Romanlar

NEFES AL, BASKIN (4)
Okunma: 104
nur gül boyar - Mesaj Gönder


3.BÖLÜM ''BASKIN''
 
Bu duyguyu hissettiğimde zihnim geçmişin kapısını aralar ve içerideki karanlığı ruhuma boşaltırdı. Gözyaşlarım yazgının yazılı olduğu cümlelerin üzerinden geçerken, zamana izini bırakmak istiyormuş gibi yaprakların kenarından akarak dakikalara gömülürdü. Yazgının kitabı zamanın ellerindeydi ve geçmiş, ruhumu bedenimin içinde küçülten o dakikalara gömülüydü.

Acı.

Ben o gece tek Hilmi'yi kaybetmemiştim. Ben o gece kendimi de kaybetmiştim.

Acıyı hissettiğimde yazgının yapraklarının geçmişe doğru açıldığını hissederdim. Geçmişe doğru giderken bile gözyaşlarımla buğulanmış, içimdeki boşluğu hatırlatan cümleler canımı acıtırdı. Bir acının kaç tane ruhu vardı?

Yaşamak istemiştim. Hisler içinde yaşamak istemiştim ama hem bu ana ait olup, hem bir boşluğa ait hisseder miydi insan? Soğuk bakışlarımı insanların gözlerine dikmek istemiştim ama bakışlarını benden kaçırmışlardı. Bilmediğim bir zamana ait hissediyordum kendimi. Geçmişin yapraklarındaki o gecenin paragrafı gözyaşlarımla ıslanmıştı ve bir cümlenin ruhunun diğer cümlelerin ruhuna bağlanması gibi, o gecenin gözyaşları geleceğimin sayfalarını da ıslatmıştı.

İçimde yaşayamadığım hayatın, içimin topraklarına gömülen umutları vardı. Bazen umutlarımın çığlıklarını duyar gibi olurdum ama sonra, her şeyin sesini kıstım. Hilmi'den bana kalan karanlığın mirası içimin sokaklarının gökyüzünün rengine bulandı. Ailemin beni bıraktığı soğukluğa alışık olan benliğim, karanlık gökyüzünden saçlarımın uçlarına konan kar tanelerine şaşırmadı.

Ben her bir kitabı bitirdiğimde ruhum kitapların yapraklarına sarılı olurdu. Kitabın kapağını kapattığımda kitabın içinde küçük zelzeleye uğrayan cümleler zelzelesini ruhumda hissettirirdi. Ruhum başka karakterlerin dünyasında yolculuk yapar; yolculuğun sonunda o kitap, ruhumun içinde bir zamanlar yaşadığı zamanın toprağı olurdu. Sesimi kitapların satırlarıyla kıstım, bileklerimi keskin cümlelerle kestim, dünyanın sesini kıstım ve kollarımı açarak kayalıkları sert cümlelerden yapılma, rüzgarın içinde harflerin uçuştuğu uçurumdan kendimi attım. Babamın uçurumundan kendimi attığımda, sekiz yaşında küçük bir kızdım.

Duygular gözlerimin üzerine düşüncelerimin perdesini çekerken, sınıfın öğretmenler masasının yanındaki pencerenin havalanan perdesine doğru baktım. Elimi sol yanağıma yaslayarak, yanağımı elimin içine gömdüm. Sanki Denizli'deki saatle İstanbul'un saatleri farklıydı. Burada zaman çok ağırdı. Yelkovanın sırtına öğrencilerin kaygısının yükü vardı. Kaygı arttıkça zaman azalıyormuş gibi geldiği belliydi çünkü kaygının topraklarımda yeri bile yoktu. Sınıf kapısına en yakın olan sıranın en önünde bir çocuk terleyerek önündeki testi çözüyordu. Önümde, çözmeye tenezzül bile etmediğim teste doğru baktım. Kitap okumak istiyordum, test çözmek değil.

Yelkovanın sırtındaki yük ağır olsa da, en sonunda zil çalmıştı ve çantamı alarak sıradan kalktım. Herkes teker teker çıkıyordu. Öğretmenin benim üzerime doğru rahatsız edici bakışlarını hissetmiştim ama umursamayarak cebimden kulaklığımı alarak kapıdan dışarı çıktım. Sevdiğim bir müziği başlatırken biri koluma dokundu.

''Hey. Merhaba.'' Gülümsemesi kahverengi gözlerine ulaşan, dişleri hayran olunacak derecede beyaz, kahverengi-kızıl karışımı saçları olan kızın yüzüne doğru baktım. ''Sonay?'' dedi gözlerini kısıp beni işaret ederek, ''Değil mi?''

Okulun koridoruna hakim olan erkek parfümü kokusu eşliğinde ilerlerken parfümün kokusunu içime çektim. Çok güzel kokuyordu.

''Evet.''

''Tolga senden bahsetmişti.'' diyerek yerinde zıplayarak gülümsemeye devam etti. Yanımdayken gülümsemesine hakim olamıyormuş gibiydi. Çok fazla cana yakındı. ''Tolga?'' dedim çantamı omuzlarıma takarken. ''Evet. Tolga.'' dedi ve dudakları düz bir çizgi halini aldı. Tatlı bir şekilde gülümsemeye devam etti.

''Tolga da bu lisede okudu ve hala görüştüğümüz için..'' diyerek bir şeyleri bağlamak ister gibi baş parmaklarını birbiri ardında döndürerek kafasını salladı. ''Ben 12/D'deyim. Ya sen?''

''A.'' Dedemin kaydımı yaptırırken alfabenin ilk harfini seçmesini şu an fark ediyordum. Sanki bazı şeyler kelimelere döktüğüm an anlayabiliyordum.

"Ben Helin." diye elini göğsüne koydu. "Bu sene beraber mezun oluyoruz ha?"

Gülümseyerek diğer kulağıma kulaklığımı koyacağım sırada, koridorun tam ortasında bana doğru gelen okyanus mavisi gözler görüş açımı kapladı. Kapının orada, karanlıkta durduğum o gece aydınlığın arasından karanlık bir karaltı gibi gelirken, şu an bana doğru karanlığı arkasına almış gibi geliyordu. Karanlığın kesemediği okyanus mavisi gözler, aydınlıkta yer buluyordu. Bakışlarım üstüne giymiş olduğu okul kıyafetlerinde gezindi. Aramızda birkaç adım bırakmış beni okyanus mavisi bakışlarına gömerken şaşkınlığımı gizleyemiyordum. "Yok artık."

O sırada, sınav sisteminin değiştiği düzenle okulunu değiştirmiş olan ve onlar için ayrı bir sınıf oluşturmuş sınıftan uzun saçlı bir çocuk çıktı. ''Turgay.'' diye seslendi ama fazla yüksek bir bağırış değildi. Turgay bana doğru bakarak, gözlerini ağır bir şekilde devirdi ve yüzünü o sınıftan çıkan çocuğa çevirdi. ''Ne var?''

''Geliyor musun?''

''Ben gelmiyorum. Siz gidin.''

Şu an yüzü tamamen bana doğru dönüktü. Donuk bir halde gözlerinin içine baktım. Gözlerinin mavisinin zamanı durduran bir etkisi vardı ama buna izin vermeyerek zamanın içinde bulundum.

"Biliyorum. Okul kıyafeti üzerimde hantal gibi durmuş." Hâlâ şaşkınlıkla yüzüne bakıyor, koridora hakim olan güzel kokuyu daha yakından alıyordum.

O okul kıyafetini değil de, okul kıyafeti onu taşıyamıyormuş gibiydi. Büyük omuzlarından sallanan gerçek bir hantal gibiydiler.

"Sen neden buradasın? Böyle?"

"Okulun içinde peşinden gelen takım elbiseli bir adam mı isterdin?" Birden bu düşünce kafamda kesik görüntüler oluşturdu ve söylediğinin mantıksızlığı karşısında şaşırmamak istedim ama şaşırmamak elde değildi.

Yüzümdeki şaşkınlık ifadesini bozamadan Helin'e doğru döndüm. Hala gülümsüyordu. Tolga'yı tanıdığına göre Turgay'ı da tanımalıydı. İkisinin arasında bakışlarımı döndürdüm. Turgay'ın bakışlarının ortama saldığı ağır havaya teslim olmak istemiyordum.

''Şimdi. Çıkıyoruz. Dedenle bir akşam yemeğin var.'' diyerek koridorun diğer tarafına doğru döndü. Helin'e boş boş baktım. Helin gülümsediğinde, ''Görüşürüz.'' dedim hafifçe gülümseyerek ve Turgay'ı takip ettim.

''Gerçekten mi? Bu bu şekilde mi olacak?''

''Ne derler bilirsin. Emir demiri keser.''

Merdivenlerden inmeye başladığında bir süre bakışlarım onu izledi. Merdivenin başında durmuş, bir elim kulaklığım tutarken merdivenin aralığından, elleri cebinde bana doğru döndü. ''Gelmiyor musun?''

Şaşkınlığımı yenerek merdivenleri inmeye başladım. Neden burada bu şekilde olduğunu öğrenmeliydim. Dedemin beni koruma ihtiyacını anlayabiliyordum. Hatta bu garip bulduğum ama sevildiğimi hissettiren bir hareketti. Ama bunu anlayamıyordum. Bir korumayı okuldan peşime takacak kadar beni kimden koruyabilirdi ki?

Lüks arabaya bindiğimizde, arka koltukta otururken arabanın aynasından Turgay'a doğru baktım. Kaşları hafif bir şekilde çatılmış arabayı sürüyordu. Bir an bakışlarını arabanın aynasına getirdi ve göz göze geldik. Bakışlarının üzerimde yarattığı etki çok kısa sürdü. O bana bakınca bakışlarının etkisi akrep ile yelkovanın arasına baraj oluşturuyor, bakışlarını benden çektiğinde akrep ile yelkovan gerçek zamanda ne kadar dakika sayıyorsa, o kadar dakika üzerime çöküyormuş gibi hissediyordum.

Yolculuk boyunca hiç konuşmadık. Benden önce arabanın kapısını açtı ve bir koruma edasıyla arabanın etrafından dolandı. Giydiği kıyafetler onun ruhunu değiştirmemişti. Elim arabanın açma yerinde öylece onu izlerken, kapıma kadar geldi ve kapıyı sertçe açtı. Kızgın bakışlarına bir anlam yükleyemiyordum.

Adımımı dışarı attığımda gözlerine gözlerimi diktim. ''Kendi kapımı kendim açabilirim.''

''Bana senin kapını açmam için ücret ödüyorlar.''

Araba kapısının yanına doğru bir adım kaydım ve onu izledim. Bana içi boş okyanus mavisi gözlerle baktı. ''Deden seni içeride bekliyordur.'' dedi ve arabanın etrafından dolanarak tekrar yerine geçti. Araba evin bahçe kapısından dışarı çıkarken hala gidişini izliyordum.

Saçımı diğer yanıma doğru alarak, yeni evime doğru baktım. Dedemin evine bakarken duvarlarının her yerinde görünmez kuralların olduğu bir eve bakıyor gibiydim. Yaşadıkça o duvardaki görünmez kurallar görünür olacak gibiydi. Evin kapısının önüne doğru yürüdüm ve kapının önüne geldiğim gibi kapının yanında yer alan dikdörtgen, küçük bir kutudan ismim duyuldu. ''Sonay.'' Bu dedemin sesiydi. Bir an boş bir şekilde hem dedemin sesinin geldiği kutuya, bir de kapıya doğru baktım. Dedem çok garipti.

''Benim.'' dedim kapıya doğru bakarak. Her kapının önünde durduğumda bir hizmetlinin kapıyı açmasına alışıktım. Şu an otomatik bir şekilde kapının açılmasına alışmam gerekiyordu.

Kapıyı kapattığım gibi kapının girişinin yanındaki kahverengi bir ahşaptan yapılma ren geyiği kafasıyla karşılaşıyordum. Ren geyiğinin hizasında uzun, duvarın zemindeki bitişine doğru uzanan bir ayna vardı. Aynanın önünden geçerken, boş gözlerle kendime doğru baktım. Koyu kumral saçlarım omuzlarımdan aşağı dökülüyordu. Saçlarımın uzun bir süre düzleştirici geçmişi vardı ve dalgalıklarını hemen hemen kaybetmişlerdi. Sadece aralarda birkaç hafif bukle görebiliyordum. Tenim beyaz olduğundan yeşil gözlerime boşluğu gömdüğüm an, gözlerimin de içine gömüldüğünü görürdüm. Uykusuzluğun sebep olduğu gözlerimin altındaki kızarıklıklarsa çok farklıydı. Kaşlarımın kalınlığını pek sevmesem de, şeklini seviyordum. Kaşlarımın bitimine doğru hafif bir yay şekli alıyorlardı ve kaşlarımı aldığımda ortaya iyi bir görüntü çıkıyordu. Kendime bakmak için çok gecikmiştim.

Aynanın yanındaki kahverengi ahşap ren geyiğinin kullanıldığı ahşaptan yapılma bir pardesü vardı. Kot kapüşonumu dedemin kabanının yanına astım ve çantamı orada bıraktım. Kapının girişinden içeri girdiğim anda, elips şeklinde düzlemden birkaç merdiven iniyordu. Merdivenlerden indim ve dedemin oturduğu karamel rengi koltuğa doğru ilerledim.

Dedemin kahverengi ve beyaz renklerine bir zaafı olduğunu görebiliyordum. Gökdelenin giriş katındaki aynı sembol salonun zeminin yarısında vardı ve salonun bir diğer yarısını az da olsa halı kapatırken, tılsımı andıran sembolün üzerine hiçbir şey konulmamıştı. Etraf fazla dolu değildi. Dedemin koltuğu bahçeye ters bir şekilde döndürülmüştü. Güzel bir bahçesi vardı ama o güzelliği seyretmek yerine, koltuğu ters döndürmüştü.

İlerleyerek karşısındaki koltuğa oturdum. Ortadaki ahşaptan yapılma masanın üzerinde birkaç tane dosya, sayısını bilmediğim kadar beyaz kağıt vardı.

''Hoşgeldin kızım.''

''Hoşbulduk dede.''

Önündeki beyaz kağıtlardan birini alıyor, birini bırakıyordu. Dikkatini beyaz kağıtlar almış gibiydi. Çok ciddiydi. Kağıtların üzerine avuçlarını açarak, kemik gözlüklerini burun kemiğinin sonuna indirmiş bir şekilde bana doğru bakarak, soğuk bir şekilde gülümsedi. ''Bu evde birinin bulunmamasına o kadar alışmışım ki, birinin varlığı garip geliyor.''

O sırada mutfaktan siyah saçlı, üstünde eskileri andıran elbiseler giyen, güler yüzlü, şişman bir kadın çıktı. ''Aşkolsun Şevket Bey. Bizi insandan saymaz mısınız?'' Bana doğru gülerek baktı. Gülümsemeden edemedim. O kadar sıcak, gözlerine ulaşan bir şekilde gülümsüyordu ki...

''Hoşgeldin kızım.''

''Hoşbulduk.''

''Sabah benim kızımı gördün mü? O size hazırladı kahvaltıyı. Adı Nevin.''

Sabah kahvaltısı... Hep özendiğim ama önüme geldiğinde bir türlü edemediğim sabah kahvaltısı. Bir dizide sabah kahvaltısını bırakıp masadan kalkan kişilere her zaman uyuz olmuştum ama dedemle bu sabah kahvaltı ederken, nedenini bilmediğim bir şekilde masadan kalkmak istemiştim. Her şey çok garip geliyordu ve böyle giderse alışamayacağımdan şüpheleniyordum.

''Adını söylemedi ama..'' Gülümseyerek kafamı salladım. ''Aklıma kazıdım.''

''Ben de Ayşe.'' diyerek çok sıcak bir şekilde gülümsedi. ''Oy Maşallah sana.'' diyerek gözlerini kapattığında, gülünce kısılan gözleri kayboldu. Beni karşıdan bir bebek sever gibi seviyordu ve bu hoşuma gitmişti. Gülümsedim.

''Tamam Ayşee. Rahat bırak kızımı.''

Kızım.

Bu kelimenin bana söylendiğinin sarhoşluğuyla hafif bir rüzgarın esintisinde kalmış gibi hissetmiştim. Soğuk bakışların yer ettiği bir çukura gömülmüyordum, sıcak bir kelimenin ruhumu saran hafif rüzgarıyla o çukurdan kalkıyor gibi hissediyordum.

''Tamam tamam. Görüşürüz güzellik.'' Gülümseyerek mutfağa dönerken, ben de ona gülümsedim.

Bakışlarımı önüme döndürdüğümde dedemin önündeki kağıtlardan bakışlarını çekmemiş olduğunu fark ettim. ''Turgay sana bu akşamki yemekten bahsetmiştir. Merak etme. Babanların katıldığı sıkıcı yemekler gibi olmayacak.''

Sürekli babama atıf yapması bir yönden gülünçtü. Onu umursadığını yüksekten baktığı bir cümleye koyduğu kelimenin ruhundan hissedebiliyordum. Yüksekten bakmayıp, o cümleye kendini ait hissedip o kelimelerin ruhuna kendi ruhunu koymadığı sürece onun yanında olamayacaktı. Benim babamın cümleleri vardı ve o cümleleri yazdığı ruhu bana göstermediğinden bu kadar uzaktık belki de. Belki dedemin benim üzerime düşmesi gibi benim çocuğum olduğunda babam da o çocuğun üzerine düşecekti. Bunun çok uzak bir ihtimal olduğunu düşünebiliyordum ama ailesi tarafından sevgiyle yıkanmamış bir ruh, çocuğuna ne kadar sevgi aşılayabilirdi ki?

''Bende sana Turgay hakkında soru soracaktım aslında dede.''

Gözlerinin önüne gözlük takmasına rağmen göremiyormuş gibi tuttuğu kağıdın üzerinden bakışları beni buldu. ''Onu okulda görünce şaşırdın değil mi?''

Ona açıklamayı bekliyordum ama ''Evet.'' dedim. Tuttuğu bir kağıdı masanın üzerine bıraktı ve gözlüklerini kağıdın üzerine çapraz bir şekilde koyarak avuçlarıyla baştan aşağı yüzünü sıvadı. ''Sonay.'' dedi ve çenesinde bıraktığı sakalların üzerinden geçti. ''Senin küçüklüğünde fazla yanında değildim ve bunu telafi etmek istiyorum.'' diyerek parmaklarını birleştirerek dirseklerini dizlerinin üzerine koydu. Gözlerinin içine baktığımda, beni içine düşüren yanık bakışları görmüştüm. Bir şey açıklayacağı zaman gözleri parlıyordu. Çok, çok fazla parlıyordu. ''Birçok şeyi.'' dedikten sonra başını eğdi ve gözlerini eliyle kaşıdı. ''Eğer ben yanında olsaydım sana hiçbir şey olmayacağına emindim.'' Gözlerimin içine baktı. Bu konu açıldığında kelimeler değil, bu ana sahiplik edecek bütün her şey çekiliyor gibi hissediyordum. ''Senin yanındayım. Ve Turgay konusunda da.. Sana ona çok güvendiğimi söylemiştim.'' Gözlerinde eminlik gördüm. Ona gerçekten güveniyordu. ''Turgay uzun süre yurt dışında eğitim alan bir koruma. Birçok şeyin,'' açıklamak ister gibi ellerini havaya hafifçe yaydı, ''Öğrenmek istemeyeceğin ve birçok kötü olayın içinde bulundu. Biliyorsun ki tecrübe her zaman konuşur. Turgay, tecrübesini konuşturan bir çocuk ve ne yaptığını iyi bilir. Bana bu fikirle geldiğinde garip karşılamadım.''

''O mu teklif etti bunu?''

''Bakınca mantıklı bir fikir Sonay. Bakıcılar gibi peşinde bir adam istemezsin, değil mi? Sana hissettirmese bile.''

''Dede bu şekilde olması bakıcılar gibi peşimden gelen bir adam olduğu gerçeğini değiştirmiyor.''

Bir süre bakıştıktan sonra çok önemli bir şey söyleyecekmiş gibi tekrar yeşil gözleri parladı. ''Pipomu almam lazım.'' diyerek bakışlarını dondurdu. ''Benim akıllı kızım.'' O sırada Ayşe abla gümüş bir tablaya konulmuş pipoyu masanın üzerine bıraktı. Geri giderken hafifçe gülümsedi.

Sanki her şey önceden planlanmış gibi ilerliyordu. Her şey çok planlıydı. Çok plansızdım. ''Sonay.'' Piposunu parmaklarının arasına aldı ve yakarken, ateşin ışığı bakışlarında patladı. Dudak arasından yayılan duman yüzünün etrafına yayılırken, konuştu. ''Seni her zaman koruyacağım.''

Ayşe abla yanında Nevin'le gelirken yüzümü onlara döndürdüm. Nevin ellerini önünde birleştirmiş bir şekilde gülümsüyordu. ''Şimdi Nevinle birlikte gitmen gerekecek.'' Dedem Nevinlere doğru yüzünü çevirdi. ''Torunuma akşam için güzel bir elbise seçin bakalım. Çok güzel olacak benim torunum.''

Gülümseyerek yerimden kalktım ve Nevin'in yanından geçtiğim sırada Nevin gülümsedi. ''Seni bekliyor olacağım.'' Hafifçe gülümsedim. ''Geliyorum.''

Koyu kahve merdivenlerden hızlıca çıktığım gibi dedemin bana verdiği odaya girdim. Üzerimi hızlıca değiştirerek saçlarımı topladım. Üzerime siyah ince bir kazak, altıma ince siyah bir tayt giydim. Kot ceketimi aşağıda bıraktığımı hatırlayarak daha yerleştirmediğim kutuları açtım ve içinden hafif topuklu siyah ayakkabılarımı giydim. Diğer kutuları karıştırırken, Hilmi'yle fotoğraflarımızın ve küçük hatıralarımızın olduğu kutuya denk geldim. Derince bir nefes alarak sanki o defteri kapatmışım gibi kutunun üzerini kapattım.

O defterin içimde bir yerlerde hiçbir zaman kapanmayacağını biliyordum.

Siyah, ince sırt çantamı aldıktan sonra dışarı çıktım. Merdivenlerin sonunda dedem beni elinde bir telefonla bekliyordu. ''Siyah melek.'' diyerek gülümsedi. Hafifçe gülümseyerek bana uzattığı telefona doğru baktım. ''Bu yeni telefonun.'' Bakışlarım bir süre telefonun üzerinde donsa da telefonu alarak kilidini açtım. ''İçinde herkesin telefon numarası var. İstediğin arkadaşını ekleyebilirsin. O işler nasıl oluyor bilmiyorum.''

Dedemin gözlerinin içine baktım. Bu bile çok fazla geliyordu. ''Önceki telefonun annenin üzerineymiş. Artık bir yetişkinsin. Bu hat senin üzerine.''

Yeni bir hat almak için benim imzam gerekmiyor muydu? Bunlar nasıl oluyordu?

Nevin araya girdi ve ''Sonay hazır mısın?'' dedi. Dedem kollarımdan tutarak şefkatle gülümsedi. ''Çok güzel olacaksın.''

Nevin benden önde koşar adımlarla ilerledi ve arabanın şoför koltuğunun yanına geçti. Turgay üzerine lüks, koyu mavi takımını geçirmiş, dik bir şekilde arabanın yanında duruyordu. Okyanus mavisi gözlerine bakıyordum ama boşluktan başka bir şey göremiyordum. Bütün her şeyden arınmış, boş bir şekilde bana bakıyordu. ''Sonay Hanım.'' diyerek arabanın arka kapısını açarak beni bekledi. Yüzü ifadeden yoksun, ciddiydi. Adımlarımı arabaya doğru atarak, binmeden önce Turgay'ın yan profiline doğru baktım. Bindiğim gibi kapıyı hızlıca kapattı ve büyük adımlarla arabanın etrafından dolanarak şoför koltuğuna yerleşti.

Dedemin verdiği telefon avucumda kapalı bir şekilde duruyorken, telefonun ekranı açıldı. Mesaj dedemdendi.

ADEDEN

Akşam 19.00

Dedemin rehbere kayıt yaptırırken başına koyduğu A harfi dikkatimi çekmişti. Rehberdeki sıralamada başa gelmek içindi sanırsam. Rehbere girdim ve rehberin başında dedemin görmeyi beklerken ekranda bu yazıyı gördüm.

AATURGAY

Bakışlarımı telefondan çektiğim gibi aynadan Turgay'ın ciddi, hafif kaşları çatık, işini ciddiye aldığı bakışlarından belli olan haline doğru baktım. Bana boş bakan okyanus mavisi gözleri, araba sürerken alevlerin mavisi gibi parlıyordu. Turgay'ı izliyordum. Araba kırmızı ışıkta durmuş olacak ki, bakışları hafifçe etrafta dolandı. Bakışları etrafta dolanırken konacak bir göz arar gibiydi. Gözlerimi bulduğunda tekrar zamanın ağırlaşmasına izin vermeyerek bakışlarımı şehrin caddesine doğru döndürdüm.

Dedem Turgay'a gerçekten güveniyordu.

Araba lüks bir kuaförün önünde durdu. Nevin kendi kapısını açıp dışarı çıkarken, kapıyı açmak istesem de Turgay'ı bekledim. Kapının koluna elimi koydum ama açmaya gücüm yokmuş gibi, sanki kolum tutmuyormuş gibi elimi orada bıraktım. Turgay kapıyı sert bir şekilde açtı ve bakışlarını önüne çevirdi. "Sonay." dedi resmi bir şekilde. "Turgay."diyerek karşılık verdim.

Kuaförün çok fazla göz alan sarı ışıkları vardı. Adımlarımı kuaförün önünde duran Nevin'e doğru attım. Bakışları arkamdaydı. Turgay'ı arkamda hissedebiliyordum. Nevin gözleri parlayan bir şekilde Turgay'da olan bakışlarını bana çevirdi. "Haydi girelim."

Kuaförün camı andıran, küçük çakıl taşları olan bir zemini vardı. Kadın kuaförü olduğu için dış duvarlar tamamen parlak bir siyah renge boyanmıştı. Duvarı tamamen kapatmayacak şekilde güzel ve seksi duran mankenler poz veriyorlardı. Kuaförün giriş yerindeyse camın üzerine altın rengi harflerle yazılmış kuaförün ismi vardı. İsim dümdüz yazılmıştı. Nevin kapıyı açtı ve önden benim girmem için yer verdi. İçeriye girdiğim gibi kulaklarıma dolan müzikle etrafıma bakındım. Bir adam girişte yüksek, dışarıdaki çakıl zemininden yapılma masada gülümseyerek bize bakıyordu. Nevin tam açıklayacağı sırada adam ellerini ovuşturarak bana doğru "Sonay Hanım!" dedi. Onu bozmamak için hafifçe gülümsedim. Ne olduğunu anlayamadığım bir anda beni siyah bir koltuğa oturttu ve koyu kumral saçlarımı serbest bırakarak eliyle saçlarımı havalandırdı.

"Aman Allah'ım! Bu kırıklar da ne böyle!" Dudaklarım düz bir çizgi halinde ona bakarak gülümsedim. "Bebeğim uçlarını alıyoruz."

Saçlarımı birkaç kez daha havalandırdı. "İpek saçlarda kırıklar. Hiç gelemiyorum." Tekrar hafifçe gülümseyerek teslim oldum.

Saçlarımın uçlarını aldı ve omuzlarımdan önüme doğru attı. Elinde tuttuğu makası açarak tek gözünde tuttu ve keser gibi makası kapattı. "İşte böyle kızım." Görmekte zorlanıyormuş gibi gözlerini birkaç kere kırparak aynadaki yansımama doğru kafasını getirdi. "Yareen!" diye bağırdı. Kafasını iki yana sallayarak, "Kusura bakma bebeğim. O çıkmış kolum kadar olan kaşlarına da elveda de."

Bakım işlemleri bittikten sonra adam saçlarımı yapmak için saçlarımı havalandırdı. "Kıyafet seçtin mi?"

Dışarıdan geldiği belli olan Nevin aynadan ifadesiz gözlerle bana doğru baktı. "Kıyafet seçelim mi?"

"Tabii ki seçeceksiniz ayol."

Adam gözlerini hafifçe devirerek ensesini ovaladı. Dikkatimi Nevin'e verdim. "Kıyafet için başka bir yere gitmeyecek miyiz?"

"Ne münasebet canım. Bak karşı oda." diyerek küçük bir odayı gösterdi. Gülümseyerek ona doğru kafamı kaldırdım. "Teşekkür ederim ama ben Nevin'e sordum."

Yerimden kalkarak Nevin'in yanına gittim. "Ay tamam. Bir daha olmaz." Adam başka bir müşteri için giderken arkasından boş boş baktım. "Sevinirim."

Nevin'le birlikte elbiselerin konulduğu odaya doğru ilerledik. Oda kuaförün tam köşesindeydi. İçerisini görmek için kuaför salonuna doğru bakan bir camı vardı. Cama içeriden asılan astarlı perdenin aralarından kıyafetler görünüyordu. Kıyafet odasına girdiğimiz gibi yaka kartında Melike yazan bir görevli bize doğru geldi. "Hoşgeldiniz."

"Hoşbulduk."

Boydan boya uzanan askılıklarda bir sürü elbise asılmıştı. Melike yanımıza gelerek, "Şevket Bey sizin bedeninizi söylemişti. Sizin için olan kıyafetler burada." diyerek odanın diğer tarafındaki askılığa asılmış kıyafetleri gösterdi. Çok fazla kıyafet vardı. Askılıkların arasından parlayan lacivert, kırmızı, beyaz pulları olanlar dikkat çekiciydi. Dikkat çekmek istemiyordum.

Askılıklardan kendime uygun elbise seçmeye çalışırken, odanın caddeye bakan geniş camının perdesi biraz açıldı. Küçük bir bölmeden Turgay'ı gördüm. Dikkatli bakışlarının ruhu ondan gitmese de, sıkılmış gibi elleri ceplerinde, arabanın ön tarafına hafifçe yaşanmıştı. Perde kapanırken önüme döndüm ve askılıklardan elbise seçmeye çalıştım.

"Gerçekten çok güzel görünüyorsun." Nevin sıcak bir şekilde gülümsüyordu. Gülümseyerek kıyafetlerden seçmeye çalıştım. Üzerime uygun, kısa, lila renginde olan ama kumaşı ışığın geldiği yöne doğru parlayan bir elbise seçtim. "Nasıl?" diyerek Nevin'e gösterdim. Ağzı kulaklarında, biraz yanakları kızararak, hayranlık dolu, sıcak bir şekilde gülümsedi. "Hepsi çok güzel." diyerek seçtiğim elbisenin eteğine dokundu. "Bu da çok güzel."

"Elbiseyi de hallettik." diyerek gülümsedim. Elbiseyi kadife, kırmızı bir koltuğun üzerine bırakarak kapının yanında bekleyen Nevin'e doğru gülümsedim. O da gülümsüyordu.

Saçımı nasıl istediğimi anlattım ve makyajımı da abartılı istemediğimi söylemiştim. Her şey tam anlattığım gibi oluyordu.

Her şey biterken elbisemin askısını son kez düzelterek aynaya doğru baktım. Saçlarım daha güçlü görünüyordu. Hafifçe sağa attığım saçlarım hafif bukle halinde düşüyordu. Fön çekilen saçlarımın aralarına bukleler istemiştim. Her şey güzel görünüyordu. Parlak ayakkabılarımı giydikten sonra hafifçe parmak uçlarımda kalkarak sağa doğru dönerek omuzlarımdan düşen buklelerime doğru baktım.

Bunu neden yaptığım hakkında hiçbir fikrim yoktu.

Odadan dışarı çıktığımda saçımı yapan adam açılan ağzını kapatarak beni baştan aşağı süzdü. Hafifçe elimden tutarak beni etrafımda döndürdü. "Bebeğim. Yıkılıyorsun." Bu iltifatları kaçıncı müşterisi olarak alıyordum acaba?

Koluma kot ceketimi alarak Nevin'i bekledim. Kasada duran kadınların bana bakan bakışları altında gerilmiştim. Nevin'den ücreti alan adamsa benden gözlerini alamıyordu. Ne boş iltifatları kaldırıyordum, ne de bakışları. Nevin ödemeyi yaptıktan sonra kuaförden çıktı. Bana bakan adamın bakışlarının ağırlığıyla o çıktıktan bir süre sonra çıktım. Turgay şoför kapısının önünde aynı şekilde bekliyordu. Parmaklarını birleştirerek önüne almış, hafif kaşları çatık, komut bekler gibi bekliyordu. Okyanus mavisi gözleriyle bakışlarım buluştuğunda çatık kaşları biraz hafifler gibi oldu ama hâlâ çatık oldukları gerçeği değişmemişti. Adımlarımı ona doğru attım ve aramızda bir iki adım kalacak şekilde durdum.

Okyanus mavisi gözlerinin içindeki alevi görebiliyordum. Bu birinden etkilenen birinin bakışları değildi. Okyanus mavisinin içindeki alevler çok parlaktı. Bana bakıyordu, ona bakıyordum. Zamanı durduruyordu ve bakışlarımıza eşlik eden dakikaları etrafa atıyordu. Bakışları yüzümün çevresinde dolaştı. O kadar ağır dolaşmıştı ki, sanki bakışlarının dokunma gibi bir yetisi vardı. Yüzümün çevresinde dolaşan ağır bakışları gözlerimin içinde durduğunda, yüzümde bulduğu hayali gözlerime sığdıramıyor gibiydi. Gözleri okyanustu, gözleri alev. Sorun şuydu ki, ben de yanıyordum.

"Sonay Hanım." Resmi kelimeler bakışlarının ortama yaydığı hipnotik alanı kırmıştı. Arabanın arka kapısını açarak, benim içeri girmem için bekledi. Adımlarımı arka kapıya doğru atarken, okyanusun içindeki alevle yanmak için Turgay'ın gözlerine baktım. "Turgay Bey."

Eve geri dönüş yolunda içimden gelen Turgay'a bakma isteğini bastırarak camdan dışarı doğru bakmaya devam ettim. Evin önüne geldiğimizde dedemin iki tane siyah takım elbiseli adamla konuştuğunu gördüm. Nevin arabadan dışarı çıktı.

Arabanın arkasında oturuyordum ve bir köşeden diğer köşedeki cama doğru bakıyordum. Dedem bir şeyler söyleyerek bana doğru döndü. Geniş gri kabanının arasında kalan bastonunu şu an fark ediyordum. Siyah takım elbiseli adamlardan biri kapısını açtı ve dedem bakışlarını benden çekmeden arabaya bindi.

"Benim güzel kızım. Ne kadar güzel olmuşsun."

Gözleri sevgiyle parladı. Hafifçe gülümsedim. "Teşekkür ederim dede. Sen de çok karizmatik görünüyorsun."

Göz kapakları gözlerinin yarısına düşerek gülümsedi. Gerçekten çok karizmatik görünüyordu. Araba hareket ederken onu inceledim. Dedeme baktığım zaman içimden geçirdiğim kelimelerden biri beyefendi oluyordu. Boynunda koyduğu kadife, gri ve üzerinde küçük kırmızı noktalar olan bir flar vardı; üçgen şeklinde üst üste katlanılmıştı. Başında gri bir şapka vardı ve aramıza koyduğu bastonunun başındaki gümüş işlemeler gözlerimi kamaştırıyordu. Koyu renk ahşaptan yapılma bastona doğru baktım. Bastonunun başındaki göz alıcı işlemelerin etrafında bakışlarımı gezdirdim. Gökdelende, dedemin salonunda olan tılsım işareti bu bastonun başında da vardı.

"Dede bu sembolün anlamı ne?"

Omuzlarında görünmez bir ağırlık varmış gibi ağır bir şekilde nefesini vererek, bastonunun başında duran tılsımın üzerinden parmaklarını geçirdi.

"Bu akşam öğreneceksin." diyerek bana kısa bir an baktıktan sonra yüzünü tekrar dışarı çevirdi. İstediğim cevabı almamıştım, ama bu akşam alacaktım. Bu akşam yemeği neye benzeyecek çok merak ediyordum. Önüme doğru dönerken aynadan Turgay'a doğru baktım. Kaşları hafif çatık, ciddi bir şekilde arabayı sürüyordu.

Sıra sıra sıralanmış ilerleyen lüks arabaların olduğu sıraya girdik. Dedem camını açarak, büyük caddenin kenarlarına dikilmiş ağaçların olduğu yöne doğru baktı. Siyah gözlüklü, yüksek bir boyda olmayan, kulaklarından yakasının içine doğru kablolar uzanan, Turgay'ın beni görünce çoğu zaman ellerini önünde birleştirerek durduğu gibi duruyordu. Dedem şapkasını kaldırarak hafifçe başını eğdi. Adamın ciddi surat ifadesi kemikli yüzüne oturtulmuş gibiydi. Yüz ifadesi daha da ciddi bir hâl alırken hafifçe başını eğdi. Araba ilerlerken birkaç tane gazeteci hemen yanımıza doğru geldi. Dedem hızlıca penceresini kapattı ve ciddi bir ifadeyle, sert bir sesle Turgay'a, "Turgay. Nereden gideceğini biliyorsun." Turgay direksiyonu sola doğru döndürerek karanlık bir araya doğru döndü.

"Peşinde gazetecilerin olduğuna inanamıyorum." dedim. Bu soruyu sorduğumdan dolayı memnun olmamış bir yüz ifadesiyle, iki elini bastonunun üzerinde tutarak bana yukarıdan bakan bakışlarla baktı. "Senin deden her şeyin başında Sonay. Kabul et artık bunu."

Pürüzlü sesine sahip olduğu, kelimelerinin ruhunu değiştirmiyordu. Bunu söylediğinde onu her şeyin sahibi gibi görmüştüm bir an.

Turgay bir aradan daha döndü ve köşkün ışıklarının arkasında durdu. Turgay arabadan çıktı ve etrafımdan dolanmak yerine dedemin kapısının önüne geldi ve kapısını açtı. "Gel benimle." Koltuğun üzerinden kayarak dedemin çıktığı yerden çıktım. Turgay kapımızı kapattı. Dedem kolunu bana doğru açtı. Koluna girdim ve karanlık olan bölgede Turgay'ı arkamızda bırakarak, flaşların çokça patladığı dünyaya doğru adımlarımı attım. Köşkün her yerinde olan siyah takım elbiseli korumalar gazeticilerden bizi korumak için etrafımızı sarıyordu.

"Şevket Bey bu yıllarca sakladığınız torununuz mu?"

"Oğlunuzla eskisi gibi misiniz Şevket Bey?"

"Şevket Bey önceki Sancaklar Toplantıları'na katılmama sebebiniz nedir?"

Korumanın kolları o kadar uzundu ki, elinde kameralarla duran insanları kolay bir şekilde tutuyordu. Dedemle köşkün merdivenlerine serilmiş kırmızı halının üzerinden yürüyerek, merdivenleri çıktık. Yüzeyi geniş bir merdivenin adımında durarak gazetecilere doğru döndü. Onun döndüğünü görünce ben de onunla birlikte döndüm. Bir sürü insan üzerindeki şık elbiselerle birlikte köşke doğru geliyordu. Bakışları bizdeydi. Dedem hafifçe aramızda mesafe bıraktı. Bakışları herkesin üzerinde dolaşıyor, bakışlarındaki büyüklükle etrafa sanki ondan büyük kimsenin olamayacağını anlatan bakışlarla bakıyordu. Gözlerimi alan birkaç flaş karşısında gözlerimi kırpıştırdım. Ne çok insan ve flaş vardı.

Her yerde kameralar vardı. Koruma önümüzde durup bizi onlardan korumak için kollarını açıyordu ama gazeteci bir adam korumanın omzu üzerine kamerayı koymuş ve flaşı açmıştı.

Sebebini bilmediğim sorular gazetecilerin ağızlarından çıkıyordu. Neler oluyor bilmiyordum ama çoğu şeyden habersiz bırakılmamın sebebini merak ediyordum.

Dedem hafifçe belimden tuttu ve "Torunum Sonay Sakınç. Sorularınızın cevaplarını içeride alacaksınız arkadaşlar."

"Şevket Bey Şevket Bey!"

"Şevket Bey lütfen buraya bakın!"

Bağıran gazetecileri arkamızda bırakarak adımlarımızı büyük köşkün girişine doğru atmaya başladık. Her yerde koruma vardı. Kapıdan içeri girmeden önce, boyundaki elmas kolye yüzünden daha çok dikkat çeken bir kadın bizim yanımıza geldi ve dedeme selam verdi. Dedem selamını kısaca verdi ve başını hafifçe eğdi. Boynundaki dikkat çekici elmas kolyeden gözlerimi çekerek yüzüne doğru baktım. Kadının ince dudakları arasından görülen inci dişleri, kibar gülümsemesi, yüzünde zamanın aldığı gençliği yaşatmak isteyen abartılı makyajıyla porselen gibi parlayan bedeniyle gerçekten çok zarif görünüyordu. Boyu uzun olduğu için üzerindeki uzun, parıldayan elbise hoş duruyordu. Omuzlarına aldığı beyaz yün kürkün üzerine, kulaklarından sallanan uzun, altın küpeler göz kamaştırıyordu. Elinden direğine kadar gelen beyaz eldivenle tam bir hanımefendiydi.

Dedeme selam vererek yanımızdan geçti.

Dedemin kolunda köşkün içine ilk adımımı atarken, etraftan gözlerimi alamadım. Bir akşam yemeği olduğu için köşkün büyük salonunun her yerine, belirli aralıklarla masalar konulmuştu. Soluma doğru baktığımda etrafı sahte beyaz çiçeklerle süslenmiş olan büyük sahneye doğru baktım. Sahnenin ortasına bir kürsü konulmuştu ve kürsünün önüne doğru uzatılan koyu kahverengi kumaşın üstünde o tılsımlı sembol vardı ve sembol, SANCAKLAR yazısının üzerinde duruyordu. Bu da neydi böyle?

Kahverengi saçlı, beyaz tenli, gözlerinin rengi kızıl kahve olan bir adam önünü ilikleyerek dedemin önünde durdu. "Başkanım."

Adam gülümsüyordu ama dedemin yüzüne ifadesizlik yayılmıştı. Bakışlarındaysa ne bir yükseklik, ne de başka bir şey vardı. Yüzünden hiçbir şey okunmuyordu. Adam bana doğru dönerek elini bana doğru uzattı. "Merhaba, Sonay Sakınç." Gülümsemesi sıcak gibi duruyordu ve gözlerinin rengi çok garipti.

Hafifçe gülümseyerek elini tuttum. "Merhaba."

Gülümseyerek bakışlarını dedemle benim üzerimde gidip getiriyorken avuçlarını birbirine sürtüyordu. Avuçlarını sürtmeyi durdurarak hafifçe, selam verir gibi eğildi. "Bu akşam çok çok eğlenin efendim."

Sanki dedemden bir hareket bekliyormuş gibi bir süre dedeme boş gözlerle baktı. Bana bakarak tekrar bütün yüzüne yayılan sıcak bir gülümseme ile gülümseyerek yanımızdan uzaklaştı.

Bize ayrılan, sahnenin sağ önünde kalan masaya oturmuştuk. Masanın üzerinde SAKINÇLAR yazan bir yazı vardı. Bu akşam şaşıracağımı biliyordum ama babamla annemin oturduğumuz masaya doğru geldiğini gördüğümde daha çok şaşırmıştım. Bize doğru gelirlerken gözlerinin rengi garip olan adam babamın yanından geçerken hafifçe yüzüne doğru baktı. O an babamın yüzüne dedemin ifadesi oturmuş gibiydi. Çünkü adama öyle yüksekten bakmıştı ki, adam babamın yanından yürüyüp giderken uçurumdan yuvarlanıyor gibi görünüyordu.

Babamın eli annemin belindeydi. Annem şekilli vücudunu ortaya çıkaran, göğüs kısmı dantelli olan, askılı, uzun bir elbise gitmişti. Babamı baştan aşağı gözlerimle süzdüm. Dedemin aksine gösterişi seven biri olduğunu düşünmüyordum. Ortaklarının olduğu akşam yemeğinde kravat takma gereği bile duymamıştı. Şu an üzerinde taşıdığı koyu gri takım elbisenin içinde çok güzel görünüyordu. Yüksek ihtimal ondan aldığım, onun da dedemden aldığı yeşil gözlerine doğru baktım. Yüksek bakışlarını insanların üzerinde dolaştırırken dedemin aksine daha karizmatikti. Annemin donuk, koyu kahve gözlerine eşlik eden ifadesiz bakışları dedemle bizim üzerindeydi. Annemle ikisinin bu halini zihnimde fotoğrafını çektim. Çok güzel görünüyorlardı. Keşke bana olan davranışları da bu kadar güzel olsaydı. Sanırım beni herkesle karıştırıyorlardı çünkü onların bakışlarıyla üşüyen bendim, başkaları değil.

''Oğlum, hoşgeldin.'' Babam annemin sandalyesini çekmişti. Bu gayet normal bir hareketti ama gösteriş için yapıldığını biliyordum. Annemle babamın aynı odalarda bile yatmadığını biliyordum. Bunlar sadece insanların gözlerindeki yerlerini doldurmak için yapılan küçük jestlerdi.

Babam insanlara baktığı yüksek bakışlarını dedemin üzerine getirdi. Dedem iki elini bastonunun üzerine koymuş bir halde babama doğru bakıyordu. Annemin donuk bakışları dedemin üzerindeydi. Aramızdaki sessizlik hislerimizin üzerini donduran iklimin habercisi gibiydi. Aramızda donuk bakışların hüküm sürdüğü sessizlikle dalga geçmek istedim çünkü soğuk iklimin içinde büyüyen bir kıza, hislerini dondurmanın haberini veremezdi.

''Kızım, nasılsın?''

Annem hafifçe göz kapaklarını indirdi ama soğuk bakışları hala aynıydı.

''İyiyim baba, siz?''

Sesi bizim seslerimize göre alçak çıkıyordu. Donuk koyu kahve gözleri dedemin üzerindeydi. Dedemin yüzünde ifadesizlik hükmünü zor tutuyor gibiydi. Annemin gözlerinin içine bakıyor, dudaklarını hafif bir şekilde aralıyor ama ne yüzündeki ifadesizliği çekebiliyor, ne de dudaklarının arasından birkaç kelime çıkarabiliyordu.

Aralarında bakışların kelimelerin yerine yer ettiği zamanın içinde, göğsü sıkıştıran bir duygu ile baş başa kalmış gibiydim.

''İyiyim kızım.''

Dedem yüzüne ifadesizliği örterek masanın ortasına konulmuş, ışıltılı, yüksek mumluğa doğru kafasını çevirdi. Söylemek istediği kelimeler bunlar değil gibiydi. Her zaman ne kadar çok konuşmak istese, konuşmak istedikleri içinde bir yerlerde bir şeyler engelliyor gibiydi. Önüne döndü.

Köşkün salonunda bizim masamız hariç hiçbir sandalye boş kalmayacak şekilde dolmuştu. Her yerde insanlar vardı. Suyumdan içerek boş boş anne ve babama doğru bakıyordum. Aralarında bile görünmez buzdan bir duvar var gibiydi.

Bakışlarımı sahneye çevirdim. Birkaç kişi mikrofonun kablosunu ayarlamaya çalışıyorlardı. Bizi karşılayan garip kahverengi gözlü adam bütün salonu etkisi alacak şekilde gülümseyerek kollarını açtı ve mikrofona doğru ''Hoşgeldiniz!'' diyerek hafifçe öne doğru eğildi. Ne annem, ne dedem, ne de babam onu alkışlıyordu. Hepsi boş bir şekilde sahnedeki bu garip adama bakıyor ve önemli bir şey söyleyecek olursa bile, kendi zihinleri bunu boş kabul eder gibi bir halleri vardı. İçimden alkışlamak gelse de, masamızdaki düzeni bozmamak için ben de sahnedeki bu garip adamı izlemeye başladım.

''Evet. Biliyorsunuz ki, bu büyük ve büyülü gecede sizin kadar değerli insanları bu köşkte ağırlamak büyük bir zevk. İşlerimizin yoğunluğundan dolayı değerli üyelerimizin aileleri adına hiçbir türlü etkinlik yapma fırsatımız olmadı. O yüzden, gerçekten burada bizimle birlikte olmanız büyük bir onur. ''

Arkadaki büyük ekranda SANCAKLAR yazısı ve sembolü belirdi. Kürsünün üzerine serilmiş örtünün üzerindeki gibi.

''Yaklaşık 30 sene kadar hiç kimseye duyurulmadan işlerini devam ettirmek isteyen toplumumuz, 1999 tarihinde basın-yayında olan üye arkadaşlarımızla beraber duyurulma kararı aldı. Birçok başkan adayımız oldu.'' diyerek hafifçe kaşlarını kaldırdı. Gözleri salondaki herkesi hipnotize ediyordu sanki. Hiç kimsenin onun gözlerinden gözlerini kaçırdığını sanmıyordum. ''Birçok başkanımız oldu. Biliyorsunuz ki, SANCAKLAR olarak topluluğumuz geniş bir aile olup, Türkiye ve milli değerlerimiz için iyi bir yatırım yapan iş adamları ve kadınlarını saygı çerçevesinde birleştirmek amacıyla bir çatı altında toplandı. 1999 senesinde eski başkan adayımız Harun Gökdoğan'ın..'' diyerek durdu ve buğulu gözlerle etrafına doğru baktı. Dudakları düz bir çizgi aldı. ''Maalesef ki, vahim bir silahlı saldırı suçundan dolayı kaybettik. Eminim ki, bu olay hepimizi birden sarstı. 1999 senesinde toplumumuzun başının boş kalmaması için üç başkan adayımız arasından seçim yapıldı ve,'' diyerek kolunu zarifçe dedeme doğru uzattı. ''Şevket Sakınç neredeyse büyük bir oyla toplumumuzun başkanı seçildi. Şevket Sakınç'ın konuşmasını ben dahil hepimiz merak ediyoruz, evet.'' diyerek bütün salona doğru baktı. Bakışları herkesi etkisi altına alıyordu.

''O yüzden daha fazla herkesi bekletmeden Şevket Bey'i konuşma yapması için buraya davet ediyorum. Şevket Bey?''

Dedem yavaşça yerinden kalktı. Şapkası dahil hiçbir şeyini çıkarmamıştı. Sunucu olan adama gözlerini bile değdirmeden kürsüye doğru ilerledi. Arka ekrana yansıtılan sembol ve yazı ortadan kalktı.

''Değerli misafirlerim. Öncelikle hepinize arz-ı gönülden selam istirham ederim. Birçoğunuz yanınızda aileleniz ile geldiniz. Benim yanımda ailemi getirdiğim gibi. Çağımız, yeni nesillerin bir kelimeyi dahi yazmaya üşenen, kitaplardan mahrum gençlerle ve onlardan etkilenen ailelerle dolu. O yüzden konuştuğum İstanbul türkçesi bu salonda bulunan kişilerin anlamasında bir sorun yaratacak olursa, arz-ı endam ederseniz çok müteşekkir olacağım. Biliyorsunuz ki, hasbihalimden dolayı uzun zamandır SANCAKLAR'ın toplantılarına katılamadım.'' Dedemin alnında nokta kadar bir yeşil ışık yanıp söndü. Tek ben mi fark ettim diyerek babam ve anneme doğru baktım. Salondaki insanlara doğru baktığımda herkesin dinlediğini gördüm. ''Aranızda bazı üstüne alınmaması gereken görevleri üstüne alarak, yanlış kararlar verip torunlarımızın geleceğini ören bu topluluk hakkında, gerek basın, gerek başka iletişim kaynakları olsun, kurduğumuz şirketler hakkında ağır suçlamaları etrafa yaymayı görev bilmiş kimselerin artık aramızda olmadığını size gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Topluluğumuzun içerisini giriftleştiren insanlardan topluluğumuzu kurtardıktan sonra size şunu söyleyebilirim ki, topluluğun hizmet verme süresinceye kadar bu topluluğun kötülüğünü en aşağılık vaziyette isteyen insanlar her zaman olacaktır. Haddizâtında her zaman olduğu gerçeğini benim kadar sizler de bilmektesiniz. Lafügüzaf etmek istemem. Size bu akşam asıl söylemek istediğim, başkanlıktan çekilmek..''

Bir kere daha küçük, yeşil bir nokta dedemin alnında durdu. ''Dede...'' Ağzımdan çıkan kelimeyi sadece ben duymuştum. Babam ayağa kalktı ve ''Baba!'' diye bağırırken Turgay salona girdi ve ''Şevket Bey!'' diye bağırarak tavana doğru bir el ateş etti. Nereden geldiğini bilmediğim bir silah sesi daha.

Silahın ortama yaydığı donuk, patlak hava dalgasıyla çığlık atarak kulaklarımı kapattım ve aşağı doğru eğildim. Kalabalığın ağzından çıkan kelimeler küçük bir uğultu oluşturuyor, kadınların bağırışları etrafa yayılıyordu.

İnsanlar kaçışırken, saçlarım önüme düşmüş, gözlerim az da olsa dolu bir halde sahneye doğru baktım. Dedemin kürsünün yanından ayakları gözüküyordu. Gözyaşlarımı tutamıyordum. ''Dede..'' Soğuk tenime işlemiş gibi, bakışlarım donmuş bir halde dedeme doğru baktım. Zaman, geçmişimde tutukluk yaptığı yelkovan ve akrebin arasına koyduğu korkuyu bedenimin her yerine, sinsi bir zehir gibi yayıyordu. Korkuyla kuru dudaklarımın arasından geçen nefesim, ruhumu kuruttu ve olduğum bu zamanda kalmak istedim. Sahnenin önüne doğru akan kan zihnimdeki kapalı kapılar ardında kalan düşünce zincirini üzerime boşaltamadan dondu. Dedemin ayakları hafifçe oynaşırken, biri kolumdan tuttu. Yaşlı gözlerle, ''Dede!'' diye bağırdım. Etrafıma baktım. Hiç kimse yoktu. Annem yoktu. Babam yoktu. Garip kahverengi gözlü adam elinde silahıyla tavana birkaç el ateş ederek bize doğru geliyordu. Kapıdaki korumalar onun arkasındaydı ve her birisinin elinde silah vardı. Korku dolu gözlerle yerde yatan dedeme doğru baktım. Hala bir ayağı oynuyordu. Hala hayattaydı.

Gözyaşlarım arasından ''Dede!'' diye bağırdım. Turgay beni arkasına aldı ve yanındaki iki koruma ile birlikte duran, yüzünde dalga geçen gibi bir ifade bulunan adama doğru baktı. Adam gerçek yüzünü göstermiş gibi gülüyordu. Kızıl kahve gözlerinin kızıl damarları hastalıklı bir pusuda bekliyor gibiydiler. Sanki bir silah patlarken o pusu da patlamıştı ve gözlerinin etrafındaki kızıl damarlar meydana çıkmıştı.

''Turgay?''

Şımarık bir ifadeyle, elindeki silahı oyuncakmış gibi sallandırarak kafasının yanında tuttu. ''Bebeğim.'' dedi hafifçe kaşları yukarı doğru kalkarken. Dedemde olan bakışlarımı korkuyla ona doğru çevirdim. Dedem hareket etmiyordu. ''Kıyamam ya. Çok mu üzüldün? Şu ışıltılı gözyaşlarına bak.''

Turgay hiçbir şey demiyordu. Kaşları çatık bir şekilde hastalıklı adama doğru silahını tutuyordu. Herhangi bir adımda hiç acıması olmadan tetiği çekecekmiş gibi duruyordu.

''Turgay.'' dedi gülümseyerek, bir elini beline koyup, diğer elindeki silahını yanağına doğru yaslayarak. ''Bebeğim. Şu ışıltılı bebeği biz alalım.''

''Asla.'' Turgay gözlerini hastalıklı gözlere dikerek, tüylerini diken diken edecek derecede tehlikeli bir sesle konuşuyordu. Dedeme bakarak içimdeki acıyı kanatırken, dengemi kaybedecekmiş gibi hissederek Turgay'ın dirseğine tutundum. ''Turgay..'' Gözyaşlarım içinde fısıldadım.

''Kızla bizi bırak. Adam sende kalabilir.''

Korkuyla dedeme doğru baktım. Hala bir ayağı hareket ediyordu. Hala canlıydı. Hala yaşıyordu.

''Yahu,'' dedi adam omuzlarını kaldırıp indirerek. ''Birazdan kafasına sıkacağım bir adamla ben ne yapacağım? Onu mumyalayıp tavana asacak halim yok ya.'' dedi ve düşünür gibi, hastalıklı ve parlak gözlerle salonun diğer köşesinde hızlıca bakışlarını gezdirdi ve Turgay'a doğru baktı. ''Kötü bir fikir de değil ha.''

Turgay bir adım geri çekilirken, onunla birlikte ben de geri çekildim. ''Turgay dedemi burada bırakmam.'' Korumalar iki silahını birden bize doğru tuttu. Korudukları adam elindeki silahı bir oyuncakmış gibi elinde döndürerek birkaç adım bize doğru yaklaştı. Bakışlarını benden çekmiyordu. ''Bizimle gelirsen güzelim, dedenin hayatını bağışlarım. Nasıl anlaşma?'' Donmuş hislerin canlanma arzusuyla yüreğimi donduran hislerin tenimden dışarı çıkma arzusu, zamanın düşmanı gibiydi. Bakışlarım bir dedemin, bir hastalıklı adamın arasında gidip gelirken Turgay ''Yalan söylüyor.'' dedi ve bir adım daha bana doğru geriledi. Beni uzakta tutmaya çalışıyordu. Bir korumanın yapması gerektiği gibi.

Hastalıklı adamın gözlerine doğru baktım. Kelimeler zamanın üzerinde tutukluk yapmış gibiydi. ''Tamam.'' dedim. Turgay hala silahını indirmeden, ''Sonay yalan söylüyor.'' dedi. Benim duyabileceğim bir ses tonuyla konuşuyordu. Hava mermi kokusuyla ağırlaşmış gibi nefes almamı zorlaştırıyordu. Kapının arkasından birkaç adam daha geldi. ''Sonay kaç.'' dedi Turgay tekrar. Benim duyabileceğim bir sesle konuşurken hastalıklı bakan adamın dedemi göstererek ''Kaldırın şunu.'' demesini izliyordum. ''Sonay arka kapıda çıkış var. Oradan kaç.''

Hastalıklı adamın gözlerinin içindeki iğrenç bakışlar midemi bulandıracak şekilde bana doğru bakıyordu. Yüzüne yayılan memnun dolu gülümseme beni geri itse de, dedemi düşünmek zorundaydım.

Yaşlı gözlerle Turgay'ın sağından ilerlerken Turgay uyarı dolu bir sesle, ''Sonay.'' dedi ama bakışlarım ona istediğini verdiğim için yüzündeki gülümseme midemi bulandıracak şekilde yüzüne yayılan adama doğru gitmeye başladım. Onun karşısında dik durmaya çalıştım ve her iki yanındaki korumalara doğru baktım. ''Korumalarına söyle silahı indirsinler.'' Bakışlarımdan gözlerime düşen donukluk, gözyaşlarımın çaresizlikle yanağımdan süzülmesi gibiydi. Adam kollarını kaldırdı ve korumalarına silahlarını indirmeleri için işaret verdi. ''Buyrun.'' diyerek bana önden yer verirken arkama doğru hafifçe baktım. Turgay'ı hala silahını dikçe üzerimize doğru tutmuş, okyanus mavisinin içinde ateşi sönmeyecek kadar harlanmış bakışlarıyla bıraktım.

Bilmediğim bir yere, bana yabancı olan insanlarla, daha önce ismini duymadığım bir topluluğun toplantısının kapısının önünde, sanki hiçbir şey olmamış gibi kapısı bana açılan limuzin içine bindim. Korkudan titreyen vücudumu ağırlığını bir yere bırakmak istiyordu ama oturduğum koltuk bile bunu kabul etmiyordu. Hastalıklı adam yanıma doğru oturdu ve sanki iki genç randevuya çıkmışız gibi gülümsedi. Limuzin her şeyden habersiz insanların oluşturduğu trafiğin içine girdiğinde onu izliyordum. ''Ben Kerim.'' diyerek ışıltılı bir bardağa şarap doldurdu. İlk bardağı centilmenlik yapar gibi bana doğru uzattı. Topraklarına donukluk eklemek istediğim bakışlarımla ona doğru bakarak kafamı iki yana doğru salladım. ''Pekii.'' diyerek sanki içecekmişim gibi şarap bardağını bir bardaklığa koydu. Kendine şarap doldururken dilini yanaklarının içinde oynattığı belli olan bir harekette bulunarak gülümsedi. ''Aaah.. Şaşarım şaşarım Turgay gibi birini arkamızda bıraktığımıza şaşarım.'' Bardağından bir yudum aldı ve bardağın dibinde duran şarabı gözlerinin hizasında karıştırırken, hastalıklı bir şekilde gülümsedi. ''Hem de canlı.'' Şarap bardağını bitirerek, bana doğru dudakları şaraplanmış bir şekilde baktı.

Şu an ne olacağını zamanın bile bilmediğini hissediyordum.

Dudaklarından şarabını temizledi. Ensesinin orada toplamış olduğu saçlarına doğru baktım. Bakışlarımı yakaladı ve bir kere daha gülümsedi. ''Güzelim.'' Nefesim ağırlaşmaya başladı. Aldığım nefesle ağırlaşan göğsümün içindeki kalp atışlarım saliselerin hızına yetişmek istiyormuş gibi hızlandı. Adamın gözleri bacaklarıma kaydığında bir el silah ateş edildiğinde yerimden zıpladım. Yerimden zıplamamla dizlerimin yukarısına doğru açılan elbisemin ucu açıldı. Bakışlarını orada yakalarken elbisemin açılan yerini kapattım. Nefeslerim ağırlaşmıştı, araba normal gitmesi gereken dengede gitmeyip, şarap bardaklarını oynaştıracak derecede sallanıyordu. Yanımda oturan bu adam olduğumuz arabadaki olan şeyler umurunda değilmiş gibi gözlerini bacaklarımdan çekmiyordu. Araba sert bir viraj yaparken bir camın kırılma sesini duydum.

Hastalıklı bakışlar gözlerime baktığında yüzüne hakim olan iğrenç gülümseme tekrar yüzüne yayılıyordu. Midem kalkıyor, bir şey yapamıyor ve gözlerim doluyordu. Bir şeyler yapmak istiyordum. Gözlerimle etrafa doğru bakındım. ''Güzelim.'' diyerek adam bana doğru yaklaştı ve dizime doğru hafifçe dokundu. Geçmişin dakikalarına asılı kalmış benliğimin karanlığı ruhumun köşelerine dayandı. Karanlık hatıraların izi kalp atışlarımı vücudumun her yerinde hissettirdi. Şarap şişesine uzandığım gibi adamın kafasında kırdım. ''Ne yapıyorsun seni gerizekalı!'' diyerek avuçlarını başının üzerine koydu. Araba ani bir fren yaparak bir otobanda dönüyormuş gibiydi. Araba dönüyordu ama bana yaklaşan bu iğrenç adamın bakışları, hareketleri, bedeni dönmüyor gibiydi. Saçlarının birkaç telleri alnının tepesinden kalın çatık kaşlarının üzerine doğru gelmişti. Gözlerinin içine doğru baktım. Gözlerinin kızıl kahvesi bakışlarındaki nefret arttıkça artıyor gibiydi. Ağlıyordum. Kesik nefeslerim arasından ona doğru baktım. Boynumdan tuttu ve gözlerini gözlerimden ayırmadan ''Sana şimdi buraya bir şey yapsam,'' dedi fısıltılı, pürüzlü bir sesle. Korkarak gözlerinin içine doğru bakıyordum. Avucu bacak arama doğru girerken çığlık attım. ''Yapma!''

Acının tanıdık ruhu üzerime gelen bir hayalet gibiydi. Ruhumdaki acılar kıvranıyor, bir yabancının elleriyle tekrar kanıyordu. Nefesim ağırlaşıyor, zaman beni dakikalarından kovuyor gibi hissediyordum.

Bir eli ağzımı kapatmış, diğer eli bacak aramdan yukarı doğru çıkarken araba durdu. Arabanın kapısı açıldı ve Turgay sertçe Kerim'in boynundan tutarak dışarı doğru attı. Kesik nefeslerimin arasından arabanın köşesinde, zamanın dışladığı bir ruhun boş bakışları gibi olanları izlemeye başladım. Turgay Kerim'i yere yatırmış, gözlerindeki alevi vuruşlarıyla çıkarmak ister gibi Kerim'e vurdukça vuruyordu.

Kerim yerde, yüzü kan içinde, gülümseyen yüzünde eser bırakılmamış bir halde yerde yatıyordu. Turgay gözlerinde sönmeyen ateşin hareleriyle bana doğru baktı.

Titreyen, donuk gözlerle Turgay'a doğru baktım. Kerim'i döverken çatılan kaşları, okyanus mavisi gözlerinin üzerinde çatık bir şekilde duruyordu. ''Sonay.'' Dudaklarını birbirine bastırdı ve ağır bir nefes verdi. ''İyi misin?''

Havanın soğuk olmadığını biliyordum ama üşüyordum.

Turgay kapıdan içeri girerek, Kerim'in oturduğu yere oturdu. Vücudum titriyor, zihnim şu ana gelmek için kendini zorluyordu. Bakışlarım arabanın içinde gezinirken, Kerim'in kalkmaya yeltenen hareketini izledim. ''T-Turgay..'' Turgay arabadan hızlıca inerek, yerinden kalkmaya yeltenen Kerim'in karnına sertçe bir kere daha vurdu. Kerim aldığı darbeden dolayı karnını tutmuş, kesik kesik nefes alsa da nefeslerinin arasından kahkaha atmaya başladı.

Hala olduğum yerden onları izliyor, hareket edemiyordum. Olduğum koltuğa yapışmış gibiydim. Kalbim hala çok hızlı çarpıyordu ve kalp atışlarım saliselerle yarışıyordu.

Kerim hala gülmeye devam ediyordu. Turgay kaşları çatık bir şekilde ona bakıyordu. ''Ne gülüyorsun lan şerefsiz?'' diyerek üzerine doğru yürüdü. Kerim kanlı yüzünün ardından kahkahalarla güldüğünde, diş etlerinden dişlerinin yüzeyine doğru akan kanı görebiliyordum. Koyu kızıl saçları dağılmış bir şekilde yerde yılan halini alıyor, ellerini hafifçe kaldırıp, ''Ahh, Turgay Turgay..'' diyerek kafasını iki yöne sallıyordu.

Polis arabalarının ve siren sesi kulaklarımıza dolarken, gözleri büyümüş bir halde hala Turgay'a doğru bakıyordum. Turgay bana doğru gelerek kolunu uzattı. ''Haydi Sonay.''

''Ah, dedesini öldüreceğim.'' dedi tiksinir bir şekilde. Turgay sinirliydi ama hala kolunu bana doğru uzatıyordu. Uzattığı koluna tutunarak, beni koltuğun üzerinden çekmesine izin verdim. Zihnim belirsiz, kesik hatıraları zihnimde dolaştırıyor; geçmiş, katlandığı sayfalardaki tanıdık çığlıklarını boğazımdan yüreğime indiriyordu. Göğsümden boynuma doğru kasılmıştım ve herhangi bir meditasyonunun bile beni rahatlatacağından şüpheliydim.

''Sonay.'' Turgay'a tutunarak, arkada kalan siyah bir jipe ilerlerken Kerim bir kere daha ''Sonay!'' diye bağırdı. O kadar şiddetli bağırmıştı ki, korkup yürürken teklesem bile Turgay beni yürütmeye devam etti.

Jipin yanına binerek, Kerim'in yattığı yöne doğru baktım.

Polis arabalarının ve ambulansın lacivert, kırmızı ışıkları soğuk zeminin üzerine düşüyordu. Turgay, ellerini beline koymuş bir şekilde Kerim'in başında duruyor, polislerle konuşuyordu. Turgay'ın iki omzundan beline doğru tek bir çizgi halinde gelen, silah tutma kayışı vardı. Polisler Turgay'a doğru gelirken, birkaç polis Turgay'ın boyundan dolayı kafalarını kaldırmak zorunda kalmıştı. Turgay'ın beline koyduğu ellerinden sağına doğru baktım. Gömleğinin kenarında Kerim'in kanının izi vardı.

Titreyerek kollarımı bağladım ve pencereye doğru yaslandım. Gözlerimin önünde polis arabalarının ışıkları dönüyor, gece hatıralara ev sahipliği yapıyordu. Zihnim düşüncelere kendini kapatıyor, beni kimsenin ulaşamayacağı; görse bile duyamayacağı bir lahzanın içine sürüklüyordu. Turgay polisle konuştuktan sonra, kafasını bana doğru çevirdi. Gözlerinin mavisinden birkaç kırık seçiyordum. O kırıkların ruhu pişmanlık kokuyor gibiydi. İçime gömülen gözyaşlarıyla oturduğum koltuğun içine doğru gömüldüm. 
 
Gözlerimi kapattım. Karanlık benim dostumdu, bana ihanet etmez diye düşünmüştüm ama tekrar sesler zihnimin içinde yankılanmaya başladı. Titriyordum. ''Sonay?'' Sanki kutupların ortasına konulmuş gibi titriyordum. Titrememi kesemiyordum. ''Sonay?'' Göz kapaklarımın üzerine kar tanelerinin ağırlığı varmış gibi, yavaşça gözlerimi açtım. Turgay karşımda değildi. Yanımda oturuyordu. Karşımızda hala polisler, olayı duyan insanlar vardı. ''Götür beni.'' diyerek titredim ve kendi içime doğru çöküyormuş gibi, bedenimi eğerek öne doğru eğildim. Bileklerimden tutarak, zihnimi çalan katı düşünceyle savaşmaya başladım. Bu kadar zayıf olamazdım. Hayır. Bu kadar güçsüz olamazdım. ''Turgay.'' Soluduğum hava soğuk değildi. Vücudum titriyordu. Sanki vücudumun olduğumuz havaya tezat farklı bir yapısı vardı. Nemli havayı soluyordum ve içimdeki buzullarla karıştırarak havaya salıyor gibiydim. İçimin topraklarında savaşlar veriyordum ve burada olmak istemiyordum.
 
Gerçeklere bulanmıştım. Yüz üstü bırakılmıştım. Kendim tarafından yüz üstü bırakılıyordum. Yaptığım hatalar, seçimler, bir halta yaramayan ilaçlar... Zihnimin içinde ben şu desem de bana bu diyen o ses.
 
Ben en çok kendimle savaşıyordum. Düşüncelerimle çevrelenmiş hayal üssünden düşmüştüm, kendimle savaşamayacak kadar yorgundum ve bu dünya benim onlarla savaşmamı bekliyor gibiydiler. 
 
''Gidelim buradan.'' 
 
12.04.19 



nur gül boyar



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6307
2 Firari Fırtına 4370
3 Mustafa Ermişcan 3743
4 Hasan Tabak 3456
5 Nermin Gömleksizoğlu 3127
6 Uğur Kesim 3000
7 Sibel Kaya 2844
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2842
9 Enes Evci 2552
10 Turgut Çakır 2256

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1677 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com