Hikayeler

Tarumar Gönlüm
Okunma: 79
Tolga Emrah ÖZCAN - Mesaj Gönder


Bir çıkmazın içinde bulmuştum kendimi. Paniğe kapıldığım görülmemiştir hiç ama bu kez kazın ayağı
bambaşkaydı. Mafyanın
adamları yetmiyormuş gibi dayımın oğulları, iki adet metresim, evdeki karı, üç çocuk, mahalleden üç
beş kopuk. Say sayabildiğin kadar; herkes
mahalle, semt konu komşu, alayı peşimdeydi. Gölgelerin
ardına sığınmak gerekti acilen. Bu böyle gitmezdi, yakında yakayı ele
verebilirdim. Başıma ödül konulmuştu sanki.
Bir adamın peşine bu kadar kişi takılıyorsa ya namussuzluk yapmıştır ya da işin ucunda epey yüklü bir
para vardır. Sahtekarlık ve hırsızlık dışında hiçbir
namussuzluğumu kimse görmemiştir. “Daha ne olsun lan” dediğinizi duyar gibiyim. Metreslerimi ise
sevdalıları yokken kapattım. Racona ters düşen işlere girmeyi pek tasvip etmeyiz aslında. Kafa yapan materyallerden
uzak durduğumuz gibi sigara ve alkole kaptırmadık
kendimizi çok şükür. Ah
bir de çalıp çırpmaya bir son verebilsek...
İşte onu diyorum. Bu son vurgun çok çok iyiydi.
Tek bir kişinin hayatını kurtarır 18 milyon lira. Ama
karıydı, çocuktu, metresti, mafyaydı şuydu buydu deyip 20-25’e
bölersen parayı, çiklet parası kaldığına şükreder hale gelirsin. Ne yapıp edip
peşimdekilerden kurtulmalıyım yani, şimdi çakozladınız mı durumu!.. Hala
anlamadıysanız, psikaytra gidin zaman kaybetmeden, durumunuz içler acısı
kıvamına ulaşmış demektir zira.
Birader az çok
matematiğimiz var, 18 milyonun 20’de biri 900 bin
yani 1 milyona yakın para eder de bu devirde o parayı iki senede iç eder insan.
Bir de benim gibi sefa düşkünü hırboyu düşünürsen bir sene sonunda suyunu çekmezse
sermaye, gel yüzüme tükür.  Şimdi de
yüzüme tükürmekten keyif alır, 12 ay beklemez misin? Dost bildik de anlatıyoruz
bunları sana, hikayeyi burada kesmeyi de bilirim ben ya neyse.
İçimi dökecek
başka kimse olmasa, keserdim muhabbeti de elimiz mahkum sana. Keyfimizden
çekmiyoruz bu bitmek bilmeyen kibrini. Hırbolukta senin eline su dökemezmişim
ya ben, geç anladım gerçeği.
Ne diyordum, elimdeki
18 milyon lirayı bankaya falan yatıramam, çalmadık neticede ama mafya çaldı o
parayı. Bir şekilde, polis izini sürebilir. Piyangodan bile her zaman o kadar
para çıkmıyor  adama, nereden geldi
birader bu paralar diyebilirler. Diyebilirler değil, derler. 6 ayda
bir yatırım yapıp, ev dükkan falan alırım 5-6 milyonla. İki milyonu zaten bizim karıyla çocuklara vereceğim. Sonra da yeni bir hayata “Merhaba” diyeceğim. Plan bu, ama hayat ne gösterir bilinmez tabi. Bilinse, kaderine ya
da başkalarının kaderine yön verirdi herkes.

Eskidi metresler zaten onları düşünen kim, sen de işin neresindesin? Benimle
sözleşme yapmadılar ya, başka yağlı kapı bulsun haspamlar. Bir ben mi kaldım
enayi anasını satayım. Mafya beni yeteri kadar düşünüyor
zaten ben ne diye onları düşüneyim bir de. Dertli başıma daha fazla
dert açmanın manası yok yani. Kaç Osman kaç? Osman kim mi? Dayı oğlu kendileri,
kaçış aşamasında onu dublörüm ilan ettim. Azıcık mizah anlayışı olsun sende de
birader. Tamam espriler yavan ama insan yalandan da olsa bir tebessüm eder,
saçma sorular sormaz.
Ben diyorum
hadımım sen diyorsun kaç çocuğun var. Deyim birader deyim, üç çocuğum olduğunu
ve hala evli olduğumu söylediğimi biliyorum elbet. Erken yaşta bunamadık şükür.
En fazla öldürür mafyadakiler beni, süründürmeseler bari. “Deve yüküyle paran
olduktan sonra izini kaybettirmek çocuk oyuncağı kadar kolay olur” dersin sen şimdi. Kazın
ayağı öyle mi acaba sorarım sana? Bu arada kazdaki de ne ayakmış taktım o ayağa
ben. Altılıda beşinci ayağa kimi tek geçeyim, onu da bir söyle. Tüyoyu, şans
oyunlarının imparatoru olan Cevdet abimizden almayacağız da kimden alacağız
allasen…
Bu devirde herkes
estetisyen olduğu için işinin ehli olanlar da tenzilata gidiyor. Sıkı bir pazarlık sonucunda
250 bin liraya bambaşka biri olur çıkarım. Façayı düzelteyim
diyorum evet. Tipim o kadar kayık ki ameliyat sonrası paranın beni yakışıklı göstereceği kesin gibi. Ömrü hayatımda cinayet işlemedim, ama estetik sonrası bile
beni maymun gibi ortaya çıkaracak olursa o doktor, elimi kana
bulayabilirim. Bir çirkinin neler çektiğini ancak başka bir çirkin anlayabilir, gerisi hikaye.
Çirkinliğimin bana tek faydası,
“kaybedecek başka neyim olabilir ki” duygusu oldu.
Fakirlikle beraber hayata 2-0 yenik başlayınca skoru değiştirmek için çabaladıkça çabalıyorsun.
Güzel kızların çoğu beni istemedi ama kafaladığım ilik
gibi kızların sayısı da hiç az değil. Bülbülün
çektiği dili belasıyken, benim ekmek teknemdi yani.
“Dilin kemiği yok” sözünü bana benzeyen biri için söylemiştir atalarımız ilk
olarak. O şöyle düşünür, bu
darılır, şu kızar şeklinde düşünüp lafı ölçüp biçmeyi hiç
sevmedim. Yalanı da pek sevmem diğer hırsızlar gibi. İnsan sonuçlarına
katlanamayacaksa sözlerini yutar aga, yok yutmuyorsa her şeyi göze almış demektir.
Kaçan kovalanır
misali peşime bir tabur dolusu adam taktım. Ucunda
18 milyon lira olmasa bu kadar zahmete girmezdim daha önce değindiğim gibi. Mafyanın elemanları o para dolu bavulu
nasıl olur da ortalık yere bırakır. Basiret bağlanması denen şey olmasa kimse ihya olmaz şu dünyada. Birileri
üzülecek ki diğerleri gülsün, hayatın özeti bu.
Fuat ile Suat
kardeşler, ikiz oldukları kadar uyanık olsalar şimdi hayatta olurlardı. Kirpi Necati, bu hatalarını ağır ödetti onlara. Amcaoğlu Reşat da suçu üstüne alınca üç kişinin hayatını üç
dakikada kararttı adam. Bilseydim olacakları yine çalardım o parayı ama. 18
milyon liradan bahsediyoruz amına koyayım 18 liradan değil… Neticede tetiği ben çekmedim ya da emri ben vermedim, neden
vicdan yapayım ki.

Neyse ki bu gibi belalı durumlarda kaçabileceğim 7 değişik alternatif yer var. Ne var ki bir an
evvel İstanbul’u terk etmem lazım. Mardin’e
gideceğim akıllarının
ucuna bile gelmez. Ne akraba var orada ne bir şey. Bir kere bile
gitmedim Güneydoğu’ya, Eskişehir’in doğusuna geçmedim daha doğrusu. Bunların hepsini araştıracaktır daha doğrusu araştırmıştır
mafyanın bir tır dolusu elemanı. Sağ gösterip sol vuracağım yani. Fark ettiğin
gibi 18 milyon lira adamın bitini kanlandırıp, güç veriyor bünyeye. Kârım öyle
böyle değil anlayacağın.

Uçağı, otobüsü, treni falan unutmalı, izimi kolay
bulurlar. Dikkat çekmeyecek bir otomobil iş görür aslında.
Mardin’de üç beş gün takılıp Lübnan’a falan uzanmalı. Oradan da Fas
yoluyla İspanya, sonra ver elini Avrupa’nın en
sakin ama en güzel ülkeleri. Bir şehirde bir seneden fazla kalmamalı. Ameliyatı
da Mardin’de yaptıracağız elimiz mecbur, İstanbul’da daha fazla
zaman kaybetmenin anlamı yok. Planlar bu şekilde  de, hayata geçirmeli
bir an evvel.

“Hulki’ciğim senin bu
külüstür 10 yıllık. 25 bin lira dahi etmez, ben sana 29 bin veriyorum yine de
beğenmeyip “30’a tamamlayalım bari” diyorsun.
Seninki nankörlük yeminle. Beş daha koyar üstüne galeriden daha yeni bir otomobil
alırım. Keriz mi sandın beni, şurada yüz yüze bakıyoruz. İşim acele olmasa,
prosedürle falan uğraşmak istemesem senin külüstüre 20 bin bile vermem bunu da
iyi bil yani.”
“ Tamam Şevket, senin gül hatırın için 29
bin olsun hadi. Devir işlemlerini ne zaman yapıyoruz peki.”
“Sen parayı al, güle güle harca. Bürokratik
işleri bilahare hallederiz. Acelem var
diyorum, şehir dışına çıkmam
lazım bir an evvel. İstanbul’a döner dönmez
buluşur hallederiz.”

Aldık bakalım morciverte çalan lacivert otomobili, bakalım başımıza neler
gelecek!.. 25 yıldır kesmediğim sakala ve bıyığa veda ettik, saçları üç numaraya vurduk. Aynaya baktığımda ben bile şaşırıyorum
bir an, ama mafyada ikizlerden daha uyanık tonla adam vardır.  Vakit kaybetmeden şeklimizi şemalimizi daha da değiştirmeli. Lan sakal ve bıyık çirkinliğimi bir nebze olsun saklıyordu, şimdi kabak gibi çıktı
ortaya tipsizliğim.
Aynalara benim
kadar küs adam var mıdır acaba şu diyarda? On beş saniye bile aynaya
bakmamak için yıllarca
tarak fırça
vurmadık saça. Millet
de sanıyor ki “Bırak dağınık
kalsın” sloganını ben icat ettim ya da o sözü yumurtlayan adam benden feyz aldı.
Rivayet, tanımam etmem o denyo kamili.
Şu hayatta jöle
ya da biryantine tek kuruş para yatırmamış
ergen var mıdır
benden başka, bilmiyorum? Bir şeylerin farkına varmanın en kötü yanı bu, fazla zeki olmamalı insan. Aptallık hayat kurtarmıyor, ama mutlu olmanın en
kestirme yolu sanki. Ne kadar az bilirsen o kadar rahat oluyor kafan.
Kafa yakında
olacak rahat, cüzdan epey rahat; peki vicdan? Vallahi, dediğim gibi ikiz mafya
elemanlarını temize ben havale etmedim. Onlar daldı gitti, milyonları ben
çaldım, tamam. Lakin hayatlarına son veren ben değilim. Çok zorlarsak şayet
vesile olduğum söylenebilir. O bile kesin değil ya neyse…
“Ben hiç mutlu
olmadım amca” klişesine girmeyeceğim, zorlama beni. Hem daha baştan, yalan dolan sevmediğimi söylemiştim ya sana. Bir şekilde mutlu olmayı öğrendik 43 yıllık yaşantımızda.
Adrenalin ve heyecan fazla diye hırsız olmadık birader biz. 8 kardeş, iki küçücük odalı evde büyüdük. 8 yaşında başladık çalışmaya.
Çalışmakla para kazanılmadığını idrak ettiğimizde kendi rızamızla çalmaya başladık 10 yaş
civarlarında. Ailede benden başka kimse hırsızlığa bulaşmadı doğru ya doğru, bana da kimse “niye çalıyorsun”
demedi. Babam birkaç kere bağırdı hatta
dövdü, ama sonunda pes etti. Adamcağız kendini suçlu
hissediyordu, bilmiyordu ki 4 numaralı çocuğu itin önde gideniydi.

İnsan en çok kendisine haksızlık eder.
Bende de durum aynı. O kadar kötü değilimdir aslında. Az
biraz kumar ve hırsızlıkla sahtekarlık bileşkesi var serde.
Kumar dediğime bakmayın. Barbut, okey, kağıt
oyunları gibi tek kişiden fazla katılımın olduğu oyunlardan uzak dururum. Az biraz, kaybetmeye dayanamıyorum da
üzerinize afiyet. Niye kızmayayım lan kaybediyorum diye, işin keyfi orada
zaten. Yenilgiyi sineyi çekmeyi bilsem kahraman olurdum, harami değil.
Bu gerçeğe yani kaybetmeye dayanamadığıma iyice vakıf olana kadar iki kere dayak yiyip bir
kere de hastanelik ettik herifin tekini. Bana müstehaktı doğru ya doğru da, hastanelik ettiğim elemana pek yazık oldu. Haklıydı ve üstüne de fena dayak
yedi benden.
Sinirlenince
gözüm bir şey görmüyor. İki kere dayak yediğim zaman da adamlar üç beş kişi
olmasaydı, sonuç bambaşka olabilirdi. Bileğimiz sağlamdır evvelallah. Cüzdanım
sık sık sızlar, ama vicdanımın sızladığı nadir olaylardan biridir o elemanı
hastanelik ettiğim o olay. Tek iyi sonucu, hastanelik ettiğim adam, kumara tövbe etti. Şans oyunları bile oynamıyor
artık, o kadar etkili olmuş yani benden yediği dayak.
O oynamıyor ama
ben, onun ve en az 10 kişinin acısını çıkarırcasına abanıyorum şans oyunlarına. Bilimum lotoların yanında
iddaa denen meret ve ekürisi at yarışı
benden sorulur. Bunlara
haftada en az 700- 800 lira bayılmazsam tutumlu davranmış sayabilirsiniz beni. Ayda en az 3 bin lira kumara gidiyor, hangi işte adama kafadan 6-7 bin lira verirler. Evde karı ve üç çocuk var demiştik ya, kumar harici 3-4 bin onlar için yani, çaktın köfteyi.
Hırsız olduğumu sülale biliyor dedik. Bana “Sevimli Hırsız” deyip kendilerini
kandırıyorlar. Aslında kendimden kurtarıyorum bir bakıma onları. 18 milyon lira
epey tatlı geldiği için peşime onlar da düştü tabi. “Mafyayı atlatan adam iki üç
acemiye mi yakalanacak?” diye sorarsın şimdi de sen. “Ummadık taş baş yarar” deyip temkini elden bırakmamak
gerek aga. Yol da bitmiyor, düşün düşün 43 yılı 43 dakikaya sığdırdık
neredeyse. Kocaeli il sınırını bile geride bırakamadık daha. Şoförlüğün en kötü yanı, yanında
biri yoksa geçmiyor bir türlü zaman, tükenmiyor bir türlü yol…
Hırsızlık
yapıyoruz ama mümkün olduğu kadar beladan kaçmaya çalışıyoruz. Ölümden dönmek sözünden dönmeye
benzemiyor çünkü. İki kere direkten döndük zaten. Birinde
bıçak saplandı böğrümüze, diğerinde kurşun yarası açıldı ciğerimize. Alacak nefesimiz varmış ki, cartlağı çekmedik
henüz. Umarım yakın değildir o tarih.
Hayata 2-0 yenik
başladığımız içindir ki, kaybetmeye dayanamıyoruz
hiç. Kumarı saymıyoruz çünkü ona “şansızlık”
deyip “zaten talihsiz olduğumuzu biliyorduk” ayağına yatıyoruz uzun zamandır. 34-35 yıldır
hırsızlıkla geçinip sürünmedik ama sefa da sürmedik.
Sefa sürmedik
derken üç beş günlük sefayı kast etmiyoruz tabi ki. Hırsızlığın
faydasını ilk
kez 18 milyon lira sayesinde göreceğim. İşin ironik tarafı, o parayı aslında çalmadım, çalanların bana
hediyesi oldu. İkizler Fuat ile Suat’ın armağanları ölümlerine yol açtı, tek üzücü durum bu. Sen karıştırıyorsun; hayat
kadar acımasız olan Kirpi Necati, ben değil…
Hırsızlık kolay
gibi görünse de zor bir meslek, bilen bilir. Şimdi zorluklarını uzun uzadıya
anlatmayayım. Şunu da söyleyeyim; ,en zoru da kendinden nefret etmen. “Bırakamıyorum”
diyerek kendini kandırmak da cabası. İşin keyfini almaya çalışıyorum, ama 300 lira için bile bin takla
atar hale gelmiştim. Derken 18 milyon lira kucağıma düşüverdi
hiç beklemediğim anda. Yüzüme kim
güldü acaba
Allah mı yoksa şeytan mı? Boşuna ona “Yedekte Bekleyen Melek” demiyorlar. Çarpılır mıyım, daha ne
kadar çarpılacağım Allah’ını seversen…
Hırsına yenilen
hırsız da olur elbet aga, neticede biz de insanız. Kendim dahil birçok kişiye kazık atmışımdır şu
hayatta. Düşün bir de, ak kaşık nerede
ben neredeyim? Ben dolandırmayacağım onu bunu da kim dolandıracak sorarım
sana? Kârın sahtesi mahtesi olmayacağı gibi karının da vefalısı vefasızı olmaz. Metresleri boşuna beslemiyorduk yani. Di’li geçmiş zaman kullandığımın farkındasınızdır, dedik ya hikayenin başında
metresleri sepetledik diye, en az üç dört yıl tek gecelik ilişkilerde takılırım, ne de olsa para bok bu saaten sonra.
Basarım pararları Leyla’ya, Derya’ya, Hülya’ya.
Bora da nerden çıktı lan, top muyuz!.. Ha “bizim oğlana da bir iki karı
ayarlarsın” diyorsun. Pezevenk mi sandın beni Cevdet abi!..
Bıraktım… Karıyı,
çocukları, amcayı, dayıyı, teyzeyi, yeğenleri, kuzenleri,
arkadaşları,
belalıları, metresleri ve konu komşuyu. Kimden neyi
saklıyorsun arkadaş, adımız “Hırsız Şevket”e çıkmış bir kere. Çocukların bile, yanında
cebini yokluyorsa parası yerinde duruyor mu diye, öl git daha iyi anasını satayım. Ama alıştık be aga 34 sene aynı muameleyi görmeye,
duygusallık sökmez bize. Sökmez, ama kalp sevmeyi unuttu be hacı, o ne olacak?
Ne eş ne çocuk ne cıvır hatunlar ne kardeş ne arkadaş kimseyi sevmem ben, sevemem. Hamurumda
yok bir kere. Kendimi bile görmezden gelirim sık sık. Sevip ne yapacaksın
arkadaş. Boşuna demiyorlar
“Nefret en vefalı duygudur” diye. Kimseye ondan nefret edecek kadar değer vermedim gel gör ki. Vurdumduymaz, gamsız, umursamaz
olacaksın bu hayatta, yoksa üzülürsün her an her dakika.
Sanmakla,
ummakla, talihe bel bağlamakla geçmiyor hayat. Kumara düşkün bir adam “şansa güvenme”
diyorsa iki kere düşünmene gerek yok inanmak için. “Sahte
kârların peşine düşen adamın nesine
güveneyim” diye düşünüyorsan,
aşk olsun derim başka bir şey demem sana. Hukukumuz buraya kadarmış demek ki Cevdet abi. Sen bunu hep yapıyorsun. Durduk yere adamın
asabını bozmaya ne gerek var yani...
Geyiğin dibine vurduk da ne oldu bilmem kaç satır
ve kelimedir. İzmit’i geçtik ama daha Eskişehir’e bile gelmedik. İki çibörek yiyip gondola bineceğiz daha. Hatta Sazova Parkı’na geçip Karayip Korsanı havasına
bürünmeli. Hayvanat bahçesini de gezeyim, atlı kovalamıyor ya. Mardin’e bir
günde varacağım diye kimseyle sözleşme imzalamadım.
Atlı kovalamıyor,
ama mafya peşimde. Hangisi daha tehlikeli? Bilsem size
sormam. Sorular benden, yanıtlar sizden. İkisini de ben
yapacaksam nerede kaldı dostluk arkadaşlık. “Hırsızla ahbap
olunmaz mı?” Siz de mi Cevdetüs…
Son birkaç
dakikadır, sana “siz” diyorum farkındasındır. Otomobili sağa çekme vakti geldi
galiba. İçmeden sarhoş oldum ya lan. Sezar değilim belki, ama Kleopatra’dan
daha güzel sevgililerim oldu. Şans falan değil aga, çekiciliğimizi
konuşturmasını biliyoruz sonuçta. Tipsizin önde gideniyim, lakin tüyünü ödünç
aldık şeytanın!
Kaderle oyun
olmaz aga, onu bilir onu söylerim. Alnına yazılmışsa arşa çıksan da akıbet yer bitirir seni. Bitip
tükenmiş nice yiğitler gördü bu
dünya, senin esamen bile okunmaz. Ona göre ayağını denk
al. Biz denk almadık, bak sürünüyoruz.
Halihazırda ayda
8-10 bin lira geçmiyorsa elime “kesat geçti” sayıyorum o dönemi. Öte yandan
bunun 4-5 bini kumara gidiyor. Hiç mi kazanamıyoruz kumarda. Kazanıyoruz da
gözümüz doymuyor aga. Bin lirayla 15 bin kazansak, o 15 bini
150 bin yapma hayaliyle bitirmeden rahat edemiyoruz. Kumarbaz sıfatını böyle
böyle kazanıyor insan. Amiyane tabirle “Yetinmeyi bilen kumarbaz mı olur amına
koyayım…”
Başkasını
bilmem, ama ömrü hayatımda “20 bin kazandım at yarışından, şunu bankaya yatırayım” dediğimi hatırlamıyorum.
Buna benzer bir cümle kuran adama kumarbaz denmez, işini bilen adam denir. Kumarı esas alan adam ne yapar eder kazandığı o 20
bini aynı gün olmasa bile bir hafta içinde tarihin tozlu sayfalarına muhakkak
yollar. Yollamayıp daha fazla kazandıysa “şanslı kumarbazdır” ama bu kez kaybedeceği para miktarı katlanmıştır.
Sürekli kazanan şeye “kasa” denir bu alemde, kumarbaz
denmez…
Ne diyorduk…
Kumarla geçinen adama kesinlikle kumarbaz denmez. Bu gerçeği adımdan daha iyi bilmeme rağmen – bazen adımı şaşırıp “Şevki” diye seslenir halde buluyorum kendimi. Yine mi abarttım. Kabul
edin yakışıyor ama bana mübalağa yapmak. Ne
yakışmıyor ki zaten bendenize…
Ruhum serseri,
inkar eden yok. Gamsız da olsam vicdansız değilim tümden. İhtiyacımız olmasa
çalmayız aga, biz memnun muyuz halimizden? Çalmayalım da ölelim mi? Bir eve
girdi mi, eşyanın tümünü ya
da paranın tamamını hiç götürmedim. Bu da benim “jest” tabirine bakış açım. Vururuz ama süründürmek haddimize değil. O adamı hastanelik etmek istemedim, elimin
ayarına sıçayım ki yaptık bir hata. 17 yıldır onun vicdan muhasebesini
yapıyorum zaten. Kaldı ki adamın kumarı bırakmasına vesile olduk. Al sana
avuntuysa avuntunun kralı.
“Vurdumduymaz
adamın avuntuya mı ihtiyacı olur?” diye de sorarsın şimdi sen. Hani sorular bende, yanıtlar sendeydi Cevdet abi. Görev dağılımına
uymayacaksan keselim muhabbeti. İç hesaplaşmada bile şişirme yapılıyorsa hesap kabarık görünsün diye,
kimsenin bana darılıp küsmeye hakkı yok bu hayatta. Yüz çevirmeyin lan, bana da
yazık. Aldırmaz görünüyorum, lakin fena koyuyor o hep kıvrılıp duran burunlar
ve dudaklar…
Kibir de bir yere
kadar olmalı. “Nereye kadar olmalı?” diye sormayın, bilsem burnumdan kıl
aldırmayan tavırlar içine girmezdim sık sık. Farkındasındır ki çuvaldızı
kendime batırmaktan hiç imtina etmiyorum. Kendimle barışığım biraz, üstünüze afiyet. Keşke herkes şapkayı önüne
koyup bir düşünebilse... Düşünse de düşlerimizden geriye
pembe panjurlar kalmasa. Ev bark ne oldu dersen… Yandı bitti kül oldu. O ineği
ise hiç görmedim, yalandır sütünü sağdığım yalan…
İçin rahat olsun, vicdanın temize havale
edilsin diye arapsabunu kullanamazsın, tıpkı bir danayı kesmek için tırnak
makası kullanamayacağın gibi. Yani her işin bir oluru vardır. Hedefi 12’den vursun diye görme engelli kişiden medet umamazsın. Diyelim ki seni utandırmadı, o zaman “kör ama
talihi kör değil” sonucuna varmak insafsızlık değildir de nedir!.. Bu kadar acımasız olmayın lan, neticede yüz yüze
bakıyoruz şurada.
Gözüne kazayla
bir şey kaçsa yarım saat debeleniyorsun fluğ değil de net görebilmek
için. Kör olan
adam belki yıllardır çekiyor o bitmek bilmeyen karanlığı,
belki de aydınlığı hiç
tatmadı hayatında.
Biraz düşününce ne
kadar şanslı olduğunu anlıyorsun değil mi? Gel gör ki
bu hayatta en kolay yapılan iş, inkara gitmek. Peki neden? Sefa sürdüğünü kimse anlamasın, cefa üstüne cefa çektiğine binlerce kişi inansın hatta yakından şahit olsun diye. Hadi anladılar diyelim, o sana inanan ya da kanan desek daha doğru, bin kişiden on kişi sana destek
olursa talihlisindir. Acımasız olan hayat değil aga, niye
anlamamakta ısrar ediyorsun, insafsız olan insanlar!..
Bu gerçeği ben ortaya çıkarmadım tabi ki. Sen de farkındasındır,  o da, bu da, şu da. İtiraf edenler de var. Sigmund Freud, “insanın aslında doğuştan kötü olduğunu” anlatmak için ömrünü verdi. Üstelik duruma pek de kötümser yaklaşmıyordu. Deneyimleri söyletmişti Freud’a onları.
Kötü adamın
içinde iyilik olmaz hacı. Olsa bile kendine yontar. Sevdiği yoktur ki ona kıyak geçsin. İyilerin içinde bir yerlerde kötülük gizlidir ama. Yeri gelince açığa çıkarır.
Bunu hayata geçirmeyen varsa ya cennetliktir ya da kanatsız melek. İkisine de zor rastlanıyor bu devirde. Ben o şerefe nail olamadım, sen olduysan uzun uzadıya anlat ki
belki feyz alır hidayete ererim. Kendine olmadı bari bana olsun bir hayrın…
Düşün taşın
nereye kadar? Eskişehir’i geçmişiz haber
vermiyorsun. Gondol yalan oldu, hayvanat bahçesindeki
maymunlar yerfıstığından mahrum kaldı ve Johnny Depp hala en
karizmatik korsan olarak kendisini görüyor. Adamın forsunu iki paralık
edecektim, planıma set çektin hain. Neden dalıp gitmeme müsaade ettin? Gece
yarısı yola çıkmanın handikabı da bu, kuşluk vakti rehavet
çöküyor adama. Kenara çekip bir iki saat kestirsem nasıl olur?
Ne, şoförlüğün yok mu? Pilot da değilsin ki otomobile ihtiyaç duymuyorsun diyeyim. İstanbul’da araba kullanılmaz mı? Ehliyet almamak için yüz yıllık klişeye mi sarıldın
allasen? Ben de seni halden anlayan adam sanıyordum, boşuna mı anlattım onca
şeyi Cevdet abi?
18 milyon lirayı
iyi ettik diye savurgan davranamayız aga. Psikaytra gitsem seansına en az 300
kağıt isterler. İsminin başında
profesör falan varsa 500 lirayla kurtulursam
kazık yememiş sayılırım
herhalde. Susup sürekli dinleyip, birkaç kelam edip iki ilaç yazmakla bir dünya
para kazanma sanatı olarak görüyorum ben onu. Bir ilacı karıştırıp yanlış versen, kötü şeyler
yaşansa bile 500 lirayı bayılan müşterinin ruh haline bağlarlar her şeyi. Gel de aksini
öne sür. Koskoca profesör dururken, Şevket emmiye kim
inanır? Kadir inanır dahi inandıramaz kimseyi düşünün artık?
Bir saatlik seans
için en az 500 kayme bayılacağıma bedavaya sana döküyorum içimi. Senin
kıymetini biliyorum, nereden çıkarıyorsun vefasız olduğumu. Beni başkalarıyla
karıştırma lütfen, darılırım. Konya tabelası da
göründü. Molayı burada mı versem, yoksa Adana’ya kadar sabretsem mi acaba? Gaziantep’te
de ikinci bir mola vereceğim zaten. Kebaba köz yetiştirmek bizim işimiz.
Antep’e kadar
gelmişken o katmer de yenecek, yemişim kalorisini kilosunu. Hem estetik ameliyatı olacağız, beş on kilo da yağlardan aldırırız. Baklava kas abartıya kaçar belki, ama
hafif kaslı görünsem fena olmaz. Ne diyorum ben ya, ömür billah aynalara küsmüşken stajyer doktor bile girse operasyona, sonuç şimdikinden daha iyi olur. Sonucun mükemmele
yakın olmasını
istiyorsam profesör ayarlayacağım artık. 250
bini, 350 bine çıkarabilirim yani. Daha fazlası uymaz,
neticede 18 tane milyonum var 48 tane değil. Müsrifliğin lüzumu yok.
18 deyip
duruyorum da 2 milyonu zaten evdekilere göndereceğim. 5-6 milyona da
8-10 tane ev alacağız, kaldı mı sana 10 milyon. Lan ben üç
kuruş para elime geçtiğinde bu kadar
temkinli davranmıyor, hesap kitap yapmıyordum, psikolojim Leyla’ya bağladı iyice. Boşuna demiyorlar
“Paran var mı, derdin var” diye…
Aslında bunlar
hep can sıkıntısından. 10 saattir direksiyon sallıyorum, iki çikolata, bir
kekten başka bir şey girmedi mideme.
Tabakhaneye bok yetiştiriyorum sanki. Beni böyle damat tıraşıyla
kendi anam bile tanımazdı rahmetli, kaldı ki mafya falan çakozlasın durumu. Mardin
kaçmıyor ya, 10 saatte en az üç yerde mola vermeliydim. Geçti artık, Adana’da
kebabın dibine vurayım bari.
Cidden açım.
Sevgiye ilgiye falan değil ya, midem gurulduyor ondan
bahsediyorum. Çikolatayla kekle karın mı doyar? Kaldı ki 10 saattir kursağıma başka bir şey girmedi. Bol bol da su içiyorum.
Matarayı battal boy aldık güzel oldu. İyi susamışım demek ki.
Alkolden uzak
duruyorum kilo yapıyor diye de kebabın yanında rakı da iyi gider. Adana’da en
az bir gece kalınacak yani. Ayık olmayan kafayla araba kullanamam, bu canı
sokakta bulmadık. Yıldızı en çok parlayan beş yıldızlı bir otel buluruz artık Adana’da, cimriliğin manası yok bu kadar para elimdeyken.
İki dakika önce
müsrifliğe gerek yok derken, iki dakika sonra
cimriliğin alemi yok diyorsam içmeden kafayı
buldum demektir. İnsan kendi kendine konuşurken ya da iç hesaplaşması yaparken
diyelim, üçkağıda kaçar mı amına koyayım?
Küfür yerinde
kullanılırsa bir nebze olsun makul sayılabilir. Düşünüp taşınırken de
sinkafın bini bir para olur mu birader? Kime bu
tepki ya da sitem Allah aşkına!..
Bu tavra devam edersem “Ana avrat gitme konusunda selfie’nin dibine vuracağım”
korkarım. Yok yok, yolculuk yalnız çekilmiyor.
Gel gör ki şu sıralar yalnızlığa en ihtiyacım olduğum dönem. Para içinde yüzdüğümü bilen kişilerden uzak durmalıyım  her ne olursa olsun. Estetik operasyona
girmeden ve iyileşmeden önce ne kadar az kişiyle görüşsem o kadar iyi. Tanınmayacağımı sanıyorum, ama gözler ele verir beni. Biraz
daha değiştirmezsem fiyakayı, her an biri çakozlayabilir dalgayı. Düşüne düşüne Adana’ya gelmişiz. Hadi iyi bir ziyafet çekelim kendimize…
“Çocuğum bir buçuk
kıymayı söyleyeli yıl oldu neredeyse. Vivaldi’nin cephesinden bakarsak olaya,
dört mevsim geçti yani. Fonda da arabeskin dibine dibine vuruyorsunuz. Benim
ruhum biraz klasik kaçabilir, ama pop alaturkaya bile razıyım. “Müzik ruhun
gıdasıdır” geyiğini geçtim,
bir gıdım
ikram bile koymadınız önüme daha. Tamam öğlen 12 gibi erken
sayılacak bir vakitte geldim de burası Adana
lan, kahvaltıda bile mangal yenen memleketlerin başında
gelir Adana. Kebaba közünüz mü bitti
ciğerim?”
“Abi kusura bakma
ne olur. Dün gece ocak başındaki iki usta da içkiyi fazla kaçırınca
mangalı kalfaya emanet ettik. O da daha acemi, biraz ağır kaldı.”
“Bu kadar yavaş pişerse etler belki de daha leziz olur.
Neyse.. Biraz elini çabuk tutsun ikaz et de. İkramlar niye gecikti peki? Mezeci de mi savsakladı işi.”
“Buyur abim
tandır ekmeğin, tulum peynirin, salatan, sumaklı soğanın ve közde pişmiş biberle domateslerin. Bugün herkesin işi savsaklayıp tüm yükün üzerime kaldığını nereden bildin abim. Masalara koşturmaktan imanım gevredi neredeyse. Neyse ki çok kalabalık değil dükkan. Hah birer ikişer gelmeye başladı
bizimkiler. Orhan neredesiniz usta ya, mahcup oluyorum müşterilere..”
“Vay babanın kemiğine, kebap lokum gibi ve çok
lezzetli, mezeler de müthiş. İstanbul’da kebap yedik sanıyoruz biz de. İki de lahmacun söyleyeyim, Gaziantep’e kadar eritebilirsem
eritirim. Olmadı Antep’te arabayı otoparka bırakır, yürüyerek giderim tarihi
çarşıya, sporu eksilttik hayatımızda. Ciğerim her şey çok güzel ve on numaraydı. Yemekler
biraz gecikti, ama yüzümü epey güldürdünüz. Yani bu bahşişi de hak ettin…”

Karnım doydu, nefis bir yemek yedim. Garsona 100 lira bahşiş verecektim, ama sonra deli falan sanırlar
diye 50 verdim. O bile şoke etti çocuğu neredeyse. Adana, İstanbul gibi değil ne de olsa, bu kadar yüklü bahşişleri pek görmüyordur
garsonlar. Yine geyik geyik düşüncelere daldım, gel
Antep gel.

Gaziantep bana gelmiyor, ben oraya gidiyorum farkındayım. Sonra da ver elini
Urfa oradan da Mardin. “Baklava her yerden yiyoruz” deyip katmerle sınırlı
kalmayacağım aga kusura bakma. Hem katmer hem de
havuç dilim baklava yiyeceğim. Dedik ya yağları da aldıracağız
diye, ameliyat için yağ biriktirmem gerek biraz daha. Bahaneyse
bahane, hem de tıp bilimini alet ediyorum bu işe. Böyle saçma bahane görmedin
mi? Yemek için alternatifler arıyorum işte ağa ne yapacaksın.
Adana ve
Gaziantep’e gidip de iki üç kilo almadan geri dönenlere iyi gözle bakmazlar
zaten. Kaç kere bu lezzetleri tatma şansı yakalayabilirsin ki hayatta. Kebabı
lahmacunu Adana’da yedik, Analıkızlı ve tatlıları da Antep’te tadacağız artık.

Yemek falan düşünmek iyi oldu. Adana’yı Mersin’i falan
geçip Gaziantep’e hangi ara geldiğimi fark etmedim neredeyse. Önce tarihi
çarşıyı falan
gezip sonra yemek faslına dalayım en iyisi. Adana’da yediklerimi iyice
hazmetmeden yeni bir lezzet kasırgasına girmeye gerek yok…

Gaziantep’in tarihi yerlerini karış
karış gezer Şevket
Erbağlı.
Sonra da kaymaklı kaymaksız tatlıların da olduğu
ziyafete dalar. O da bitince yola koyulur yeniden…

Uzun yol şoförü gibi oldum anasını satayım. İstanbul’dan beri
kaç ilden geçtim, sayamadım. En az 10 tane olmuştur. Mardin epey
uzak, uzak da bizim de acelemiz yok. Adana ve Gaziantep dışında
bir yer gezemedim salaklığımdan. Mardin’e üç gün sonra varsam ne
olur. Adana’da konaklayacaktım sözüm ona, o da yalan oldu. Neyse Urfa’da beş yıldızlı bir otel bakayım bari…

Söz konusu beş yıldızlı
ama altı yıldıza
doğru giden oteli şehrin
merkezine yakın
bir yerde bulur Şevket Erbağlı…

“Keyfimin kahyası mısın
birader? İster normal odada kalırım ister suitte.
Sefa pezevengiyim belki de. Kral dairesini de tutabilirim hatta, sana ne!..
Hanım misafirler yasak ne demek lan, üç yıldızlı otel mi burası, şaka mısınız ya!.. Sırf şu saçma tavırlarınız yüzünden bir dakika bile
daha kalamam burada…”

Başka bir beş
yıldızlı
otel bulur ve resepsiyon görevlisine…

“Suit oda istiyorum kardeşim, paşa suiti olsun hatta. Geniş geniş yayılayım odaya. İki gün kalacağım. Mardin’e geçmeden önce Adıyaman’a da
giderim, sonra Urfa’yı biraz daha gezerim kaç kere geleceğim buralara.
“Çok yerinde bir
karar efendim.”
“Şu anda hanım arkadaşım yok.
Yarın falan bulursam odamda misafir
edebiliyorum değil mi, yasak değil yani?”
“Bizde öyle
gereksiz kısıtlamalar yoktur beyefendi. Canınız kimi ne zaman misafir etmek
istiyorsa misafir edebilirsiniz.”
“Hoş, bir iki günde hayatımın aşkını falan
bulacak değilim ya, bir bakarsın bir cıvır düşürebilirim.
Herhangi bir tatsızlıkla karşılaşmamak için baştan sorayım dedim…”

Sorsan karı kız düşürecektik nerede bizde o şans anasını satayım. Onun dışında çok iyi
geçti iki gün.
Antep, Urfa, Adıyaman ve Batman’da bol bol gezip tarihi yerlerde masal gibi
saatler geçirdim. Komagene Anıtları, Hasankeyf, Zeugma Antik Kenti falan muhteşemdi yani. Ayaklarıma kara sular indi yürümekten. Verdiğim kalorileri
öğlne ve akşam ziyafetlerinde fazlasıyla geri almayı ihmal etmedim ne de olsa
can boğazdan gelir.

Mardin’de de bol bol gezerim. Hem estetik ameliyatından sonra da bir iki hafta
kalacağım Mardin’de. İyi bir otel de orada bulmak lazım. 8-10 bin lira da orada harcarım.
250 binden fazla bayılmayayım estetik için, 18 milyon da olsa bitince biter
para...

“Para elinin kiridir” tabirini kim bulmuşsa helal olsun. On
numara beş yıldız laf etmiş herif bilmem kaç yüz yıl önce. Senin benim niye aklımıza gelmiyor
böyle afili sözler. “Atasözü, deyim” diye küçümseyip geçmemek lazım böyle
evrensel ve zamanı olmayan saptamaları aslında. Herifin kim olduğunu bilsem, heykelini dikerim, nasıl olsa para da var. Ha bizim adam,
paraya önem vermiyordu sahi. Yok aga, o heykeli ben yapamam. O kadar maharetli
olsam hırsızlıkla niye geçineyim, saf mısın nesin!.. Çalıp çırpmakla kendimizi
rezil etmek de cabası üstelik.

Tövbe ettik tabi lan. Bu kadar parayı bulmuşken tövbe etmeyip
de ne yapacağım. 7-8 evden gelecek olan kiralarla
birlikte kalan 10 milyonun faizi falan gül gibi geçinir giderim 20-30 yıl daha.
43 yaşındayız,
daha kaç yıl yaşayacağım. Bakarsın 80’i falan geçerim diye kenara
huzurevi parası ve kefen parası ayırırız tabi. Huzurevinin kirası ne kadar
olabilir ki yıllık. En lüksünü tutup 5 yıllığına 1 milyon kayme atarım bankaya. 85’ten
fazla yaşarsam şayet, sürünmek
de müstehak olur bana. Kalır yani kenarda üç beş lira, yine kimseye yük olmam tasalanma.

Sık sık düşünüyorum aslında yalnızlık bir lütuf mu
insanoğluna diye. Ne zaman başımda
dertler olsa, bir tane sevdiğim olmadı yanımda. Ne karı ne çoluk ne çocuk.
Amcalar, teyzeler, halalar, dayıları geçtim yani. Hele arkadaş ya da dost dediklerin kötü günde “görünmez adamın” son modeli olup çıkıyorlar
anasını sattığımın çıkar dünyasında.

Şimdi diyeceksin ki “Hırsız
adamın nesini sevip destek olsunlar?” Sadece bana değil aga, kimi tanıdıysam benzer şeylerden yakındılar.
Bir düşmeye gör bu hayatta, üzerine basan çok olur. “Her
koyun kendi bacağından asılır..” Al sana beş yüz hatta bin yıl daha geçerliliğini koruyacak bir söz daha. Lan bu kadar güçlü olsaydık insan
olarak doğmazdık
zaten...

Yine düşünüp taşındık derken Urfa’dan Mardin’e vardık. Bu
Zinciriye Otel çok lüks değil, ama konumu çok iyi. Hem de civardaki diğer otellere nazaran bir haftalığına neredeyse üçte bir fiyat çektiler. Manzara dersen neredeyse
birbirinin kopyası, havuzu var diye fiyatı iki buçuk katına çıkarıyor amcamlar.
Oldum olası yüzmeyi pek sevmedim zaten. Zinciriye Medresesi de otelin dibinde. İyi otel seçtim iyi…
Şevket Erbağlı,
Mardin’de ameliyatı gerçekleştirecek Doçentle
özel hastanede buluşur. “Profesörler 500 binden 5
bin lira dahi aşağı
inmiyor, sanki açık
kalp ameliyatı yapacaklar. Alt tarafı şeklimizi
şemalimizi biraz değiştirip,
iki gram da yağçekeceksiniz”
diye sinirlenip profesörden vazgeçip bir doçentle tüm işlemler
için 250 bine el sıkışır
kahramanımız…

“Gıdımı falan yok edip hokka
gibi bir burun yapacaksın değil mi Şükrü’cüğüm. Şevket, Şükrü...
Arada pek bir fark yok. Yani seninle adaş da sayılırız. 15
kilodan kurtulsam iyi olurdu, ama çok şişman olmadığım için 8 kilodan fazlasını yengene havale
edemiyorsun demek. Olsun 82 kilo da iyidir 90’a nazaran. 1,80 boy var, o iki üç
kilo da nazar boncuğum kalsın.
Neticede mankenlik yapamam 43 yaşından sonra.”
“Allah aşkına ne mankenliği Şevket bey. Daha düne kadar aynalara küstüğünüzü
kendiniz söylediniz. Tipiniz biraz değişecek, ama Mickey Jagger’dan Robie Williams
çıkarmamı beklemiyorsunuz herhalde. Tanrı falan mı sandınız beni?”
“Hakkın var Şükrü,
niyeyse fena gaza geldim. Cengiz Kurtoğlu gibi görünsem
de yeter. Adam neredeyse 60 yaşında, ama karizması hala yerinde.”
“Bak o olur işte. Her şeyin bir oluru var, zorlamaya kalkarsak
evdeki bulgurdan da olabiliriz. Risk almaya değmez…”

Şevket Erbağlı
bıçak altına
yatar ve dinlenmeye çekilir. Yüzündeki ve vücudundaki birçok şişliğe
rağmen halinden çok memnundur kahramanımız…

Valla helal olsun Şükrü’ye.
Hem eli hafifti hem de tüm sözlerini yerine getirdi. Ne göbek kaldı ne bir şey. Burun da hokka gibi olmuş. Üste birkaç bin
lira versem defileye bile çıkartırlar beni, sırıtmam yani. Aynaya beş altı dakika gözünü kaçırmadan bakmanın keyfi de bir başka oluyormuş. Şişliklerin daha birçoğu geçmedi, onlar da iyileşince aynanın önünden ayrılmam artık.
Herif aldığı her
kuruşu fazlasıyla
hak etti. Dallama profesöre 500 bin verip kazıklanabilirdim. Alayı hava zaten
prof’ların. Kendilerine de laf söyletmiyor ibneler. Lan sen beni mağdur et, ondan sonra da tek kelime etmemi bekleme. Küfürlerden
destan yazarım sana amına koyayım. Neyse hem sinir hastası olmaktan kurtuldum
hem de 250 bin cebimde kaldı. Estetiğe 350, yağ aldırmaya 150 bayılacaktım, ikisini 250 bine
bağladık, çok iyi oldu. İktisat profesörü olacak adammışım,
hırsızlığı meslek seçtim. Yazık ettik kendimize yazık…

Bir haftadır geziyorum Mardin’i enfes bir yer yeminle. Kasımiye Medresesi,
Kırklar Kilisesi, Ulu Cami, Mardin Müzesi, Mor Gabriel Kilisesi, Deyrülzafaran
Manastırı, Zinciriye Medresesi, Mardin Kalesi, Beyaz Su falan rüyada gibiyim
anasını satayım. Şarabın da dibine vurduk iki üç gündür.
Meret iyi gidiyor burada. Sarhoşluktan mı kendimi daha bir yakışıklı görüyorum acaba?

Kafamdaki deli sorular, dikişlerimden daha fazla. Yeni bir hayata
balıklama dalacağız da nerede dalacağız.
Yurtdışına çıkmaktan vazgeçtim hacı, beni bu halimle
rahmetli anam bile görse tanıyamazdı, mafya falan nereden tanıyacak! Bu cümleyi
bir yerden hatırlıyorsun değil mi? Edebiyatta bile “tekrarlama” sanatı var,
Yunus Emre “Beni bende demen bende değilim, bir ben vardır bende benden içeri”
deyince “vay” diyorsun, ben bir iki kelamı tekrarlayınca “aman ya…” Bakışlarıma bile neşter vurmuş sanki Şükrü
reyiz, bokunu çıkarmış ama iyi yapmış. Yurt dışına yerleşmem, ama tatile çıkarım
artık.

Mardin’i çok sevdim valla. Burada bir restoran açıp kendi yağımla
kavrulurum. Üç beş kazanırım herhalde. Gerçi kazanmasam ne olur, evlerden gelecek
kira ve 10 milyonun faizi yeter de artar bile. İş de tutarsa pastanın çileği olur.

Buradan da bir ev bakmak lazım. Eski Mardin’den ev almalı. Yeni şehir dedikleri yer Beşiktaş ile Bahçelievler’in karışımı bir yer gibi hiçbir büyüsü yok. İstanbul’a da artık 6 ayda bir falan uğrarız. Eşi çoluğu çocuğu terk ettik, bir
iki sene hiç uğramasam da olur. Denizi özlersem Adana
yakın oraya geçerim, olmadı Antalya.
İstanbul’dan bir hafta on gün ayrı kalmakla
bir iki sene ayrı kalmak aynı şey olmaz elbette. Özlerim iki kıtayı birleştiren o muazzam şehri. Yine daldık gittik anasını satayım.
Daha yaralarım iyileşmedi, Mardin’den de ev bakmadık. O 7-8
daireyi İstanbul’dan almak lazım, değerlenecekse en çok orada değerlenir çünkü.

Yemişim yatırım uzmanını. Benim paramı benden daha iyi
kim değerlendirebilir hacı. Ahkam kessin diye
lavuğa tonla para bayıl. Kara geçersen
bilmem kaç oranındaki yüzdesini ver, seni zarara uğratırsa “Canın sağ olsun” demeni beklesin. Yok daha neler lan. Katil olurum yeminle, bana
tonla para kaybettiren adam karşımda hiçbir şey olmamış gibi durursa. İşbu sebeple paramı kimseye emanet edemem aga. Hırsız adamdan
canını iste daha iyi. Paranın kıymetini herkesten daha fazla biliriz biz. Kolay
mı ruhu bile duymadan adamın mangırlarını hiç etmek!..

Şimdiye kadar belki 1000 kişiyi soymuşumdur öyle ya
da böyle. 10-15 kez de yakalanıp içeriye girdik, ama kimseyi yaralamadım.
Hastanelik ettiler beni ama “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” havasına hiç
girmedim. Yakalanmışsam dayak yemeyi de hak etmişimdir. Adamın malını parasını çal, sonra da üste çıkmaya çalış. Kitabıma uymaz böyle bir aymazlık!.. Bizim de bir gururumuz var
neticede.

Neyse ki yakalandıklarımın üç beşinde silah olmasına rağmen beni silahsız görünce ateşlemediler
tabancalarını. Hem kendilerini hem de beni yakmadılar yani. Dayak dediğin nedir ki vücutta pek hasar bırakmıyor, ruha gelirsen... Ruhunu şeytana satmış adama koymaz öyle darbeler.

Ruhu şeytana satmıştık, ama şimdi arınma zamanı.
Restoran işinden kazandıklarımın
tamamına yakınını, hayır işlerine yatırayım diyorum. Az biraz birikim yapmam şart gel gör ki. Para kolay kazanılmadığı gibi kolay çalınmıyor
da. Bir şeyler ters giderse, hani zor ihtimal ama
ya olursa diye kenara köşeye biraz para koymam lazım.

Oldum olası iyimser değildim amenna. Hala kötümser takılmanın da
manası yok birader. Neticede milyonlar duruyor cebimde. Cep derken benzetmede
hata olmaz, büyükçe deri çantada yani. Etraf hırsız doluyken parayı her an
çaldırabilirim, otelin kasası ne kadar emniyetli olabilir ki? Mecburen bankaya
yatıracağız parayı, devletin soruşturması paranın
tamamının uçmasından iyidir. Hem kurcalasalar bile bir bahane buluruz artık
zamanı gelince.

Günler günleri kovalar ve Şevket Erbağlı’nın
vücudundaki şişlikler
neredeyse fark edilmez hale gelir. Ameliyat sargıları da tamamen çıkarılmıştır…

Vallahi aynanın önünden ayrılasım gelmiyor, fiyakam nasıl da düzeldi. Yıllardır
ilk defa kendimle bu kadar barışık hissediyorum. Estetiğe karşı olanları hiç anlamazdım, şimdi karşıma çıksalar
bir kaşık suda boğarım onları.
Estetik gerekliyse yapılmalı aga.
Benim gibi doğuştan tipsizlere
hayat zindan mı olsun yani? Ajda Pekkan, Harika Avcı ve onlar gibi estetik bağımlıları da adı üzerinde
işi pek bir abartıyorlar. Bir, iki, üç tamam da dört, beş, on yedi ne oluyor yani?

On yedi lafın gelişi yani yoksa Ajda Pekkan ile Harika Avcı’nın o sayıyı çoktan geride bıraktığını 10 yaşındaki çocuk bile biliyordur. “10 yaşındaki çocuk Harika Avcı’yı nereden bilsin” dediğini duyar gibiyim. Haklısın o, popülerlik sınavında sınıfta kaldıydı.
En azından son 20 senedir esamesi okunmuyor. Hem gerçek adı da Harika Avcı
değilmiş, kadının adı bile estetikli yani.

Hakikaten tipim epey düzelmiş ya. Mutluluktan ne kadar saçmaladığımın
bile farkında değilim, o derece. Yok artık, saçı sarıya
boyamak bize yakışmaz. Esmerlikten ne gördük bugüne kadar orası
öyle de “çakma sarışın” tabiri bir erkeğe yakışmaz. Saçını başını
platin rengi ya da beyaza boyatan zenci topçular ne güne mi duruyor? Para
içinde yüzsen de özentiysen özentisindir birader. Kıroluk parayla değil sırayla…
Zaten 250 bin
lira bayılıp bambaşka biri olduk hala neyin peşine düştük anlamıyorum.
Sarı saç da eksik kalsın. Rapunzel misali uzamaz bu saç zaten de ektirse miydik
acaba? Tamam kel değilim ama epey de seyreldi meret. Okyanusu
geçip derede boğulmuş gibi oldum ya lan.
Saçı niye düşünmedik ki, 250 binin içine katardık onu
da. Şimdi haybeden 8-10 bin lira daha bayılacağız.
Merdiven altı yerlerde yaptırmam aga, çuvalla paramız var icabında.
Saça başa gelene kadar yapılacak tonla iş var daha, ama hala goygoy peşindeyim. İnternetten satılık arsa
ve evlere bir bakıp sonra da İstanbul’a uçmalıyım. Satın alacağım
yerleri adamakıllı
gezmeliyim önce. Neticede para bayılıyoruz pul değil. Hepsinden önce
paraları bankaya yatırmalı, her gittiğim yere beton kadar
ağır çantayı taşımak bir yere kadar, hele ki çaldırırsak 18 milyonu, filmi sen seyret o zaman…

Bunca yıllık hırsızım ama malımı ya da paramı bir kere bile çaldırmadım
yalanına başvurmayacağım
tabi. Bizi de yedi sekiz kere madara ettiler. Evet, fark ettiğiniz gibi sayı hiç de az değil. Evim
barkım soyuldu, yankesiciler paralarımı çaldı, hatta dolandırıldım bile. Mağdurların haleti ruhiyesinden az çok haberdarım
yani…

Parayı yani yaklaşık 16 milyonu bankaya yatıran Şevket
Erbağlı,
2 milyonu da büyük oğlunun banka hesabına havale
etmiştir. Sırada İstanbul’a
gitmek ve Tarihi Yarımada bölgesinden iki üç, Beylikdüzü tarafından yine iki
üç, bir de Şişli
tarafından iki üç
tane daire bakmak kalmıştır.
7 tane daire satın
almaya karar verir sonunda. Dükkana ise gerek duymaz…
“İki oda bir salon daireye 750 çok
diyorsunuz. Üstelik apartman 37 yıllık. Neredeyse tarihi eser sayılacak. Muhit
epey düzgün ama 600 bin liradan fazla veremem buraya.”

“Valla beyefendi Fındıkzade Kızılelma Caddesi’nde bu kadar temiz bir daireyi
bulmuşsunuz, kaçırmayın derim bence. Sizin hatırınız için en son
700 bine bırakırım.”

“Arada emlakçı komisyonu falan da yok, gel şunu 640 bin liraya
bağlayalım.
Daha eşya falan alacağım sıfırdan. İkinci karıyı alıyorum, üstelik hatun da genç. Tutturdu
moderen eşyalar. Lan daha modern diyemiyorsun
sonradan görmüş karı. Valla taş gibi vücudu olmasa
çekmem bu kadar nazını ya neyse.”

“110 bin lira indirimi babamın oğluna yapmazdım ama
sizi sevdim Şevket bey, dediğiniz gibi olsun.”

Evi iyi paraya kapattık sayılır. 750 bin etmezdi tabi de 700 bine istediğine satardı adam. Ev sahiplerini kafalamak için türlü hikayeler
uyduruyorum. Bir daha evlenir miyim hiç, üstelik para içinde de yüzerken.
Gönlümüzü çeşitli cıvırlarla belli aralıklarla eğlendireceğiz artık. Onlara para yedireceğiz, ama dozunda. Sınırı aşmaya kalkan olursa
sepet havasını çalarım kendisine. “Bas bas paraları Leyla’ya bir daha mı
geleceğiz dünyaya” adlı şarkıyı da hiç sevmem. Parası varsa Leyla bassın bana parayı,
neticede David Beckham gibi adam olup çıktım. Tamam tamam yine abarttım, lakin
kendimi öyle görüyorum 43 yıl sonra tip düzelmiş boru mu aga!..

Mardin’de de evlenmeyip gönül eğlendirmeye razı olacak hatunu çok bulurum ya, benimki
sırf hayal anasını satayım. İstanbul’a sandığımdan
daha çok uğrayacağım anlaşıldı. İstanbul’da kalamam,
gerçi beni kimse tanıyamaz artık da çoluk çocuk, eş dost, mafyayla falan hiç karşılaşmayayım ne olur ne olmaz. Bununla birlikte 7’nci
daireyi de satın aldık.

Biri dubleks, biri dört odalı, ikisi üç odalı, üçü iki odalı Fındıkzade, Eyüp,
Vezneciler, Bomonti, Pangaltı ve Beylikdüzü’nden evler yaptık kendimize. 7-8
umuyorduk, 10 milyon bayıldık; iki de bizimkilere yolladık kaldı bana 5,5
milyondan biraz fazla para. Mardin’deki restoran için de 2,5 milyon gitse,
bankada kalan 3 milyonun faizi ayda 50 bin lira falan bırakır. Ana paraya dokunmamam
gerek. 7 dairenin kiralarından da 30 bine yakın para gelecek dersen,
restorandan hiçbir şey kazanmasam bile her ay 80 bin cepte.
Kumar parasını her ay ayırmam ve taş çatlasa üstüne çıkmamam lazım, yoksa bir
senede hiç ederim parayı…

“O kadar paran var hala niye kumar oynuyorsun” dediğinizi duyar gibiyim. Adrenalin, heyecan meyecan aga. Barbut, blackjack
falan oynayamadığım için at
yarışı, rulet, sayısal
lotoya falan kaptırmam herhalde kendimi. Kaptırmamam gerek yani. Kaptırmayız
herhalde, salak değiliz ya. Neyi kazanacaksam bu saatten sonra, piyangonun büyüğü vurdu
zaten. Kumara olan şevkim azaldı lan
yeminle.  “Para her derdin devasıdır”
diye boşuna demiyorlar aga. Az önce “paran var
derdin var” mı diyordum, çelişkiler hayatta tutar bizi, öğrenemedin mi Cevdet
abi!..

İstanbul’dan Mardin’e döner Şevket
Erbağlı.
Hemen ev bakar kendisine. 300 bine geniş
ferah bir daire bulur Eski Mardin’de…

Evin terası güzel avlusu da, burayı iyi buldum doğrusu. Fazla para da
bayılmadık. Dükkanı ayarladık, ama dizayn düzenleme falan derken bir ay zaman
lazım restoranı açmak için. Başlangıçta
fiyatları makul tutarız, işler arttığında
ufak ufak yükseltiriz fiyatları. Daha ilk aylarda para içinde yüzme gibi bir hedef
koymamak gerek. Adım adım ilerleriz artık.

Yaklaşık
bir ay sonra…

Restoranı planladığımızdan biraz erken açtık, ama iyi oldu
iyi. Yazın ortasında müşteri de yağıyor maşallah. Ustanın eli
de epey lezzetli, bir porsiyon isteyen bir tane daha istiyor. Üç günde bile
bayağı para kazandım, böyle giderse yakında tam
köşe olurum. Üç ayda bir insanın talihi bu
kadar değişir mi, şaşırdım kaldım vallahi. Bir kez daha dönmese bari
feleğin çarkı.

Mardin güzel çok güzel bir şehir, iki üç ayda
epey bağlandım buraya. İstanbul’u da hiç özlemedim. Başka bir şehirde yapamam sanıyordum, ama çok yanılmışım. İyi ki de yanılmışım,
bambaşka bir hayata merhaba dedim böylece.

“Hüsnü usta bana da bir buçuk yapsana, acısı bol olsun. Bol olsun ki
dertlerimizi bir nebze olsun unutalım..”
“Tamam efendim, on dakikaya hazır olur bol
acılı kebabınız.”

Et lokum gibi, iyi de pişmiş. Milletin neden akın ettiği ortada. İyi ki tavsiyelere uyup almışım Hüsnü ustayı. Hem
ağzı var
dili de yok, halim selim bir adam. Yalnız, garson sayısını üçe çıkarmak lazım,
iki kişi yetişemiyor bu kadar müşteriye. Aslında garsonluğun kitabını yazarım, hırsızlıkta kesat
dönemlerde az çalışmadım
esnaf lokantalarında. Ne var ki patron adam şef garsonluk mu
yapar, imajı çizdirmeyelim durduk yerde.

“Ne demek Bülent Bey kirayı ödemiyor Davut. Bu işleri halledesin
diye sana maaş veriyorum, bir de üstüne
prim veriyorum. Kiracılarla kavga etmeyeyim, durduk yere canım sıkılmasın diye
vekilharç tuttum, adamın dediğine bak. Bir şekilde al parayı ve evden bir an evvel siktir olup
gitmesini sağla o adamın. Ne bileyim ben ne yapacağını, onu da sen düşün.
Adamı fazla hırpalayıp da kaş yapayım
derken göz çıkarma sakın. Her şeyi biz hatırlatmayalım amına
koyayım. Hem sinirimi hem ağzımı
bozdun Davut, kapa telefonu kapa…”

Kiracı milletiyle uğraşılır mı arkadaş? Sırf sinirim
tepeme çıkmasın diye vekilharç tuttum. Fazla para vermiyorum diye savsaklıyor işi pezevenk. Yaptığı nedir
ki, alt tarafı yedi tane kiracıdan paraları toplayıp benim hesaba havale
edecek. Bunu da iş görüp, maaşım yetersiz diye ağlıyor yavşak. Ek gelir diye
baksa olaya, ne kendini üzecek ne de beni halbuki.

O Bülent yavşağı da para içinde yüzüyor.
Metresinin oturduğu eve her ay 4 bin lira bayılmak zoruna gidiyor herhalde götün. Hoşuna gitmiyorsa karıyı
sepetle, ben de başka bir kiracı bakayım gavat. Ne emmeye geliyor ne de gömmeye
puşt. Diğer altı kiracım üç beş gün aksatsa da kirayı takır takır ödüyorlar iki aydır. Neyse bunları düşünmemek
için adam tuttuk, Davut beceriksizi yine alt
üst etti dengemi. Şu işi halledemezse başka birini bulacağız artık. Nasıl başlarsa öyle gider,
yüz vermeye gelmez böylelerine…

Aradan üç ay geçer ve soluğu İstanbul’da
alır kahramanımız…
“Davut denen adam
beceriksiz çıkınca onu kovup seni aldık Barış, sen de böyle yaparsan ben nasıl huzura ereceğim bir söylesene? Bülent denen hırbo verecek o 4 bini, lama cimi yok.
Daha fazla kira vermek istemiyorsa göndersin o orospuyu evimden. Karı sıçtı
zaten beş ayda evin içine,
bir dünya masraf çıkarmış. Depozitoyu da iade etme Bülent götüne. İtiraz ederse evin halini gösterirsin. Eşek bağlasan durmaz hale gelmiş
neredeyse. Karı ne yapıyorsa evde artık. Millet kafayı yemiş ya.”
“Tamam efendim.”
“Tamam efendim de
ben niye geldim Mardin’den buraya. Sana iki gaz vermek için 1800 kilometre yol kat
ettim lan. Uçağa mecbur kalmadıkça binmediğimi bilmiyor musun? Şimdi gelmişken iki üç hafta kalmalıyım İstanbul’da. Durduk
yere içeri girdik. Biriniz de bu kadar laf yemeden halledin şu işleri.”

Aradan bir ay geçer ama kahramanımız hala İstanbul’dadır
dönmemiştir Mardin’e…

“Gülüm niye böyle yapıyorsun ya. Hadi gidelim Mardin’e birkaç aylığına. Dönmek
istemeyeceksin İstanbul’a. Bülent denyosu ihmal etmiş, ama Mardin’de kraliçeler gibi yaşatacağım seni
Bahar.”
“Ay tamam, insanı
sık boğaz etme Hasan. Gideriz
Mardin’e, ama evi başkasına
falan kiraya verme. Bakarsın Mardin’deki evi kiraya vermek durumunda kalırız.”

Baharla anlaşamadık aga.
Bir kere çok genç, büyük oğlum 22 yaşında, sevgilim  ise 19.  Hem matematiğe hem mantığa hem kimyaya hem de
fiziğe ters. Olacak iş mi allasen. Başta neden anlayamadım ki
durumu!.. Aşk insanın gözünü kör eder diye boşuna demiyorlar. Saçma bir
heyecana kapılıp gittik, neyse ki çabuk uyandım rüyadan.
Su gibi de para harcıyordu
karı. Genç menç, ama parayı ezmeyi kırk yıllık orospulardan daha iyi biliyor.
Eski kırığı olan sanayici Bülent iflas etti bu Bahar
yüzünden. Tamam, tek sebebi genç metresi değildi, ama o da tuzu
biberi oldu. Yol yakınken vazgeçmem
iyi oldu bu sevdadan. Aslında o gün Barış denen hırboyla birlikte gitmeyecektim kızın
evine, oldu artık yapacak bir şey yok, yaşanması gerekmiş.

Gelmişiz 43 hatta 44 yaşına, bu
dünyada madik yemeyiz artık sanıyoruz. O kadar paramız var tongaya basmayız
diye umuyoruz, ama belayı paratoner gibi üzerimize çekiyoruz arkadaş. Bahar’ın kasırgasından iyi kurtulduk sonbahar bitmeden.

Arada böyle kelime oyunları yapıyorum ki, iki gül diye yoksa meraklısı değilim. Para içinde yüzerken ciddi olmak gerekiyor çünkü. Demem o ki
zenginsen kurbağalama stili yüzemezsin denizde havuzda
derede çayda falan. Yüzeceksen sırt üstü yüzeceksin ki millet hava nasıl atılır
görsün. Gerçi yüzmekten pek haz etmem ya neyse. Bunu daha önce belirtmiş miydim? O kadar olacak hacı, tekrara düşmeden hikaye mi
anlatılır!  Ne sanıyorsun beni Anton Cehov falan mı?

Tekrara düşelim de ofsayta düşmeyelim şu hayatta aga. Futbolla aran pek yok mu?
Ne kadar var peki? Hiç öyle sıkılma, bendeki iç hesaplaşma bittiği zaman sorular başlar. Suallerimin muhatabı da sensin kusura kalma da. Şu saatten sonra kimi bulayım bir söyle
hele? Ne… Bu kadar özveriye, üç kuruş para koklatmadım mı? Aşk olsun Cevdet abi, aramızdaki ilişki manevi sanıyordum, sen de mi sömürmeye
kalkıyorsun kardeşini!..

Maddiyat diyorsun da ilk başta 18 milyonun olduğu hesapta şimdi kala kala 3 milyon kaldı.
Restoran ve kiralardan gelen gelirlerin olduğu hesapta da 4
milyon birikti sayılır.
Fena gitmiyoruz ama daha iyisi de olabilirdi. Bu arada at yarışı,
rulet mulet onlara da fark etmeden 6 ayda 1 milyona yakın para bayılmışız.
Sorsan, kumarı azaltarak bitiriyordum, nerde. O beni bitirmeden bir çare
bulmalı acilen.

Kumar baronları peşime takılmayacağını bilsem 1 milyonu makinelere gömeceğim de kazarayla
kazanırsam dar ederler bana hayatı. Baştan kaybetmeye
giderek de kumara oturmak salaklığın
daniskası olur. 6 ayda 1 milyonu kaybettik belki,
ama arada sırada ufak miktarlar kazanıp kazanıp geri verdik kasaya yani.

Nereden bakarsan bak, ayda 200 bine yakın para kaybetmişim 180 günde. Kumara fena kaptırmışız kendimizi fena. Hırsızken
de kazanıp kazanıp
kumara yatırıyordum
şimdi de. Ne değişti anasını satayım. Bu
kez daha fazla kaybediyorum, bununla övüneceğim neredeyse.

Yok ağa bu böyle gitmez, Kıbrıs’a en az üç sene falan uğramamak lazım. At
yarışı, sayısal falan neyime yetmiyor ki boşuna macera arıyoruz. Hem onlara
ayda en fazla 10 bin falan gider herhalde. Zaten at yarışında bankolara basmak
yerine sürpriz peşinde koşmanın keyfi daha başka oluyor.
Elimize fazla para
geçmezken bankoya gidip para bastıkça basıyorduk, milyonlar geçti elimize
sürpriz peşinde koşuyoruz. Hayat gerçekten epey garip. Bugün ak dediğine yarın
kuzguni siyah muamelesi yapabiliyorsun.

Onun muhasebesini yap, şunun muhasebesini yap, bunun muhasebesini
yap… Hesap kitaba kafa yormaktan beynim fena
bulandı. Hayatı akışına bırakmayı ne zaman öğreneceğim acaba? Yerimde
olmak isteyen binlerce insan vardır. Hırsız olmak isteyen demiyorum, milyonlara
sahip olmak isteyen diyorum. Kim paraya hayır diyebilir ki!.. Öyle artist
tipler var tabi de, hem sağlık hem
para tadından yinmez aga.

Çok mu şey istiyorum. Lan zaten para içinde
yüzüyorum, sağlığım da şimdilik yerinde,
bir insan daha ne ister? Nankörlük kitabımızda yazmaz bizim. Biraz da sizler
için birkaç dua ederim. Hırsızın duası ne kadar kabul olur, onu bilemem ama.
Her şeyi de benden beklemeyin canım, taşın altına
elinizi biraz koyun.

Şaka maka 5-6 ayda hayatımızı
rayına oturttuk çok şükür.
Yalnız, kumarı epey
bir azaltmam lazım. Hep değindiğim gibi daha fazla ne kazanacağım Allah’ını seversen. Şu saatten sonra keyif için kumar oynayacağım. Al
sana miat ise miat, biraz da havanı sen at…

Restoranın diğer şubesini Urfa’ya mı
yoksa daha yakındaki Diyarbakır’a mı açayım acaba? İstanbul epey uzak kaçar, olmaz. Her yere birden koşamam ki. Diyarbakır’a açayım, gider gelirim gün aşırı. Üçüncü şube hayalin ötesine geçemez
ya, kendimi bir deneyeceğim yapacağım mı yapamayacağım mı diye. Baktık
zarara uğradık,
hemen kapatırız ikinci
şubeyi dört aya
kalmadan. Hırsızken hep kaybediyorduk şimdi ihtimaline
bile dayanamıyoruz. İnsanın biti
kanlanmaya görsün şımardıkça şımarır, kendini bir halt sanır. Benimki de o
hesap…

Yel değirmenlerine karşı Don
Kişotluk yapmanın manası yok. Demem o ki
tuhaf aksiyon ya da maceralara atılmanın bir yararı olmaz. Genç girişimcileri desteklemek bana mı kaldı Allah aşkına!.. Devlet ne güne duruyor? Kaldı ki başarıyı yakaladıklarında anında tanımazlar seni. Yaptıkları anlaşmanın haksız olduğunu iddia eder dururlar. Sonra adın “sahtekara” çıkar. Bu şekilde
anılmak hırsızken koymuyordu da para babası olduk ya fena koyar. Aman ha,
girmeyelim böyle serüvenlere.

Genç girişimciler, beraber atıldığımız projeyi başaramadılar diyelim. Zarara uğrayan ben olacağım. Beş kuruş koymaya yanaşmıyorlar
çünkü. Heriflerin üç beş aylık
yemek paralarında gözümüz yok
da insan yalandan “şu kadar param var, verebilirim” der. Enayi
arıyorlar enayi. Boşuna “İnsanoğlu çiğ süt emmiş” demiyorlar.
Kediler nankörlükte insanların yanına yaklaşamaz, kime neyi
anlatıyorsunuz Allah aşkına!..

Kendimden biliyorum da bu kadar emin konuşuyorum tabi. Bana
hırsızlığın en ince numaralarını öğreten Galip amcanın evini ilk fırsatta soyan bendim. Üstelik adamcağız
benden hiç kuşkulanmadı. Belki de
bana çaktırmak istememiştir. Ustasını geçtim diye övündüğünü de
hiç sanmıyorum. Bu piyasada en sevdiklerine bile yeri geldiğinde kazık atmıyorsan
işinin hakkını
vermiş sayılmazsın. Bunu bilir bunu söylerim. Anlayacağın,
bildiklerimde pek bir boka yaramayan şeyler…

Farkındasındır, yaptığım kahpeliğe bir bahane
bulmaya çalışıyorum. Sözün gelişi bir, yoksa çeşit çeşit bahane aradığımın bilincindeyim. Neyse ki ruhumu tamamen şeytana satmadan parayı buldum. Ne kadar ileri gideceğimi ben bile bilmiyordum yoksa.
Kural tanımaz bir
serseri denemez benim için. İster istemez, kimi kurallara uyuyorsun
hayatta. Mafyayla şaka olmaz, bunun bilincindeyim. Bu yüzden
hep temkinli davranıyorum. Parayı bastırdık kimliği falan değiştirdik de, bir yerde açık vermemişizdir inşallah.

“Şevket Erbağlı” oldu mu sana “Hasan Fehmi Torbalı.” Herif yerine geçtiğimi bilse servetimde hak talep eder mi acaba? Bu sorunun yanıtının aranmasını hiç istemiyorum. Ölmüş olan birinin nüfus kağıdını almak epey
riskliydi. Yarın bir gün tüm paralarıma el koyabilirlerdi. Şimdi de aynı tehlike mevzubahis, ama bir çıkar yol bulmaları için
avukatları devreye sokabilirim en azından.

Eş dost akrabayı geçtim ama
mafyanın elinden kurtulmak için kimliği tamamen değiştirmeliydim.
Tipimin değişmesi onları
kandıramazdı tabi. Estetik ameliyatı geçirdiğimi çoktan çakozlamışlardır da,
hangi adam kime benzedi bilmiyorlar tabi.
Kaçtığımdan
beri evdekilerle irtibat kurmadığımı öğrenmişler. Hoş, büyük oğlana “parayı bankadan çektikten sonra evde sakla” demem iyi oldu. İki milyon liranın izini sürüp bizimkileri tehdit
edebilirlerdi. “Annen parayı en güvenli yerlere saklasın” dedim. Bizim hanımın,
daha boşanmadık “eski karı” demenin anlamı yok
yani, en becerikli olduğu konu, gizleme.
Bunca yıldır hırsızım, bizim karının sakladığı paraları bir
kere bile bulamadım. Birkaç kere adamakıllı
arama yapmıştım
hani. Hırsızların işi hiç kolay
değil. Hem bizimkilerde para olduğu akıllarına
gelmez, eskisi gibi kıt kanaat geçinmeseler de öyle kaptırıp gitmediler, takip
ediyorum yaşantılarını.
Eskiden 3 bin harcıyorlarsa şimdi en fazla 6 bin harcıyorlar. Bazen onun çok altına düşüyorlar.

Ben evi terk edince
küçük oğlan da işe başlamış. Babası gibi sefa pezevengi olmamaları çok iyi
çocuklarımın. Kız da biraz büyüyünce kocaya varır. Kafam daha rahat olur yani.
Bizim karıyı pek beğenmezdim, ama evi çekip çevirmede
bana beş basar, onu da söylemeden geçmeyeyim.

Şevket Erbağlı
yani yeni adıyla Hasan Fehmi Torbalı, iki aydır ikinci restorantını  da işletir
hale gelir…

Diyarbakır’daki lokanta büyük falan değil, ama iyi para
getiriyor. Biraz genişletsem mi acaba dükkanı? Bu mevsimde iyi iş olmuyor, kışı beklemeli. İki üç ay bekleyeceğiz artık. Tez canlı olmanın en kötü yanı da bu,
her iş hemen bitsin istiyorsun. Mardin’deki
dükkanı genişletmeye gerek yok, bahçesi kocaman zaten.

İstanbul’daki kiraları da
aksatmıyor kiracılar. Barış başta leylaya bağlamıştı, lakin iki ay içinde kaptı işi. Bankadaki faiz de fena para getirmiyor, gerçi faizler biraz düştü ya neyse. 10 milyon lira yaptık parayı
neyse ki. Kumarı da azalttık iyice, fena olmadı. At yarışında sürprizleri
bulurken, bu kez bankolardan yatar hale geldik. Kazanamadık, ama çok da
kaybetmedik Allah’tan…
Diyarbakır
Mardin’den 1 , bilemedin 1,5 saat. İki saat de neden iki
buçuk saattir yoldayım ya. Burada bile trafiği buldum sonunda. Neyse
ki Diyarbakır’a vardım da eziyet bitti. Hesapları kontrole de iki üç günde bir
gelinmez ki. Sanal muhasebe olayını adamakıllı öğrenmem şart oldu. Bilgisayarla aram oldum olası iyi değil, epey mesai harcayacağım anlaşıldı.

“Oğlum, sermayeyi kasaba mı devrettiniz?
Neden bu kadar pahalı kıyma ve bilimum et. Aylardır aynı yerden alıyoruz malı, ama
değiştiririz yani,
neticede ölene kadar anlaşma yapmadık elin
kasabıyla. Söyle o “Şenol Kasap”a ayar çekmezse
fiyatlarına, alışverişi keseceğiz yarına.”
“Emrin olur
patron.”
“Sebze ve
meyvelere de bir dünya para verir hale gelmişiz. Şişiriyor musunuz lan yoksa hesapları, bunlar ne?”
“Yok valla Hasan
Bey, iğneden ipliğe her şeye zam geldi. Geçen haftaki hesapla bu haftaki arasında iki
kat fark neredeyse.”
“Bana hesap kitap
mı öğretiyorsun Dursun!.. Zamdan falan
haberimiz var tabi ki Jüpiter’den gelmedik buraya. Hal’den malları daha uyguna
alın. Sanki İstanbul’a gönderilmiş malları alıyorsunuz
lan. Köyde yetiştirilip burada satışa çıkarılıyor. Mazot bahanesi falan da yok yani..”
“Temizlik
ürünlerinde de gereksiz harcamalar var. Cif almayın da bir düşük
markayı alın, ne
olur yani. O da temizliyor bu da. Kendi şirketinizmiş gibi bakın şuraya biraz. Müsrifliğin lüzumu yok. Gündüz 1’de ışıklar
niye yanıyor lan, sonbahardayız kış bile değil üstelik. Neyse ben Mardin’e dönüyorum,
haftaya uğrarım artık. Dediklerimi aklınızdan çıkarmayın.”

Dükkandaki elemanların hepsini kapı dışarı etmenin zamanı gelmiş de geçiyor. Birlik
olup para araklıyorlar belli. Kimse kimseyi ele vermedi, ama hesap kitap
ortada. 5 kuruş kazandık sanıyoruz, meğer 2 kuruşunu hiçe ediyorlarmış amına koyayım.
Buralarda işsiz adam çok,
yerlerine adam bulurum hemen. Şükran’a söyleyeyim de hafta başında
ekibin tümünü değiştirsin aşçı da dahil…
Kebaba doydum Mardin’de.
Gerçi tükkanda ev yemekleri de var, ama kebabın yeri bir başka oluyor. Her ne kadar yemek yapmayı bilsem de çoğunlukla üşenip restoranda yiyoruz yemeği. Garsonlar bahşiş yerine zılgıt
yedikleri için pek memnun değiller hallerinden. Özetle Mardin’deki ekip iyi iş çıkarıyor,
Diyarbakır’dakiler gibi puştluk peşinde değiller.

Günler karbon kağıdına
konmuşçasına
aynı geçiyor. Can sıkıntısından 8-9 ayda Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da ne kadar şehir varsa gezdim. Kahramanmaraş ile Adana’yı da sayarsan Akdeniz’i de yarıladık şimdi kabul et. İşlerin başına dönmek
zorunda kalmasam, tüm yurdu tavaf edeceğim yeminle. Bir bakıma Hac ibadetini yerine getiriyorum yani.

Devran dönüyor, dünya dönüyor, Mevleviler dönüyor, topaç dönüyor, çark dönüyor,
bir tek sen dönmüyorsun. O “sen” diye tabir ettiğimiz kişi kim peki? Acilen yeni bir sevgili yapmam lazım, günler çok monoton
geçiyor. Bu sefer yaşı yaşıma biraz daha yakın birini bulmam lazım. 44
yaşındaki karıyı ne yapayım lan,
35-38 arası iyidir. Sen de “Vur” deyince öldürüyorsun
Cevdet abi. Sırtımı dönmemem lazım sana anlaşıldı.

Siparişi verdik diye üç gün içinde kargo ulaşmıyor elimize. Yani it ürüdü diye kervan
yola dizilmiyor erenler. Bir şeyi dilersin ama gerçekleşmesi aylar hatta yıllar alabilir. Az biraz sabırlı olmayı öğrenemedim gitti. İkinci en sevmediğim huyum bu. Gerçi birincisi yani hırsızlıktan kurtulmuştum ya neyse. Hatırlatmasan olmuyordu yani hafız. Moral bozmakta
üstüne yok senin de.

Sırttan vurma konusunda üstüne yok dedim. Ağırlık yapıyor diye vicdanını yanında taşımıyorsun,
onu da anladık.  Biraz
insaflı ol bari. Değişmeye çalışıyoruz da ha deyince birdenbire bambaşka biri olamıyorsun, sekiz ayda ancak bu kadar yol
alınır. Ne kelam etsem de Cevdet abi alınır. Bu kadar hassas olmaya gerek yok
diyorum.  

Hala umursamaz, rahat, kaygısız ve bencil bir adamım lakin merhametli olmaya başladım. Sana yalan borcumuz yok herhalde.
Geçenlerde iki damla yaş süzüldü gözlerimden. Kebabın pul biberinin çok kaçtığı bir
rivayetten ibarettir. Bir yetimin çaresizliğine üzüldüm ben. Üzülmekle kalmayıp karnını doyurup
cebine 200-300 lira koyduk. İş de verdim restoranda. Hayrımız sadece
kendimize dokunmuyor, bunu da bil…

Kumarı tamamen bırakıp hayır işlerine daha fazla eğilmek istiyorum. Üç kuruş kazanmak uğruna beş kuruş kaybetmenin ne kadar salakça olduğunu milyonlar elime geçince kavradım nedense. Para, adamın dimağını da açıyormuş geç çakozladık davayı, ama anladık yani.
Ömür billah cahil kalabilirdim bu hususta, neyse ki verilmiş sadakam varmış. Evet
evet Allah’ın sevdiği kuluymuşum ki aydınlanma pek gecikmedi, sittin sene acı çekebilirdim belki de…


İkinci dükkanı da açtık, ama yine de bir şeyler eksik sanki. Hobi mobi edinsem
ne olur Mardin’de. Tenis sporuna ilgi arttı burada da 44 yaşından sonra en zor
sporlardan birine başlamak da komik kaçar. Elime pinpon raketinden başka raket
almışlığım yok üstelik. Raketin nasıl tutulması gerektiğini bile tam bilmiyorum
daha. Gerdekteki yeni gelin gibi olmayalım sonra. Millet ağzıyla gülmeyi
bırakıp kıçıyla güler kesin. Gerçi sahip olduğum milyonlar, gülme faslını ben
yokken yapmaya mecbur kılar onları ya neyse. Demek o ki, tenis yaş iş yaş…

Eskiden “elalem ne der?” diye pek aldırmazdım parayı bulduktan sonra bir
kompleks başladı ki bende sormayın gitsin. Ezikliğim had safhaya ulaştı valla. Güç
sevdalısı oldum, sanki tahtın tek varisiyim de sabırsızlıkla tac giyme
merasimini bekliyorum. Vurdumduymazlık ne güzel  şey halbuki, hiçbir şeyi takmadan yaşamanın
hazzı hiçbir şeyde yok. Gel gör ki parayı bulunca kaygıların artıyor ister
istemez.

Bu yaştan sonra hobi yaş iş hacı. Acilen bir sevgili yapmam gerektiğini
yineliyorum. Yineliyorum da ortam yok ki anasını satayım. Bu yaştan sonra
sikindirik kurslara da yazılamam. Hem İstanbul’daki gibi bin tane çeşit yok
burada. İngilizce kursuna çocuk yaştaki gençler gider, 35 yaşındaki kadının ne
işi olur yabancı dille. Sevgili yapamam yani İngilizce kursundan.

Erkek adamız sonuçta aklımızın sekste olması gayet normal bir durum. Üstat Freud
boşuna yıllarını vermemiş psikanalize. Üstelik para içinde yüzerken adada
balıksız kalmış gibi oldum. Sevgiliyi İstanbul’dan getirdik olmadı. 19-20
yaşındaki kız sıkıldı buralardan. Bir de beni adamakıllı yolmaya kalkınca
şutlamak zorunda kaldım. Bakma sen, iyi oldu. Neredeyse iki kuşak fark vardı
aramızda. Ben lacivert diyorum o siklamen anlıyordu. O kadar vahimdi durum.

Mardin’den İstanbul’a geçip bir iki ay takılmam lazım metropolde, burası da çok
dingin kardeşim. Şükran bir iki ay idare eder hem Mardin’deki hem de
Diyarbakır’daki dükkanları. İyi ki onu işe almışım, en sıkıntılı sorunları bile
tereyağından kıl çeker gibi çözüyor. Güzel değil, ama çok zeki. Bana da böyle
bir çalışan lazımdı zaten.

Hasan Fehmi Torbalı yani eski namıyla Şevket Erbağlı İstanbul’a bir iner pir
iner. İki ay der, ama beş aydır dönememiştir Mardin’e. Mevsimler değiştikçe
değişir, ilkbahara şunun şurasında kaç gün kalır, ama kalıcı bir sevgili
yapamaz kahramanımız. Tek gecelik ya da iki gecelik entegreli ilişkiler tadar
bu süreçte…

Kafama göre bir karı bulamıyorum arkadaş. Çılgın tiplerin alayı da 30’un
altında mı olmak zorunda! Ve ben niye uçarı bir hatun arıyorum, sırf evlenmek
istemesin diye mi? Bir kez daha dünya evine girmemekte kararlıyım usta.
Milyonları bir karıyla, hadi çocuklar oldu onlarla da paylaşmak istemiyorum.
Öyle olsaydı evdeki karıyı ve üç çocuğu bırakmazdım babasız.

Metres ise metres, on tane tutarım demekle olmuyor o iş. Nikahlı karın
aldattığını öğrendiğinde donuna kadar olmasa bile epey bir şey alıyor senden
boşanınca ve hafifledikçe hafifliyorsun hem manen hem madden. Ne gerek var
böyle bir müsrifliğe, madem yeni bir hayata başladık, sultanlığı da doyasıya
yaşamayalım mı aga!..

Birlikte olduğum hatunlarla iki üç gün geçirince milyonlar içinde yüzdüğümü
anlamıyorlar, ama süre iki haftayı falan bulunca salak olmadıkları için durumu az
biraz çakozluyorlar. Belayı üzerimize mi çekiyoruz nedir? Ağabeyi, sevgilisi,
pezevengi ve hatta babasıyla plan kurup beni tahtalı köye göndermeye çalışan
bir karıyla evlenirsem, hayatta kalamaz eşek cennetine bilet almış olurum
zaten. Evlenmemek istememin bir nedeni de bu. Kabul et Cevdet abi, mazeretim
epey yerinde.
Karılarla aramda
resmi bir bağ olmayınca milyonlara kavuşmak onlar için hayal oluyor. Beni ancak
canımla tehdit edebilirler ki öldürdükten sonra ellerine beş kuruş geçmeyeceği
gibi hapislerde çürümek de işlerine gelmez haliyle. Blöflerini görmeyeceğimi
bilirler salak değiller çünkü. Kuru gürültüye kolay kolay pabuç bırakmam, lakin
ellerine koz verdik mi ayvayı yediğimizin resmi içeceği olur. O yüzden adımları
sağlam atıp mandepsiye basmamak lazım.

Mardin’e birkaç hafta hatta ay daha dönmeyebilirim. Şükran durumu iyi idare
ediyor. Ufak tefek bir şeyler götürüyordur kasadan da onun hakkı artık.
Dükkanları hatuna bıraktıktan beri ilk dükkanın cirosunda yüzde 40, ikinci
şubede yüzde 25 artış oldu beş ay içinde. Yüzde 15 ile yüzde 20 arasında götürdüğünü
de varsaysak uçurmuş bizi Şükran.

Dönünce de ona bırakayım işin idaresini. Kim bilir ne yenilikler getirmiştir
dükkanlara. Zam yapmam maaşına ve böylelikle kardan pay almasına göz yumduğumu
hissettiririm. Bizi de salak sanmasın, az çok anlıyoruz hesap kitaptan. Kimi
açıklarını görmezden geldiğimizi bilsin.
“Şükran benim ben Hasan
Fehmi. Arkadaşın dükkanından arıyorum, cep telefonum havuza düştü. Kızım nisanın
ortasında ne havuzu olacak, kapalı havuz tabi ki. Antalya’da falan değilim. Hem
orda bile deniz suyu sıcaklığı pek yükselmedi. Hiç mi coğrafya görmedin okulda!
Denizler nerede olursa olsun geç ısınır, geç soğur. Antalya’da gölgede 25
derece sıcaklık varsa, deniz suyu sıcaklığı 20’yi bulmaz bu mevsimde. Geyiğe
döndü bu konuşma iyice farkındasın değil mi?”
“Haklısınız Hasan
bey. Konuya bir türlü giremediniz sanırım. Cep telefonunuz havuza düştü diye
beni aramak istemediyseniz tabi.”
“Tabi ki o
nedenle aramadım. Ben iki üç ay daha İstanbul’dayım. Mardin ve Diyarbakır’da
işleri iyi götürüyorsun, bu şekilde devam et. Sıkıntı veren yok değil mi sana?
Bu heriflere yüz verirsen tepene çıkar. Gerçi kime anlatıyorum ben, sen adama pabucunu
ters giydirirsin yeminle.”
“Hiç merak
etmeyin efendim. Birkaç eleman su koy vermeye kalktı, kapının önüne koydum
anında. Yerlerine daha genç ve dinamik iki adam aldım. Menüye yeni birkaç lezzet
ekledim. Birkaç promosyon düzenledim. Satışlarda yükselme oldu fark
ettiyseniz.”
“Fark etmem mi
hiç? Aynen böyle devam et Şükran. Yaratıcı fikirlerine gem vurma. Benden sana
tam destek, aman gevşeme.”
“Eksik olmayın
efendim.”

“Dükkan için o kadar şey yaptım, zam isterim” diyemedi çünkü benim de bazı
şeyleri yüzüne vuracağımdan çekindi. İkimiz de şimdilik aptalı oynayalım
bakalım. Halimden memnunum, o da memnundur herhalde. İşin bokunu çıkarıp payını
abartmaya kalkarsa kulağını adamakıllı çekeriz Şükran’ın. Alnımızda enayi
yazmıyor herhalde.  Bunu da az önce
söyledim. Tekrara çok düşmeye başladım da monolog yapıyoruz şurada, diyaloğa
hiç yanaşmıyorsun ki Cevdet abi. Halbuki iki kelam etsen, kelimelerimi de ona
göre seçerim, değil mi?

Aradan bir hafta geçer ve Hasan Fehmi Torbalı, tam düşlediği gibi birini bulur.
39 yaşındaki  Meltem çılgın olduğu kadar
evliliği hiç düşünmeyen bir duldur. Çocuğunun olmaması da ayrı bir avantaj.  Meltem’in Beşiktaş’taki evinde kalmaya başlar
kahramanımız. İstanbul’a sık geleceğini anladığında Bahçelievler civarında çatı
katı küçük bir daire satın almıştı. Oraya da ara sıra giderlerdi artık…

Bu Meltem beni öldürecek, yatakta ne numaralar biliyor öyle. Karıyla iki kere
yattık bir hafta içinde, ikisinde de haşat etti beni. Doymak da bilmiyor,
iliğimi sömürdü. Fena da olmadı, ama genç değiliz ki birader, 20 yaşında mıyım!..
Gel de Meltem’e anlat, neredeyse surat yapacak karı.

Birkaç küçük hediye aldım da yüzü gülüyor Allah’tan. Karıyla yatmamak için
bahaneler arıyorum lan, şaka gibi. Ne hallere düştük. Takviye vitamin, ilaç ne
bulursam almam şart artık. İliğim kemiği kurudu. Böyle bir hatunu bulmuşken
daha ne istiyorum. Benimki de şımarıklık valla…
“Hayatım bittim, tükendim
ya. 40 dakika içinde üçüncü kez sevişelim diyorsun. Biraz müsaade et, soluklanıp
dinleneyim.”
“Ayol daha yeni
başladık, ne çabuk tükendin. Ben seni havaya sokmasını bilirim.
“İlik gibi
hatunsun yeminle, hadi yiyişmeye devam…”

Meltem’le Mardin’e dönmemiz iyi oldu aslında. Beni fena bağladı kendisine. Gözü
de tok gibi, milyonlar içinde yüzdüğümü anlamasına rağmen onu isterim, bunu
isterim de yapmıyor. Alınca da hayır demiyor, lakin o kadar da olu. Ne mi aldım?
2 ayda kocaman iki tane tektaş dışında pahalı bir şey de almadım ki. Yalnız
Şükran’ı hiç sevmedi bizimki. Kov deyip duruyor. Dükkanları 7 ayda ihya etti
nasıl kovarım Şükran’ı? Bir çıkar yol bulacağız artık.

“O yelloz karı yine burnu havalarda dolaşıyordu restoranda Hasan. Niye bu kadar
yüz veriyorsun şuna. Sana kov diyorum, yeni müdür alırız diyorum
dinletemiyorum. Akraban falan da değil bildiğim kadarıyla. Yoksa eski numaran
mı, kıyamıyor musun?”
“Ya ne akrabası
ne eski sevgilisi Meltem. Kız işini iyi yapıyor ve bana çuvalla para
kazandırıyor iş bitiriciliğiyle. Neden sevemedin gitti Şükran’ı anlamadım.”
“O karı para
çalıyor kasadan Hasan. Ocağına incir ağacı dikecek.”
“Kasadan para
çalıyor ne ya? Hesaplarda oynama yaptığını biliyorum evet. Göz yumdum ona ben,
abartmadığı sürece. O da bunun farkında, neredeyse iki sene oldu zam diye
ağzını açmadı. Bunlar hassas dengeler, sen karışma. Şükran’la da ters gitmemeye
çalış. Arada ben kalmayayım.”
“Arada kalırsan
onu mu seçersin Hasan? Söyle de ona göre vakit kaybetmeden döneyim İstanbul’a.”
“Ben onu mu dedim
şimdi. Çok zorlanıyorsan Şükran yokmuş gibi davran. O da bunu dert
etmeyecektir. Neticede sürekli laf sokmaya çalışmandır iyidir. Hem onu bırak da
ne zaman evleniyoruz. Düğün tarihi alalım bir an evvel.”
“Bu bir evlenme
teklifi mi Hasan! İki dakikada mest ettin beni ayol. Teklif böyle mi yapılır
Allah’ını seversen. Yine de çok şaşkın ve mutluyum.”
“Hadi gidelim
Evlenme Dairesi’ne vakit kaybetmeden.”
Mardin Evlenme Daires’ine yarım saat
içinde varırlar…
“Ne demek Eylül’e
iki ay kaldı zaten. Mardin’de kaç çift evlenmeye hazırlanıyor ki!.. Ekim’den
öncesine boş yer yok ayağı yapmayın bana. İlla avanta istiyorsanız lafı
dolandırmayın.”
“Aha gözümden
kaçmış, 18’i cumartesi günü boşmuş.”
(kendi kendine) “5
bin liralık çek, gözlerini açtı adamın. Lan keşke peşin 1000-1500 lira
verseydim, 5 bin liraya düğün mü bağlanır amına koyayım.”
“Sevgilim
bugünden itibaren dolu dolu iki ayın var. Gerçi davetiyeydi, gelinlikti, saçtı
baştı derken iki ayda zor çıkarız ya bu işin içinden neyse.”
“Sen de ben de Mardin’e
çok kişi çağırmayacağız ki Hasan. Toplam 80 kişi çağırsak 50’si gelse öp başına
koy.”
“Valla ben çöpsüz
üzümüm Meltem, ne annem ne babam ne de kardeşlerim var. İki üç arkadaşı
çağıracağım o kadar. Sen düşün. Gerçi okulların açıldığı dönem senin arkadaşlarının
çoğu da gelmez.”
“Öyle valla,
10-15 kişiyle düğün yapacağız gibi görünüyor. Olsun daha çok eğleniriz, geniş
geniş salonda.”
“Düğün salonunda
evleneceğimizi sanıyorsan yanılıyorsun. Hilton’la anlaştım bile. 50 kişilik
yemekli bir düğün olacak. Sayıyı pek beğenmediler, ama “menüde kuşsütü eksik
olmasın” deyince mest oldu adamlar. Beni iyi bir yoldular tabi. Parayı peşin
bayılınca neredeyse yarı yarıya ucuz geldi ama. Yüzde 36 kar ne demek Meltem?”
“Adamlarla
pazarlığa nasıl oturduğunu mu anlatıyorsun bana Hasan? Şükran’la mı karıştırdın
beni? Genelde onunla yapıyorsun baş başa hesap işlerini. Karı güzel olsa
şüpheleneceğim ya neyse.”
“Bir türlü
sevemedin gitti şu kızı ya. İki aya kalmaz evleniyorsun, hala elin kızını
kıskanıyorsun Meltem.”
“Seven kıskanır
Hasan’cığım, seven kıskanır…”

Mardin Evlenme Dairesi’ne gittiğimizde bizi tatsız bir sürpriz beklemiyordu
neyse ki. Hasan Fehmi Torbalı’nın kimliğini çaldığımda bekar olmasına dikkat
etmiştim nedense. Halbuki bir kez daha dünya evine girmeyeceğim deyip
duruyordum. Şimdi faydasını görüyorum. Kayıtlarda evli çıkmayınca kimliği adam
akıllı araştırmak kimsenin aklına gelmez. Şevket Erbağlı olarak ise eski eşimle
kağıt üstünde hala evli görünüyoruz. Yani istesem de gerçek kimliğimle
başvuramazdım evlilik için.

Meltem, ikinci evliliğim olduğunu bilmiyor, bu yaşıma kadar bekar kaldığımı
sanıyor. Bu kadınlar çok saf oluyor canım. İnanmak istediklerini söyle,
yutsunlar. O da ilk kez dünya evine girmediği için ister istemez heyecanını
yendi. İlk kez evleneceğim ya sözde, biraz heyecanlı olmam lazım, ama nafile.
Oldum olası rol kesemem. Neyse soğukkanlılığıma versin, yapacak bir şey yok…

Evleneceğiz diye 40 tane şey istiyorlar, lan bunları tamamlamak bile en az bir
ay sürer diye düşünüyordum. Kazın ayağı hiç de öyle değilmiş. Al sana yine kaz
ayağı. Yok bu sefer 5’inci ayağı sormayacağım, at yarışını bırakalı çok oldu
Cevdet abi. Biraz loto o kadar…
Mardin, İstanbul
gibi olmadığı için çoğu belgeyi tek bir yerden hallettik, diğerlerini almak da çok
kolay oldu. Üç saat dolmadan tüm evraklar hazırdı. Arada sırada şaşkınlığa
uğratacak şeyler çıkmasa hayat hiç çekilmez valla.

Ben nişan istemiyordum, direkt evlenelim derdindeydim. Meltem de ilk
evliliğinde nişan yaptığı için şimdi pek sıcak bakmıyordu. Bir angaryadan
kurtulmuştuk böylece. Aynı nedenlerden ötürü kına töreni de yapmak istemedi
müstakbel karım. Her dediğimi koşulsuz kabul eden birini bulmak ne hoş bir
şeymiş. Ruh ikimizi 43 yaşından sonra bulmak varmış. Çocuklarımın anasını da
hemen sattım. Parayı bulsak da nankörlüğümüz baki kalıyor ne yaparsın.

Zamanı tutamıyorsun ki, iki ay göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Damatlık,
gelinlik, davetiye telaşı falan derken düğün günü geldi çattı işte. 100 kişi
davet ettik, en az 50’si gelmiş. Demek ki Mardin’i merak etmişler. Benim
dükkanların müdürleri hariç kimse gelmedi tabi düğüne, geride bıraktığım
hayatımdan kimi nasıl çağırayım ikinci nikahıma Allah aşkına.

“Meltem teyzenin kız kardeşiyle evli olman gerek bana “bacanak” diyebilmen için
Ali. 9 yaş da evlilik için biraz erken sayılır sanki ne dersin?”
“O zaman sana
kayınço diyeyim Hasan abi.”
“Ali’ciğim teorik
olarak yine evli olman gerekiyor. Daha da vahimi benim kız kardeşim yok. Sana
acı gerçeği açıklamanın zamanı geldi, hayatım boyunca kimse bana kayınço
diyemeyecek. Kayınço olamadan bu dünyadan göçeceğim. Bu gerçeği hatırlatmana ne
gerek vardı Ali, çok üzdün beni çok. Kahroldum, yıkıldım ama ayakta kalmam
lazım çünkü Meltem teyzenle evlenmem gerek bir saat içinde.”
“Ben sana en
iyisi ağabey demeye devam edeyim.”
“Çabuk
kavrıyorsun Ali, bu iyiye işaret…”
“Nereye kayboldun
hayatım. Düğünde fellik fellik damadı arayan gelin nerede görülmüş. Neden
ayrıldın yanımdan?”
“Senin çok bilmiş
kuzenin Ali, esir etti beni. Bu çocuk büyümüş de küçülmüş valla. Nereden
öğreniyor bu kelimeleri, daha 9 yaşında. Biz o yaşlardayken gazoz kapağı
toplar, misket ütmeye çalışırdık.”
“Bırak şimdi
Ali’yi Veli’yi. Birazdan nikah kıyılacak, bir selam verelim konuklara.”
“Onlar bizi
bulsun, ayaklarına mı gideceğiz? Hem bulmaları zor olmaz, bizim gibi giyinen
başka biri yok. Son nikahı aldık, diğer gelin ve damatlar çoktan uçtu gerdeğe.”
“Ben seni daha
yeni buldum Hasan, başkası nasıl bulsun? Gerdeğe gelince, işin iş fena
yoracağım seni bilmiş ol.”
“İnsaf et
karıcığım, genç değilim ki…”

Al işte... Nikahtı, düğün dansıydı, yemeğiydi, kutlama dansıydı falan derken
gerdek gecesi performansımız bayağı düştü ya. Meltem biliyor gerçi beni.
Yorgunluğuma verdi. 44 -45 yaşındayız, genç de değiliz ki. Beni kafesledikten
sonra onda da bir düşüş başladı aslında. İyi de oldu. İki üç günde bir gönlünü
hoş tutuyoruz ,yetiyor. Zamanla sayıyı daha da indiririz…

Şükran işi bıraktı. Evlenince iyice azıttı çünkü bizim Meltem. Kız dayanamadı
tabi. Allah’tan küfür falan etmedi ve her zamanki alaycı tutumunu takındı
Meltem. Şükran’a tazminatını verdim ne eksik ne fazla. Daha fazla umuyordu, ama
götürdüğü paralara saysın ki son zamanlarda ipin ucunu kaçırmıştı epey. Ben
kovmadan işten çıkması iyi oldu aslında, ihbar tazminatından yırttık. Meltem’in
dırdırı ilk defa işe yaradı yani.

Şükran işi bırakınca bizimki geçti başa. Meğer ne iş bitiricilik varmış
Meltem’de. Bir haftada her şeyi kaptığı gibi epey bir yenilik getirdi
dükkanlara. Hem kasadan para da araklamıyor hem de maaşı yok. Çok karlı çıktık
bu işten çok. Mardin Yeni Şehir’de bir dükkan mı açmalı acaba?
“Yeni dükkanın
başına sen geçersin hayatım. Bu işlerden çok iyi anladığını gösterdin bana
zaten. İki aya kalmaz orayı da ihya edersin. Ben iki dükkana bakarım.”
“Sahi mi
söylüyorsun Hasan? İşimin patronu mu olacağım? Kazandığım paranın ne kadarını
sana vereceğim peki?”
“Gönlünden ne
koparsa verirsin. Hiç vermesen de olur. Neticede karıma dükkan açmışım çok mu?
Elaleme de havamı atarım sayende.”
“Sen kocaların en
bonkörüsün Hasan. Elin sıkışırsa istediğin kadar borç verebilirim, faiziyle
geri almak şartıyla tabi.”
“Bak bak, raconu
şimdiden kapmış bizimkisi. Aman iflas falan etmeyeyim, sen beni kapı dışarı edersin
Hanım ağa.”
“Hiç sana
kıyabilir miyim Hasan’cığım. Hem bizim kitabımızda nankörlük yazmaz.”
“Bunu öğrendiğim
iyi oldu. Karının da hayırlısını seçmişim demek ki. Talihli adamım vesselam.”

Meltem yüzümü yine kara çıkarmadı. İki ayda Yenişehir’deki dükkan en çok
kazanan yerimiz oldu. Eski Mardin ve Diyarbakır’daki restoranları solladı. Geniş
bahçesi ve oturma düzeninin epey ferah olması büyük etken tabi. Orada fiyatlar
biraz daha tuzlu olmasına rağmen müşteriler akın akın gelip gidiyor. Aman nazar
değmesin.

Mafyadan yürüttüğüm 18 milyon liraya 1,5 yılda yeniden kavuştum. Hem de
bizimkilere para gönderdiğim, evler satın aldığım ve dükkanlar açtığım halde.
Dükkanlardan birini bile elime öpene 5 milyona satarım istediğim zaman. Yeni Şehir’deki
dükkan ise su içinde 7-8 milyon lira eder.

İstabul’daki daireler de en az yüzde 50 oranında değer kazandı bir buçuk yılda.
Meltem de Beşiktaş’taki babadan kalma daireyi kiraya verdi. O parayı sen harca
dedim. Gerçi Mardin’de harcayacak çok bir şey bulamıyor. Birikim yapıyor o da,
Yenişehir’deki dükkandan elde edilen karın tamamını ona veriyorum, beş kuruş
almıyorum. Böyle bir şey istemedi, ama ne de olsa hakkı o para.

Evlerin her birine yalandan iki tadilat yapsam her birini, aldığımın iki katına
satabilirim bile. Yani kısacası iki yıl dolmadan parayı ikiye katladım sayılır.
Korkulur benden. Sırtım da kolay kolay yere gelmez bu saatten sonra. Senden ne
haber Cevdet abi, havalar iyi mi orada!..



Tolga Emrah ÖZCAN



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6279
2 Firari Fırtına 4343
3 Mustafa Ermişcan 3705
4 Hasan Tabak 3430
5 Nermin Gömleksizoğlu 3105
6 Uğur Kesim 2982
7 Sibel Kaya 2824
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2795
9 Enes Evci 2531
10 E.J.D.E.R *tY 2244

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:510 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com