Romanlar

KUM TANELERİ 13 Sil baştan
Okunma: 46
derin gezmiş - Mesaj Gönder


     Sil baştan…
    Tepede koca bir dolunay bütün ışıklarını
cömertçe dünyaya sunuyordu bu gece. Bir ölü kadar sessiz olan denizin üstünde
yakamozlar birbiriyle yarışıyor ay ışığının altında oynaşıyorlardı. Bir şair
olsaydı onun yerinde, bu manzara karşısında birkaç şiir yazardı mutlaka. Kendi
düşüncesine güldü, dolunay işte… İki gün sürecek olgunluk evresi. Kendi ve
dünya çevresinde sürdürdüğü amaçsız dönüşü sırasında geldiği doğru noktadan,
güneşten aldığı ışıkları dünyanın karanlık tarafına yansıtıyordu şimdi. Ay
başka bir şey çağrıştırmıyordu onda. Yine de bu aydınlık ve sakin olan gecede
içine dolan dinginliği ruhunu kaplayan sükûneti seviyordu. Çıplak ayaklarının
altında kımıldayan kumlar henüz tam anlamıyla soğumamışlardı. Bütün gün süren
kavurucu sıcaklık ilerleyen akşam saatlerinde artık yerini hafif bir esintiye
bırakmıştı. Bir grup genç sağdan soldan topladıkları dal parçalarıyla büyük
sayılmayan bir ateş yakmışlar çevresinde oturuyorlardı. Kumsalın bir parçası
gibiydiler görülmeye aşina, fazlasıyla bilindik. Gitar çalıyordu delikanlı ve
hemen yanına oturmuş genç kız eşlik ediyordu çalınan bu bildik melodiye,
sesiyle. Güzel söylüyordu kız, iyi çalıyordu delikanlı.     “Kendini ……. ve erken ….. hissediyorsan…
İçindeki ….. …., ….. insanı anlatır.”
    Bir çocuk var mıydı onun içinde? Yoktu
uzun zamandır. Olması gerektiğinden erken büyümüştü onun içindeki çocuk. Çok
erken büyümek zorunda bırakılmıştı.    
“Eller ….. ….. günahkâr,  … …
yangını .. ….. …. …… Masum ….. … birimiz…”  
Ne güzel söylemiş şarkının sahibi. Bütün dünya günahkâr… Günahkâr bir
dünyayı istediği kadar yıkasın ay ışıkları masum değildi artık hiçbir şey.
Tıpkı içindeki çocuk gibi… Hiç masum olmamıştı o çocuk, doğduğunda bile masum
değildi. Bu günahkâr dünyada çocukların masum doğma hakları bile alınabiliyordu
ellerinden.  
    Arkasında kaldı günahkâr dünyanın ve masum
olmayanların şarkısını, ağızlarından dökülen sözlere uyumsuz bir neşe içinde
söylemeye devam eden gençler.  Elleri
şortunun ceplerinde tembel, tembel yürüdü. Ara sıra yüzünde hissettiği hafif
esinti denizin kokusunu taşıyordu, tepesindeki ay her adımında onu takip
ederken inatla aydınlatıyordu dünyanın karanlık olan yüzünü.
    “Merak …..
……”     Esinti deniz kokusuyla
birlikte hafif bir mırıltıda taşıyordu sıcak yaz akşamında. Bu gece herkes
şarkı söylemeye merak salmış görünüyordu. Dolunaydan olmalıydı… Duyguları
uyandırdığı ve canlandırdığı söylenirdi.  
“Geceleri …. Uyuyorsun?”     Bu
sefer şarkıyı söyleyen ses çok hafifti. İnce, üzgün bir mırıltı gibiydi
sözler.     “Beni … … kendine … …. Lütfen
… … dürüst ….?”     İleride bir gölge
oturuyordu. Ay ışığının altında, yalnız başına ve mırıldanıyordu, “Yalnız … …
ben …. Olanları, unutturamazsın.”     Az
önceki gençlerin söylediği sözler kadar tanıdıktı bu şarkı da daha da
tanıdık…      “Sakın …. …..
düşünme…”  durdu, birkaç metre ötesinde
gümüş ay ışıklarının yıkadığı gölgeye baktı, genç bir kız… Sıradaki sözleri
tekrarladı onunla birlikte ama içinden, “Ben de ….. ….. barındıramazsın.”      Gece siyahı saçları ensesinde
bağlanmıştı, kollarını bacaklarının etrafına dolamış, çenesini dizinin üstüne
dayamış, usul, usul gelip çıplak ayaklarına aynı şekilde usulca dokunup giden denizi
seyrediyordu ve devam ediyordu mırıltısına.    
“Geçmiş … ……. ….. davransan da ….. yazamazsın.”
    Yazamaz mıydı baştan? Neden? Bu şarkıyı
söyleyen güzel şarkıcının yine bu şarkı kadar bildik başka bir şarkısı daha yok
muydu, güçlü sesiyle bağıra, bağıra isyan ettiği?     “… ….. başlamak …. bazen…”  
     “Git başımdan Suat! Yalnız kalmak
istiyorum.”     Hiç kımıldamadan
konuşmuştu. İyi tanıdığı ses hissedilir derecede öfkeliydi ama yüksek değildi.
Kim olabilirdi bu Suat? Ne yapmıştı ki onu bu kadar kızdırmıştı? Yaklaşmaya
devam etti, kızın başını çevirip te yaklaşan ayak seslerinin sahibine bakmaya
hiç niyeti olmadığı belli oluyordu.
Gidip oturdu yanına teklifsiz, genç kız cevirdi başını aksi yöne.    “Git yanımdan! Çok ciddiyim!”      “İstemiyorum…”      Aniden döndü Lal, inanamayan gözleri
açıldı kocaman. Hira kendinden bile saklamaya çalışsa da bir türlü unutamadığı
o kahve rengi gözlere bakıyordu doya, doya.    
“Siz…” diyebildi Lal, alabildiğine şaşkındı. Onca aydan sonra, her an
içten içe karşılaşma korkusunu çekerek yaşadığı İstanbul’da değil de burada
karşılaşmak…     “Suat kim?”    
Soruyu düşündü Lal, gülerek bakıyordu adam ve gözlerini ayırmaya niyeti
yok gibiydi.      “Siz…” dedi tekrar,
“Neden buradasınız?”     “Her yıl gelirim
buraya, tam da bu zamanlarda… Beni mi takip ediyorsun?”     Ne kadar sakindi adam. Hiçbir şey olmamış
gibi… Kaşları çatıldı genç kızın.   “Ne
münasebet… Resim çekmek için geldim. İşi için yani…”     “Suat’ın resimlerini mi?”     Bir kez daha hayretle baktı Lal, bu kez
daha sert karşılık verdi erkeğe…     “Ne
münasebet… Otel, otelin resimleri…”  
Denize döndü hızlıca, daha on saniye önce bu manzarayı seyrediyordu
sakin bir şekilde, şimdi ise kalbi yerinden fırlayacak gibi çarpmaya
başlamıştı.
    Kızı seyrediyordu Hira. Üzerinde sarı renk
atlet ve kısa şorttan oluşan bir takım vardı. Güneşten bronzlaşmış teni ay
ışığı altında parıldıyordu. Aylar sonra kim bilebilirdi ki? Kader böyle bir şey
miydi?     “Suat kim?”     Omuzlarını silkmekle yetindi Lal, Hira ise
kızın çıplak omuzlarını, boynunu, dudaklarını seyrediyordu doya, doya.  Yanı başındaki bedene duyduğu tarifsiz açlık,
arzu ve şehvet alevlendiriyordu şimdi kanının her damlasını.  Bu sefer olmazdı… Bu sefer elinden
kaçırmayacaktı onu. O kadar zor değildi, bu kumsalda, bu eşsiz mehtabın
altında, gümüş ışıkların yıkadığı dalgaların arasında sevişmek…
    Aniden ayağa kalktı Lal. Koşar adımlarla
otele varıp odasına kapatacaktı kendini. Erkeğin çelik parmakları yakaladı,
bileğini bakışları buluştu.     ‘Ne acı…’
diye düşündü genç kız, hiç değişmemişti erkek. Aylar sonra da olsa kaldığı
yerden devam etmekti belli ki niyeti. Ama bir şeyi bilmiyordu Hira Demir,
değişmişti Lal, söz vermişti kendine korkmuyordu yaşamaktan. Kendine dürüst
davranıyor kabul ediyordu ilk aşkını.  Ve
koruyacaktı ilk aşkının tertemiz duygularını sonuna kadar. Yanılıyordu Zühal
Hanım, onun tertemiz duygularını kâğıt mendil gibi kirletemeyecekti erkek.    “İyi geceler.”
                                 ***              


   Hikayeme zaman ayıran değerli arkadaşlar, birer kelime de olsa düşüncelerinizi yazar mısınız? Teşekkürler.
derin gezmiş



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6338
2 Firari Fırtına 4399
3 Mustafa Ermişcan 3787
4 Hasan Tabak 3501
5 Nermin Gömleksizoğlu 3154
6 Uğur Kesim 3022
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 2896
8 Sibel Kaya 2869
9 Enes Evci 2579
10 Turgut Çakır 2275

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:4489 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com