeceği bu çocuğu
doğurmaktan başka çaresinin olmadığını kabul etti. Fakat dünyalar güzeli
bebeğini kucağına aldığı anda tüm fikri değişti, bu çok farklı, çok tatlı bir
bebekti.  
      Hiçbir çocuğunu onun kadar sevemedi, hiçbirini onun kadar öpüp koklamadı. Çocuk
büyüdükçe sevgisi öyle arttı ki hayatında onun dışındaki hiçbir şeyin anlamı
kalmadı. Kullandığı bütün sıfatlar Kaan ile birlikte yeniden şekillendi. Kocası
artık Kaan’ın babasıydı, diğer çocukları Kaan’ın abileri ve ablalarıydı hatta
onları bu sıfatları yüzünden biraz daha sevdi. Bütün aile Kaan’ın çevresinde
kenetlenince Emine Hanım hayatında ilk defa mutlu olduğunu hissetti. Bu çocuk,
karanlık dünyasını mucize bir şekilde aydınlatmıştı. Çocuk sokaklarda oynamaya
başlayınca onu mahallenin canavarlarından korumak kolay olmadı. Ona zarar
vermek isteyen her çocuğa haddini bildirmekle yetinmedi, evlerinin kapılarına
dayandı. Bir süre sonra hiçbir çocuk Kaan’la oynamak istemedi, isteyenlerde
annelerinden temiz bir sopa yedi. Fakat Kaan için onların hiç bir önemli yoktu
çünkü Onur vardı…
      Kaan, hayal gücü çok kuvvetli bir çocuktu, ilginç ve eğlenceli oyunlar bulmak
konusunda eşsizdi. Tabii bu oyunları tek başına oynayamazdı. Onur’a yani sakin,
munis, her dediğini yapan, anlattığı oyunlara kolayca uyum sağlayan, eğlenceli
bir arkadaşa ihtiyacı vardı. Onur beyaz tenli, tombul, güzel bir çocuktu. Sarı
saçları fırça gibi her zaman dimdik durur, hiç yatmazdı. Mavi gözlerinde
rengarenk hareler vardı ve gülmeyi çok severdi, gözlerini yumarak bir gülüşü
vardı ki o ne zaman gülse Kaan da çok mutlu olurdu.
      Genelde Onurlarda oynarlar evin altını üstüne getirirler ama Nermin yenge annesinden
farklı olarak hiç ses etmezdi. Ama son zamanlarda oyunlarını bozan biri vardı:
Onur’un küçük kız kardeşi Ayşe. Ayşe yeni yürümeye başladığı andan beri Onur’un
peşini bırakmıyordu. Tüm oyunlarını bozuyordu onlar kaçmaya çalışınca da ağzını
kocaman açıp havaya kaldırarak ağlıyordu. Kaan’ın adını Zırlak Ayşe koyması
boşuna değildi. Biraz daha büyüdükçe daha da fena oldu. Onur’un yanına kimse
yaklaşsın istemiyordu, tüm oyunları yarım kalıyordu. Aslında en büyük suç Onur’undu,
kız kardeşine hakkıyla kızıp, oyuna devam etmeyi beceremiyordu. Sürekli onu
ikna edip susturmaya çalışacağına şöyle iyi bir dövseydi ne güzel oyunlarına
devam ederlerdi.
      Özellikle bir günü hiç unutmuyordu, unutamıyordu, izlediği bir filmden etkilenmiş korsancılık oynamaya karar vermişti. Akşam babası gelince ona tahtadan çok güzel iki kılıç yaptırdı. Hatta babası onun kılıcının kabzasına öyle güzel işlemeler yapmıştı ki sevinçten
yerinde duramadı. Ertesi gün oynayacakları oyunları düşünmenin heyecanından
zorla uyudu. Sabah erkenden koşarak onlara gitti. Onur da kılıçları görünce çok
sevindi. Tam dışarı çıkıp oynayacakları sırada Ayşe onları fark etti Ayşe o
sıralar 4 yaşındaydı. Kaan
    “Hadi hızlıca koşup kaçalım” dedi öylede yaptılar. Fakat Ayşe’nin onları bırakmaya
hiç niyeti yoktu. Arkalarından sokağa çıkmış, ağlaya ağlaya koşarak geliyordu.
Nefes nefese koşuyorlardı,  Kaan, ara sıra arkaya bakan Onur’a sokağın köşesini gösteriyor
    “Hadi az kaldı, şurayı dönersek bizi bulamaz!” diye yüreklendiriyordu. Ayşe sokakta
ağlayarak peşlerinden koşuyordu. Onur biraz daha koştu sonra aniden durdu,
arkasını döndü
    “Tamam, baş belası tamam geldim” dedi. Kaan Onur’un bu yaptığı harekete inanamıyor,
hayretle bakıyordu. Onur elindeki kılıcı Kaan’a verdi.
    “Sen git oyna, ben gelmeyeceğim” dedi.
     Gidip kardeşini susturdu, elinden tutarak evlerine götürdü. Bu olay Kaan’ın çok zoruna gitti. Ayşe’den nefret ediyordu. Olayı anlatınca annesi de en az kendisi kadar Zırlak Ayşe’den nefret etti. Kızına gerekli terbiyeyi veremeyen Nermin yenge de fırçadan payına düşeni aldı.
     Kaan o gün bir karar aldı: Bir daha asla onlara gitmeyecekti. Fakat vaktini nasıl geçireceğini de bilemiyordu. Bir süre sonra yalnızlıktan kitaplara yöneldi ve zamanla okumayı çok sevdi. Şehre giden babası, abileri, ablaları ona yeni ve güzel kitaplar getirdiler, artık kitaplar yeni arkadaşı olmuştu Okullar tekrar açılınca derslerine daha çok çalıştı daha başarılı bir öğrenci oldu. Belki hayattaki başarısının kaynağı da buydu. Onur’la bir daha
hiç o kadar samimi olamadılar Ayşe’den ise bugüne kadar nefret etmeye devam etti.
Kızın yüzünde belki kusur sayılabilecek yapısal herhangi bir çirkinlik yoktu
ama Kaan onu aşırı sevimsiz ve itici buluyordu çünkü o en sevdiği arkadaşını
elinden almıştı.
      Kaan kalp çarpıntılarıyla uyandığında hava henüz aydınlanmamıştı. Odasını dolduran karanlıktan belki daha fazlası yüreğindeydi. Uzunca bir süre kımıldamadan öylece tavana baktı. Yüreğindeki ağırlık dağılacak gibi değildi. Ağır ağır kalkarak pencereye doğru ilerledi. Eskimiş kırmızı perdeyikavrayıp açtı, avluya baktı, ruhunu aydınlatacak bir ışık aradı. Fakat ay ışığının üstün körü dağıttığı karanlık dışında bir şey bulamadı. Böcek sesi
dışında hiç ses de yoktu. Ay ışığı altında avludaki erik ağacı daha bir
heybetli gözüküyordu, koyu karanlıkta kalan gövdesi kadim yalnızlığını
fısıldarken, heyecanla gökyüzüne dağılmış dalları ve yaprakları ise heyulalara
karışmış gibi ya da kimsenin bilmediği korkunç sırlara haizmiş gibi ürkünçtü.
Şuan en az ihtiyaç duyduğu şey karanlık, korkunç sırlardı, perdeyi hızlıca
kapattı.
      Zihnine neden bu kızı onca sene görmedim sorusu yeniden üşüştü. Kız son derece soğuk
bir şekilde 11 yıl demişti. “Uzun yıllardır görmüyorum” değil “Yaklaşık on yıl
oldu” değil bilinçli ve kesin bir şekilde 11 yıl. “Böyle bir kaydı tutmak özel
bir çabayı gerektirmez mi?” diye düşündü. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi attı. Fakat
kızın sabah ki soğuk tavrı ve evli olduğu hatırına gelince “Saçmalıyorum
galiba!” dedi. Sakinleşince 11 yıl öncesini hesaplamaya koyuldu, o sene Fakültenin
2. Sınıfında ve 19 yaşında olmalıydı, öyleyse kızın olması gereken yaş 14 idi.
Kendini o yaz yaşananlara odakladı.
       O yaz Ayşe’yi birkaç defa görmüştü doğru ama o, bugün ki görüntüsünden çok uzak, çok
farklıydı. Kurban bayramıydı ve dolayısıyla o yaz çok karşılaşmışlardı, ilk
defa bir akrabalarının evinde karşılaşmışlardı. Çok iyi hatırlıyordu, gördüğü
manzara aynen şuydu: Şişman, hantal bir vücut, berbat denebilecek zevksizlikte
bir elbise,  sivilcelerle dolu kırmızı bir surat ve tombul yüze yapışmış gibi duran yuvarlak gözlükler, kafasını olduğundan büyük gösteren omuz hizasından küt kesilmiş sarı saçlar ve zeka özrü varmış intibasını uyandıran o aptal sırıtış… Bu kızı görmekten hiçbir zaman
memnun olmamıştı ama o yaz onu görmekten ayrıca nefret etti. Hafızasında daha
sonraki senelere ilişkin başka bir görüntü yoktu. Sonraki yaz annesine “Nasıl
Ayşe zayıflayabildi mi biraz?” diye sormuş, annesi aksine daha çok kilo
aldığını söylemişti.
   Ondan sonraki seneye ilişkin hatırladıkları aslında ilginçti. Üniversiteden mezun olduğu
seneydi, o kış çok çalışmış fakülteyi zamanında bitirebilen nadir öğrencilerden
biri olmuştu. Yorgun bir beden ve bin bir çeşit hayalin ve umudun doldurduğu
kafayla eve dönmüştü. Kendine söz verdiği üzere iki hafta geç vakitlere kadar
yataktan çıkmamış, sadece yemek yemiş sonra tekrar yatmıştı. Artık çevreyle ve
akrabalarla ilgilenmeye karar verdiğinde son sıralarda da olsa Ayşe’yi de
unutmamış ve annesine
    “Nasıl hala öyle kilolu mu?” diye sormuştu. Annesi durgun hatta biraz üzgün bir
şekilde, “Yok, zayıfladı, zayıfladı da şimdi de bayılıp duruyor” demişti. “Neden
bayılıyormuş, nasıl bayılıyormuş?” sorusuna annesinin verdiği cevap ise şuydu:
    “Neden olduğunu bilmiyorlar, Halis amcan hastane hastane dolaştırıyor. En son
Ankara’da ki üniversite hastanelerine götürdü.”
     Daha sonra kızın çok sık bayıldığı için liseyi bırakmak zorunda kaldığını öğrenince
daha da çok şaşırdı. Onları ziyaret etmeyi birkaç kere düşündü ama çok da
istekli olmadığı için her defasında bir şeyler engel oldu. Hem gidip ne
diyecekti “Geçmiş olsun, kızınız bayılıyormuş!” demek çok saçmaydı. O yaz
öylece geçiverdi. İstanbul’a tekrar iş bulmak umuduyla döndükten sonra
telefonda Ayşe’yi sormayı ihmal etmemişti. Annesinin verdiği cevaplar genelde şöyle
olmuştu:
    “Ne olsun aynı, düzelme yok!”
     Bir kaç yıl sonra bu sözlere şunlar eklendi “Bu hastalıkla kimse almaz bu kızı!“ Ne
kadar hoşlanmasa da kız için üzülmüştü, hastalığı yüzünden okuyamamış bir
meslek sahibi olamamıştı, demek şimdi bir yuva bile kuramayacaktı. Fakat bir
süre sonra annesiyle aralarında şu konuşma geçmişti:
    “Caner var ya, Kör Galip’in torunu Caner” Kaan, Caner’den nefret ederdi.
    “Eee, ne olmuş ona?”
    “Ayşe ile evlenmek istiyormuş.”Kaan kocaman gülümsedi, ikisi ne muhteşem ikili
olurlardı!
    “İyi işte, versinler.”
    “Yok, kız istemiyormuş diyorlar”
    “Allah Allah! Sen demedin mi bu kız hasta, kimse almaz diye, ne güzel kendini isteyen
bir adam bulmuş evlensin işte.”
    “Bende aynen öyle söyledim. Nermin -Kız istemiyor ne yapalım- dedi”
    “İlginç!”
    “Hatta neymiş biliyor musun bu Caner kıza aşık olmuş gece gündüz takip ediyormuş, evlerinin önünden ayrılmıyormuş diyorlar.”
    “Allah Allah! Ne bulmuş ki aşık olmuş, gerçi aşkın gözü kördür derler ama…”
      O günlerde düşünüp düşünüp güldüğü o telefon konuşmasını şimdi içi sızlayarak
hatırlıyordu.
     Caner ilkokuldan sınıf arkadaşıydı, birbirinden hiç hoşlanmazlar hatta nefret ederlerdi. Sebebini tam olarak kendi de bilmiyordu ama okulun ilk gününden itibaren birbirlerinden hoşlanmamışlardı,birinin oynadığı oyuna diğeri katılmazdı. Hatta Caner bir süre onunla dersler konusunda yarış yapmış, Kaan kitapları biricik arkadaşı gördüğü günden itibaren
başarısı kat kat artınca onu takipten vaz geçmişti. Ortaokulda sınıfları
ayrılmıştı. Daha sonra onun üniversite sınavında çok kötü bir puan aldığını, bir
yerlere gidip bir süre okuduğunu fakat okulu tamamlayamadan geri dönüp
geldiğini başkalarından duymuştu.
    Caner ile ilgili olarak söyleyebileceği tek şey onun son derece uyanık hatta bencil bir
kişiliği olduğuydu.  O karakterdeki birisi nasıl oluyor da aşık olabiliyordu, bilmiyordu. Bu aşk o günlerde onun eğlence kaynağı olmuştu, ikisi kadar birbirine uygun bir çift düşünemiyordu. Annesine telefonda sık sık gelişmeleri soruyordu. Annesi bir gün şöyle demişti:
    “Onur, Caner’i kız kardeşinin peşini bırakmıyor diye çok kötü dövmüş.”Şaşırmıştı, Onur gibi munis birisi, Caner gibi doğuştan çakal birini dövsün, üstelik çok kötü… Bu aşkla ilgili her şey çok ilginçti. Yine başka bir gün annesi şunu iletmişti:
    “Caner’in annesi komşulara demiş ki: Başta babası da ben de kızı hiç istemedik; Kızdık
bağırdık, laf anlatamadık sonra baktık oğlanın durumu iyi değil, kızı istemeye
karar verdik. Ben ve kız kardeşim evlerine gittik, kız kahveyi yaptı getirdi biz
daha içmeden aynen şunları söyledi:
    -Teyze, oğlunuzun benimle evlenmesini istemediğinizi biliyorum. İçiniz rahat olsun ben
de zaten bu ilçeden kimseyle evlenmeyeceğime dair yemin ettim. Oğlunuza bu
şekilde iletirseniz iyi olur, demiş.”
    Kaan şimdi kendini yıllar öncesinde yaşanan bu sahneye girmiş gibi hissediyordu. Sanki
her şey gözlerinin önünde ceyeran ediyordu. Kadınlar kendinin de girdiği o
avluya girmişler ve onun da oturduğu o tahta divana oturmuşlardı. Ayşe onların
da karşısına göz kamaştıran efsunlu güzelliğiyle çıkmış, kahve ikram ediyordu. Az
sonra onlarında yüreğine yer edecek şeyler söyleyecek ve bunları söylerken yine
o buz gibi alaycı tavrı takınacaktı. Kadınların giderken ki şaşkınlıklarını ve
telaşlarını ise elinde olsa görmemeyi yeğlerdi.
O gün dudak büktüğü bu konuşma bugün yüreğini acıtıyordu. Sonraki günlerde annesi şunu
anlattı:
    “Ayşe bir gün Caner’in karşısına çıkmış: Ben hastayım, dışarı çıkıp dolaşmam gerekiyor
ama senin yüzünden çıkamaz oldum çünkü beni sürekli takip ediyorsun. Evde
kapalı kaldığım için hastalığım arttı, beni rahat bırak, demiş.” Caner de “Ben
artık duramam buralarda” demiş çıkmış İstanbul’a gitmiş. Caner’in annesi
ağlayıp duruyormuş  “Son günlerde aklına
ne yemek gelirdi ne içmek, sabahlara kadar dolanır dururdu, bu çocuk ne yapacak
tek başına oralarda?” diyormuş.
O an Caner için ilk defa üzüldüğünü hatırladı hatta Ayşe’ye biraz kızdığını. “Ne olacak
seni kabul eden birini bulmuşsun, evlensen ya!” diye içinden geçirmişti.
Anılar zihninden çorap söküğü gibi arka arkaya dökülüyordu. Çok derinlerden bir tanesi ortaya çıktı, annesi bir gün telefonda
    “Ayşe güzel olmaya güzel kız ama saygısız ve soğuk, geçen evlerine gittim ne elimi öptü ne bir hoş geldin dedi. Hasta olmazsa ben annesine söyleyeceklerimi biliyordum ama…”  
     Annesinin bu sözlerinden o vakit hiçbir şey anlamamıştı. Ne Ayşe’ye güzel tabirini yakıştırabilmişti ne de Nermin yengenin çocuklarına saygısız tabirini. Birkaç defa bu çelişki aklına gelmiş sonra anlamlandıramadan unutup gitmişti.
     Ayşe’nin hayatında bunlar yaşandığı sıralarda onun mutluluğuna ise diyecek yoktu çünkü
hoşlandığı kıza evlenme teklif etmiş ve olumlu yanıt almıştı. Şimdi tek korkusu
annesiydi çünkü evlenmek istediği kız, kendilerinden oldukça farklı bir
çevreden geliyordu. Kızla tanıştırmaya götürmeden önce annesini kızın “farklı”
olduğu konusunda uyarmış aynen şu yanıtı almıştı.
    “Senin evleneceğin kız tabii ki farklı olacak, abilerinin eşleri gibi olacak değil ya!
Sen nasıl onlardan farklıysan senin evleneceğin kızda farklı olacak” demişti.
Kaan hem çok şaşırmış hem de çok sevinmişti, heyecanla
    “Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?” diye sorduğunda kadın
    “Bak oğlum, ben iki kızımı memlekete gelin verdim, iki oğluma memleketten gelin
aldım. Kızlarım da gelinlerim de benden üstünler kabul ama senin karın onlardan
da üstün olmalı, sen nasıl onlardan üstünsün o da öyle olmalı.” demişti.
     Pek sosyetik, pek rahat müstakbel gelin dayını böylece görmeye gitmişler pek çok beğenerek geri dönmüşlerdi. Annesi memlekete dönünce müstakbel gelinini öve öve bitirememişti. Kaan’a sık sık telefonda
    “Söyle kızıma, burası köylük yer diye düşünmesin; Onun elini sıcak sudan, soğuk suya
sokturmam. Hem gelsin, kızlarım da gelinlerim de emrine amade olurlar. Allah
vere saygıda bir kusur işleyeler, dünyayı başlarına dar ederim!” derdi
      Lakin kısa süre sonra anlaşamayacağını anlayan ikili ayrılmaya karar verdi. Emine
Hanım’a bu haberi konu komşuya duyurmak pek ağır geldi. Uzunca bir süre
herkeslerden sakladı.
      Kaan ikinci defa nişanlandığında bu defa daha temkinli davrandı. Gelinini övmekte çok acele etmedi, iyi ki de öyle yaptı çünkü Kaan birkaç ay sonra o kızdan da ayrıldı.



ilknur Dağlar



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6307
2 Firari Fırtına 4370
3 Mustafa Ermişcan 3743
4 Hasan Tabak 3456
5 Nermin Gömleksizoğlu 3125
6 Uğur Kesim 3000
7 Sibel Kaya 2844
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2841
9 Enes Evci 2552
10 Turgut Çakır 2256

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:141 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com