Hikayeler

BENİ ONLARA VERME
Okunma: 85
Kerem TEĞİN - Mesaj Gönder


Neden hala istifa edip lanet ettiğim hayatıma bir son verip hayalimdeki hayata göz kırpmadığıma şaşırdım. Bu iki –deli mi desem yoksa üstün zekalı mı bilemediğim- insan o kadar tatlı duruyorlardı ki her gün duyduğum ülkelerin yaptığı büyük silahlarla övünmesi, açlıktan ölen çocuklar, savaş denen saçmalık, tecavüze uğrayanlar, öldürülen hayvan haberlerinin verdiği huzursuzluktan kaçıp buraya, onların yanına yerleşmek istiyordum. Onları hemencecik sevmiştim. Ama onların yaşamına duyduğum kıskançlık daha büyüktü.
Her ne kadar soğuktan çok çabuk etkilensem de kış mevsimini daha çok severim. Doğanın kendisiyle verdiği mücadele çok hoşuma gider. Böyle günlerde bulduğum küçük zamanları değerlendirmek için Toros dağlarına çıkar tek başıma kamp yaparım. Bazen yanımda, çobanlık yapan arkadaşım Naif’i de götürürüm ama genelde yalnızımdır. Vahşi hayvanlar da vardır burda, ama ben hiç karşılaşmadım. Bir iki defa yaban keçisi, tilki, yılan ve şahin gördüm o kadar. İlk defa bu kadar uzağa ve yükseğe çıkıyordum. Bir tarafta Niğde sınırı rahat görünüyor, bir tarafta ise Tarsus köyleri... Acaba bu sefer çok mu uzağa geldim diye kendi kendime sorduğumda karanlık çoktan çökmüştü. Bu havada yolculuk yapamazdım. Kayalıkların bittiği yerde karanlık bir orman başlıyordu. Çocukluğumdan beri dağlarda yalnız kamp kurduğumdan korku nedir bilmezdim ama bu sefer hafif tırsmıştım. Çadır kurmaya hazırlandığım esnada o karanlık dağ başında küçük bir ışık halesi gözüme çarptı. Bazen karanlık ve orman sizin zihninize oyunlar oynar. Onlardan biri olduğunu düşündüm. Elime lazım olur diye aldığım kasaturamla on metre falan yürüdüm. Işık daha belirgin oluyordu. Ormanın başladığı yerle aynı hizada gördüğüm ışık halesi birken iki oldu. Şimdi daha iyi görüyordum. Bu bir evin penceresiydi. Küçük bir kulübe... Bu kadar yükseğe avlanmak için kimse gelmez. Yörükler de bu kadar yükseğe çıkmaz. Hem oba kurmak için elverişli bir yer de değil. Hiç mantıklı değil ama olsa olsa avcılardır. Yürüdükçe kulübe gözüme daha iyi göründü. Öyle alelade bir kulübeye benzemiyordu. Yani bir süreliğine kalmak için yapılmış bir yer değildi. İyice yaklaştım kulübeye. Aramızda on metre ya vardı ya yoktu. Evin önünde odunlar istiflenmişti. Yanında ahır benzeri küçük bir kulübe daha vardı. Normalde yalnız kalmak için çıktığım bu yolculukta kimsenin kapısını çalmazdım. Ama bu kadar yüksek ve uzak, dağlık bir yere ev yapmak çok tuhafıma gitmişti. Merak ve heyecanla kapıyı çaldım. İçeriden büyük bir gürültü duyuldu. Bir şeyler düşmüş olmalıydı. Sonra bir sessizlik oldu. Yaklaşık otuz saniye bekledim öylece. Sonra sağımdaki pencerenin perdesi aralandı. Elinde kandil olan biri pencereden bana bakıyordu. Ama ışık gözümü aldığından nasıl biri olduğunu göremedim. İçim bir tuhaf olmuştu. Ya burda kanunsuz işler dönüyorsa ve ben bunun içine balıklama daldıysam diye düşündüm. Pişman olmuştum. İnsanlardan kaçmak için geldiğim bu dağ başında insanların işlerine burnumu sokuyordum. Merak duygusu pişman olacağım bir iş yaptırmıştı bana. Derken kapı açıldı. Ben yaşlarında genç bir erkek ve hemen arkasında aynı yaşlarda olduğunu düşündüğüm bir bayan kapıda belirdi. Adam elindeki kandili yüzüme tuttu.
-Siz kimsiniz?
Hayatımda karşılaştığım en tuhaf bu iki insanla tanışma faslımın bu bölümünü geçiyorum. O küçücük ama muhteşem güzellikteki kulübeleri mi, evin sade ama sizi sımsıcak saran dekoresi mi, nerdeyse bütün eşyaların el yapımı olması mı yoksa bu insanların samimiyeti mi beni etkiledi bilemiyorum ama kalbimin yarısı oldu kaldı diyebilirim. İsimlerini vermeyeceğim. İkisi de yirmi yedi yaşında. Yetiştirme yurdunda büyümüşler. Çocuk ailesini hiç görmemiş. Daha bebekken bir çöp konteynırının yanına bırakılmış. Ömrü yetiştirme yurtlarında geçmiş. Bir sürü istismar ve kötü muamele görmüş. Kızın anne babası o küçükken ayrılmışlar. Sonra annesi ölmüş. Babası da yurtdışına gidince amcasında kalmaya başlamış. On dört yaşında amcası tarafında tecavüze uğramış. Sonra o da yetiştirme yurduna verilmiş. Lisede tanışmışlar. Birbirlerine aşık olmuşlar. Önceleri hedefleri iyi bir meslek sahibi olup bu durumda olan çocuklara yardım etmekmiş. Ama sonrasında kız hidrosefali hastalığına yakalanmış lise sonda. Çocukluklarından beri onlara gülmeyen hayat gülmemeye ısrar ediyormuş. Üniversite sınavına girdikten sonra sonuçları beklerken savaşlardan, ölümlerden, tecavüzlerden konuşmayacakları, mutlu, mesut hayat yaşayabilecekleri bir düş kurmuşlar. Ve tam sınav sonucunun açıklandığı gün sonuçlara bile bakmayarak buraya taşınmışlar. Dokuz yıldır da burdalarmış. Çok zorunlu olmadıkça şehre inmiyorlarmış ki öyle habire yürünecek bir mesafe de değil. Bir gününüzü rahat harcayabilirsiniz. Küçük bir bahçeleri var. Keklik, bıldırcın ve yaban keçisi de besliyorlarmış. Dokuz yıl boyunca burada gördükleri ilk insan benmişim. Çok korkuyorlar buranın insan akınına uğramasından. Haklılar da bu korkularında. Toros dağları emlakçıların istilasına uğramış durumda. Bakir diyebileceğiniz bir yer kalmadı denebilir. O kadar tatlılardı ki geri dönmek içimden gelmiyordu. Başlarından geçeni anlatmaları dışında onları tebessümsüz bir an bile göremezdiniz. Bir sürü kitapları vardı. Kuşburnu, ada çayı ve daha ismini ilk defa duyduğum bir sürü bitkiden çay yapabildiklerini söylediler. Ekmeklerini bile kendi öğüttükleri undan yapıyorlardı. Huzurluydular. Bu çok belliydi. Ve en önemlisi birbirlerini çok seviyorlardı. Dünya o kadar kirlendi ki insan bir parça huzur için kaç bin rakımlı yerlere atıyor kendini. Sabah beni ilk defa gördüğüm ve ağzımın açık kaldiğı yerlere götürdüler. Bir şartla: Burayı kimseye söylemeyeceğine yemin edeceksin. İnanın onlar söyle dese de söylemezdim. O kadar huzuruluydum ki orda belki ara sıra o huzurdan bir parça almama müsade edebilirlerdi. Dilenci gibi acaba bana tekrar gel derler mi diye bekledim tüm gezimiz boyunca. Sabah da tekrardan onlara söz vererek ayrıldım oradan. Bu iki aşığın azimlerine zorlu hayat imtihanlarına karşın birbirlerinden vazgeçmemelerine hayran kaldım. Kendilerince bir hayat kurmuşlardı ve çok mutluydular. Mutluluğun sadelikte olduğunu düşünenlerdenim. Dünyada sahip olduğun her şey bir yüktür ve yükün arttıkça bedenin zorlanır. İyi bir eğitim, iyi bir iş, iyi bir maaş ve eş... Bunlar bizi çileden çıkaran, yoran beklentiler. Ama ne yazık ki ben de dahil çoğu insan şikayetçi olduğu bu hayatı değiştiremiyor. Herken kalksın bir dağ başına yerleşsin demiyorum ama bu kadar savaş, ölüm, açlık ve sefalet varken bunlara hem üzülüp hem de bir şey yapamamak içinde yaşadığımız hayatı hem zorlaştırıyor hem de tatsızlaştırıyor. Ne diyelim, herkes hayal ettiği hayatı yaşar umarım.



Kerem TEĞİN



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6279
2 Firari Fırtına 4343
3 Mustafa Ermişcan 3705
4 Hasan Tabak 3430
5 Nermin Gömleksizoğlu 3105
6 Uğur Kesim 2982
7 Sibel Kaya 2824
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2795
9 Enes Evci 2531
10 E.J.D.E.R *tY 2244

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:480 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com