Romanlar

NEFES AL, ELVEDA (3)
Okunma: 58
nur gül boyar - Mesaj Gönder


2.BÖLÜM ''ELVEDA''

Bir satırın başında durdum, o satırlar yolların çizgilerinden başka bir şey değildi. Ehliyetimin yeni aldığım acemiliğiyle hızımı fazla yükseltmiyordum. Sesini biraz daha yükseltmek istediğim şarkının sözleri kulaklarımdaydı. Aşağı iniyoruz. Yükseklere çıkmış mıydık ki? Kırmızı ışıkta durdum ve kolumu hep yapmak istediğim bir şekilde cama doğru yasladım. Kırmızı ışık hala yanarken yan koltukta duran sigara paketine uzandım ve sarı ışık yandığında sigaramı yakmıştım. Sigara dumanı alınamayan nefeslerin düşmanıydı, bense o düşmandan hayatımı çalacak kadar kötü.

Özlemin bildiğim topraklarından gelen ağırlığı yüreğimin üzerine oturdu. Makul bir hızda caddenin sağ şeridinden ilerliyordum. Apartmanların pencerelerinden gelen ışıklara bakıyor, bazı insanların hayatlarına şahit oluyordum. Bakışlarımı insanların hayatları yerine, yüreğimden bir parçayı koparıp benim hayatımdan çalan şeritlere getirdim.

Mekanlarla kaybettiğimiz insanlar arasında bağ kurmayı denemiştim hep. İnsanların mekanlara bir ruh yüklediği gibi, mekanlarında insanlara bir ruh yüklediğine inanıyordum. Onun bu dünyadan ayrıldığı gerçeği her yüzüme çarptığında, onunla bir şeyler yaşadığımız mekanlara doğru bakardım. Yüreğimdeki özlem titrerdi, vücudumu sarmalayan sıcak bir rüzgar ve görünmez bir ruhun beni sardığını hissederdim. Bir mekana uzun uzun bakardım. Mekanın ruhu beni sarmaya başladığında, zaman geriye doğru akardı. Kollarında güveni bulduğum o adamla olurdum. Şu anın bir önemi kalmazdı. Çünkü ben şu an eski bir hatıranın hislerle dolu uçurumundan yuvarlanıyor olurdum. Bu şehir onun hatırasıydı, bu şehir onun ruhuydu.

Ama şu an, tam şu an çok gerçekti. Arabanın içinde yola sabit bir şekilde bakıyordum. Şu anın gerçekliğinin kendisini hatırlatmasına gerek yoktu ama ıslak yola yansıyan direklerin ışıklarını gözlerimle takip ederken, tekrar bir hatıranın kollarında buluyordum kendimi.

Zihnimin çekmecelerini açmak istemiyordum. Dağ yolunu takip ettim ve yukarı doğru çıkmaya başladım. Şehrin ışıklarını tepeden görebileceğim bir yerde durdum. Arabayı ışıklara doğru döndürdüm ve kafamı arkaya doğru yasladım. Gözlerimi kapattım. Ağır bir nefes aldım ve dudaklarımdan bir nefes verirken gözlerimi aralayıp şehrin ışıklarına doğru baktım.

Uzun zamandır yağmur görmeyen içimin toprakları, ağır bir nefes alışa yenildiler ve yanaklarımdan süzülerek birer birer intihar ettiler. Vücudum kasılmış gibi hissediyordum. Sanki kalıp çıkarmak için bir tutkalın içine konulmuştum ve vücudumun her yeri birbirine yapışmıştı. Bir gözyaşı yanaklarından süzülürken, göğsümün ortasında hissettiğim ağırlık daha da yükseldi. "Gidiyorum." dedim burnumu çekerek.

Gözlerim doldu, konuştum. Göz bebeklerim titredi, sesimi yükselttim.

Burnumu çektim, durdum.

Dudaklarım titredi, üzerinden bir damla yaş geçti. Yutkundum, bu acıydı.

Gözyaşlarım içerisinde yüzümü avuçlarımın içine gömdüm. Bu şehirden ayrılmak ondan ayrılmak gibi geliyordu. Gözyaşlarımı elimin tersiyle ittim ve şehrin ışıklarına doğru baktım. Bu kadar basit olamazdı. İçimde soğuk iklime yenilen kelimelerim, can verdikleri topraklarda titrediler. Zihnimdeyse sadece bir cümleyi tekrarlıyordum. Bu kadar basit olamaz.

Zihnimin içindeki düşünceleri şehrin ışıklarına bırakmak ister gibi bakıyordum. Bakışlarımın hedefi birinin camıma tıklatmasıyla o yöne doğru çevrildi. Adamın boğuk gelen sarhoşluğa kaçan sesi buradan gitmem için düşüncelerimin yanına koyulan ikinci bir işaretti. Arabayı çalıştırmayı denedim ama çalışmıyordu. Dışarıdaki sarhoş adam şişenin dibine giden yolla daha fazla sarhoş oluyordu. Ona doğru bakmamaya, arabayı çalıştırmaya çalışıyordum. "Haydi, aç şu kapıyı." Sesinde oynayan bir tını vardı. Düşüncelerimin arasında köklerini uzun zaman önce kuruttuğum endişenin tohumları filizlendi. Nefes aldığımı hissetmiyordum ama yüreğimin sıkışmasına, havanın ağırlaşmasına aldırmadan denemeye devam ettim. Debriyaja sert bir şekilde asıldım. Sarhoş adamın tacize davetiye çıkaran sözleri kulaklarımda uğulduyordu. Adam yüzünü cama yasladığında titrek bakışlarla ona doğru baktım. Sert bakışlarla dişlerinin yarısı olmayan bu iğrenç adamın gözlerine bakarak sert bir şekilde debriyaja bastım. Araba çalıştığında geri geri sürmemle adamın ellerinin camın yüzeyinde sürtmesi bir oldu. Geri geri çıkarak farların aydınlattığı yola düşen adama doğru baktım. Sersemlikle ayağa kalkmaya çalışırken geldiğim yöne doğru sürmeye devam ettim. "Geber pislik."

Vücudumun titremesine engel olamadan arabayı hızlı bir şekilde sürmeye başladım. Kaşlarımın çatılmasına engel olamıyor, sol şerite geçerek hızlı arabaların arkasından sürüyordum. Evin önüne gelene kadar hiçbir şey düşünmüyor gibi hissetmiştim. Arabayı hızlı bir şekilde evin önünde durdurdum ve eve gelene kadar birisi boğazımı tutmuş gibi hızlı hızlı nefes almaya devam ettim. Camım bir kere daha tıklandığında tekrar baktım. Bu sefer sarhoş bir adam yerine Tolga duruyordu.

Anahtarı arabadan çekerek kapıyı açtım. "Hey, sen iyi misin?"

Arabanın kapısına yaslanarak bir an ona boş bir şekilde baktım. "Senin ne işin var burada?"

"Babam içeride. Ben de seni görme umuduyla geldim." diyerek, elleri belinde gülümsüyordu. Anlamıyordum. Gülerken nasıl bu kadar gözlerinin içi gülüyordu?

Tam o sırada Levent Bey kapıdan gözüktü. Onu gecirmek için bir hizmetli değil de, babam vardı. Yaslandığım arabadan doğrularak onların olduğu yöne doğru baktım. Babam Levent Bey'e iyi akşamlar derken gülümsüyordu. Adaletsizlik... Aklımdan ilk geçen kelime buydu.

"Arabayı evin kapısının önünden çekmeyi düşünüyor musun?"

Bakışlarımı Tolga'ya çevirdiğim anda Levent Bey yanımıza geldi. "İyi akşamlar güzel kız."

"İyi akşamlar."

Yutkunarak Tolga'ya bakışlarımı çevirdim. "Park etme konusunda biraz kötüyüm de.." O sırada sert bir şekilde kapının çarpması soluduğumuz havayı kırmıştı. "Park eder misin?" diyerek anahtarı Tolga'ya doğru uzattım. Anahtarı alarak arabaya yerleşti ve geri geri çıkmaya başladı. Levent Bey'le birlikte Tolga'nın park etmesini izlerken, "Gerçekten benden bile iyi kullanıyor." dedi. Bakışlarımı ona çevirdim. Arabanın farları profilini aydınlatıyor, gülerken çenesinde oluşan kırışıklar bir çukur gibi belli oluyordu.

Hafifçe gülümsedim.

Tolga arabayı park ettikten sonra yanımıza koşar adımlarla geldi ve anahtarı bana doğru uzattı. Gülümseyerek anahtarı alırken,"Senin Turgaylarla birlikte hoşçakal partin yok mu?"

Tolga sempatik bir şekilde gülümseyerek "Yapma babaa." dedi. "Turgay ve parti ha? Hayır. Su'yun partisi."

Bakışlarımı yere doğru indirmenin saygısızlık olacağını düşündüğümden boş bir şekilde bakışlarımı Levent Bey ve Tolga arasında gidip getirdim. "Sonay da bu şehirden ayrılıyor. Onu neden almıyorsun?"

"Bilmem." dedi Tolga bana doğru bakarak. "Gelmek ister misin?"

Su, aramın iyi olduğu bir kız değildi ve partiden haberimin olmamasını garip karşılamıyordum. "Ben.." diye söze başlamıştım ama Tolga "Ben de fazla durmayacağım zaten. Malum üniversiteliyiz." dedi gülerek. Seneye biz de üniversiteli olacaktık, neyin havası bu diye düşünürken eğer evin içine girersem bu akşam yaşadıklarımdan sonra patlayabileceğimi düşünerek, kelimelerimi bu gece de gömmeye karar verdim ve Tolga'ya doğru döndüm. "Tamam."

Levent Bey kendi arabasına binip uzaklaşırken, Tolga'nın 90'lardan kalma klasik arabasına doğru ilerliyorduk. Arabaya yaklaşırken, "Bebeğim." diyerek kollarını açtı ve arabanın kaputunu öptüğüne şahit olduktan sonra, arabaya bindim. Tolga arabayı çalıştırdı ve radyodan bir müzik açtı. Genellikle rahatsız olurdum ama Tolga'nın sempatik hareketleri bu rahatsızlıklarımı sineye çeken türdendi.

Düşüncelerim zihnimin raflarına çökmüş gibi, dirseğimi arabaya yaslayarak avucumun içine yanağımı gömüp yolu izlemeye başladım. Ruhu dinlendiren, sevdiğim müzik başlarken Tolga radyonun sesini kıstı.

"Söyle bakalım küçük. Üniversitede ne düşünüyorsun bakalım?"

Gözlerimi devirerek ona doğru baktım. "Küçük mü? Üniversite kaçıncı sınıfsın pardon?"

"Hazırlık." Kendime mani olamadan kafamı sağa sola sallayıp gülerek baş parmağımı dudaklarımın arasına alarak ısırdım. İkimiz de gülüyorduk.

"Ben 18 yaşındayım ve 19 olacağım."

"Ne o? Bir sene geç mi yazdırdılar seni?"

Arabaların diz boyu dizilmiş olduğu caddeye girerken, bir senemin rehabilite merkezinde geçtiğini söylemek yerine "Hıhı." diyerek geçiştirdim. Çarpık bir şekilde park edilmiş arabaların arasına Tolga park ederken, yine son sınıftakileri gömüyordu.

"Aah, ah.. Şu arabaların haline bak. Gençlik bitmiş bitmiş."

Çarpık arabaların park edildiği alanda, çarpık arabalara inat Tolga arabasını, pardon bebeğini düz bir şekilde park etmişti. Arabanın kapısını açıp bir diğer arabanın lambasına çarptığımda, "Heey." diyerek ciddileşti. "Bu bebeğin canı acıyabiliyor. Dikkat et."

"Pardon pardon." diyerek teslim olmuş gibi kollarımı havaya kaldırdım.

Arabanın içinden dışarı ilk adımımı atarken yüzümde alaycı bir gülüş belirdi. Canın acımasının daha ne demek olduğunu bilmeyen birinin, cansız varlığa bu şekilde anlam yüklemesi benim için gülünçtü.

Evin kapısının çevresi ışıklandırmalarla çevriliydi. Pencereden içeriye hakim olan mor, fazla neon olmayan bir ışık yükseliyordu. Tolga zile bir süre bastı. Telefonunu açıp dışarıda beklediğimizi söyleyip, Su omzuna sarılmış süs ve sanki Yıl Başı partisiymiş gibi kapıyı açıp bana boş boş baktığında, çoktan geldiğime pişman olmuştum.

"Yüz saat kapıda bekledik yüz." Tolga yakasını silerek söylenip Su'yun solundan içeri doğru girerken, göz kapakları yarıya inmiş, tadı kaçmış bir şekilde bana doğru bakıyordu. "Senin ne işin var burada?"

"Merak etme fazla kalmayacağım." Tam o sırada Tolga'nın "Vuhu!" diye bağıran sesi konuşma havamızın içine girdi. Su dudaklarını titreştirerek kafasını içeri doğru salladı. "Neyse geç içeri."

Uzun zamandır kalabalık bir ortama girmemiştim. Sanki Tolga'yla takılacakmış gibi ona doğru baktım. Bir grup arkadaşlarına çoktan bir şeyler anlatmaya, arkadaşları da onu çoktan gülerek dinlemeye başlamışlardı. Diğer taraflara doğru baktım.

Kalabalıklar bana çok yabancı gibi geliyordu.

Okul ortamından çok uzak kalmıştım. Şu an yaşıtlarımın çoğu üniversiteye gidiyordu. Bir sene her şeyden uzak kaldığım gibi, insanlardan da uzak kalmıştım. Kolaya kaçmak? Veya.. korkaklık? Bilmiyordum ama bu ismini koyamadığım, bu olduğum durum insanları benden itiyordu. Nasıl davranacağımı bilmiyordum. Bazen ne söylemek istesem ağzımdan başka kelimeler çıkıyordu. Ağzımı açıp hastalıklı hissettiğim kelimelerin ruhlarını etrafa yaymak yerine, gerektiği kadar konuşmayı tercih eder olmuştum. Bir sevgiliyle nasıl konuşulur, neler yapılır veya en yakın arkadaşlarla neler paylaşılır... Bunların hepsini unutmuş gibiydim. Sanki 365 gün boyunca beynim uyuşturulmuştu. Nasıl davranacağımı bilemiyordum.

Konuşmak istemiyordum çünkü konuştuğumda kendimi hasta gibi hissediyordum ve artık hasta olmak istemiyordum. Hasta olarak anılmak istemiyordum. İnsanların bana güçsüzmüşüm gibi bakmalarına dayanamıyordum. Koca bir enkazdan çıkan ruhu yaralı bir genç kızdım. İnsanlar bana baktıklarında enkazdan çıkan bir genç kız yerine, hayatını devam ettirmesi gereken ama onda bile tökezleyen bir genç kız görüyorlardı. Birisinin bana güçlü olduğumu söylemesine muhtaç gibi hissettiğim zamanlar çok olmuştu. Sanki birisi elini uzatacak ve her şey geçecekti. Ama hiçbir şey olmamıştı. Ellerini uzatmamışlardı, ilaç uzatmışlardı; sarılmamışlardı, yaralarımı görmüşlerdi; yanımda durmamışlardı çünkü bu sefer buna ben izin vermemiştim.

Gözlerim hâlâ etrafta dolanıyor, bakışlarım konacak bir yer arıyordu. O sırada kalabalığın arasından uzun boylu, elleri kapüşonunun ceplerinde, geniş omuzları dikkat çekecek kadar büyük olan bir adam bana doğru gelmeye başladı. Bakışlarım konacağı yeri bulmuş gibi o adamın yüzünde durdu. Adam göz kapaklarını yere indirmiş, ağır adımlarla bana doğru geliyordu. Bakışlarını yerden indirip gözlerimin içine baktığında, bir an havadaki ağırlığın çekildiğini hissedip, taneciklerin havada uçuştuğunu hissetmiştim. Okyanus mavisi gözlerinin derinliklerinde, buğulu bir havanın ortasında yürüyor gibi bana doğru gelen bu adam, geçmişin omuzlarına bıraktığı yükle ağır adımlarla bana doğru geliyordu.

Çok fazla yaklaştı, yaklaştı. Hareket edemiyor, sanki içimdeki ruhu görüp beni çıplak hissettiren bu adamın okyanus mavisi gözlerinin içindeki yangından kendimi alamıyordum.

Ağır adımlarla bana doğru gelirken daha da ağırlaşmış gibi, gözlerini üzerime dikerek bir süre durdu. Yavaşça bir adım daha atıp önümde durduğunda, hâlâ gözlerimi gözlerinden alamıyordum.

Zaman durdu. İçimde nedenini bilmediğim ama yüreğimde bir oyuk oluşturan bu bakışların sahibinden gözlerimi çekemedim. Ortamdaki müzik yavaşça boğuklaşarak, bu bakışların gömüldüğü dakikalardan kendini yavaşça alıyordu. Zihnimde hiçbir şeyi sorgulayamıyor, her zaman zihnimde dolanan düşünceler kendini dakikalara gömülen zamanın bilinmezliğine bırakıyordu. Dudaklarını hafifçe bir şekilde araladı. Sonra konuşmaktan vazgeçmiş gibi bir süre daha gözlerimin içine doğru baktı. Gözlerinde geçmiş bir zamandan kalan hatıraların hayalini saklayan bu adamın bakışları, neden ruhumu soyuyormuş gibi hissediyordum?

Dudaklarını araladı. Dişlerine sürtünerek dışarı çıkan nefesle göğsü kalkıp indi. "Kapı." dedi otomatik bir sesle. Bakışlarından yayılan manyetizma alanından çıkmak için kapının önünden çekildim ama hareket etmem vücudumu kaplayan bu hipnotize edici bakışların ruhuma yaydığı varlığını üzerimden çekmemişti. Kapıyı açıp dışarı adımını atmadan önce, yüzünü bana doğru çevirip gözlerimin değil de ruhumun içine bakan bu adamın bakışlarının hipnotizmasına tekrar tutuluyordum. Yüzümü birkaç saniye olan ama bana dakikalarca gelen bir süre inceledikten sonra dışarı çıktı ve kapıyı kapattı. O gittikten sonra hâlâ kapıya bakıyor, boğuklaşıp olduğum andan uzaklaşan müzik sesi kulaklarıma yeniden doluyordu.

İçeri doğru baktığımda Tolga elindeki bardaktan bir şeyler içerken, kaşlarını kaldırmış ve yüzünde meraklanmış bir ifade ile bana bakıyordu. Yanındaki arkadaşlarına dönüp bir şeyler söyleyerek, bardağını da içmek ister gibi kafasını yukarıya doğru dikerek bardağın dibini içti.

Hızlı adımlarla bana doğru gelerek, ''İçeri gelmeyi düşünmüyor musun?'' diye sordu. Dudaklarımı birbirine bastırmış bir şekilde gülümseyerek yavaşça onu takip etmeye başladım. Tolga'nın yanında duruyor, bana bakan insanların bakışlarına maruz kalmamak için gözlerimi yerden ayırmıyordum. Tolga yanımdan ayrılıp ikimize içecek bir şeyler almaya gittiğinde, üç kişilik kız arkadaş grubunun oturduğu koltuğun sonuna geçerek oturdum. Böyle durumlarda insanlara bakmamak için bir insanın hayatını ne kurtarırdı? Telefon.

Telefonumu çıkardım ve hiç mesaj gelmemesine rağmen dolaşmaya başladım. Tolga gülümseyerek elmalı soda şişesini bana doğru uzattığında gülümsemeye çalışarak sodayı elinden aldım. Yanımda yer olmadığı için koltuğun koluna oturdu. Benden yüksekte kalıyordu. Sodamdan birkaç yudum içerek etrafıma bakınıyordum. Müzik son ses etrafı inletiyordu. Tolga'nın bir süre bakışlarını bende tuttuğunu hissettim. Konuşmak istiyordu ama ne konuşacağını bilemiyordu. Yanındaki diğer arkadaşlarına doğru döndü ve bir muhabbetin içine atladı. O sırada Su bir masanın üzerine çıkmış, müziği kısmaları için millete bağırıyordu. Müzik kısılmıştı ama müziğin ortama yaydığı basıncı hala kulaklarımda hissedebiliyordum.

''Biliyorsunuz ki,'' Su, elinde tuttuğu ve yüksek ihtimal içinde bira olan bardakla etrafa seslenir gibi kolunu bir daire şeklinde etrafta gezdirdi. ''Gidiyorum.'' dedi bir bacağının üzerinde kasılıp, şımarık bir şekilde gülümseyerek. Ortamdaki insanlar sanki çok üzülüyormuşçasına ''Ahh..'' diye bir ses geldi. Gözlerimi devirerek yavaşça sodamı içmeye devam ettim.

''Biliyorsunuz,'' dedi tekrar kollarını tekrar etrafa doğru yayarak. ''Sizi hiç bırakmama şansım olsaydı sizinle sonsuza kadar kalırdım.''

Su'yu destekleyen alkışlar ve onu şımartan bakışlar... Su'yun bir ay gittiği AVM'ye bir daha gitmediğini duymuştum o yüzden... Burada söylediklerine katılmakta güçlük çekiyordum.

''Veee sen.'' dedi işaret parmağını üzerime doğru tutarak. Bir an beni kast ediyor sanıp nefesimi tutmuştum. ''Tolga!'' dedi bağırarak. ''Gençler Tolga'ya bir alkışş!'' diyerek milleti coşturmak ister gibi kendi de Tolga'yı alkışladı. Tolga gülerek ayağa kalktı ve avuçlarını açarak sanki görünmez bir varlığı ittirmeye çalışırmış gibi ellerini aşağı doğru salladı. ''Lütfen lütfen..'' diyerek gülümsedi ve bana doğru bakarak göz kırptı. Hafifçe gülümsedim. ''İstanbul'da bana yol arkadaşım olacak dostuuum!'' diyerek etrafına bakınarak, ''Tabi sizler kadar olmasın.'' diyerek sessizleşen kalabalığın görünmez egosunu pohpohladı. Benim için bir şey demeyeceğini tahmin ederek sodamdan yudum yudum içerken, ''Onunla pek fazlaaa anlaşamadık!'' dediğinde etraftaki kalabalık gözlerini dikmiş meraklı bir şekilde Su'ya bakıyordu. Su'yun gözlerinin içine doğru baktım. Gözlerini kalabalıktaki insanlardan çekmiyordu. ''Ve bunu siz de biliyorsunuz! Evet o! Sonay'da bizimle birlikte olacak!''

Sodamın içinde duran pipeti yuvarlak hareketlerle ittirmeye başlayarak sodanın içindeki asitleri izledim. Su ve Tolga'da coşan kalabalık benim ismimi duyduğunda seslerinden çok şey kaybetmişlerdi. Kalabalığın aksine keyfine hiç bozmadan devam eden Su'ya keskin bakışlarla baktım. ''Evet!'' diyerek kollarını sevinçle kaldırdı. ''Devam ediyoruz!'' Sertçe pipetimi soda şişesinin tabanına bastırırken bakışlarımı Su'dan çekmiyordum. Müzik tekrar yükselip, ortamı tekrar hakimiyeti altına alırken ayağa kalkarak soda şişesini masanın üzerine bıraktım. Tolga bileğimden tutarak ayağa kalktı. ''Nereye gidiyorsun?''

''Sen kalacaksan kal. Ben gitmek istiyorum.''

''Tamam.'' dedi boş gözlerle etrafına bakınarak. ''Seninle gelirim.''

Tolga'yı arkadaşlarıyla bırakarak kapıya doğru ilerledim ve dışarı çıkarak kapıyı kapattım. Kapıya yaslanarak gözlerimi kapatarak hafifçe başımı yukarı doğru kaldırarak havayı ciğerlerime bolca doldurdum. Tolga kapıyı açıp dışarı çıktığında gözlerimi açtım ve kapıdan ayrıldım. Tolga'yı takip ederek kırmızı arabasına doğru ilerledik ama birkaç araba daha gelmiş ve arabalarını çarpık bir şekilde park ettikleri için arabası ortada sıkışmıştı.

''Geometri sorusu gibi olmuş mübarek. Duruma bak.'' dedi elleri belinde bir şekilde arabasının duruma doğru bakarak. O sırada caddeye girdiğimiz yerden dönen bir arabanın farları gözümü aldı. Araba Tolga ve ikimizin biraz uzağında durdu. Şoför koltuğunun camı açıldığında, tekrar o gözlerle baş başa hissetmiştim kendimi.

''Tolga.'' diye bağırdı arabanın içinden. Tolga elleri belinde bir şekilde ona doğru döndü. ''Gelin ben sizi bırakırım.''

''Ben bebeğimi bu şekilde bırakamam ama..'' Bana doğru döndü. ''Sonay seninle gelebilir. Sonay senin için bir sorun olmaz değil mi?''

Ellerimi şortumun arka ceplerine sokarak Tolga'ya baktım. ''Seni bekleyebilirim.''

''Uzun sürer. Turgay seni bırakır zaten. Bir sorun olmaz.''

Bakışlarımı Turgay'ın olduğu arabanın içine doğru çevirdim. Kapüşonu yan profilinin yarısını örtüyor, dağınık saçları alnının tepesinden dağılmıştı. Buradan bakınca rahat gibi gözüküyordu. Sol dirseğini kapıya doğru yaslamış, baş parmağını dudaklarının üzerinden geçiriyordu. ''Tamam.'' diyerek Turgay'ın arabasına doğru adımlarımı attım. Arabanın diğer kapısının yanına geldiğimde Tolga'ya ''İyi geceler.'' diye bağırdım. Tolga parmaklarını saçlarının arasından çekerek, ''İyi geceler.'' dedi.

Arabaya oturduğumda sadece yola bakıyor, arabayı sürmüyordu. ''Neden ilerlemiyorsun?''

''Kemer.'' dedi tekrar otomatik bir sesle. Gözlerimi devirerek kemerimi taktım.

Arabayı sürmeye başladığında direksiyonun üzerindeki tuşlarla bir şarkı seçti.

Yüzümü ekşiteceğim kadar yüksek olan müzik sesini kıstı. Tekrar emniyet kemerine sarılarak yola doğru baktım.

''Tahmin edeyim, en sevdiğin renk mordur.''

Neden böyle bir şey söylediği sanki yüzünde yazıyormuş gibi yüzüne doğru döndürdüm bakışlarımı. ''Bu nereden çıktı şimdi?''

''Öyle,'' dedi bana yüzünü çevirip ikimizin ortasında kalan bir kolu kaldırarak. ''Değil mi? En sevdiğin renk mor.'' Gözlerinin okyanus mavisi irislerinde bir şeyler patlamaya başlıyordu. Yüz hatlarından öfke olduğunu anlayabilirdim ama gözlerinin içinden kesinlikle öfke olmadığını anlayabiliyordum. ''Gündüzleri sabaha karşı olan havayı seviyorsundur.'' Ne yaşıyordu bu adam? ''Voleybolda iyisindir.''

''Hey!'' dedim sesimi yükselterek ona doğru bakıp. Sesim bakışlarındaki yoğunluğu dökmüş gibi bana doğru boş gözlerle baktı. ''İlk öncelikle sola dön. Evime gitmem gerek.''

Turgay arkasına yaslandı ve dudağının bir ucu yukarı doğru kıvrıldı. Tolga beni neden onunla bırakmıştı?

''İlk öncelikle renklerle bir derdim yok. En sevdiğim renk mor değil. Resim çizdiğime göre her renkle biraz aram olması gerekir değil mi?''

Konuşuyordum ama bir süre sonra ağzımdan çıkan kelimeler ona ulaşamıyormuş gibi gözlerinin rengi sislenmiş, ciddi bir yüz ifadesiyle yola doğru bakıyordu.

''Ve sporda berbatım. Gündüzleri de sevmem.''

Tekrar yola doğru kafamı çevirdim. ''Sağa döner misin?'' dedim. Sağa döndü ve evimin olduğu caddeye girdi. Caddenin kenarları pembe ve kırmızı çiçeklerle çevrelenmişti. ''Sağda kalabilirsin.'' dedim ona ve o da yavaşça sağda durdu. ''Sağol.'' diyerek arabanın kapısını açtığım anda, ''Hey.'' dedi. Yüzümü ona doğru çevirdim. Gözlerindeki o kalabalık yoktu. ''O şekilde konuştuğum için özür dilerim. Kaybettiğim birine fazla benziyorsun da.''

Dudaklarımı hafifçe bastırarak kafamı eğdim. ''İyi geceler.'' dedim ve adımlarımı evime doğru atmaya başladım. Evin kapısının önüne geldim ve anahtarlarımı çıkarıp evin kapısını açtım. O ise hala karşıda bekliyordu. İstemsiz bir şekilde omzumun üzerinden ona doğru baktım. Nedenini bilmiyordum ama arabanın aynasından bana kaşları çatık bir şekilde bakıyordu.

**

Bugün kalktığım günlerden farklıydı. Çünkü bugün bu şehirden gitmek zorunda olduğum gündü. Gözlerimi kırpıştırarak beyaz tavanıma doğru baktım. Avuçlarımı gözlerime gömerek derin bir nefes alıp verdim. Yataktan kalkarak, uykumun içindeyken bile duyduğum telefonumun sesine doğru baktım. Arayan Peri'ydi.

''Efendim? Ne var baş belası ne var?''

''Dünden beri aramalarımıza cevap vermiyorsun Sonay. Farkında mısın?''

Alnımı yavaşça ovalamaya başladım. Ne Peri'ye, ne Deniz'e gideceğimizle alakalı bir şey dememiştim. İlk önce bu şehre veda etmek istemiştim ama her şey çok hızlıydı. Akşam yemeğinden sonra evdeki hizmetliler çoktan eşyaları kutulara koymaya başlamışlardı. Kendi içimdeki boşluk, evin içindeki eşyaların gitmesiyle daha da artmış gibiydi.

''Sana anlatacağım. Ama sanırım bu gece yola çıkıyoruz. Bara gelebilir misin?''

''Hı? Delirdin mi sen? Ben hiç o yere gelir miyim? Ben sana mesaj atarım o yere gel.''

Ve, telefon yüzüme kapanır...

Bu kızın emir vermesini hiç sevmiyordum ama yapılabilecek bir şey yoktu. Ona zaten hiçbir şey söylemediğim için kızacağını biliyordum.

Ellerimi boğazımın kenarlarına götürerek parmaklarımı çeneme doğru açarak, balkonuma boş gözlerle baktım. İçimde bir yerlerde gitme duygusunu kendime yediremiyor, bu konuyu konuşmak için her zaman yaptığım gibi bu konudan da kaçıyordum. Ayağa kalktığımdaysa ayağımın ucunda duran kutu bana bu şehirden gideceğimi hatırlatır gibi çarpmıştı. Kutunun üzerine pilot kalemle yazılmış tarihe doğru baktım. Bu kutunun çekmecelerimden birinde olması gerekiyordu ama her yer kutularla doluydu.

Yatağa oturmak yerine yere doğru oturdum ve kutuyu önüme doğru aldım. Alt dudağımı ısırarak kutunun etrafını bağladığım siyah kurdeleyi yavaşça serbest bıraktım.

Hilmi...

Kaybettiğim, içimin bir yerlerinde son sınıfta okuyan o çocuk kalacak olan Hilmi. Nefesimi tuttuğumu fark ederek yavaşça elime bir fotoğraf aldım. Hilmi'yle birlikte okul bahçesinin çimenlerinin üzerinde oturuyorduk. Sanki anımsamak istermiş gibi parmaklarımla fotoğraftaki gülen ama bana artık çok yabancıymış gibi gelen kıza doğru baktım. Gülerken gözleri gülümsüyordu. Hilmi'ye bakışlarımı çevirdiğimde, yüzündeki ifade bir boşluğa gömülüyordu ama gözlerinde farklı bir kıvılcım vardı.

Tam burada, onun hayali zihnime konuk olurken zamanın oturduğum yerle birlikte üzerime çöktüğünü hissetmiştim. Çöken zamanın içinden nefes alamıyordum. Hareket etmek istiyordum, canlı olmak istiyordum ama ben sadece istiyordum. Bir şey yapamıyordum.

Bir diğer fotoğrafı elime aldığımda, yüreğimden yükselen gözyaşlarını tutamıyordum. Varlığı o sanki buradaymış gibi kollarımı sardığında, artık gözyaşlarımı bırakmıştım. Sanki buradaydı. Yanımda oturuyordu ve ruhu bana sarılıyordu. Gözlerim dolu bir şekilde beraber güldüğümüz fotoğrafa bakarken sanki görünmez ruhunun dudakları omuzlarıma gömüldü ve bana rüzgarın teni öpmesi gibi bir öpücük bıraktı.

Diğer fotoğraflar canımı daha çok yakacaktı. Doğum günü partileri, birlikte yediğimiz yemekler, Hilmi'nin Batman sevdası, pizza yeme yarışı yaptığımız o günler ama o günlerde bile gözlerinde bir yerlerden sonra bana göstermediği o dünya. Bazen beni o dünyadan koruduğunu hissederdim.

Kutunun kapağını kapatarak tekrar çekmeceye kaldırdım. Bu sefer üzerini hiçbir şeyle kapatmamıştım.

Peri'nin mesaj olarak attığı kafeye geldiğimde ki, doğruyu söylemek gerekirse çok şirin bir yerdi, ona sarılıp hemen karşısına oturdum ve hemen anlatmaya başladım.

''Şu müdürün odasının önünde sürekli duran çocuk var ya. Onun ismini öğrendim.''

Peri ağzına aldığı çilekli pastayı dudaklarına bulaştırarak yerken çok tatlı görünüyordu. ''Nasıl öğrendin ki?''

''İsmi Tolga vee babası babamla ortak.'' Peri hafifçe şaşırmış gibi kaşlarını kaldırdı. Hala pastasından yiyordu.

O benim en yakın arkadaşımdı. En yakın arkadaşım o mu, yoksa değil mi diye sorgulamazdım çünkü birisiyle en yakın arkadaş olduğunuz zaman evren bir olurdu. Ne konuştuğunuzun bir önemi kalmazdı, gülerken en saçma şeylerden bile konuşabilirdiniz. Bu şehirden ayrıldığım gerçeği onları da arkamda bırakacağım gerçeğini değiştirmiyordu. Onu özleyeceğimi düşünürken yüreğimin ortasına bir ağırlık çöktü.

''Peri biz, gidiyoruz.''

''Nereye?'' dedi pastasının kremasının üzerini de eliyle yerken. Çok tatlı görünüyordu. Ben şimdi saçma muhabbet olduğunu bildiğim ama saçma da olsa konuştuğumda beni rahatlatan konuşmaları kiminle yapacaktım?

''Bizimkiler işlerini İstanbul'a taşımaya karar vermişler.'' Ağzındaki lokmayı çiğneme hızı düşerken, etrafa meraklı gözlerle bakan parlak mavi gözler gözlerimde durdu. Peçetesiyle ağzını silerken, ''Nasıl ya?'' dedi. Yüreğimden boğazıma doğru giden sıcaklık, bir dolu gözyaşını taşıyor gibiydi. Peri'nin gözleri dolarken, gözlerimin dolmasına engel olamıyordum ama ağlamak da istemiyordum.

''Sen şimdi burada olmayacak mısın?''

Gözlerimde yıkılan bir benliğin ağırlığıyla Peri'nin parlak, sulanmış gözlerine bakmaya devam ettim. Onu gerçekten seviyordum. İçimin sokaklarında sanki elimi tutmuş, elimi bıraksa da sıcaklığı her zaman soğuk duvarlarımı uyuşturarak bir yerden sızı bırakmıştı. O sızının içinden dostluğun nehirleri akıyordu ve ben çoğu zaman o nehirde yıkanmıştım. Ondan ayrılmak istemiyordum.

''Kuzu ya.'' diyerek karşımda oturduğu yerden kalktı ve kollarını açarak bana doğru geldi. Peri bana sarıldığında şefkatin kollarında gibi hissederdim kendimi. Gözyaşlarımı tutmak için nefesimi de tutuyormuş gibi hissediyordum ama Peri'nin omzumda ağladığını hissedebiliyordum. ''Ben şimdi sensiz ne yapacağım?'' Yavaşça ellerimle omzunu sıvazladım. Ondan ayrılmak ben de istemiyordum.

Bana sarılmayı keserek kollarımdan gitti. Uzun bir süre gözlerime baktığında, sanki içimdeki duvarlar yıkılıyormuş gibi olmuştum. Gözlerimin dolduğunu ve ağlamamanın artık imkansız olduğu bir kıyıdaydım. ''Ya..'' diyerek bana kollarını açarak tekrar sarıldı. Birkaç gözyaşı arasında dudaklarımı birbirine bastırarak, gözlerimi kapatarak dudaklarımı Peri'nin omzuna gömdüm. Onun gibi bir en yakın arkadaş bulacağımı zannetmemek yerine, bulmak da istemiyordum. Peri'nin yeri yüreğimin bir yerlerinde her zaman başka kalacaktı.

Peri'yle tekrar ayrıldığımızda gözlerimi sildim ve ona doğru gülümseyerek baktım.

''Ya, şimdi ben kiminle çok saçma muhabbetler yapacağım?''

Bunu düşündüğüne şaşırarak hem de hoşuma giderek gülümsedim. Peri'nin yalnız kalacak biri olduğunu sanmıyordum çünkü tatlılığı ile birlikte birisiyle hemen muhabbet kurabilirdi. Onda olan yerimin de aynı kalmasını istiyordum ama küçüklüğümden beri hep böyle olmuştu. Arkamda bıraktıklarım beni unutur olmuştu. Ben içimde onların yerini unutmayacağım bir yere gömerdim ama onları bulduğumda onların başka bir dünya yarattığını bilirdim. Şu an için içimden sadece sessizce dua edebilirdim.

Konuyu değiştirmek için başımı eğerek kaşlarımın ortasını yavaşça kaşıdım. ''Bir şey daha var.''

Peri'nin gözleri hala yaşlıydı. Ellerini çenesinin altına koyarak yaşlı, parlak, güzel ve büyük olan gözleriyle söylediklerimi dinlemek için kulaklarını dört açmış gibiydi. ''Diğer ortakların kızı da Su.''

Ağzı açık kalmış bir şekilde bana bakıyordu. ''Ne? Demek dün gece ondan herkesi toplamış.''

''Sen de orada mıydın?''

''Hayır be.'' dedi yüzünü ekşiterek. ''Tabii ki değildim ama..'' dedi kaşlarını kaldırarak, ''Deniz oradaydı.''

''Şey.. Ben de oradaydım.'' Gözlerini koskocaman açarak içtiği meyve suyunu ağzının içine doldurarak bana doğru baktı. ''Bunu bize nasıl yaparsın?'' dedi gözlerini süzerek. Gülümseyerek, ''Merak etme.'' dedim teslim olmuş gibi ellerimi kaldırarak ama bu kısa sürdü. Ondan ayrılacağım için üzgündüm.

''Çok az durdum zaten. Tolga'yla birlikte gittik.''

Pipetiyle portakallı meyve suyunu uzunca çekti ve dudaklarını yalayarak bana doğru baktı. ''Belki, daha iyi olursun. Buradan gittiğin için üzgünüm ama belki sana bir şeyler iyi gelebilir orada. Hayatına birilerini alabilirsin.''

''Peri.'' dedim gözlerimi devirerek. ''Hayatıma birini almak istemiyorum. Bunu sen de biliyorsun.''

''Yahu senin içindeki benim yerimi zaten kimse alamaz. Onu demiyorum.'' İkimiz de gülümsedik. ''Sadece..'' dedi oturduğu yerden kıvrınarak. ''Belki... Birilerii..''

Kafamı sertçe sağa sola salladım. ''Hayır Peri. Buna hazır değilim.''

''Tamam.'' diyerek önüne döndü ve portakallı meyve suyunu sanki bardağı da içecekmiş gibi sonuna kadar içti.

''Ne zaman gidiyorsunuz?''

''Bu akşam...'' Peri gözlerimin içine doğru bakarken bu olduğum ortamdan kaçabileceğim hiçbir yer yoktu. Sıcak bir şekilde gülümseyerek ona baktım. Eliyle omzuma hafif bir şekilde vurarak, ''Bana bunu şimdi mi söylüyorsun?'' dedi.

''Her şey çok hızlı oldu. Dün Su partide de bir şeyler saçmaladı herkesin içinde. Gün bugün..'' dedim Peri'ye.

''Bu sene son senemiz ama. Saçma. Neden böyle bir şey yapma gereği duydular ki?''

''Bilmiyorum.''

Ben onlarla ilgili hiçbir şey bilmiyordum. Neden her şey bu kadar hızlı gerçekleşiyor bilmiyordum. Kendimi bilinmezliklerin ve gerçeklerin dolu olduğu bir düşünce okyanusunda yüzüyor gibi hissediyordum. Zihnimin okyanusunda düşüncelerin dalgaları çok sakin bir şekilde kıyıya vuruyordu. Bazen o dalgaların onların soğukluklarında nasıl donmuyor diye merak ederdim. Gerçeklerin göbeğiyle bilinmezliğin kıyısına baraj yapılmış gibiydi. Ben bu barajın bilinmezliğinde yüzerken, barajın diğer tarafındaki gerçeklerle onlar yüzüyordu.

Bilinmezliğin kıyısında yüzüyordum. Gerçekler kıyıdan çok uzaktaydı.

Peri o sırada Deniz'e mesaj yazdı ve Deniz'le buluşmak için masadan kalktık. Peri hesabı ödemek için içeride kalırken ben de dışarı çıktım. Önceki günlerin aksine havada hafif, tene yumuşak dokunuşlar yapan bir rüzgâr esiyordu. Ellerimi siyah kabanımın içine koydum ve gözlerimi kapatarak başımı hafifçe yukarı doğru kaldırdım.

Deniz'in antrenman çıkışına gittiğimizde arkadaşlarıyla oturduğu taş zeminden ayağa kalktı ve koşar adımlarla bana doğru kollarını açarak geldi. Sarıldığında dengemi biraz kaybetmiştim. "Kızım çok ani oldu ya."

"Evet." dedim ve Deniz'in kollarını sıvazladım. İki kişi bile olsa sevildiğimi hissetmek hoşuma gidiyordu.

"Ne zaman yola çıkacaksın?"

"Akşam." Rüzgar eserken koyu kumral saç tutamımı kaldırdı. Deniz'in gözlerinin içine doğru baktım. Yüzünde tedirginlik ve korku vardı. Kollarını açıp bana bir kere daha sarıldığında, "Ölüme gitmiyorum Deniz." dedim tekrar ona sarılmaya çalışarak. Benden hoşlandığını biliyor olmak garipti ama o benim iyi bir arkadaşımdı. Öyle kalacaktı. Peri'ye uçuşan saç tutamlarımın arasından bakarak gülümsedim. Öyle kalacaktılar.

Deniz kollarını açarak her ikimize birden sarıldı.

"Haber ver mutlaka tamam mı? Haber vermeyen?"

Gülümseyerek cevap verdim. "En adi."

Sanki o gecenin gözyaşları pusu kurmuş gibi, her aklıma düştüklerinde beni yerlebir ediyor.

Denizli'den ayrılırken rüzgarın tenimi aldığı o hafif dokunuşlardan, İstanbul'a ilk adımımı attığımda hiçbir eser kalmamıştı. Yolların şerit çizgilerine bakarken, o şerit çizgilerinin ruhuma bağlı olduğunu düşünmüştüm. Şeritlerin çizgileri bindiğim arabanın altından arabanın hızı yüzünden düz bir çizgi alırken, sanki bir ip olup ruhumu sarıyordu da geriye doğru çekiyordu. Arabanın ön tarafında durup, karanlık gökyüzüne bakarken yanımda Fevzi olsa da, kendimi yalnız hissetmekten alıkoyamıyordum. Şeritler biz çizgi halini alıp altımdan hızlıca geçerken yalnızlığımı daha fazla hissetmemek elimde değildi çünkü beni yabancısı olduğum bir şehre fikrim dahi olmadan, bir şeyleri anlatsam da anlatmasam da beni görmeyen ailem tarafından, onlarsız getiriliyordum.

Yanımda uzun zamandan beri yolculuklarda beraber olduğumuz Fevzi vardı. Bahçıvanın oğlu olduğu için ona güvenirdim. Küçükken insanlardan kaçtığım zamanlar onunla birlikte oynadığımız ve oyuncaklarımızı paylaştığımız zamanlar çok olmuştu. Küçükken uzaktan kumandalı bir arabayı bile süremediğimi unutmamış olduğu için şu an bir ehliyet sahibi olduğum için beni kutluyordu.

Şimdiyse o da dönüyordu. O Denizli'ye aitti, bense ait olmadığımı hissettiğim şehirdeydim.

Terminalin önünde başka bir arabaya binecekken elimde kahve bardağımla Fevzi'ye doğru baktım. "Ciddi ciddi gidiyorsun." Artık başka şehirlerde olacağımız gerçeği yazgımın satır çizgisi kadar gerçekti.

"Evet." diyerek gülümsediğinde yanaklarında iki tane çukur belirdi. "Senin sohbetin her zaman güzeldi Sonay."

"Yarısını uyuyarak geçirdiğim yolculuk mu? Evet, muhabbetim güzeldir."

Hafifçe gülümsedim ve Fevzi'ye sarıldım. Ondan ayrılarak tekrar gülümsedim.

"Kendine çok çok iyi bak." dediğim sırada yanımıza yeni şoför geldi.

"Sen de Sonay."

Çantamı omzuma atarak, yanımda ilerleyen yeni şoförle siyah arabaya doğru ilerledik. Arabanın ön kaputunda markası siyah bir bantla kapatılmış olan lüks araba garipti.

"Sizi dedeniz Şevket Sakınç'ın yanına götürmem istendi."

Gözlerimi kısarak yanımdaki uzun boylu, saçları üç numara kesimli, yeşil gözlü, ince belli ve üzerinde lacivert takım elbisesi olan adama doğru baktım. Kulağından boynunu kesen beyaz gömleğinin yakasından içeri giren kablo garipti.

Dedemi uzun zamandan beri görmüyorum. En son beş altı yaşlarında küçük bir kızken görmüştüm. Odamda oyuncaklarımı konuşturup oynarken evimizin aşağısından gelen bağırma sesleri kulaklarımda yankılanır gibi oldu. Hatırladığım şeylerden biri açık yosun rengi gözleriydi. Bir de babamla anlaşamadıkları gerçeğiydi. Dedem bir gün kapıyı evin duvarlarını yerinden oynatacak kadar çok sert çarpmıştı. O çarpmanın yankısı havaya dağılmış ve babamın ruhunu yere dağıtmıştı.

Onunla birlikte arabaya binip arkaya geçtiğimde, fazlasıyla lüks olan arabaya doğru baktım. Şoför koltuğunun arkasındaki bölme beni şaşırtmıştı. Şarap bardaklarını koymak için yapılan ortadaki bölme daha da şaşırtıcıydı. Dedemin lükse düşkün olduğunu hatırlamam uzun sürmemişti. Gözlerimin önüne her zaman boynuna aynı şekil katlayarak koyduğu kadife mendiller gelmişti. Bileklerine her zaman gümüş halkalar takar, bakımına özen gösterirdi. Küçüklüğüme dair onunla ilgili çok fazla hatıram yoktu ama az da olsa özlerdi. "Bakalım bakalım babacığın ne yazmış?" diyerek babamın çıkardığı öykü kitabını açarak, beni dizine otuturdu. Okuma bilmediğim için dedemin ağzından çıkan cümleleri dikkatle dinlerdim. Sanki babamın kendisiyle değil de, bekçilik yaptığım satırlarının çizgisinde cümleleriyle büyümüştüm. Ruhunu kelimelerin ruhuna bağlamış bir babaya sahiptim, ruhunu kelimelerinin ruhuna bağlamış bir kıza sahipti.

Büyük binaların yarıştığı caddenin üzerinden giderken, başımı cama doğru yasladım. Kırmızı ışıkta durduğumuzda karşıdan karşıya geçen onlarca insana doğru baktım. Çok fazla insan vardı.

Büyük bir gökdelenin otoparkına girdik ve sanki bu araba için ayrılmış yere park ettik. Kapıyı açıp arabadan çıktıktan sonra otoparkın parlak, cilalanmış, koyu yeşil olan zeminine birkaç kere daha bastım. Bunu neden yaptığımı bilmiyordum. Hoş gelmişti.

Şoförü ya da koruma gibi duran adam onu takip etmemi söylerken, ''Buradan Sonay Hanım.'' dediğinde birkaç araba daha otoparka girmişti. Normalde olsa bana Hanım diye hitap etmemesini söylerdim ama bu gökdelen, bu cadde bile sanki görünmez bir takım elbise giyiyormuş gibi her şey çok ciddi hissettiriyordu.

Gökdelenin girişine doğru ilerlediğimizde hala korumayı takip ediyordum. Girişi camlardan yapılma ve dikdörtgen bir büyük bölmesi olan kapıya doğru ilerledik. İki tane siyah takım elbiseli adamla konuşmuş ve benim Şevket Bey'in torunu olduğumu söylemişti. Diğer siyah takım elbiseli korumaların bakışları yüzümde dolandı ve yolda bana eşlik eden koruma bana doğru gelerek, ''Arkadaşlar sizi Şevket Bey'e götürecekler.'' dedi. Teşekkür ederek binanın girişindeki güvenlik bölgesinden geçtim ve iki adamı takip etmeye başladım. Gökdelenin giriş katında birkaç tablo ve ahşap masaların üzerine konulmuş, etrafa yayılan simli, kahverengi ama fazla da gösterişli olmayan cansız bitkiler konulmuştu. Gökdelenin zemininde ortadan kenarlara doğru uzanan kahverengi, tılsımın ışıldamasını anlatan sembol uzanıyordu. İki korumanın merdivenlerden çıktığını fark ettiğim anda onlara yetişmek için biraz koşturdum.

Çıktığımız kattaki asansöre doğru ilerlediğimizde asansörün giriş katında olmadığını fark ettim. İki koruma bana yol vererek içeri geçmemi söylediğinde birkaç iş adamı ve kadının olduğu büyük asansöre bindim. İki tane takım elbiseli adam beni her şeyden korumak ister gibi önümde durdular. Omuzlarının hizasından asansörün açılan yerinin çizgisini görebiliyordum.

Asansörün içindeki herkes teker teker inmişti. Nereye çıktığımıza bakmak için asansörün numaralarının olduğu yöne baktım. Elli ikinci kata çıkıyorduk.

Asansör yavaşça yukarı kata doğru çıkarken yolda o kadar saat uyumama rağmen esnemiştim. Asansörün kapıları açıldığında giriş katıyla alakası olmayan bir görüntüyle karşılaşmıştım. Asansörün durduğu hiçbir kat bu şekilde dizayn edilmemişti. Kırmızı, üzerinde sarı çiçeklerin basılı olduğu bir zemini vardı. Koridor sarı renge boyanmıştı ve aralıklarla tavandan beyaz ışıklar savBüyülenmiş gibi ve ayaklarım bu zeminin adımında atarken ruhum havalanmış gibi hissediyordum. Koridorun sonunda, üzerinde altın rengi harflerle ŞEVKET SAKINÇ yazan kapıya doğru ilerliyorduk. Kapının önünde durduğumuzda iki koruma kapının her iki yanına geçti ve ciddi bakışlarla önlerine doğru baktılar. Sanırım içeri girmem gerekiyordu.

Küçüklüğümden kalma bir hatıranın kapısını çalar gibi dedemin odasının kapısını çalma hissinden vazgeçerek ahşap kapının demir kulpundan tuttum ve sola doğru çevirdim.

Dedem, küçüklükten kalma neredeyse her hatırada hatırladığım gibi elinde piposuyla, sanki İstanbul'a hükmedecekmiş gibi yüksekten İstanbul'a bakıyordu. İstanbul'un göbeğindeki bir gökdelenin en yüksek katındaydık. Dedemin bakışları çok yüksekti. Çevremizdeki binalar çok yüksekti. Buradaki her şey çok yüksekti.

Bakışları İstanbul'da, eli koyu gri kadife pantolonunun cebinde, daha da ağarmış saçları eski bir İstanbul beyefendisi gibi geriye doğru taranmıştı. Yüksek bakışlarını İstanbul'dan çekip yüzünü bana doğru döndürdüğünde, karşımda hatırladığımdan daha yaşlı bir adam duruyordu. Her sabah bu dünyayı yenebileceğini sanan dedem, sanki zamana yenilmiş gibiydi. "Sonay?"

Beni baştan aşağı süzerek yüzünde sıcak bir gülümseme ile bana baktı. "Gel gel." dedi ve elindeki piposunu çalışma masasının ilerisinde duran ahşap masanın üzerindeki tablaya bıraktı. Gülümseyerek yanına doğru gittim. Ailemden insanlarla aramda mesafe olmasına alışıktım. Mesafe olmayınca değil de mesafe olunca her şey yolunda zannettiğim sistem dedemin "Gel dedeye." demesiyle bozuldu. Ruhu yaralı genç bir kızın içinde, yaralarının kabuklarına sarılmış küçük bir çocuk vardı. O küçük kızı hayal kırıklığına uğratmayan kollara doğru kollarımı açarak sarıldım. "Benim güzel kızım." dedi başımı okşayarak. "Özledin beni, değil mi?"

Kollarından ayrılarak gülümseyerek yüzüne baktım. "Çok."

Büyük, 90'ları hatırlatan ahşap masaya bakan deri kaplamalı siyah koltuğa oturduk. Dedem piposunu tabladan alırken karşı duvarda, masanın hemen üzerinde kalan Atatürk resmine doğru baktım. Resme bakılırsa birileri tarafından ustaca çizilmişti. Masasının üzerindeki eşyalar tamamen klasikti. Bu odanın içi dünyada yenilikler olurken kendi yeniliklerini kabul etmiş ve dünyadaki yenilikleri görmezden gelmeyi red eden, eski zamanların müptelası olan bir adama aitti. O adam benim dedemdi.

Parmakları arasına aldığı pipoyu kaşlarını çatarak dudaklarının arasına götürürken, "Pipodan rahatsız olur musun?" diye sordu. Hafifçe başımı sağa sola salladım.

Piponun dumanı gözlerinin yeşilini buğulandırıyor gibiydi. Bakışlarını gözlerimin içine dikti ve uzunca bir süre baktı. Sonra hiç duymayı beklemediğim bir cümle söyledi. "Annene ne kadar da çok benziyorsun."

Dedemin sesinin dümdüz olduğu zamanları hatırladım. Şu ansa yüksek ihtimal çok içtiği pipolar yüzünden sesi pürüzleşmişti. Zamanın bile yenemediği hırsını, zaman takvimdeki yapraklarını söker gibi dedemin bedeninden parça parça bir yerleri alarak yeniyordu.

Dumanların arasındaki buğulu bakışlarla bana doğru bakarken sertçe öksürmeye başladı. Piposunu yüzünden uzaklaştırarak diğer eliyle etrafına dağılan dumanı dağıtıyordu.

"Dede iyi misin?"

Vücudu süzülüyor gibiydi ama dik duruyordu. Baştan aşağı kontrole gitse bir sürü hastalığı meydana çıkacakmış gibi duruyordu ama dedem hastalıklara bile meydan okur gibiydi.

Sertçe öksürmeye devam ederken kolunu tuttum. Telaşlı bir sesle "Dede?" diyerek koltuğun üzerinden ona doğru yakınlaştım. Bu odadaki eşyaların yeniliğe uğramaması için dışarıdaki dünya ile anlaşma yapmış bu adam, tıpkı bu oda gibi kendisine gelen yardımı red ediyormuş gibi koluna koyduğum elini çekti. Öksürmeye devam ederken kafasını sağa sola salladı. Ayağa kalktı ve ahşap masasının hizasında, masayla aynı boyda olan bir komodine ilerledi. Komodinin üzerinde başı parlayan, camdan yapılma sürahi, sürahinin camından yapılma bir tane de bardak ve üst üste dizilmiş iki tane beyaz ilaç kutusu vardı. Sürahisine su doldurarak öksürükleri arasından içti ve gözlerini kapatarak bir süre tavana doğru baktı.

"Dede iyi misin?"

Birkaç kere daha öksürürken ilaç kutularından birini açtı. "Merak etme. Turp gibiyim."

Avucunun içinde duran ilaca doğru alınması gereken bir öcü alıyormuş gibi bakarak ilacı ağzına attı. Bir bardak su daha doldurup tekrar tek seferde içti. Öksürüğü yenmiş bir şekilde, gözleri parlayarak bana doğru döndü. Gülümsüyordu ama gülümsemesi gözlerine ulaşmadığı için samimiyetinden şüphe duyuyordum. Yanıma tekrar geldi ve piposunu koyduğu tablaya uzandı. Az önce hiç sertçe öksüren o değilmiş gibi piposunu ağzına götürdü ve tekrar içmeye başladı. ''Çok mu içiyorsun?'' diye sormadan edememiştim. Dudakları arasından dumanı dalga geçer gibi bırakırken gülümsemesini tutmadı. ''Ben her zaman içerdim Sonay. Daha doğrusu hatırlamamana pek şaşmamalı.'' diyerek zihnindeki düşünceler irislerine çöktü. Zihnindeki düşüncelerin ağırlığını bırakmak ister gibi değil, baktığı gözlerin zihnini okumak ister gibiydi bakışları.

''Okulun nasıl gidiyor Sonay? Neler yapıyorsun?'' Bana yüzünü tamamen dönmüş, dikkatli bakışlarla gözlerimin içine bakıyordu. Ağzımdan çıkacak kelimeleri avlayacakmış gibi baksa da onları koruyacakmış gibi hissediyordum. ''Seni rehabilitedeyken ziyaret etmek istedim.''

Avucumun içine doğru parmaklarımı sürterken, bakışlarımı avucumun içinden çekmiyordum. Dedemin kendimi göreceğim kadar parlak olan gözlerine bakmak isteyerek kafamı kaldırdım ama o gözlerde kendimi görmekten o kadar korktum ki, bakışlarımı tekrardan avuçlarıma indirdim.

''Pek iyi şeyler olmadı dede. Çok kötü şeyler yaşadım.'' Nefes alışverişlerim kesikleşmeye başlamıştı. Gözlerim dolduğunda, artık kalbimin attığı o yerdeydim. Şu an ne anlatsam beni dinleyecekmiş gibi olan dedeme doğru baktım. ''Dede, hiç iyi şeyler olmadı.'' dedim. Dudaklarım titriyordu. Kaldığım soğuk koridoru, başka sorunları olan insanları, iyileşmek için gelenleri ve iyileşmemek için gelenler gözlerimin önünden geçerken o karanlık geceden kalma gözyaşları kelimelerimin üzerine pusu kurmuş gibiydi. Her ne zaman o geceyi kelimelere dökmeye kalkışsam nefeslerimin arasından kelimelerimin pini patlıyor ve gözyaşlarım beni yerlebir ediyordu. Dedemin yanındayken o kadar güvende hissediyordum ki, o geceye dair ne anlatsam saklayacakmış gibi hissediyordum.

''Anlat kızım.'' diyerek elini şefkatle dizime koydu. Gözyaşlarımı tutamıyordum ve alt dudağımı ısırdım. ''Sence ben güçsüz müyüm dede?''

Gözyaşlarım dudaklarımın arasında birikmişti ve daha fazla birikmek için gözlerimden akıyordu. Dedemin şefkat dolu parlak yeşil gözlerinde kendime yer bulmuşum gibi bakıyordum. Kendi kanımdan olan birinin gözlerinin içinde güvende hissetmek alıştığım bir şey değildi. ''Sonay,'' dedi gözlerimin içine bakarak. Ruhumun karanlık tarafını gördüğünü sanmıyordum ama şefkat dolu gözleri gözlerimin içine bakıyor ve yüreğimde bir yerlerde tutunuyordu. ''Sen çok güçlü bir kızsın.''

O gece tekrar gözlerimin önünden geçiyormuş gibi hissederek kafamı hafifçe sağa sola salladım. Dudaklarım titriyor, göğsüm sıkışıyor, gözlerimden inen yaş taneleri intihar etmek istediğim zamanların sayısını sayar gibi bir bir düşüyordu.

''Şşş..'' diyerek saçlarımı düzeltti. Gözyaşlarımı silerek yutkunup ona doğru baktım. ''Her şeyin bittiğini mi sanıyorsun güzelim? Her şey geçti mi sanıyorsun? Geçmeyecek.'' Gözlerinin içine bakıyor ve onu dikkatle dinliyordum. ''Kimsenin umurunda olacak mısın sanıyorsun güzel kızım. İnsanlar yine hayatlarına devam edecek. Sen konuşacaksın, anlatmaya çalışacaksın bazı şeyleri.. Bazen de anlatamayacaksın.'' dedi üstüne basa basa. Kendisini bile kendine saklayan bir adamın içindeki benlik kelimelerin ruhuna karışıyordu. O kadar psikologla konuşmama rağmen beni en iyi anlayan onun sözleri olduğuna inanamıyordum. ''Anlatamadıkların hep içinde kalacaksa da devam edeceksin.'' dedi üstüne basa basa. ''Devam etmezsen insanların düşünceleri değil, senin kendi düşüncelerin seni yiyecek güzel kızım. İstersen kaç, istersen olduğun yerde bulun. İster İstanbul, ister Denizli veya herhangi bir yer. Ruhundaki yara seninle birlikte gittiğin yerlere gelmiyor mu sanırsın? Öyle bir şey yok.''

''Ruhumdaki yaraları nasıl saracağımı bilmiyorum dede.''

''Zaman,'' diyerek alnıma düşen saç tutamımı kafamın gerisine doğru attı. Gözleri o kadar parlaktı ki sanki içinde konuşmaya hazırladığı kelimelerin harflerinin yansıması vardı. ''Zamanla düzelecek benim güzel kızım.''

''Şu ne dediğini bilmeyen bazı psikologlara da bakma sen. Her şeye pozitif bak, hayatı toz pembe gör, kendini büyük gör.'' Gülümseyerek, ''Hiçbir doktor kendini büyük gör demez dede.'' dedim. Diğer elini bacağına yasladı ve boş gözlerle saniyeliğine odanın bir köşesine baktı. ''Belki demez ama belki de derler. Gerçekleri dökmek üzere sana şunu söyleyeceğim.'' diyerek baş parmağını hafifçe yüzüme doğru sallayarak, ''Bak dede tavsiyesi.'' dedi ve elini çekti. ''Gerçekleri gör. Baban gibi kafanın içindeki hayal bulutunun içinde kaybolma. Hayat toz pembe değil. Her bir şey kazandığında insanların seni alkışlamasını düşündüğün bir arena da. Bir şeyi yapıyorsan kimse için yapma. İlk önce,'' dedi ve tekrar baş parmağını kaldırarak, beni gösterdi. ''İlk önce kendin için.''

O kadar güzel konuşmuştu ki, söylediklerini duymak iyi gelmişti. Ruhumun bedenimin içinde genişlediğini hissediyordum. ''Sigara içer misin?'' Sorduğu soruya şaşırmıştım. Dedemden böyle bir soru beklemiyordum.

Yüz ifadem onun hoşuna gitmiş olacak ki dişlerini göstererek içten bir şekilde gülümseyerek sakallarını okşadı. ''Ah, keşke benim dedem de bana bu soruyu sorsaydı. Şimdi, sigara içer misin?''

İçiyorum desem, garip kaçacaktı ama içmiyorum desem de garip kaçacakmış gibi hissediyordum.

''Tamam konuşma.'' diyerek ayağa kalktı ve tekrar karşıdaki komodine doğru ilerledi ve çekmeceyi açtı. Çekmeceden gümüş bir dikdörtgen kutu çıkardı ve kutunun başını açarak bana doğru geldi. ''Rus sigarası.'' dedi ve bana doğru geldi. Yanıma oturarak kutunun başını bana doğru döndürdüğünde hala şaşkın gözlerle ona doğru bakıyordum. Cidden kendi dedem bana sigara uzatıyordu.

Tedirgin bir şekilde sigara kutusunun başına uzandım ve bir sigara çektim. Dedem masanın üzerindeki, sigaraların olduğu kutunun üzerindeki işlemelerin aynısı olan bir çakmağa uzandı ve sigarasını yaktı. Çakmağı yakarak önümde tuttuğunda hala garipsiyordum. Sigarayı dudaklarımın arasına alarak çakmağın ateşine doğru tuttum ve içime doğru çektim. Tekrar bir nefes aldığımda sigaranın ağırlığı göğsümün üzerine uzanmıştı.

''Uv dede bu sigara çok ağır.''

Sigarasından uzun bir yudum daha çekerken arkasına doğru yaslandı. ''Evet.'' dedi tavana doğru sigara dumanını dudaklarının arasından dışarı üflerken. Rus sigarasından kısa bir nefes daha aldım ama hala çok ağırdı. Dedemin o şiddetle öksürmesine şaşmamalıydı. ''Sonay sana söylemem gereken bir şey var.''

''Evet dede dinliyorum.''

Dedem başını koltuğun yasladığı yerinden kaldırdı ve boş bakışlarla yere doğru baktı. ''Benimle birlikte birkaç ay kalmanı istiyorum.''

Bunu söylemesine şaşırmıştım. ''Bilmem ki nasıl olur.'' dedim. Dedemin küçükken bizim evde kaldığını hatırlıyordum. Çok kuralcı bir insandı ve ben o kadar kuralcı biri değildim. Kurallara alışkın değildim. Bağışıklığım yoktu. Çünkü memleketim duvarları arasında yaşayan küçük kızı görmeyen bir anne babaydı.

''Baban ve annenin seninle yeteri kadar ilgilenmediklerini biliyorum. Seninle ben ilgilenmek istiyorum. Okul masraflarından tut, her şeyine kadar.'' O sırada dedemin odasının kapısı sertçe açıldı ve içeri babam girdi. Onu burada görmemin şaşkınlığıyla tutuklu kalmıştım. Bakışları ikimizin üzerinde dolanmıyordu. Kaşları çatık bir şekilde bana bakıyordu ve bakışlarını elimdeki sigaradan çekmiyordu.

''Ooo oğlum. Senin bu kapıyı çalmadan içeri girdiğini pek bilmem.'' diyerek dedem ayağa kalktı. ''Hoşgeldin.''

Babam öfkeyle dedeme doğru baktı. Dedem gülerek kollarını açmıştı ama kolları yavaşça inmişti. ''Ona sigara mı içiriyorsun?''

''O bir yetişkin.''

Babamın gözleri beni buldu. Gözleriyle bana baksa da bakışlarında beni zamandan silkelemek isteyen bir öfke vardı. Beni geçen zamanın dakikalarına gömmek ister gibi öfkeliydi. Varlığımı burada istemiyor, gözlerimin içine baksa da beni bakışlarıyla dışlıyor gibiydi. Bunu nasıl başarabiliyordu?

''O yetişkin falan değil. Ne yaptığını sanıyorsun sen?''

Bakışlarımı ondan çekerek arkama doğru yaslandım ve bir bacağımı diğer bacağımın üzerine atarak rus sigarasını dudaklarımın arasına götürdüm.

''Demir.'' dedi uyarı dolu, pürüzlü bir sesle dedem. Babamla dedem karşı karşıya durmuşlardı. Babamın bakışlarını dedemin omuzlarının üzerinden görebiliyordum. Bakışlarımı beni dışlayan bakışlarına inat diktim ve sigarayı dudaklarımın arasına götürerek içime doğru çektim. Sigaranın ağırlığı göğsümün üzerine tekrar uzanıyor, babamın boş bakışları küçük bir baş dönmesiyle buğulanıyordu. Belli etmemek için dik oturdum ve bakışlarımın üzerini örten, o sıcak bakışlara muhtaç küçük kızın bakışlarını çektim. Soğuk bir şekilde babamın gözlerinin en içine doğru baktım. Orada kendimi aramamın yanlış olduğunu biliyordum. Ben de onun istediği gibi yaptım. Boş bir şekilde, soğuk gözlerine, soğuk bakışlarımla ona doğru baktım. Ama bu sefer aramızdaki fark kapanmıştı. Çünkü bu sefer ikimizde birbirimize soğuk bakışlarla bakıyorduk.

''Onun benimle kalmasını istiyorum.''

''Böyle mi bakacaksın torununa? Ona sigara uzatarak mı?'' dedi dişlerinin arasından dedeme bakarak. Bakışları hala soğuktu. Sanki beni korumak istermiş gibi değil de, dedeme sataşacak bir yer arıyormuş gibiydi.

''Emin ol kızının ne zaman sigaraya başladığını bilemeyecek kadar onunla ilgilenmeyen bir babayla kalmasından iyidir.'' Dedem babamın aksine irite edici, sakin bir sesle konuşmuştu. Sesi mesafeliydi ama kelimelerinin içinden oluk oluk soğuk sular aktığını hissetmiştim. Üstlendiği davaların karşısında yer alan kişileri düşünmeden edemedim. Dedemin ağzından çıkan kelimelerle donuyor olmalıydılar.

Babamın benim üzerimde olan bakışları yavaşça dedemin gözlerini buldu. Dedemin gözlerine uzun bir süre aynı donuklukla baktıktan sonra bakışlarını tekrar bana çevirdi. "Dedenle kalmak istiyor musun?"

Bakışlarımın onun bakışlarının bana etki ettiği gibi onu etkilemesini istiyordum ama o etkilenmiyordu. İçimde onun bakışlarını umursayan tarafımı bastırdım. "Evet. İstiyorum."

Babamın bakışları dedem ve benim aramda gidip geldi ve yavaşça bir adım geri çekildi. "Peki. Bakalım babamın kurallarına uyum sağlayabilecek misin?"

"En kötüsü senin gibi kurallarımı çiğner, Demir. Alışkın olmadığım bir şey değil."

"Evet. Sana karşı gelinmesi de alışkın olduğun bir şey değil baba. Seni de biliyoruz."

Dedemin surat ifadesini göremiyordum ama babamın bakışlarından, dedemin gözlerine uzun süre bakmaya itecek bakışlarla karşılaştığını görüyordum. Bakışların bir dili olur muydu? Anlamadığım bir dili. Babamla dedemin ağzından hiçbir kelime çıkmıyordu ama bakışlar konuşuyordu. Geçmiş zamana sarılmış bakışlar bilmediğim bir dilde konuşuyordu. Babamın beni dışlayan bakışlarının manyetizmasına dedem de girmişti. Varlığım birbirleri karşısında dimdik duran bu iki adamın konuşacaklarının önünü kesiyor gibiydi. Yedi yaşındaki küçük bir kız olsaydım neden konuşmadıklarını bile anlamazdım ama şu an bakışlarındaki sessiz konuşmalardan beni geri çektikleri ve duymamı istemedikleri bir konu olduğunu anlıyordum.

"Eşyalarını arabayla gönderirim." Dedemin gözlerinden bir konuşmadan çıkmış gibi gözlerini üzerime dikti. Gözlerinde gördüğüm öfkenin ağırlığıyla oturduğum yere çökmüş gibi hissetmiştim.

"Tamam."

Babam bir adım daha yavaşça geriye doğru attı ve dedemin bakışlarından bakışlarını çekti. Odanın kapısına varmadan bir iki adım önce "Merak etme. Benimle güvende olacak." dedi dedem. Babam omuzları üzerinden dedeme doğru bakmaya devam ederek tamamen dedeme doğru döndü. Dedemin gözlerinin içine o kadar derin bakmıştı ki, gözlerinin yeşilinin bilmediğim bir dilde isyan edişini duymuştum. "Onu koruyacağım." dedi dedem babam bakışlarını dedemden çekmeyince. "Biliyorum." dedi babam kelimenin üzerinde durarak. "Çok iyi bakarsın."

Dedemin bakışlarıyla kendi bakışlarındaki öfkeyi dindirmekten ziyade, vicdanının üzerine bıraktığı yük kendi ağırlığı olmayan bir rahatlamayla kapıdan dışarı çıktı. Dedem bana doğru dönerek avuçlarını birbirine sürttü ve tekrar gözlerine ulaşmayan bir gülümseme ile gülümsedi. "Eee? Hazır mı benim güzel kızım?"

Dedemin işleri olduğu için koyu bir kahve içerek dedemi izlemiştim. Buradan bakınca odaklanmış bakışlarıyla karşımda oturup konuştuğundan daha genç duruyordu. Çalışma bir insanı nasıl yaşlandırmaz diyemezdim. Çünkü yaşlanıyordu. Zaman sanki omuzlarına çökmüştü ama o zamana aldırmıyordu. Onun için şu an önemliydi. Elindeki altın sarısı dolma kalemle önüne gelen bir dosyayı daha imzalarken kendi hırsıyla bile savaştığını görmüştüm. Kahvenin acı tadı boğazımdan inerken yorulmuyor mu acaba diye düşündüm.

Sanki zaman geçerken her gün dünkü olduğu kişiyi öldürüyormuş da, her yeni bir güne uyandığında dünde bıraktığı o insandan daha iyisi olmak için çalışıyormuş gibiydi. Başkaları onun karşısında olduğunu düşünebilirdi ama dedem bunu örtme gereği duyamayacak kadar bencildi. Başkaları onlarla savaştığını zannedebilirdi. Dedem en çok kendisiyle savaşıyor gibiydi ve kendisiyle savaşan bir insanı bir kağıt üzerinde yensen bile bu o insan için bir şey ifade etmezdi. Çünkü kendisiyle savaşan insan yarın daha fazlasını almak için programlanmıştı ve yarın daha fazlasını alırdı. Dedem her gün daha fazlasını alan insanlardandı.

Dedemle birlikte ofisinden çıktığımızda, ben içeri girerken kapının her iki yanında durmuş korumalar hâlâ aynı yerindeydi. Dedem siyah kabanı, başına taktığı gri şapka ve boynunu örtmesine alışık olduğum kadife renginde bir kumaşla çok güzel görünüyordu. Bu kadar zengin olmasına rağmen paltosunun cebinden çıkardığı tuşlu telefon her ne kadar beni şaşırtsa da asansöre binerken, "Dışarıda yemek yemek ister misin?" deyip telefonu cebine koydu ve tüm dikkatini bana vermek isteyen bakışlarla bana baktı. "Olur." diyerek gülümsedim. Asansör aşağı kata inerken dedem gülümseyerek şapkasını düzeltti.

Giriş katındaki danışmaya geldiğimizde çalışanlar tek tek "İyi günler Şevket Bey." dese de dedem onlara bakmamıştı. Söylediklerini duymuş olduğumuzu göstermek için danışandaki çalışanlara gülümsemek istedim ama hemen önündeki işlere döndükleri için dedeme söyledikleri selamlaşma ifadelerinin günlük belli ritüelleri haline geldiğini anladım. Herkes çok sıkı çalışıyordu.

Dışarı adımımızı attığımızda uzun bir siyah limuzin bizi bekliyordu. Siyah takım elbiseli başka bir adam kapımızı açtı ve dedem "Önden kadınlar." diyerek bana yer verdi. Gülümseyerek koltuğa oturduğumda limuzinin diğer köşesinde zamanı durduran bakışların sahibinin oturduğunu görmüştüm. Limuzin koltuğunun diğer cam kenarına doğru ilerledim ve bir dedeme bir de dedemin karşısında oturan adama doğru baktım. Bu arabada kimseyi görmeyi ummuyordum.

"Evet Sonay." dedi dedem elini sağ bacağının üzerine koyarak. Konuşurken daha derin nefes alması gerekiyordu. "Benim seni koruma yöntemlerim biraz farklı olacak dedeciğim."

Bakışlarımı o gecenin dağınıklığının izini dahi bulamadığım adama doğru çevirdim. Bana bakmamak imzaladığı bir gizli emirmiş gibi bakmıyordu. İfadesiz bir yüzle dedemin ağzından çıkacak cümleleri bekler gibi bekliyordu. Üzerinde koyu lacivert, dedemle birlikte çalışan bütün insanların üstünde olduğu gibi lüks ama en çok onun taşıyabildiği bir takım elbise vardı. Gecenin karanlığının saçlarının rengine gölge düşürdüğünü görüyordum çünkü şu an bakır rengi saçları akşamın yaklaştığı bu havayla parlak bakır renginde duruyordu. Yüzü ifadesiz olabilirdi, düz bir şekilde bakabilirdi ama gözlerinin renginin okyanus mavisi... Onlar okyanus mavisinin rengine sahip olabilirlerdi ama göz bebeğinin içinde harlanmaya yüz tutmuş yangının alevleri gizliydi.

"Turgay en güvendiğim adamlarımdan biridir." Alt dudağımı ısırdığım belli olmayacak bir şekilde ısırdım ve Turgay'a doğru baktım. İfadesiz bir yüzle dedemin söylediklerini dinliyordu. Okyanus mavisi gözlerinin içindeki alevlerin yansımasını bakışlarından bile çekti. Şu an tamamen ifadesiz, tam bir komut adamı gibi duruyordu.

"Okula kaydın babanın diğer ortaklarının kızı ile birlikte yapıldı. Su Darılmaz." Düz bir sesle bana bakarak konuşuyordu ama Su'yun adını söylerken onaylamam gerekiyormuş gibi başımı hafifçe salladım. "Artık Turgay seninle birlikte olacak. Okul girişi çıkışı, sana bir şey lazım olduğunda, bir yere gidip gelmen gerektiğinde," yüzünü Turgay'a çevirdi. "Turgay her zaman seninle olacak. Benimle her zaman muhatap halinde kalacaksınız."

Şaşkınlığımı üzerimden atamıyordum. Kendi halime bırakılmıştım. Dışarı çıkarken izin almıyor, veli toplantılarını bile aileme haber vermiyordum. Annem öğretmenlerimle konuşuyordu ama bu fiziksel olarak bile gerçekleşmezdi. Gece geç kaldığımda kimsenin beni aramamasına alışkındım. Eve tek başıma dönmeye alışkındım. Her şeyi bir başıma yapmaya ve sonuçları yüzünden hiç kimseye bir şey açıklama yapmak zorunda bırakılmamıştım. Evime yürüyerek gidebilirdim ama adımlarım beni üşütürdü. Şimdiye benimle birlikte gittiğim her yere gelen biri çok ağırlık olurmuş gibi hissediyordum.

Şaşkın bakışlarımı ikisi arasında gidip getirirken, "Dede böyle bir şeye gerek yoktu. Ben kendimi koruyabilirim." Hafifçe gülümsedi ve başını hafifçe sağa eğdi. "Kendini koruyabileceğini biliyorum benim güzel kızım. Bu sadece bir tedbir. Merak etme. Turgay'ın varlığını bile hissetmeyeceksin."

Bakışlarımı Turgay'a doğru uzattım. İmzalanmış hayali bir antlaşmayı bozmayı göze alıyormuş gibi tam gözlerimin içine doğru baktı. Bakışları gözlerimin içinden yüreğime yansıdığında, içimin kurak bırakmaya yüz tutturduğum topraklarına çapa ile vuruyormuş gibi hissetmiştim. İçimde sahip olmadığım hatıraların kapısını çalıyor gibi bakıyordu. Bakışları geçtiğimiz birkaç dakikayı yakarmış gibi bakan bu adamdan bakışlarımı dedeme doğru çevirdiğimde, tenimde yanan dakikaların ateşi vardı.

Dedem bana sevgiyle gülümserken içimden konuştum. Cidden bu adamın varlığını mı hissetmeyeceğim dede?
28.03.19 



nur gül boyar



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6281
2 Firari Fırtına 4345
3 Mustafa Ermişcan 3708
4 Hasan Tabak 3431
5 Nermin Gömleksizoğlu 3106
6 Uğur Kesim 2983
7 Sibel Kaya 2825
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2798
9 Enes Evci 2532
10 E.J.D.E.R *tY 2245

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1285 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com