Romanlar

KUM TANELERİ 5_ HİÇ
Okunma: 83
derin gezmiş - Mesaj Gönder


     Hiç…
    Dakikalar geçmek bilmiyordu artık. Son
birkaç saat içinde öğrenmişti, ‘Bütün ömrüm birkaç saat içinde tükendi,’
deyiminin anlamını. Yardım gelinceye kadar çaresiz beklemiş, umutsuzca
uyandırmaya çalışmıştı adamı.  Açmamıştı
bir kez olsun gözlerini Hira. Hiçbir tepki vermemiş, seslenişlerini duymamıştı,
dokunuşlarını hissetmemişti.  Buz gibiydi
yüzü, elleri, çok az alıp belli belirsiz geri verdiği nefesi bile buz gibi
soğuktu.  Hemşire gelmiş, “Korkmayın
artık, durumu gayet iyi…” diye haber vermişti on dakika kadar önce. Polis
yaralının ifadesini alıp gitmişti çoktan. Ama doktor neden hala içerideydi?
Parmaklarının arasında oluşan güçlü bir titreşimle irkildi. Hira’nın, karlar
içinde bulduğu telefonuydu sıkı, sıkı tuttuğu. Belki de kazadan sonra bir ara
uyanmış, yardım istemeye çalışırken düşürmüştü.
Zühal yazıyordu ekranda, hiç düşünmeden cevap verdi.     “Alo…”    
“Telefonu sahibine ver!”     Önemsemedi
karşı taraftan yükselen öfkeli emri. Kazayı haber vermeliydi birilerine. Merak
etmişlerdi mutlaka… Şimdi bu bayana Hira’nın iyi olduğunu söyleyebilirdi.   “Hanımefendi…”     “Nasıl onursuz bir sürtüksün sen? Bir
gecelik koynuna girdiğin adamın karısı mı sandın kendini ki, telefonuna cevap
veriyorsun? Benimle konuşma haddini nereden buluyorsun?”     Zehir saçıyordu kadını dili. Hayatında
duymayı asla tahmin edemeyeceği küçük düşürücü sözlerdi bunlar. Belli ki yanlış
bir şeyler düşünmüştü kadın… Yanlış anlaşılmayı aydınlatmalıydı şimdi. Daha da
önemlisi kazayı ve Hira’nın hastanede olduğunu anlatmalıydı.     “Hanımefendi, dinleyin beni…”     Yine de engel olamamıştı sesinin
titremesine.     “Fahişe!”     Ve kapandı telefon. Kulaklarında
yankılandı kelime defalarca. Beynindeki bütün kıvrımlardan geçti, kalbine indi,
acıttı orayı. İlk kez tanıştığı keskin bir acıydı bu. Tam ağlayarak koşup
gidecekti, müşahede odasından çıkan orta yaşlı doktorun gülen yüzüyle karşı
karşıya geldi.     “Sizi çok beklettik,
haklısınız…” diyordu, anlam dolu bir yüz ifadesiyle doktor. Kızın ağlamak için
dolmuş olan gözlerine bakıyordu anlayışla. Ve ferahlatmak istermiş gibi
ilgiliydi ses tonu.     “Ama korkmayın
artık… İyi hastamız ve görebilirsiniz şimdi.”    
    Yapamazdı bunu… Yapmamalıydı. Sıkı, sıkı
tutmaya devam ettiği telefonu uzattı doktora hiç düşünmeden.     “Benim gitmem gerekiyor.”     Bu beklenmedik harekete anlam vermek istermiş
gibi kızın uzattığı telefona bakıyordu doktor. Doktorun hemen ardında beliren
hemşire ise genç kızın bembeyaz olmuş yüzüne… Ağlamamak için zorlanıyordu
gözleri. Bu kız değil miydi, kendisine en az yüz kere, tamam yüz belki biraz
abartılı bir rakam olmuştu ama defalarca sormuştu yaralıyı… Onca işinin
arasında, cevap vermesini beklemişti iri gözlerini yalvarırcasına dikerek.
Korku dolu bir heyecan içinde koridorda yürüyüp durmuştu bir aşağı bir yukarı,
oturmamıştı bir saniye olsun.     “Olur
mu hiç öyle şey?” diye atıldı hemşire.    
“Siz görmek istiyor kendisi de. Hayatını kurtardınız, bir teşekkür
etmesine müsaade etmelisiniz.”
    Tutuk adımlarla girdi yaralının odasına.
Yataktaydı Hira, kolunda bir serum bağlıydı. Kafası bir bandajla çepeçevre sarılmıştı.
Yeşil bir hasta önlüğü giydirilmişti, beyaz hastane pikesi örtülmüştü göğsüne
kadar. Yüzündeki yer yer oluşan yaralar temizlenmiş, şimdi daha iyi
görünüyorlardı. Çenesinin sol tarafındaydı bir de sol elmacık kemiğinin
üstünde… Devam edemedi bakmaya, indirdi gözlerini.     “Geçmiş olsun…” dedi, titredi sesi,
görmedi adam ama, bakışları da titredi.    
“Galiba senden asla kurtulamayacağım.”     Umarsızdı ses çoğunlukla olduğu gibi ama
bu kez sanki farklı bir şey de vardı ifadede. Hayır, alay değildi bu, kibirden
eser yoktu, karşı tarafa hissedilen bir yakınlık, sıcaklıktı daha çok.     “Yanlış
bir şey yaptım sanırım.”     Daha fena
titredi ses, umursamadı genç adam güldü hatta.     “Hayatımı kurtararak mı?”
    Kızın koşup boynuna sarılmasını beklemişti
Hira.  Yatağın kenarına oturup izinsiz,
ne kadar çok korktuğunu anlatacaktı. Ne kadar çok endişe ettiğini… Belki on kez
belki daha fazla soracaktı, “İyi misin? Bir yerin acıyor mu? Ağrın var mı?
Canın yanıyor mu?”     Nasıl olduğunu
sormuyordu. Sormalıydı ama… Başını kaldırıp neden bakmıyordu? Hemşire imalı bir
edayla anlatmamış mıydı, kapının önünde bekleyen genç hanımın endişesini,
korkusunu ve heyecanını.
    Hayal mayal olsa da hatırlıyordu kazadan
sonraki bazı dakikaları. Kendine gelemiyordu, gözlerini açamıyordu ama
duyabiliyordu genç kızın, ismini tekrarlayıp duran sesini, ısrarcı, endişeli.
Yüzünde dolaşan ince, titrek ve soğuk parmakları anımsıyordu. Kızın koşup hiç
düşünmeden sarılacağını hayal etmişti. Yanılmıştı… Neden yanılmıştı? Şimdi ne olmuştu
da orada uzakta duruyor, o kendine özgü masum heyecanını kaybetmiş bir şekilde
titriyor, yüzüne bile bakmak için kaldırmıyordu başını?
   Lal uzanarak yatağın kenarına bıraktı
telefonu. Beyaz hastane çarşaflarının üstüne… Ellerinin titremesine engel
olmaya çalışarak yapmıştı bu hareketi ama başaramadı. Çoktan fark etmişti erkek,
yalnızca incecik ellerin değil bütün bedenin rüzgârda savrulmuş yolunu
kaybetmiş zayıf bir yaprak gibi titrediğini.    
“Ben, amacım kaza geçirdiğini haber vermekti ama…”     Kelimeler güçlükle çıkıyordu
dudaklarından, sesinin titremesine engel olmaya çalışıyordu olanca gücüyle. Her
gecen saniye daha da zorlaşıyordu bunu başarmak. Yeniden toplamaya çalıştı
bütün gücünü. Düzgün birkaç kelimeyle anlatmalı, geçmiş olsun deyip çıkıp
gitmeliydi hemencecik. Bir daha bakmayacaktı o zaman arkasına. Bir daha bakmak
zorunda kalmayacaktı Hira’nın gözlerine. Bakamazdı bir daha asla. Utanıyordu…
    “Ne söyledi sana?”     Erkeğin alçak sesindeki gizli ürkütücü
öfkeyi hissetti iliklerine kadar. Durakladı… Aniden toparlamaya çalıştı kendini
bir kez daha son kalan gücüyle. Bırakmalıydı bu çocukça alınganlığı. Yanlış
anlaşılma olmuştu, olabilirdi böyle şeyler. Büyütmemeliydi olayı. Karşı
taraftaki ağzı bozuk kadın muhtemelen karısıydı erkeğin. Birlikte yaşıyorlardı,
bundan sonra da öyle yaşamaya devam edeceklerdi. O ise bir daha asla
karşılaşmayacaktı erkekle.      “Hiç…”
dedi, bütün intizamsız duygularına bulabildiği tek yanıttı bu sözcük. Tesadüfen
karşılaşmışlar bir daha asla görüşmeyeceklerdi. Koca bir hiç ten ibaretti
yaşanılan yirmi dört saat. Bursa İstanbul arası 154 km yolda birbirlerine
karşılıklı yardım etmişlerdi. Kaderlerinde bu görevler yazılmıştı, şimdi bu
hastane odasında bitiyordu görevleri.  
“Bir yanlış anlaşılma sadece. Üzgünüm.”
    Lal ne kadar uğraşsa da saklayamadı
sesindeki titremeyi. Şimdi kaldırabilseydi kafasını, erkeğin siyah gözlerinde
dolanmaya başlayan öfke parıltılarının ürkütücü bir hal aldığını görebilecekti
ama daha önemli bir şey yapıyordu şu anda. Göz yaşlarını saklıyordu.
Saklamalıydı göz yaşlarını… Ağlamamıştı hayatı boyunca hiçbir erkeğin önünde,
ya da hiçbir kadının.  Öyle öğretmişti
babası… Annesi gittiğinde acıyan kalbi ve hissettiği çaresizlikle göz yaşı
dökerken, “Zayıf taraflarımızı gösterirsek insanlara, daha fazla acıtırlar
canımızı…” demişti babası.      “Artık
gitmeliyim…” diye fısıldadı.     “Babam
merak etmiştir.”     Hiç kaldırmadan
başını dönüp açtı kapıyı, “Lal…”     İlk
kez söylüyordu adını Hira. İlk kez adının telaffuzu bu kadar hoş geliyordu
kulağına. Kalbinde o yabancı acıyı hissetti yeniden. Bu kez daha inceydi ve
sanki inceldikçe daha çok acıtıyordu canını.
                                         ***



derin gezmiş



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6331
2 Firari Fırtına 4392
3 Mustafa Ermişcan 3777
4 Hasan Tabak 3483
5 Nermin Gömleksizoğlu 3146
6 Uğur Kesim 3016
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 2885
8 Sibel Kaya 2863
9 Enes Evci 2573
10 Turgut Çakır 2269

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:553 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com