Hikayeler

Kılıksız Adam
Okunma: 87
Abdullah Yanık - Mesaj Gönder


Kılıksız Adam Kaldırımın kenarına doğru yürürken üzerindeki ölü toprağını artık atmak gerektiğini anladı. Karşıdan gelen ya da yanından geçen insanlar vardı ama hiç biri durumun farkında değildi. Görmek için bakmak gerekir ya öyle bir durumdaydı. Cebinde on lirası vardı. Son bir hafta bu para hiç eksilmemesine rağmen hayatta nasıl kaldığını anlamadı. Dün gece olanlar aklına geldi. Hüzünlenemedi çünkü çok daha kötülerine şahit oldu. Düşünceler arasında bir bir kaybolup giderken karşı yoldan bu tarafa kendisine doğru iri gövdeli kıvırcık uzun saçları olan yuvarlak suratlı bir adamın bodoslama çarpmasına engel olamadı. Haliyle yere düştü. Bir şey söylemeye fırsat kalmadan adamın yanından tıpkısının aynısı olan bir kadın eli uzandı. Kadının ellerinin yumuşak olması onu şaşırttı. İri bir bedene sahipti ama yumuşak elleri vardı. Çok geçmeden olay büyümeden özür dilediler ve gidecekleri yöne doğru gittiler, arkalarına bakmakla yetindi. Şimdi o iri insanların iki küçük bedeni görünüyordu uzaktan. O hep zihninde iri insanların çok sert olduğunu tasarlamış belki de kalpleri olmadığına inanmıştı, yanıldı. Kendisi inişleriyle çıkışlarıyla beraber 27 yaşındaydı ya da 27 yaşındaydı herhâlde. Zayıf kolları vardı. Derisi ile iskeleti bir birine yapışmıştı. Kahverengiydi pantolonu ama yamalarının renkleri farklıydı. Yamalarını çok severdi ve her yama sevdiklerinden bir hatıraydı. Sol tarafında kalan lokantanın camında “Bulaşıkçı Aranıyor” ilanına küçük gözleri ilişti. Ceplerini yokladı. On lirası kaldığını biliyordu ama gene de yokladı. Belki de birden bire kendiliğinden çoğalıverirdi, neden olmasın diye umut etmiş olacak ki ceplerini yokladı ve on lirası olduğuna ikna oldu. Gömleğinin üst düğmesini ilikledi ve içeri girdi. Kısa bir ara sonra dışarı çıktı. Anlaşma sağlanamamıştı o farklı bir şey için girmişti ama dinlenmeye lüzumu yoktu ve çabucak dışarı çıktı. Zaten kapının dibinde zibil birikintisi vardı hatta ve hatta zibil dağı vardı, neredeyse o dağa karıncalar yuvalanacaktı. İçeri girerken bütün dikkatini o zibile, zibil dağına vermişti. Def etti bu düşünceleri kafasından ve yürümeye devam etti. Haline acıyan insanlar oldu mu fenaydı. İşte o günlerin gecesinde uyuyamazdı. Eski günlerini düşündürürlerdi bu insanlar ona sonra düşündüğü için pişman olur ve ağlayarak uyurdu. Sonra, birden aklına bir şey gelmiş acelesi olan insanlar gibi geldiği yöne doğru döndü ve adımlarını sıklaştırdı. Hava bunaltıcıydı. Gömleğinin iki düğmesini birden açtı. Ucunda hiçbir şey olmayan, sıradan, hangi maddeden yapıldığını bilmeyen kolyesini hatırladı. Teni ıslaktı ve hava git gide daha da bunaltıcı hale geliyordu. Bugüne kadar aklına bile getirmemişti kolyesinin ucuna bir şey iliklemeyi, en azından insan yerden bir taş alır bir şeye benzetir ve takardı, ama o yapamazdı çünkü çoğu düşüncesinin anahtarı buydu ve onu değiştiremezdi, öyle kalmalıydı saygısızlık olurdu, öyle teselli etti kendini. Derin bir iç geçirdi ve derin bir nefes aldı. Öylesine derin bir nefes aldı ki sanki hayatta ikinci şansı yakalamış ameliyatlıklar gibiydi. O sıra yaya geçidinde bir tanıdık gördü. Bu tanıdık biraz sevimsiz, tüyleri alınmamış, kahverengi gözleri olan siyah çirkin bir köpekti. Kara bir köpekti, ayakları kısaydı ve enine uzundu, artık kaçıncı yavrusunu doğurmuş ve emzirmişse memeleri epey sarkıktı. Bu Köpeği görenler siyah tüy yumağı yürüyor derlerdi ve haklıydılar çünkü köpeğin öyle bir görüntüsü vardı. Çok severdi onu. Her gün aynı saatte olmasa da günde bir defa karşılaşırlardı. Köpek ona doğru seğirtti ve dilini dışarı çıkardı. O da başını okşadı, tüylerini okşadı bir iki el hareketi ile oyun yaptı. Köpek mutlu olmuştu. Cebinden biraz kuru ekmek çıkardı. Ağacın altında ki su kabında ıslattı. Sırılsıklam olan kuru ekmek biraz olsun yumuşamıştı. Bu onun hakkıydı ve hakkını hak sahibine teslim etmek gerekiyordu. Köpeğin önüne koydu ve yürümeye devam etti. İri kadın ile iri adamı bir türlü zihninden def edemiyordu. Yanından geçip gittiler hatta biraz yıkmışlardı ama geçip gitmişlerdi. Takılmıştı bir kere zihnine. Hemen onların hayatlarını kafasında canlandırmaya başladı, nasıl giyindiklerini, nasıl yemediklerini, nasıl uyuduklarını falan ama en çok merak ettiği bir birlerine sarılırken kendi ellerinin kavuşup kavuşmadığıydı. Az önce acelesi varmış gibi yürüyen adam keyif yürüyüşüne çıkmış bir insan daha doğrusu hafta sonları sahilde toplanıp yürüyüşe çıkan saçları ağarmış kimisi kırkın üstünde bazen gençlerin olduğu keyif yürüyüşü grubu üyesi gibiydi şimdi ki yürüyüşü. Adımlarını atarken tek bir gayesi vardı o da gölgeden yürümek. Yolun sol tarafındaydı gölge ve o da sola dönmüştü. Nereye gittiğinden çok nasıl gittiği önemliydi. Belki de gitmek istediği bir yer vardı. Binanın sırt yüzüne bakıyordu kocaman bir itfaiye yazısı vardı. Tarihe meydan okuyan bu binaya meydan okuyan birileri vardı ve çok kalabalıktılar. Bugüne kadar yürüdüğü en kalabalık kaldırımdan bile daha kalabalıktı. Aslında onlar için kalabalık yerine sürü kelimesi kullanılıyor. Hepsi birbirine benziyordu, aralarına sonradan katılanlarda vardı. Çoğunun rengi maviydi. Sonradan katılanların renkleri farklıydı. Sinir bozucu bir durumdu. Çünkü uçarlarken hemen fark ediliyorlardı, oysa onların hepsi aynıydı ve hepsi birdi ve öyle kalmaları gerekirdi. Neyse ki güvercinler bizim gibi bencil varlıklar değildi. Arkadaş canlısıydılar. Kendi anılarındaki yüzler geldi aklına. Yüzüne bakıp ondan tiksinen insanların yüzleri vardı hep aklında. Bu yüzler hiçbir şeye benzemeyen tiksinti yüzleriydi. Her bir insandan bir parçaydı bu yüzler. Gömleğinin cebinde bir avuçtan az buğday vardı. Binanın da içinde bulunduğu parkta küçük bir çocuk kendisine doğru geldi. Bu çocuğun yüzüne gülümsedi. Bu çocuğun elleri de çok yumuşaktı. Buğdayın hepsini çocuğun avuçlarına doldurdu ve artık iki avucu da tepelemesine kadar dolu olan buğdayları vardı. Binanın arka kapısının önüne oturdu. Dört beş basamaktan oluşan bir yükseklikteydi. Ayağını uzattı. Sağ dizini kaldırdı. Elini dizinin üstüne koydu. İki avuç dolusu buğdayı olan az önceki küçük çocuğa seslendi. İlk denemesinde başarılı olamadı. Gırtlağını temizledi, tekrar seslendi, velet kaybolmuştu ortalıktan, buğdayları da yere atmıştı. O keyif ile uzanıp güvercinlerin buğday için birbirlerini kargışlamalarını izleyecekti. Kanat seslerini birbirlerine değen çıtçıt sesleri duyacaktı. İstediği gibi olmasa da aslında tam olarak aynısı olmuştu. O hayıflanırken, güvercinler yukardan aşağıya süzülmüşler, yere konmuşlar, çıtçıt kanat seslerini duyurmuşlar ve birbirlerini kargışlamışlardı. Kendisine bakan birileri olduğunu fark etti. Bunlar iki kişiydiler. Birisi gözlüklüydü. Esmer tenliydi ve karakaşları vardı. Gözleri de siyahtı. Diğerinin ten rengi onun bir iki ton açığı, gözlüksüz, kısa saçlı ortadan az uzun, zayıflıktan biraz fazla ince bilekleri olan biriydi. Kolunda siyah kayışlı bir saat vardı. Saatin içini yeşil ve siyah renkler ile oluşturmuşlardı. Konuşmaya başladılar. Sonra yanlarına biri daha geldi ve bu çirkin görüntü artık üç kişilikti. Gözlükleri olmayan, uzun saçlı, orta boylu, bilekleri ince olan çocuktan kalın ama diğer çocuktan ince biraz sevimli biriydi. Kısa bir an iç geçirdi. Gözlerini uzağa dikti. Az önceki keyif oturuşunu yaptı. Gözlerini uzağa dikince geçmişini düşünürdü.O da öyle yaptı ve geçmişini düşündü. Çocuklar gözden kaybolduktan sonra tekrar görünmüşlerdi ve bu sefer ellerinde bir torba dolusu buğday vardı. Hemen kaç avuç dolusu buğday olduğunu hesaplamaya koyuldu. Bu kadar buğdayla bir sürü avuç dolar taşardı. Mutlu olmuştu birden. Güvercinler açtı ve bunlar da buğday getirmişlerdi. Az öne hayal ettiği, kurguladığı gibi serpilmişti buğdaylar. Yere düştüklerinde zarif bir ses çıkarırlardı ve o sesi duymuştu kulaklarıyla övündü, gurur duydu bir an. Sırayla serpiştiriyorlardı buğdayları. Neredeyse çalılığın her tarafı buğday olmuştu ve her yerde kuşlar vardı sadece güvercinler yoktu. Hemen hemen çatıda yuvalanan bütün güvercinler aşağıya doğru süzüldüler. Çocukların torbası çoktan boşalmıştı. Kayboldular gene ortalıktan. Yiyecek bolluğu vardı ve onlarda bu bolluğu değerlendirdiler. Biraz sonra çocuklar tekrar geldi ellerinde yine buğday vardı. Yine her tarafa serpiştirdiler. Kuşlar için kıyak gündü doğrusu. Doymuşlardı ama kuşlar. Ne kadar çaba sarfetselerde yukarıya çıkan kuşlar tek tük aşağıya iniyorlardı. Ona bakan çocuğun gözlerine dikti gözlerini. Teşekkürdü aslında bir nevi bu bakış. Kuşları temsilen o vardı ve kuşlar adına teşekkür etmişti. Çocuklar, biraz uzakta birbirlerine sarıldılar ikisi bir yöne diğeri ayrı yöne gitti. Kendi başına kalmıştı. Cebinde kalan kuru ekmeği çıkardı, ağacın altındaki suda iyice ıslattı, eski yerine döndü, biraz hüzünlendi. Önce bir ısırık aldı. Ekmek fazla sulanmıştı. Çabuk dağılıyordu. Daha da hüzünlendi ama ilk değildi bu ve son da olmayacaktı. İlk damla sağ gözünden düştü. Herkesin keyfi yerindeydi. Kader ona da gülmüştü, çok kez göstermişti merhametini. Kendi haline acıyan insan olmaktan korktu ve hemen kendisini toparladı. Çalılıların arasında duran gazete kâğıtlarını aldı, bankta unutulmuş, modası geçmiş gazeteler vardı, bu gazeteleri de ekledi. Kendisine bir yastık yaptı. Yorulmuştu yaşamadan geçen günleri yüzünden ve yaşanmışlıkları yüzünden. Öylece uzandı kılıksız adam. Orada kaldı. “Her zaman farklı düşlerin içerisinde ama hep kaldığı yerde orada kaldı o adam. Kurgusunda hayallerinde eksik kalanlar vardı ama o adamın yeri tam orasıydı. Aslında gitmek istediği yerdi orası.”



Abdullah Yanık



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6328
2 Firari Fırtına 4391
3 Mustafa Ermişcan 3774
4 Hasan Tabak 3480
5 Nermin Gömleksizoğlu 3145
6 Uğur Kesim 3015
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 2881
8 Sibel Kaya 2862
9 Enes Evci 2571
10 Turgut Çakır 2268

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:599 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com