Romanlar

NEFES AL, SATIR ÇİZGİLERİ (2)
Okunma: 99
nur gül boyar - Mesaj Gönder


 Not: Romanın ruhu geçmişte yaşanılanlarla da bağ kurduğu için, yazının kalınlığını değiştirerek anlatmaya çalıştım. Umarım her şey anlaşılır. Yorum yapmaktan çekinmeyin. İyi okumalar efendim. :)
 
 
2018, Eylül

Defterin uç kısmına çiçek çizmeye devam ettim. Kenarlarını karalamaya, bir boşluk gördüğümde kendimi anımsamaya. Kendi içimdeki boşluğu kapatmak istiyordum ama çiçeğin kalem değmeyen yerleri kendi içimdeki boşluğu anımsatıyordu. Umutsuzluk, daha çok yolum var der gibi yüreğimin kenarına pusu kurmuş. Konuşsam, bir şeyleri anlatmaya çalışsam patlayacakmış gibi hissediyordum. Renkleri kullanmak istiyordum. Turkuazı, maviyi, yeşili... Tuvale umudun resmini çizmek istiyordum ama fırça darbelerim umudu gösteremiyordu. Bu ne işe yarayacak bilmiyordum. Burada ne işim olduğunu bilmiyordum. Bu benim için iyi bir şey miydi bilmiyordum. Sadece boşluktaydım, boşluğumda bir sürü çiçek vardı. Savruluyordum, kulaklığımdan ruhuma damlayan notalar beni okyanus kenarında gibi hissettiriyordu. Etrafıma baktım.

Okyanus kenarında değildim.

Kırmızı küçük masanın üzerinde pastel boya izleri vardı. Birkaç kağıt gülümseme ile boyanmıştı. Sarı, gülümseyen güneşler. Her biri ayrı bir umut. İnsanların umuda ihtiyacı var, çocukların.

Burada oturmuş kendi umutsuzluğuma içeriden bakıyordum. Ana odaklanamama sorunum, büyük kaybım en sonunda beni buranın kıyısına çekmişti. Ruhumu boşlukta hissediyordum. Yüreğimi bir şeyler kamçılıyor, sen hastasın bakışlarından kurtulamıyordum. Hasta kelimesi normal bir kelime gibi gelirdi ama öyle değildi. Bu psikolojik olduğunda sanki üzerinizde kalırdı. O hasta. O kız hasta. Kendimi zihnim tarafından çökülmüş gibi hissediyordum. Zihnim sanki ruhumun üzerine geçmiş, acılarımın kıymıkları varmış gibi ruhuma batmaya başlamıştı. Kendimde bu hakkı görmüyordum. Çocuk bölümünde oturmuş defterime kendi kendime çiçekler çizerken umutsuzluğu kendime yakıştırmıyordum. Benim için hayat devam ediyordu.

Etrafı camlarla kaplı bir odaydı. Bense sütun gibi duvarın önüne oturmuş, bakışlarımı saate kaydırdım. Salise çubuğu tam tur atarken zamanın önemini fark ettim. Neler olabileceğini kontrol edemiyorduk. Bizim elimizde değildi.

Siyah pilot kalemi elimden bıraktım ve arkama yaslandım. Ellerimi yüzüme koydum ve nefesimi verdim. Artık dışarıdaki hayata katılmalıydım.


1.BÖLÜM: SATIR ÇİZGİLERİ

İsmim Sonay...

Sonay Sakınç.

Beni görmek istiyorsanız Çağlayan Koleji'ne girmeniz gerekiyor. Okula adımınızı atıp 12/C sınıfına şöyle bir bakmanız gerekiyor. Öğretmenler masasının önünde mavi gözlü, sarı kumral dalgalı saçlı bir kız oturuyor. Gözlerinin içi gülümsüyor, saç modellerinden bahsediyor, diğer kızlarla konuşuyor. Saçımı iyi yaparım, makyajımı da ama hayır, ben o kız değilim. O hizadan biraz ilerlemeniz gerekiyor, sınıfın en köşe kısmına. Çağatay kara kalem çizimlerini gösteriyor, yüksek ihtimal bir sonraki sayfayı açtığında müstehcen çizimler denk geliyor. "Oğlum." diyor biri, "Senin çizdiğin hatunlar gibi etrafımızda hatun yok ki." Gülüşmeler, kıkırdamalar... Diğer sıraya gözlerinizi çevirin. Orta sıranın en arkasından bir önceki sıraya. Elif çocuğun dediğine alınıyor ama yanaklarının kızarmasına engel olamıyor. Gönül işleri.

Ben mi?

Diğer sıradayım. En arkadan üçüncü sıra. Elimde siyah pilot kalem var, onun yüzünü unutmak istemiyorum. İnce ince kaşlarını çiziyorum. Birileri gelince sayfayı çeviriyorum, yeni bir şey çiziyormuş gibi yapıyorum ama ben hep onu çiziyorum.

Aslında hikayem başka, bambaşka. Herkesin tanıdığı o atarlı, o kimseye yüz vermeyen ama aslında içine kapanmış olan bir kız. Herkes aslını gayet iyi biliyordu böyle olmamın. Nedenini her sabah kalktığımda, aynaya bakarken içimde yaşadığım o iğrenç duyguya veriyordum. Kendimi şarkılara verip, yanımdan hiç ayırmadığım kulaklığım ve defterimle 17 yaşındaki herhangi bir kızın hayatı gibi hayatım gayet normal görünüyor. Aklıma onun gelmesiyle birden gözlerimi birbirine bastırıyorum o kadar. Çünkü bu okulun her bir köşesinde o var sanki. Bedeni gitmiş ama ruhunun izleri hâlâ her yerdeymiş gibi. Kim ne derse desin geçmişte bir şeyler yaşadığımız insanlarla mekanlar arasında bir bağlantı olduğuna inanıyorum ya da inanmak istiyorum. O gittiğinden beri etrafımı karanlık bürümüştü. Ondan bana kalan karanlık, aydınlığımı ele geçirmişti. Ve aydınlığım o hayattayken de bir kafeste gibiydi. Onun yanında karanlık kalmıştım, aydınlığı saklamıştım.

Şimdiyse, ondan bana kalan tek miras olan karanlıkla hayatımı yaşıyordum, bir sigara dumanından hayatımı çalmaya çalışıyordum.

Ben, Sonay'dım. Soyadını söyleyen herkese karşı bir kin besleyen, okuduğu kitaplara gözlerini düşürenlerden nefret edendim. Kendi acılarıyla içinde büyümüş, kendini dışlayan sürüden uzak kalmış olandım ben. Yanımda sadece tek bir kişi olmuş, karanlığın bataklığına düşerken kendi menzillerini açmaya karar verdiğimde ise lanet kader peşimi bırakmamış, yine acısıyla yüzüme çarptırmıştı her bir zerresini.

Yemekhaneye giderken bizim takımın olduğu yöne doğru bakıp, yüzümün ciddiliğini bozmadan devam ettim. Kimseyle ilgilenmiyordum. Onun gidişinden sonra yavşayanlar sıra yapmıştı ama hepsini terslemiştim. Şimdi ise Deniz bana yaklaşmaya çalışıyordu. O en yakın arkadaşlarımdan biriydi. Beni hiç tanımıyormuş meğersem. Çünkü eğer beni tanısaydı, böyle bir şeyin olacağına anlam verip kendini gütmezdi.

Yerime doğru giderken herkes sessizleşmişti. Yerime oturduğumda sadece susup önümdeki tabağa yöneldim. Tabağım masaya benden önce geliyordu. Ben ''Merhaba.'' bile dememişken bir tanesi ''Merhaba.'' dedi. Nefesimi sesli sesli dışarı verip yemeğimi yemeye devam ettim. Etrafıma bakınarak yemek yemeyi sürdürdüm.

Etrafımdaki herkes benden korkardı, yapacaklarımdan korkardı. Sessizlikle yönetmek istediğim krallıkta sadece hatıralar kendini hatırlatsın isterdim.

Bir tane kız o arada çığlık atmıştı. ''Konsere gidiyorum! Konsere gidiyorum.'' hemen atlayıp Sonay hamlesi yapmak istedim ama soytarılar herkesi eğlendirmek için vardı. ''Daha fazla bağırırsa konsere gidecek ayakları olacağını zannetmiyorum.'' diye mırıldandım ve yemeğimi yemeye devam ettim. Deniz'le göz göze geldiğimizde göz kırpıp, ''Bir sorun mu var?'' diye sordum.

''Hayır da..''

''Çıkar ağzındaki baklayı.''

''Fazla güzelsin.''

Ağzımdaki yemeği çiğneyerek Deniz'e donuk bir şekilde baktım.

''Ha-ha. Ben de senden çok hoşlanıyorum zaten.'' dedim şakaya vurarak. Gerçek anlamasa iyiydi. Sadece arkadaşımdı. ''İyi.'' diyerek o da sadece suyundan bir yudum içti. Antrenmandan çıktığı belliydi. Üzerinde okulun spor atletinin üzerine giydiği siyah bir hırka vardı. Saçlarındaki dağınıklığa bakılırsa, her antrenman çıkışı yaptığı gibi kafasını suladığı belliydi.

''Ne iyisi? Şaka yaptım.''

''Yapmamanı dilerdim.''

Ağzımdaki lokmayı yavaş yavaş çiğneyerek Deniz'e doğru baktım. Görünmez bir girdap tarafından yutuluyormuş gibi hissediyordum. Ben bu hayat tabusunu kırarak kendimi sınırlandırmıştım. Sınırlarıma çizgi çizilecekse, bunu ben yapabilirdim. Kendi çizgilerimin yolunu ayıracaksam, buna ben cesaret edebilirdim. Benim, en yakın arkadaşımla bile konuşurken, onun sorduğu soruları bile askıda bırakma gibi bir huyum varken, bunu benden istememeliydi.

Masadan kalkıp yemekhaneden dışarı çıktı. Kafamı Peri'ye çevirip kafamı salladım. ''Ben bilmem.'' deyip ağzına yemek koydu. Peri yine yeteneğini konuşturup saçını güzel bir şekilde örmüştü.

Tam o sırada, Müdür Bey'in sesi anonslandı.

''Sonay Sakınç odama, lütfen.''

''Çağırıyor bizimki.'' dedim mırıldanarak. Son bir kez suyumu yudumlarken, ''Farkında mısın bilmiyorum ama tam yemek sırasında çağırıyor.'' dedi Peri. Kaşlarımı kaldırıp, bıkkınlıkla hafifçe nefesimi dışarı verdim.

Müdürün odasının olduğu koridora girdiğimde telefonumu cebimden çıkardım ve saate baktım. Gerçekten açtım. Müdürün odasına girmeden önce bu okuldan olmadığını tahmin ettiğim bir çocuk, duvara yaslı bir şekilde telefonuyla oynuyordu. Müdür Bey'in odasının kapısını çaldım ve ''Gir.'' demesiyle içeri girdim.

Çok saygı değer müdürümüz ''Otur kızım.'' dedi. Çok fazla soğuktu.

''Notların ile ilgili bilgilendirmeyi velilerimize e-mail aracılığıyla bilgilendirme yaptık ve herkesin velilerinden geri dönmesini istedik ama senin velilerin geri dönmedi.''

Usulca başımı sallayarak, bakışlarımı lekeli desenli yerlere doğru tuttum. Müdür Bey'in yüzüne bakarak, ''Ben onları bilgilendiririm.'' diyerek ayağa kalktım. Başka bir şey demesine izin vermeden hızlıca odanın kapısını açtım ve dışarı çıktım. Elinde telefonuyla oynayan çocuk bu sefer müdür odasının karşısındaki koltuğa oturmuştu.

''Sen Su'yla anlaşamayan o kız mısın?'' Arkama dönüp cevap vermek dahi istemediğimden, yoluma devam ettim. Durmamalıydım bile. Uğraşmak istemiyordum. Su mu? Korkak. Erkeklerin onda dokuzu kaçmak ise, bu kızın dokuzda onu kaçmaktı.

Eve geldiğimde ise adını bilmediğim hizmetçi, ''Anneniz sizi odasında bekliyor.'' dedi. Ailemle aramızda sıkı bağlar olmasa da, o bağları kırıp ailesine sarılmak isteyen o coşkulu küçük kızı içimden kovamıyordum. Kafamı usulca sallayarak paltomu hizmetliye doğru verdim. Biraz gülümseyerek, ''Teşekkürler.'' diyerek merdivenlerden yavaşça çıkmaya başladım. Sanki yanımda bir an küçük bir kız belirmişti. O küçük kız merdivenlerden hızlıca çıkıyordu. Elinde tuttuğu oyuncağı sıkıca tutuyordu. Merdivenlerin başına doğru baktım. Güzel bir kadın vardı. O küçük kız güzel bir kadının yanına geliyor, kadın telefonla konuşuyor, o küçük kızı orada yalnız bırakıyor ve ''Bir dakika Sonay.'' diyerek, küçük kızının hızlı ve heyecanla çıktığı merdivenleri küçük kızından daha fazla önemsediği telefondaki kişiyle konuşarak yavaşça iniyordu. Heyecanımı sömüren gördüğüm soğukluk, adımlarımı yavaşlatmıştı. Herkesin herkes olmasına alışmıştım, ama ya annem? Annem herkes olmak zorunda mıydı?

Kapısı aralıktı. Kapısını açtım ve hayran olunası güzelliği incelemeye başladım. Annem çok ince bir kadındı. Üzerinde siyah, diz altı bir elbise vardı. Saçlarını boyamıştı. Gerçek saç rengini bilmiyordum ama ona her rengin yakışacağı gibi, sarı rengin de çok yakıştığını görebiliyordum. Saçları dalgalı bir şekilde omuzlarına kadar uzanıyordu. Her zaman bir davete gider gibi güzeldi. Pencereden dışarı bakıyordu. Telefonla konuşmasına odaklıydı. Kırmızı dudakları, ince sesiyle birlikte bir senfoni oluşturuyordu. İnci, top küpelerini takmıştı. Tamamen bana dönmesiyle birlikte boynundaki inci kolyeyi de gördüm.

''Geldin mi Sonay?''

''Evet.''

Telefonunu elleri arasına alarak beni baştan aşağı hızlıca inceledi. ''Yarın akşam şirketin ortaklarına vereceğimiz akşam yemeği var. Babanın ortakları katılacak bu yemeğe. Hazır ol.''

Dalga geçermiş gibi bir ses çıktı ağzımdan. ''Sesini kes ve odamdan çık. Hadi.'' diyerek tekrar bana arkasını dönerek pencereye doğru yürüdü. Bir güzellik abidesine acıyarak baktım. ''Keşke için de dışın kadar güzel olsa, anne.'' Bir şey demesini bekledim. Bana karşılık vermesini, sinirlenmesini, bağırmasını ama yaptığı tek şey telefonuyla birini arayarak konuşmaya başlamaktı.

Odamın kapısını açtım ve telefonumu hoparlöre bağlayarak şarkı açtım. Ayakkabılarımı çıkardım ve yavaşça soyundum. Üzerimde sadece siyah iç çamaşırlarımla kalmışken, banyomun yanındaki aynadaki kişiyle göz göze geldik. Açık kumral saçlarımı saldım, dalgaları belime kadar uzandı ve aynanın karşısına dikildim. Göz bebeklerimin içine dikkatli bir şekilde baktım. ''Ağlamak yok.'' diyerek yeşil gözlerimin içine doğru baktım. ''Ağlamak yok.'' Gözlemin çevresinde çıkan mor halkalara doğru baktım. Gözlerimin en derinine doğru baktım. Göz bebeğimin etrafındaki yeşil renginin tam ortasında, bir inci gibi parlayan yaş belirmişti. Siktir, ağlıyordum. Ellerimle yüzümü kapatarak, hıçkırığımı boğmaya çalıştım. Aynadaki halime bakarak aynaya doğru vurdum.

Yalnız hissetme hissini kendimden alamıyordum.

Yeni siyah iç çamaşırlarımı üzerime geçirerek, saçlarımı kurulamaya devam ettim. O sırada telefonumun çalmasıyla müzik sesi kesildi. Ekrana baktığımda Peri'nin adını gördüm. Telefonu kapatarak, telefonumun sesini kıstım ve müziği tekrar başlattım. Saçlarımı kuruttum ve tekrar aynaya doğru baktım. Kendimde sevdiğim tek şey saçlarım sayılabilirdi.

''Alo?''

''Alo Sonay! Deniz seni seviyor galiba.''

Of!

''Senden hoşlanıyor Sonay!'' Dalga geçer gibi gülümsedim. Kaşlarımı kaldırarak, ''Az önce seviyordu ama.'' dedim çoraplarımı giyerek. ''O benim arkadaşım ve öyle kalacak Peri. Üzgünüm desem... hayır üzgün değilim. Hadi benim işim var. Görüşürüz.'' diyerek hemen telefonu kapattım. Mektuba bakarken tost vaktimin geldiğini düşünüp aşağı doğru inmeye karar verdim. Aşağıda ise hayret edilecek bir şekilde annem vardı. Annem mutfaktaydı!

''Anne?''

Tostumun olduğu tabağı elime aldım.

''Yemeğini soğutma. Ve ben odamdayım.''

''Yemeğini soğutma.'' diye mırıldanarak tekrarladım kendi kendime. 'Yemeğini' derken benim yemeğimden bahsediyordu. 'Soğutma' mı? Benim için endişelendiğini var sayarak sevinmeli miydim, yoksa bir emir kelimesinin geçtiği cümle için üzülmeli miydim?

''Aslında neden soğuk olduğunu küçüklüğümden beri anlamaya çalışıyorum.'' Mutfağın ortasında duran tezgahın karşısında, annemle karşı karşıyaydık. '' Ama ne var biliyor musun anne, bir şeyler eksik gibi. Ne sen, ne de yukarıda o odanın içinde ne yaptığını dahi bilmediğim babam gerçekmişsiniz gibi geliyor. Bu evi al anne. Paraları da al.'' dedim onun gözlerinin içine bakarak. ''Ama bu boşlukta boğulacaksın. Kendi buzdan duvarlarınızda boğulacaksınız anne.''

Bir şey demiyordu. Suskunluğuyla bozgunluğa uğratıyordu sitemli kelimelerimi. Hiçbir kelimem ona çarpmıyordu. Sanki kelimelerim savaş açmak ister gibi onun üzerine yürüyordu ama annemden geri sekerek bana çarpıyordu. Kelimelerim beni bu kadar etkilerken, onu neden etkilemiyordu?''

Arkamı dönüp gitmeden önce, sağ ayağımla geriye doğru dönerek, ''Ha, bir de,'' dedim pis pis sırıtarak, ''Beni böyle bir dünyada büyüttüğün için teşekkürler.''

Soğuktu, yine soğuktu. Kahverengi gözlerinin altında, fondotenle kapatmaya çalıştığı, yaşlılığı getiren izler vardı. Vücudundaki her bir zerrenin çığlık atmadığından şüpheliydim. İnanmıyordum, onlar yüzünden sevgiye inancımı kaybediyordum. Alışılmış bir geleneğe karşı yapılan olumsuz bir tavırda ortaya çıkan yüz ifadesi vardı ya, başka bir annenin çocuğuyla ilgilendiğini gördüğüm zaman ortaya çıkıyordu o ifade yüzümde. İnanasım gelmiyordu. Çünkü bu ev, soğukluğunu sözde insanlığıyla vücuduma işlemişti. Buzdan bir şato gibiydi. Ve buzdan tahtını kimseye bahşetmeyen bir ailem vardı.

Bağırmak istiyordum çoğu zaman. Hesap sormak istiyordum. Ama, dengesiz hayat felsefesinin öğrettiği bir şeyler vardı elbet. O da, ne kadar bağırırsan bağır, susan bir insanı yenemeyeceğindi.

Annemi onu yenilmez yapan sessizliğinde boğulmaya bırakırken, tostuma bile dokunmadan odama doğru çıkarak üstümü giyindim. Ağlama, dedim gözyaşlarımın akmasını engellemeye çalışırken, soğukluğu arttıran şu sözde yenilmezler için ağlama.

Odama çıktıktan hemen sonra, üstüme bir şeyler geçirerek dışarı atmıştım kendimi. Yine karanlık kurtaracaktı soğukluğu. Karanlık, soğuk insanların tek çıkış yoluydu. Bense, aramıza soğukluk katan insanların bana işlettiği soğuklukla, karanlıktaydım. Karanlık beynimi uyuşturuyor, sigarayı her çekişim zihnimin duvarlarına darbeler vuruyordu. Düşüncelerim etrafa dağılıyor, beni biraz da olsa rahatlatabiliyordu. Dertleri belki bir kaç şişe de uyuşturabilirdi ama unutturamazdı. Bedenine bir ağırlık çökmesini sağlayarak, zihnini vurabilirdi. Bir yabancının kollarına kendini atmanı sağlayarak, bir şarkı kadar tempolu bir şekilde dans etmeni sağlayabilirdi. Bozuk tenler içinde alkol kokuları zihnini buğulaştırırken, gülümserdin. Çünkü soğuk insanların ördüğü , soğuk duvarları aşmak zorunda kalmazdın belki de. Kolaya kaçış? Güçsüzlük? Güçlü olmak? Karanlığın içinde gülümserdin, çünkü tek çıkış yolunun bu kadar bulanık olduğunu beklemezdin.

Adımlarımı hızlandırırken kulaklarımı takarak, nefesimi dışarı doğru verdim. Hatıraların örülü olduğu bara doğru ilerledim. İçeri girmeden önce kapıda duran iki adamın arasından geçerek içeriye doğru ilerledim. Ortamın baskınlığını arttıran müzik sesi kulaklarımı hissetmememe neden oluyordu. İçki raflarının beyaz-mavi neon aydınlatmalarının önünde duran, havluyu bir sanat eserini taşır gibi omzunda taşıyan barmene doğru ilerledim.

''Her zamankinden?''

Hafifçe gülümsedi.

''Her zamankinden.''

En sonunda, kapanmıştı gözler, ama hissediyordu beden. Kulaklarımın altından gelen anlayamadığım sesler ve o koca adamın kahkahaları birbirine karışırken, gülümsedim. Karanlık, kurtarmıştı yine soğukluktan. Umursamazlığı beynime işlemiş, vücuduma dengesizliği bahşetmişti.

Beynimde bir su aygırının ağırlığı varmış gibi hissediyordum. Gözlerimi açamıyordum. Karanlıktı etraf. Gözlerimi kırpıştırsam bile olmuyordu, yine karanlıktı. Gözlerim, açılmıyordu. Belki de yanında görmek istediği kişiyi göremeyeceğinden korkup, yine karanlığa sığınıyordu. Rehabilitasyondayken ne öğrenmiştim? Şu anda olmak. Şu an. Gerçeklik. Aldığım nefes, alamadığım nefes. Dans eden ışıklar, dans eden bedenler ve koca neon ışıklarının altında ilüzyon.



Nefes alamamakla birlikte terlerken birden bir yere tutunma ihtiyacı hissettim. Yatağın çarşafına sıkı bir şekilde tutunurken zar zor gözlerimi kırpıştırarak uyandım. Terler vücudumdan boşalırcasına akarken etrafıma baktım. Ani bir şekilde nefes alıp vermeye devam ederken, gördüğüm rüya gözlerimi yorgun düşürüyordu. Kafamın fazla ağrımasıyla beraber sol elimi başıma koyarak, gözlerimi kapattım. Bir yataktaydım. Uyuyordum. Gözlerimi bir daha açmak istemiyordum. Yanımda göreceğim manzaradan, aydınlığın bana çıkaracağı haritadan korkuyordum.

Bir dark, eski bir koltuk veya sandalye gibi bir şey, Deniz'le beraber oynadığımız..bir dakika ya?

Deniz'in beyaz teni, beyaz olan yastığında süzülürken gözlerimi üstüme doğru çevirdim. Koca bir nefesi dışarı doğru verdikten sonra, tekrar gözlerimi Deniz'e doğru çevirdim. Bulanıklaşan bir görüntüden arda kalan tek şey, kaslı bir adamın omzumda sürtmesi olduğunu anladığımda, kendimden bir kez daha tiksindim. Karanlık, bazen kahpe bir kurtarıcı olabiliyordu. Deniz beni o andan çekip almıştı. Beynimde tekrar müzik yankılanmış, başım çatlamıştı. O sırada Deniz'in açılan gözleri dikkatimi çekmişti.

''Sonay sen..''

''Sus.''

''Hey! Ben iyi bir arkadaşım tamam mı?''

İyi bir arkadaş mı? Bana yaklaşmak için beni kendi kuyumdan kurtaran birisi mi? Kalsın.

''O adamla daha fazla dans etmene göz yumamazdım."

Hissettiğim soğukluğu kendi kendime abartmayarak oradan çıkmaya karar verdim. Kapıdan çıkmadan önce arkama dönüp Deniz'e son bir kez bakış atarak ''Eğer iyi bir arkadaş olsaydın, beni evime götürürdün, evine değil.'' dedim. Yüz hatları ne diyeceğini söylemek için konuşmaya hazırlanırken, beyninde hiç kelime olmadığını görmüştüm bir an.

Kendi kendime sinirle söylenirken, çantam aklıma gelmişti ve geri dönmüştüm. Hızlıca kapıyı açarak, Deniz'in hiç giyinmesine aldırmadan çantamı alarak tekrar dışarı çıktım. Hiç istemesem de, evime doğru yürümeye devam ettim.

Omzundan hafifçe parmaklarını geçirdi. Kadın içinde hissettiği elektriği ağzından bir nefes şeklinde verdi. Adamın dokunduğu yerler vücuduna ağırlık yapıyor, kalçalarından göğsüne doğru uzanan arzu, oldukları zamanı gıdıklıyordu. Kadın, adamın yüzüne doğru baktı. Adamın yeşil gözleri alevlenen arzuyla birlikte yanıyordu. Birlikte iki kibrit gibiydiler, onları yakansa arzu. Adamın parmakları kadının omzundan aşağı doğru kayıyorken, kadının göz kapakları da kayıyordu. Adam, kadına doğru yaklaştı. Aralarında mesafe bırakmadı. Bir nefes, bir alış, bir veriş. Arzunun alevleri vücudu sarıyordu. Kadının göz kapakları yavaşça kapandı ve adamın kokusunu içine doğru çekti. ''Çok güzelsin.'' Kulağına fısıldayan erkeksi sesle birlikte içinde bir şeylerin koptuğunu hissetti. Başını sağa doğru hafifçe döndürdü. Adamın dudakları kadının dudaklarının üzerindeydi, üflüyordu. Kadın gözlerini kapattı ve adam gözlerini kapatarak kadına doğru yaklaştı.

Adamın elleri yavaşça yukarı doğru çıkmaya başladı. Kadının nefesi kesildi. Adamın dudaklarından ayrıldı ve korkarak yüzüne doğru baktı. Adamın gözleri arzuyla birlikte yanan şefkat doluydu. Kadın adamın yüzüne doğru baktı. Adamın gözlerine baktıkça içinde yanan arzu daha da alevlendi. Adamın elleri kadının bedeninden yavaşça yükselirken, kadın arzuların eşiğinde bir nefes verirken gözlerini kapattı. Şu andaydı. Adam kadının yüzünü şefkatle tuttu ve dudaklarını dudaklarından ayırdı. Kadının başı döndü, daha fazlasını istiyordu. Dudakları ile dudaklarının arasında mesafe bırakarak fısıldadı, ''Seni istiyorum.'' Kadının dudaklarından kesik bir inilti geldi ve adam yavaşça kadının kalçalarından tuttu.

Dudaklarını birbirinden ayırmadan yatağa doğru geri geri ilerlemeye başladılar. Adam kadını belinden tutarak yatağa doğru yatırdı. Dudaklarından ayrılarak, yüzüne doğru baktı ve şefkatle yüzünü okşarken, gözleriyle saçlarını izledi. Kadının gözlerine baktı. Adamın bakışlarından yayılan şehvetin ateşi kadının vücudunu sardı. ''Seni seviyorum.''



Kendi kendime sinirle söylenirken, çantam aklıma gelmişti ve geri dönmüştüm. Hızlıca kapıyı açarak, Deniz'in hiç giyinmesine aldırmadan çantamı alarak tekrar dışarı çıktım. Hiç istemesem de, eve doğru ilerlemeye başladım.

Akan zamana ayak uydurmak isteyen tarafım tekrar zaman tarafından parçalanıyordu. İçimde gitmek bilmeyen, zamanın tozlu raflarına sinmiş çoğu gerçekçi hatıra ve anlar hayata karşı adımlarımı donduruyor gibi hissediyordum. Yeni bir hayatın başlangıcı, eski bir zamana ait olduğunu kabullenemediğim kırık parçalar tarafından parçalanıyordu. Adımlarım yavaşlıyor, nefesim kesiliyor ama yine de devam ediyordum.

Evimin önüne geldiğim zaman istemsiz bir şekilde koyu kızıl rengindeki ahşap kapıya doğru boş boş bakıyorum. İçimin sokaklarında bu evi arıyorum ama bir türlü bulamıyorum. Şiddetli bir yağmur yağıyor, hava kararıyor, yağmurlar üzerime üzerime yağarken adımlarımı zorluyorum. Vazgeçmek istiyorum ama vazgeçmiyorum. Yağmur yağıyor üstüme. Yağmur hızlanıyor, adımlarımı atmak istiyorum ama her taraf taşıyor. Dizlerime kadar su geliyor, ama Hayır. Benim vazgeçmediğim gibi yağmur da vazgeçmiyor. Sanki görünmez bir bağla bağlıymışız gibi. Ne ben adımlarımdan vazgeçiyorum, ne de yağmur şiddetinden.

Bebeklerin her şeyi hissettiklerini söylüyorlardı uzman doktorlar. İstenmeyen bir bebeğin kalp atışları kesildiğinde, o zaman neden ağlıyordu anne ve babalar? İşte, buydu. Küçük bir zerre sizi heyecanlandırabilir, veya yeni bir kişiliğe büründürebilir, veya tiksindirebilirdi. Dünyanın en güzel kalp atışını size duyurduğunda, en güzel melodi sesi gelebilir, ya da sizi seçim yapmaya zorlayabilirdi. Anneme sormak istiyordum, melodim bu kadar çirkin miydi?

Evimin kapısına uzunca bir süre bakıyorum. Farkında olmadan kendime sarılmakta olduğumu fark ediyorum. Titriyormuş gibi hissediyorum ama ruhum titriyor, biliyorum.

Daha zile bile basmamışken kapı açılıyor. "Sonay Hanım?" Kendi evime yabancı hissediyorum. Kadının bakışlarındaki ifade şaşkınlıkla karışık. Belli ki yeni, aldırmıyorum. "Sonay. Sadece Sonay." diyerek adımlarımı kendi içimde arayıp da bulamadığım evimin içine doğru atıyorum. İçim parçalanıyor. İçimin sokaklarındaki yağmur damlaları hızlı hızlı yere düşerken doluya dönüşüyor. Üşüyorum. Gerçekliğin üzerine hayallerimin gölgesi düşüyor. Ne kendi içimde, ne de burada evimi hissedebiliyorum.

"Anneniz size akşamki yemeği hatırlatmamı istedi.''

Başımı hafifçe sallayarak ceketimi kadına verdim.

Lavaboya girip bir güzel duş aldıktan sonra okul kıyafetlerimi dolaptan çıkardım. Üstüme geçirdikten hemen sonra bir korna sesi duydum. Adımlarımı pencereye yaklaştırıp oraya baktım. Deniz arabanın içinden gülümsüyordu. Sinirli bakışlarımı ona doğru atarken ''Git işine Deniz ya.'' diye kendi kendime mırıldandım. Çantamı yatağımın üstünden alıp direk dışarı çıktım. Hizmetçiye kahvaltı istemediğimi söyleyip hemen evin kapısını açtım.

''Hadi ama, okula da mı götüremeyeceğim seni?''

Sırıtmasını sevmemiştim. İtici gelmişti.

Nefesimi dışarı vererek etrafa baktım. Çanta askımı tutarak ''Bu son.'' dedim. Arabaya binerken ona bakmayı sürdürdüm. Neden diğerleri gibi benden nefret edemiyordu? Yola doğru bakarken radyoyu son ses açtı. Onda yarattığım etkiyi hissedebiliyordum. Bir bana bakıyor, bir yola bakıyor ama sonra vazgeçiyordu. Bakışlarından ben de rahatsız olmuştum. Kendimi tutamıyordum.

''Kapa şu müziği!''

Kapattı.

Sessizlik hakim olduğunda ''Sen neden böylesin?'' diyerek bana sordu. İnsanların beni çözemedikleri zaman kafalarında hayali soru işaretleri görürdüm. Bu beni şaşırtmazdı ama hastalıklı hissettirirdi. Kimse beni görsün istemiyordum, kimse kilidimi açmasın istiyordum. Kendi köşemde yakamdan ayrılmalarını ve çözmeye uğraşmamalarını istiyordum. ''Çok konuşuyorsun Deniz.'' dediğim an radyoyu tekrar açtı. Halbuki hiçbir şeyi bilmiyordu. Konuşmakla yetiniyorduk sadece. Boş kelimeler ağızdan çıkıyor, sadece soluduğumuz havayı boş göndermemek için konuşuluyordu. Böylesi işime gelirdi çünkü sanki bu boş havada süzülen ruhu boş kelimeler, beni koruyordu.

Sınıfa girdiğimde ise bütün sesler kayboldu. Peri hariç. O telefonla konuşuyordu. ''Tamam. Ben seni sonra ararım.'' diyerek telefonu kapattı. Peri hemen ''Ne oldu kızım?'' derken ona anlamaz bir şekilde baktım. ''Ne ne oldu?'' dediğimde kafamı sıraya koydum. Sınıfa ait olan sesler kulaklarıma boğuk geliyordu.

''Dün,'' dedi arada nefes alarak, ''Deniz'le birlikteymişsin.''

''O benim sadece ar-ka-da-şım.''

Bir kelimenin üstüne basmak için hecelere ayırmayı seviyordum.

Öğretmenin sınıfa girmesiyle birlikte başımı sıradan kaldırdım ve dikkatimi derse vermeye çalıştım. Aklım birçok şeyle meşguldü. Dersle meşgul olmasını dileyerek öğretmeni dikkatli bir şekilde dinlemeye başladım.

Şimdiden günün bitmesini istiyordum.
 

Evin kapısını açan hizmetliye bir şey demeden, merdivenlere doğru yöneldiğimde, ''Anneniz sizi çalışma odasında bekliyor küçük hanım.'' diye araya girmişti hizmetli. Gülümseyerek, duyulmayan bir çığlık atarak, ciddi bakışlarla hizmetliye doğru dönerek başımı salladım. Merdivenlerden yukarı çıktıktan hemen sonra, babamın klavyeye yaptığı baskıların sesini dinledim. Aralanan kapının ardından gözüken yüz çehresi bana kendimi hatırlatıyordu. Biraz daha yaklaştığımda ise, parmaklarının nasıl klavyedeki tuşlara bastığını görüyordum. Klavyeye bastığı tuşlara dokunduğu kadar, benim başımı şefkatle okşasaydı, o zaman kalmazdım karanlıkta. Belki başımı okşayan şefkat ışık olurdu da, olduğum karanlığın tek çıkış yolu olduğunu hatırlatmazdı bana.

Annemin çalışma odasına doğru ilerledikten sonra, kapıyı çalmadan direk kapı kolunu çevirdim. Annemi şaşırılacak derecede elinde hiç bir şey yokken, masasında herhangi bir bilgisayar yokken yakalamıştım.

''Otur Sonay.''

Pişman ol, diye geçirdim içimden. Ne olur pişman ol ve bana bir kere sarıl.

''Burayı sevdiğini biliyorum.'' dedi yüzüme bakmadan, parmaklarıyla oynayarak. ''İşlerimiz biliyorsun ki, çok yoğun.''

Bana zaman ayıramayacak kadar, evet. Biliyorum.

''İşlerimiz çok iyi gittiğinden dolayı, İstanbul'da büyük bir şirket bize bir anlaşma teklif etti. Bu anlaşma doğrusunda ablan ve senin geleceğin korumada olacak. İstanbul'a taşınacağız.''

''Ben yerimden gayet memnunum.''

Bıkkın bir şekilde nefesini dışarı vererek, sinirle alt dudağını sildi.

''Ben bir yere gitmiyorum. Siz istediğiniz yere gidebilirsiniz.''

''Gelip, gelmek istemiyor musun diye sormadım Sonay. İstanbul'a taşınıyoruz. Burada bu konuşma bitmiştir.''

''Anladım.'' dedim kafamı zevkle sallayıp, bir kahkaha atarak. ''Sizden nefret ediyorum.''

Kontrol edemediğim öfkenin onun gözleri önünde patlamasını istemiyordum. Hızlıca dışarı çıktım ve babamın odasından gelen tuş sesi kulaklarımda yankılandı. Odama girdim ve kapının arkasına yaslandım. Odama doğru baktım. Kapı açık olduğu için odam soğuktu.

Ne demek buradan gidecektik? Nasıl giderdik? Onun hatırası buradaydı, oradaydı. Bendeki olanları sürekli kendime hatırlatmak zorunda kalabilirdim ama mekanı gördüğümde yüreğimi saran bir duygu olurdu. Onun burada olduğunu hissederdim. Şimdi nasıl gelmemi beklerlerdi? Ama bir şey yapamayacaktım, biliyordum. Onların istedikleri olacaktı ve ben onlara uymak zorundaydım.

Kafamı ellerimin arasına alarak yavaşça kapıdan aşağı doğru kaydım ve başımı dizlerimin arasına gömdüm. Neden her şey bir rüya değildi ki? Rüya olamayacak kadar gerçekti bu an. Kafamı dizlerimin üzerinden kaldırdım. Balkonuma doğru baktım. Sarımtrak tül perdem rüzgarla birlikte havalanıyordu. Şu an? Nefes aldım, anı hissetmeye çalıştım. Yerdeydim, kalçam yere değiyordu. Göğsüm.. Göğsüm aldığım nefesle büyüyor, küçülüyor gibi hissettiğim anda boğuluyormuş gibi hissetsem de geçiyordu. Donuk bakışlarımı rüzgar sayesinde havalanan perdeden çekmedim ve bakmaya devam ettim. İçimde boğduğum duygular her bir nefesimle gerçekçiliğe ait kılınıyordu. Bakışlarım eski bir zaman dilimine ait kırılmış bir kıza aitti. Bakışlarım o zaman diliminin tutsağı olmuştu. Zihnimi o zaman diliminde boğulmaktan kurtardım sanıyordum ama her kaçmak istediğimde o zaman dilimine kaçmam, beni o zaman diliminin tutsağı yapıyordu.

Yerimden kalktım ve dolabıma doğru ilerlemeden önce bir müzik açtım. Arkamı döndüğümde göz altlarında soğuk arbedelerin kaldığı kızı gördüm. Yavaşça aynaya doğru yaklaştım ve saçlarımı düzelttim. Sağ elimi saçlarımın arasından geçirdim ve gözlerimi kapatarak ağır bir şekilde nefesimi verdim. Dolabımı açtım ve koyu kırmızı elbisemi yatağa doğru serdim.

Kelimelerim yıpranmıştı. Annem ve babama söz söylemekten dolayı yıpranmıştı. Kelimelerim boks maçından çıkıp, yerde yığılıp kalan yorgun savaşçı gibiydi ama ruhlarından bir şey kaybetmemişlerdi. Çıkmaya hazırlardı ama soğuk duvarların varlığı onları donduruyordu. Bir gün kelimelerim o soğuk duvarları aşacaktı. Hepsi dağılacaktı ve soğuk duvar yıkılmasa da ruhları yerinden oynayacaktı. Çünkü uzun zaman beklettiğiniz bir gücün ruhu, yıkılmaya hazır duran ruhlara çarptığında kazanan sadece zaman olurdu.

Şarkı altıncı veya yedinciye tekrar çalıyordu. Aynaya doğru bakarak kendime doğru baktım. Çok daha iyi görünüyordum. Göğüslerimi dar bir şekilde saran, ipleri omuzlarımdan aşağısına doğru uzanan, göğüs altında küçük bir üçgen bölmesi olan, uzun, kırmızı bir elbise giymiştim. Telefonumdan bildirim sesi gelmişti ama aldırmadan ayakkabılarımı giymeye devam ettim. Siyah, parmakları açık, kırmızı ve küçük pembe çiçek işlemeleri olan ayakkabımı giyiyordum.

''Sonay Hanım? Sizi almaya geldiler.''

Gözlerimi uzun süre kapatarak cevap verdim. ''Tamam. Geliyorum.'' Siyah deri ceketimi üzerime giyerek aynada kendime doğru baktım. İstenmeyen bir şekilde dünyaya geldiğim bu şehri, istenmeyen bir şekilde terk ediyordum. Siyah çantamı alarak, uçlarına doğru dalgalı olan koyu kumral saçlarımı bir kez daha havalandırdım.

Zihnini uyuşturalı uzun zaman olmuştu. Donuk bakışlarını taş zeminden çekmeden direksiyonu tutuyordu. İçindeki tüm heyecan, zamanın eskittiği bir hikayeyle solmuştu.

Sonay kapıdan çıktığında, kızının gözleriyle kendi gözleri buluştu. Tam o an bütün geçmiş üzerine çöküyormuş gibi hissetti. Zaman durdu, zihnindeki taşlar yerinden oynadı ve geçmişe doğru kara bir delik açıldı. Zamanın tozlu raflarında eskiyen bir hikayenin satırları döküldü, zamanı tutamıyordu. Buna izin vermek istemiyordu.

Donuk bakışlarını eski bir hikâyenin baş rolüne benzeyen kızının üzerinden çekti.

Yorgun bir nefes verirken, öne doğru eğilerek arabanın düğmesine bastı. "Söyle gelmesin Nihat." Sesinde geçmişin hayaletlerinden kaçan korkak bir tını varsa da, bu tını kulaklara tehlikeli gelecek kadar sinirliydi. Aytül Hanım geçmişe kızıyordu ama yanındaki adama öfkeliydi. İlişkileri biteli uzun zaman olmuştu. Yanımdaki adam sanırım hikayelerindeki kadınlarla seks yapıyor, diye düşündü.

Kapının önünde durduğumda siyah arabaya doğru baktım. Babam arabanın şoför koltuğunda, soğuk bir şekilde duruyordu. Annemse yanında, gözleri tabletinde değil benim gözlerimdeydi. Onların olduğu arabaya doğru ilerlerken babamın gözlerini çevirmeden bana baktığını gördüm. Göğsümün içindeki küçük bir kızdan miras kalan coşkulu duygu, sen de ona bak diyordu. Arabanın kenarına geldiğimde, diğer arabanın şoförü gelip diğer arabaya geçmemi söylediği zaman yine aldatılmıştık.

Kızının olduğu araba hızlıca uzaklaşırken, Aytül Hanım gözlerini arabadan bir saniye bile ayırmadı. Ağzından çıkan küçük bir kıkırdamayla Demir Bey'e döndü. "Uyuz oluyorsun, değil mi?"

"Aytül sus." dedi Demir Bey dişlerinin arasından. Aytül Hanım hissettiği sinire ve yanındaki adama inat gülmeye devam etti. "Tıpkı ona benziyor değil mi?"

"Aytül." dedi uyarı dolu sesiyle Demir Bey. Direksiyona yasladığı başını kaldırdı ve dik durdu. Bakışlarını kara, soğuk ve sert zeminden ayırmıyordu. Aytül Hanım devam etti.


Her bir adımımda topuklarımın sesi kulaklarımda yankılanırken, duyabildiğim tek şey kelimelerimin ruhunun soğuk iklime karşı yenildiğini haber veren donuk çığlıkları oldu.

"Güzelliği, duruşu.." Demir Bey gözlerini sımsıkı kapatarak direksiyonu sıktı. Ellerindeki damarlar meydana çıkmış, gözlerinin altlarında uykusuzluğun ona armağan ettiği mor halkalar belirmişti. "Gülüşü diyecektim ama.." O sırada Demir Bey arabayı çalıştırdı. "Kendi kızını hiç gülerken gördün mü Demir?"

Aytül Hanım'a ona kaç kere annelik yaptığını sormak istedi ama kendisi babalık yapamadığı için bu cümleyle gardını alsa da, Aytül Hanım'a yenileceğini biliyordu.

Direksiyonu kırdı ve yolu uzattı.
 
Satır başında durmuş, zihninin bulanıklığından kelimeleri kağıda dizemeyen bir yazarın ağırlığı vardı üzerimde. Yabancı bir şarkı açılmış, yabancı birkaç kelime aralara dizilmiş, noktanın nereye konduğu belli olmayan bir satır diliminde hissediyordum kendimi. Bakışlarımı zihnimdeki ağırlığı yere bırakmak ister gibi ıslak, kara zeminden çekemiyordum. Gireceğimiz mekânın ışıklarına donuk, boş bir şekilde bakıyordum. Esen soğuk rüzgâr tenimi okşuyor, bana çok uzak olan şefkatin görünmez parmak uçlarından akan serinliğiyle beni teselli ediyordu. Sert bir kitabın zihnin raflarını satırların ağırlığıyla doldurması gibi zihnimin rafları da geçmişi hatırlatan hastalıklı hatıralarla birlikte çöküyordu.

Arabanın farları gözlerimi aldı ve arabaya yer vermek için bir iki adım geri ilerledim. Annem ve babam benden beş on dakika sonra gelmişlerdi. Annem arabadan çıktı ve bana yabancılığı ruhuma batıran gözlerle baktı. Vücudum hareket edip onların yanına ilerledikçe bakışlarının benliğime yaptığı sancı ruhumu acıtıyordu. Ruhumdaki sancılara aldırmadan annemin yanında durdum ve onlarla birlikte içeri geçtik. İçeri girdiğimiz andan itibaren uzun, dikdörtgen bir masada oturan yabancılar bizlere gülümseyerek ayağa kalktılar. Aralarında bu akşam yüzlerini görmeyi bile ummadığım yüzleri izliyordum.

Su, babası ve annesinin arasında oturmuş, yüzünde sıcak olmaya çalışan gülümseme ile ayağa kalkmıştı. Masanın sol tarafının en başında takım elbiseli, bizim yaşlarımızda olduğunu tahmin ettiğim genç bir adam oturuyordu. Masadaki en sıcak gülümsemeyi o kapmıştı sanki.

''Hoşgeldiniz.'' Kızıl - koyu kahve saçlı kadın gülümseyerek ayağa kalktı. Elini anne ve babama uzatırken, masanın sol köşesindeki genç adamın yüzündeki gülümsemenin benzerini gördüm. Babam arasındaki mesafeyi bildirmek istercesine uzaktan kafasını sallayarak kadının elini sıktı. Annemse o sırada kadının eşi olduğunu tahmin ettiğim saçları kır, uzun ve arkadan bağlı saçlı, buz mavisi kravatının göz rengini ortaya çıkardığı karizmatik adamın elini tutuyordu. Yüzlerine sıcak gülümseme hakimdi. ''Levent Bey.'' Annem bana dönerek Levent Bey'i gösterdi. ''Merhaba güzelim.'' Olduğum buz duvarlar arasında sıcak gülümsemesi, içimdeki iklimi değiştiriyormuş gibi hissetmiştim. Uzattığı elini hafif bir şekilde gülümseyerek sıktım. Eşi Hasena Hanım da bir o kadar sıcaktı.

''Bu yanımdaki genç adam da,'' diyerek oğlunun omzuna kolunu uzattı. Genç adam, babasının ağzından çıkan kelimelerin büyüdüğünü ama ona küçük bir çocukmuş gibi gösteren davranışlarından sıkılıyormuş gibi gözlerini devirdi. ''Tolga.'' diyerek elini bana doğru uzattı. Bakışlarımı Levent Bey'den çekemeden Tolga'nın uzattığı eli tuttum. Bazı insanlar sahip olduklarının ne kadar değerli olduğundan habersizdi. Ben babamın yanında büyümek zorunda olan biri değil, küçük bir kızda bile bir kadının ruhunu arayan bir adamın baskısını hissediyordum.

Su, parlak mavi gözlerini ortaya çıkaran tülden yapılmış pembe bir elbise giymişti. Uzun, sarımsı kumral saçları beline doğru geliyordu. Onda bir ağırlık gibi duran saçlarının kusurunu, yüzünün güzelliği örtüyordu. Keşke göründüğü kadar güzel olsa, diye geçirdim içimden. Annesi ve babasıyla tokalaştıktan sonra Su'ya da elimi uzattım. ''Merhaba Su.''

''Merhaba Sonay.'' Ses tonundan gerginliğini anlayabiliyordum. Okulda içinden bir canavar çıkan kız, şimdiyse uslu ve utangaç bir şekilde elimi sıkıyordu.

Yemekler masaya geldiğinde Levent Bey'in sıcak konuşması masadaki herkesi ısıtıyor gibiydi. Annem gülümseyerek onu dinliyordu. Babamın gülümsemesi içimi soğutsa da onu izlemekten vazgeçerek Levent Bey'e kulak asmaya karar vermiştim. Ara sıra Tolga'nın bakışlarını yakalıyordum ama ona baktığım zaman bakışlarını çeviriyordu. Gelecek planlarından, şirketin durumundan, maaş sorunlarından bahsederken Levent Bey bu ciddi konuşmaların içinde bile insanları gülümsetebilecek, komik şeyler buluyordu. Annemin ilk kahkahasına bu masada rastlarken, yabancı bir cisme çarpmış taş gibi hissediyordum. Yemek tabağımdaki bezelyeleri çatalımla birlikte ayırarak izledim.

O sırada Tolga'nın telefonu çaldı, özür dileyerek cevaplamak üzere masadan kalktı. Tabağımdaki yemeğin yarısını bıraktım ve konuşmanın gidişatını izlemeye devam ettim.

Tabağımdaki yemeğin yarısını bıraktım ve konuşmanın gidişatını izlemeye devam ettim.
 
Yaralı parmaklarının arasında tuttu sigarasını. Sigaranın dumanı arabaların loş ışıklarının üzerinde dalgalanıyor, çatık kaşlarını lüks arabalardan birinin içinde oturan adamdan çekmiyordu. Sahanın sol kısmında yüksek sesli müzik duyuldu. Ölü bir ruh kulaklarında şarkı çaldı, sigara dumanının arasından gülümsedi. Gülümseyen yüzün hiç gitmesini istemiyordu ama dumanın havayla birlikte kaybolması ölümün hızını ona hatırlatıyordu. "Turgay." Yüzünü karanlık gökyüzüne doğru çevirdi. Denizli'nin soğuk havası kemikli yüzüne doluyor ve dişlerini sıkıyordu. Gözlerini açıp onu kaybettiği şehirde onu görmeyi diledi, ama gördüğü karanlıktan başkası değildi.

Yüksek müzik sesinin arasından arabaların kızgın sahiplerinin motor sesleri yükseliyordu. Turgay hepsine doğru baktı. Açık bir kadın lüks bir arabanın içindeki adamla muhabbet ediyordu. Yanına bir adam geldi ve yarışı başlatması için kırmızı bir kumaş parçası verdi.

"Arabalar dev gibi Turgay. Bu yarışa girmek istemezsin."

"Ne o? Korkuyor musun?" Sesinde zamanın törpülediği yorgunluk vardı. Tekrar sigarasından uzun bir yudum çekerken arabalara sıra sıra baktı. Ölümüne oynamadığı bir oyuna girmezdi.

Ellerini deri ceketinin ceplerine sokarak kendi arabasına doğru ilerledi. Ölümü umursamayan bir adamın başkalarının ne düşündüğünü umursadığı söylenemezdi. "Turgay yanlış yapıyorsun!"

Karşıda külüstür bir arabanın üstünde duran dostuna doğru baktı. Yarışın başlayacağını ve yarışmacıların başlangıç çizgisine gelmelerini söyleyen bir korna çaldı. Korna sesi ortama hakim olan müzik sesinden bile kuvvetliydi. Arabasının etrafındaki arabalar içinden gelen kahkaha sesleriyle birlikte yanından geçerken sigarasını son kez içine çekti ve yere atıp üzerini ezdi. Bakışlarını dostuna doğru çevirdi. Uzun zamandır yüzünde kendisine yabancı bir insanın gölgesi,gözlerinde ucu yakılmış, tutuşan acıların alevleri vardı. Dostu kafasını bir sağa, bir sola yavaşça salladı. Turgay hızlıca aynı şekilde cevap verdi.

Arabanın kapısını açtı ve arkadaşlarına bakarak onların önünden geçti. Başlangıç çizgisinin orada durduğunda, zihnindeki bütün düşüncelerin akışını dondurmuştu. Yanındaki arabanın şoförü yarışa çocukları almamaları için Turgay'ı iğnelerken, Turgay'ın dudakları muzip bir gülümsemeye davetiye çıkardı ve ıslak zeminden gözlerini çekmedi. Islak, soğuk zeminde kendi ruhunu bulan bir kadına tezat, Turgay o zemini yakmak isteyecek kadar öfkeliydi.

Direksiyonu bırakmadan parmaklarını havalandırdı. Bez parçasını tutan kadın yarış arabalarının önünde durdu. Turgay derin bir nefes aldı, verdi. Kadın yarışçılara ait bir tekerleme söyleyerek bez parçasını yere saldığında, yarış arabalarının motor sesleri kulakları sağır edecek kadar gürültülüydü.

Turgay hız göstergesine doğru baktı. Hız hızlıca yükseliyor; soğuk, karanlık ve sert zemine "Ben geldim!" diyor ve kafasındaki şimşekleri hızında patlatıyordu.



Konuşmanın gidişatı Su'yun annesi Hasena Hanım tarafından değişmişti. "Demir Bey? Yeni kitabınız nasıl gidiyor?"

Babamın yüzüne doğru baktım. Bakışlarında bile benim için alaycı bir zorbalık vardı. Bu ortamdaki ben hariç herkesi kendi çevresine alıyor gibiydi. Şarap bardağının içine konulmuş suyumdan damla damla içerken, babamın bakışlarının yaydığı o manyetik alana girememenin gerçeğiyle sarhoş oluyordum. Benimle kitabı hakkında bile konuşmazdı. Benimle hiçbir konu hakkında konuşmazdı. Onu ilgilendiren şey sadece dünyaya gelirken ondan bir parça taşımamdı. İnsanın kendi yazıları da kendinden bir parça taşırdı. Babamın gözünde neredeydim bilmiyordum. Yazgının kitabında yazılmıştım; bir cümlenin boğazında doğmuştum; bir yazarın kaleminden düşmüş, bir babanın gözlerinden ne zaman düştüğünü bilemeyecek kadar uzak bir zaman dilimine aittim. Biz babamla aynı tarihte yazılan ama farklı tarihlere ait iki kitap karakteri gibiydik.

Bakışlarım düşerken Tolga babasının yanına geldi ve "Afedersiniz. Babamla bir şey konuşmam gerekiyor da. Baba?" Levent Bey gülümseyerek masadan kalkıyor ve Tolga'yla birlikte kenara çekiliyor.

"Yazdığınız kitapları hiç kimseye ithaf etmemenizin bir sebebi var mı?"

Elimdeki şarap bardağını çeneme yaslayarak babama doğru baktım. Bakışlarıyla yaydığı manyetik alanı bana karşı aralanır gibi olduğunu sandığım anda, soğuk bakışlarıyla bir duvar ördü. "Hayır, yok."



Levent Bey masaya otururken Tolga önünü ilikleyerek masaya doğru durdu. "Affedersiniz. Bir arkadaşımın yanına gitmem gerektiği için sizi bırakmak zorundayım. İyi akşamlar."

"Ben de seninle geleyim mi Tolga?" Su'yun bu sorusu üzerine Levent Bey bana baktı. "Sonay kızımızı da al istersen."

Su cevap beklemeden ayağa kalktı. Gitmek istemiyordum ama Levent Bey annem ve babama dönüp "Tabii bir sakıncası yoksa." dediğinde annemin "Hayır. Bir sakınca yok." demesi üzerine ayağa kalktım ve deri ceketimi üzerime geçirdim. Su ve Tolga önden gidiyorlarken "İyi akşamlar." diyerek masadan kalktım ve kapıya doğru ilerledim. Kapıdan dışarı çıkarken Tolga Su'yu azarlıyordu. "Neden gelmek istedin ki?" Su, mekandan çıkarken omuzlarını silkerek cevap verdi. "Bıktım yaşlı muhabbetinden."

Sesimi çıkarmıyor, onları takip ediyorum. Beni eve bırakmalarını söyleyeceğim sırada Tolga'nın telefonu çaldı ve açtı. Hangisinin onlara ait olduğunu bilmediğim arabaya ilerlerken, havanın daha da soğuduğunu fark ederek deri ceketimin üstüyle boynumu kapattım. "Tamam tamam geliyorum." Siyah bir arabanın yanında durdu ve şoför kapısını açtı. Su şoför koltuğunun yanındaki koltuğa yerleşirken arka koltuğun kapısını açarak yerleştim. Tolga arabayı çalıştırıp direksiyonu kıvırırken, "İyice şımardı bu adam." diye söyleniyordu. "Turgay mı?" dedi Su. Tolga da bıkmış gibi nefesini verirken elini yan koltuğa bastırarak geri çıkmak için arkaya doğru baktı. Varlığımı şimdi fark etmiş gibi, "Hey hey hey. Misafirimiz var. Bak sen." dedi. Ondan gözlerimi çekerek camdan dışarı doğru, direklerin ölü sarı ışıklarına doğru baktım.

Tolga direksiyonu kırıp hızını yükseltirken araya girdim. ''Beni eve bırakırsan memnun olurum.'' Su kıkırdadı, o sırada Tolga'nın telefonu tekrar çaldı. ''Maalesef,'' dedi telefonun kilidini kapatırken, ''Ufak bir işimiz var. Sonra seni bırakacağım.''

Uzatmak istemediğimden dışarı doğru baktım. Işıklar gözlerimin önünden geçerken direkleri takip edemiyordum. Tolga arabayla hızlanıyor ve sinirli olduğu kişiye söyleniyordu. Sessiz kalmayı tercih ederek elimi çeneme yasladım ve parmaklarıma doğru nefesimi verdim. Ruhum bedenime sıkışmış gibi hissediyordum.

Tolga bana yabancı olmayan bir sokağa girdiğinde dikkatimi çekti ve kafamı ikisinin arasına koyarak yola doğru baktım. Su gerilmiş gibiydi. ''Bizi buraya neden getirdin anlamıyorum. Buralar hiç tekin değil.''

''Merak etme. Turgay'ı alıp gideceğiz.''

Direksiyonu kırdı ve gençlerin yarış yaptığı alana doğru geldi. Etrafta çok fazla buhar vardı. Bir grup kenarda toplanmış, ellerinde enerji içecekleriyle sohbet ediyordu. Bir diğer grupsa onlara yakın mesafedeydi. Oturmuş konuşuyorlardı ve aralarından biri havaya aldırmadan tişörtünü çıkarmıştı. Tolga arabayı onlara çapraz ve uzak kalacak şekilde caddenin kenarına doğru çekti. İstemsiz bir şekilde kasıldım ve koltuğun kenarını sıktım. Caddenin karşısından genç bir adam bize doğru geliyordu. Sakalları vardı ama üzerindeki kot pantolon ve kareli gömlek onu daha genç gösteriyordu. Genç adam hızlıca arabaya doğru yaklaşırken acelesi var gibiydi. Tolga bize doğru döndü. ''Ben gelene kadar arabadan çıkmayın, anlaşıldı mı?''

Tolga arabadan çıkarken Su, ''Çabuk gel.'' dedi. Su'ya doğru bakışlarımı çevirdim. Üşümüş gibiydi ve gözlerinde stresin alevleri vardı. Gözlerini karşı gruptakilerden çekmiyordu. Gözlerini devirdi ve ''Bana bakmayı kes.'' dedi. ''Zaten aynı okulda okuyacağımız için şoktayım.'' Kafasını sol omzu boyunca çevirdi. ''Senden kurtulamıyorum.'' Önüne dönerek kafasını iki yöne doğru salladı. Cevap vermek istemiyordum. Arkama yaslanarak kollarımı bağladım ve beklemeye karar verdim. Arka koltuğun diğer tarafına doğru geçerek camdan dışarı baktım. Tolga hala o genç adamla birlikte konuşuyordu. Genç adam etrafına bakınırken gözleri beni buldu. Zihnindeki düşünceleri dökmek ister gibi kafasını salladı ve parmaklarıyla gözlerini sıktı. Tolga ellerini cebine soktu ve ona sakince bir şeyler anlattı. Benim hakkımda konuşuyor gibiydiler, kendi üzerime alınmak istemiyordum ama genç adamın bana gözlerini dikip öylece Tolga'nın dediklerini dinlemesi benim hakkımda konuştukları izlenimi veriyordu.




Bir arabayı geçti, bir arabayı daha. Gri bir yarış arabasıyla baş başa kaldılar. Turgay gözlerini pistten ayırmıyordu. Motorların kulak zarını patlatacak kadar yükseklikte olan sesleri Turgay'ın müziğiydi, yol şeritleri notaların satırlarıydı ve yazdığı sözler soyut bir ölümün ninnisiydi. Direksiyonu sıktı. Damarları meydana çıkıyor, yanındaki araba ona yaklaşıyor ve pistten atmak istiyordu. Yarış çizgisine çok az kalmıştı. Yanındaki araba ona bir kere daha çarptı. Hile yapıyordu. Turgay yol boyunca hiçbir şoföre bakmamış ama hile yapan hain dikkatini çekmişti. Bakışlarını rakibine doğru çevirdi. Rakibinin yüzünde mide bulandırıcı, ahmakça bir gülümseme vardı. ''Peki.'' dedi Turgay ve hız göstergesine doğru baktı. Uçmak üzereydi.

Uçmak istiyordu.

Direksiyonu tutan sert parmaklarının üzerinde ince bir el hissetti. Elinin üzerinde duran narin parmaklara doğru baktı. Bakışlarını yanına çevirdiğinde, yolları hızlı bir ölümle ayrılan o kızı gördü. ''Siktir. Gerçek değilsin.'' Yola doğru baktı. Narin, ince eller hala direksiyonu sımsıkı tutan ellerinin üzerindeydi. Zihni onunla nasıl bir oyun oynuyordu bilmiyordu ama o ölümle oyun oynadığında, o kızı hissediyordu. Yanında ona gülümseyen kıza doğru baktı. Yüreğinde bir şeyler yavaş yavaş koparken, hızdan koptuğunu hissetti. Gözleri doluyordu. ''Neden..'' Hızı yükseltmeyi denedi. Gaza basıyor, daha da yükselmek istiyordu. Ölüm ninnisini yazmak istiyor ve onun hayaliyle sonsuz uykuya dalmak istiyordu.

Gözyaşlarından önünü göremiyordu. Gözyaşları görüş açısını buğulandırıyor, direk ışıklarını bir düğüme benzetiyordu. Ellerinde ellerini hissetmek istiyordu. Yanındaki araba ona bir kere daha çarpıyordu. Gözyaşları içinde yanında gerçek olmayan ama özlemiyle onu arzuladığı kız duruyordu. Buhardan yapılma bir hayaletin kaybolması gibi yanındaki kız kaybolmaya başlayınca hızını daha da yükseltmişti. Benimle kal, diyordu içinden. Benimle kal.

Hızını yükseltiyordu ama olmuyordu.

O, tekrar gidiyordu.

''Benimle kal!'' diye bağırdı gözyaşlarının arasından. Yanındaki araba ona bir kere daha çarptı, frene bastı ve birkaç metre boyunca sürüklendi. Araba yarış pistine ters bir şekilde uzanmıştı. İçinde direksiyona kafasını yaslamış ve gözyaşları içinde geçmişin hayalet izlerine fısıldayan bir adam vardı. ''Benimle kal...''



Tolga, yüzünde endişenin gölgesi, omuzlarındaysa birinin ağırlığı varmış gibi kafasını yarış arabalarının yarışa başladıkları yöne doğru çevirdi. Bakışlarım kahkahalarla gülen topluluğun üzerinde donmuştu. Zihnimde dönen düşünceler bakışlarımı sabitliyor, daha öğrenmediğim gerçeklerin kapısını çalıyordu. Bu kimsesiz, tuğlaları buzdan oluşmuş bir evin zilini çalmak gibiydi. Cevaplar içerideydi ama kapıyı açan kimse yoktu. Kimsesiz hissediyordum.

Birinci olan araba ışık hızında Tolga'nın yanından geçti. Coşkulu kalabalık birinci olan arabaya doğru ilerliyordu. Tolga ve yanındaki genç adamın endişesi, yarış arabasının gelmesi ile daha da yükselmiş gibiydi. Tolga telefonundan bir numarayı çevirip olduğumuz arabaya doğru gelirken, yanındaki genç adam bakışlarını benden çekmeden Tolga'yı takip ediyordu. Araba camının hemen önünde durmuşlardı. Konuşmaları soğuk havaya karışmış, boğuktu.

"Bir şey olsaydı eğer şu ana kadar haberimiz olurdu."

Tolga yanındaki genç adamı dinlemiyor, bir telefon numarasını tekrar tekrar çeviriyordu. Telefondaki kişi telefonunu açmış olacak ki, "Turgay neredesin?" diye sordu. Telefondaki kişi konuştukça endişeye yenilen yüz hatları ayağa kalkıyor, yüzüne sakinlik dalgaları vuruyordu. Gözlerindeki endişeye yenilen ateş, birkaç cümleyle birlikte kayboluyor ama tekrar harlanmak üzere orada bekliyordu. Tolga arabanın kapısını açtı. Yanındaki genç adam arka kapıyı açtığında koltuğun diğer köşesine geçtim.

"Neredeymiş?" diye sordu Su. Tolga dudaklarını düz bir çizgi halinde yumdu ve arabayı çalıştırdı. Koltuğun diğer köşesinden hissettiğim bakışlara doğru baktım. Yüzünde bir şaşkınlık ifadesi vardı. Neden olduğunu sormak istemiyordum. Sadece evime gitmek istiyor ve aklımda kalanları resmetmek istiyordum.

Rahatsız olduğumu belli eden soğuk bakışlarla kafamı diğer tarafa doğru çevirdim. İnsanların bakışlarından rahatsız olduğum gerçeğini bu gece de değiştirmiyordu.

Tolga, arkasındaki genç adama yolu soruyordu. "Gökhan buradan değil mi?"

"Düz devam et."

Parmaklarımı çeneme yasladım ve gecenin karanlığıyla siyaha boyanmış binalara doğru baktım. Binaların sokak köşelerinden ve yarış pisti olduğunu belli eden küçük ışımlandırmalardan başka hiçbir şey yok gibiydi.

"Burada." dedi Tolga ve yolun ortasında ters bir şekilde duran arabayla arasına birkaç metre mesafe bıraktı. Arabanın tekerlek izleri karanlık zemine elips şeklinde izler bırakmıştı.

Tolga ve Gökhan arabadan çıktılar ve şoförünün harabe olduğu arabaya doğru ilerlediler. Gökhan normal bir şekilde yürürken Tolga biraz daha acele ediyordu. Arabanın kapısını açtı ve içine doğru baktı. Arabanın içindeki duran adam Tolga'nın omzuna uzattığı elini sert bir şekilde çekti ve bir bacağını dışarı doğru uzattı.

Harabe olmuş bir adamın ölüm ninnisini yazmak istediği yola attığı son adım gibiydi. Bir vazgeçiş değildi bu, sadece kendine yenilmişti.

Turgay, her bir adımında kendinden bir parçayı yere bırakıyor gibiydi. Ellerini saçlarının arasından geçirdi. Dağınıktı. Okyanus mavisi gözlerinde, eskimesini istemediği ama zamanın çoktan geçmişin raflarına kaldırdığı hatıraların yansıması vardı. Bakışları sadece ulaşmak istediği arabanın arka kapısındaydı. Arabanın ön tarafında oturan Su, bakışlarını Turgay'dan çekmiyordu. Yüzündeki şaşkınlıktan çok, gözlerinde geçmişin raflarının üzerine yıkıldığı bu adama karşı acıma vardı.

Turgay Yılmaz, arka koltuğa oturarak boş bir şekilde ölüm ninnisini yazmak istediği satırlara doğru bakıyordu. Sonay Sakınç, aynı hizada oturduğu harabe bir adamın ne yaşadıklarından habersiz bir şekilde, ona ölümün ta kendisini hatırlatan satırlara doğru bakıyordu.

Yazgılarının ortak acısının baskın gölgesi bu iki kitap karakterinin üzerindeydi. Birbirlerinden haberi olmayan bu iki kitap karakteri, beraber yazacakları bir romandan habersiz boş bir şekilde, dolduracakları satırlara bakıyorlardı.
 
Not: Yorum yazarken çekinmeyin. :)
 
28.03.19 
 



nur gül boyar



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6307
2 Firari Fırtına 4370
3 Mustafa Ermişcan 3743
4 Hasan Tabak 3456
5 Nermin Gömleksizoğlu 3126
6 Uğur Kesim 3000
7 Sibel Kaya 2844
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2842
9 Enes Evci 2552
10 Turgut Çakır 2256

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1618 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com