Romanlar

GİZEMLİ YOLCULUK/KAPILAR
Okunma: 59
MURAT CANPOLAT - Mesaj Gönder


Hasan, ince uzun boylu, zayıf yapılı,
ailesine bağlı bir kişiydi. Yaşlı olan anne babasına saygı gösterir, onlara her
zaman hürmet ederdi. Kendisi yemez içmez, annesi ve babasına yedirirdi. Öyle ki
annesi ve babası yemeden kendi ailesine bile yedirmez, onlara öf bile demezdi.
     
Ailesine bu kadar bağlı olmasına rağmen hüzünlüydü. Çünkü iki evladını da bir
kaza sonucu kaybetmişti. Bu elem verici kazadan sonra evlatlarının acısını
unutabilmek için kendisini uykuya vermiş, bundan sonra da uykuyu çok sever
olmuş ve bu yüzden de uyku hastalığına yakalanmıştı.
Yakalandığı uyku hastalığından dolayı uzun
süre uyur, uyku sırasında da çeşitli rüyalar görürdü. Uyku sorunu yüzünden
girdiği işlerde bir türlü tutunamamış, sürekli iş değişikliği yapmak zorunda
kalmıştı.
Bu kadar çok iş değişikliği yapmasına
rağmen, yine yılmamış. Ailesini geçindirebilmek için, kendi kendine ‘ne iş
olursa olsun yaparım’ demiş ve sonunda ormanda bekçilik yapmaya başlamıştı.
Girdiği bu işte de çalışkanlığı, dürüstlüğü ve temizliği sayesinde tutulmuştu.
Ne var ki, girdiği bu işte de uyku sorunu başına sıkıntı olmuş, sürekli olmasa
bile, arada bir amirinden azar işitir olmuştu.
Uyku sorunu yüzünden, ormana gittiği zaman
orada uyur, uyuduğu içinde ormana sadece bir göz atmak zorunda kalır ve
ailesinin yanına uykulu gözlerle giderdi. Ailesi, uykulu gözlerle geldiği
zaman, onun ormanda uyuduğunu anlar ve orada uyuyup kalmasına kızarlardı.
Uykuya daldığında, uzun süre uyuduğu için ona ‘garip rüyalar görüyorsun’
diyerek ikaz etmelerine rağmen, bu ikazları bir kulağından girer öbür
kulağından çıkardı. Ayrıca aynaları çok sever, onlara bakmaktan zevk alırdı.
Bunun yanında, belki bir gün işe yarar diyerek, ilk yardım dersi almıştı.
     
Amiri, Hasan’ı çalışkanlığından ve titizliğinden dolayı çok severdi. O yüzden
bazı yanlışları olsa bile, bazen göz yumardı. Bazen de, çok sert ikazları
olurdu. Bir gün ormana gittiği zaman, uykuya daldığı için hırsızlar ormandan
kaçak odun kesip götürmüşlerdi. Ormanda, bunlar olup biterken o sırada, ormanda
uyumakta olan Hasan, ağaçların kesip götürüldüğünün farkına varamadan evine
döndü. Ertesi günü, ormandan kaçak odun kesip götüren adamlar yakalanıp
suçlarını itiraf edince Hasan’ın ormandayken bile uyuduğu anlaşıldı.
Amiri, onun ormandayken bile uyuduğunun
anlaşılması üzerine, onu odasına çağırarak önce nasihat etti daha sonra da
sinirli bir şekilde:
     
  - Bak Hasan, sen iyi bir insansın, dürüstsün, çalışkansın; ama çok
uyuyorsun. Buna son vermezsen eğer, işinden olacaksın haberin olsun, diyerek
ormana birkaç gün gelmemesini ve evde dinlenmesini tavsiye edip, eliyle işaret
ederek odasından çıkmasını istedi.
     
Hasan, amirinin tavsiyesine uyarak evine doğru yol aldı. Hanımı, onun
ormandayken uyuduğunun anlaşılıp amiri tarafından azarlandığını duyduktan sonra
oldukça sinirlenmiş ve evde bir o tarafa bir bu tarafa dönüp durmuştu.
Onun eve gelmesinden sonra karşısına alarak:
     
  - Be hey adam! Senin bu uykuculuğun artık canıma tak etti. Sen
uyku sorununu gidermeden bir daha eve adımını atma dedi ve onu evden kovdu.
     
Hasan, uyku sorunu yüzünden hem amirinden azar işitmiş hem de evden kovulmuştu.
Bu yüzden ne yapacağını bilemez halde yüzü asık, huzursuz bir şekilde evden
çıktıktan sonra akşama kadar sokaklarda dolandı durdu. Akşam olunca, yatıp
uyumak için bir hana vardı. Orda hancıya durumunu anlattıktan sonra kendisini
birkaç gün idare etmesini rica ederek, kalacağı bir oda istedi. Hancı, onu
dinledikten sonra merhamete gelerek, kendisini birkaç gün idare edeceğini, ama
bu birkaç gün sonra hanımına gidip ondan özür dileyerek eve almasını, eyer eve
almazsa artık bundan sonra kendisini handa ağırlayamayacağını söyledi.
     
Aradan birkaç gün sonra hancıya teşekkür ederek ayrılan Hasan, hanımının
kendisini eve alıp almayacağını düşünüyor öylece ilerliyordu. Hanımına,
kendisini ne yapıp edip affettirmeli, eve girmeliydi. Kendisini affettiremeyip
eve giremezse nerede kalır, ne yer ne içerdi. Bu düşünceler içerisinde evine
vardı, kapıyı çaldı. Kapıyı açan hanımı, onu karşısında görünce sitemli bir
şekilde:
     
  - Ne istiyorsun yine, diye sordu.
     
Hasan, hanımın sitemli sorusu karşısında ilk başta sersemlese de sonra
kendisini toparlayarak hanımından özür dileyerek kendisini eve almasını rica
etti.
     
Hanımı, onun boynu bükük halde, özür dilemesi karşısında kalbi yumuşadı. Ona
merhamet duymaya başladı. Onu eve almaya karar verdi ve ona:
  - Biliyorum ki evlatlarımızı
kaybettikten sonra sende bende perişan olduk, zor durumda kaldık. Bütün bu
olumsuzluklara rağmen, ben metanetimi korudum ve kendimi kısa sürede
toparladım, ama ya sen, sen ne yaptın.  Metanetini koruyamadın ve kendini
uykuya verdin. Bu yüzden de uyku hastalığına düştün. Ne olur artık kendini
toparla ve kendini işine ver. Bak, zaten bu işi de zar zor buldun, ne olur bu
işi de yüzüne gözüne bulaştırma, dedi ve onu eve alarak birkaç gün dinlenmesine
izin verdi.
Aradan birkaç gün geçmesine rağmen evde
uyanamayınca hanımı bir kova suyu başından aşağıya dökerek uyanmasını sağladı.
Fakat, uykusunu yine yenemedi ve o şekilde hazırlığını yapıp evden çıktı.
Ahırdan atını alarak eyerledi. Atını eyerledikten sonra, evlerini her
tehlikeden korumaya çalışan, Sibirya köpeği cinsi olan karabaşı da yanına
alarak ormana doğru yola çıktı.  Bu seferki ormana gidişinde hayatının
tamamen değişeceğinin farkına bile varmadan öylece ormana doğru gidiyordu.
Orman geldiği zaman üzerine bir halsizlik
çöker gibi oldu. Üzerindeki bu halsizliği atmak niyetiyle atın üzerinden indi.
Attan indiği yerde olan ceviz ağacına atını bağlayarak kendi kendine: “Biraz
dinlenir öyle giderim.” diye düşünerek ağacın dibine oturdu. Dinlenmek için
oturduğu ağacın altında uyuşukluğunun gitmesini beklerken, o sırada bir hışırtı
duydu ve zorla da olsa yerinden kalkarak, hışırtının nereden geldiğini bulmak
için sağı solu aradı ama bir türlü hışırtının nereden geldiğini bulamadı.
Bulamayınca sinirlenerek kendi kendine ‘üzerimde halsizlik varken, kim beni
rahatsız etmek istiyor’ dedikten sonra başka bir ağacın dibine oturarak,
kendi kendine ‘biraz uyur sonra kalkarım’ dedikten sonra üzerindeki uyuşukluğun
gitmesi için uyumaya başladı.
Biraz uyuyup, uyuşukluğunun gittiğini
hissetmeye başladığı o sıra, etrafında büyük bir gürültü koptu ve her taraf toz
duman oldu ve her tarafa pis bir koku yayıldı. Etrafa yayılan bu koku, o kadar pis
kokuyordu ki, bu kokuyu içine çeken bayılabilirdi.
Etrafa yayılan kokunun verdiği
ızdırapla yerinden fırlayan Hasan, önündeki ağacı göremeyip hızla kafasını
ağaca çarptı ve kafasının etrafında yıldızlar dönmeye başlayıp olduğu yere
düşüp bayıldı.  Bir müddet baygınlık geçirdikten sonra kendine geldi ve
etrafa yayılan pis konun yok olduğunu gördü.
Patlamanın nereden geldiğini görmek için
sağa sola bakındığında kendisine doğru pirifâni bir ihtiyarın geldiğini gördü.
O adam yanına yaklaşarak kendisine:
  - Oğlum, eğer uzun süre
uyumayı sürdürürsen, korkarım ki başına iş açılacak ve bunun sonunda uzun bir
yolculuğa çıkmak zorunda kalacaksın, dedi ve arkasını dönerek geldiği gibi
ortadan kayboldu.
Pirifani adamın kaybolmasını şaşkınlıkla
izleyen Hasan, şaşkınlığı geçtikten sonra kızgınlıkla:
  - Bu adam da nereden çıtı
böyle ve benim uzun süre uyuduğumu nereden biliyor? Dedi ve o kızgınlıkla yere
oturarak, ona çok uyuduğunu kimin söylemiş olabileceğini kafasında
canlandırmaya çalıştı. Çok uyduğunu amiri ve hanımından başka kimse bilmediğine
göre, mutlaka o yaşlı adama bunların ikisinden biri söylemiş olabilir, diye
düşündü.
Halsizlik, uykusuzluk derken, pirifâni
adamın karşısına çıkıp kendisine nasihat vermesi karşısında son derece
öfkelenmiş, bu öfkeyle birlikte yere oturup hızlı hızlı nefes alıp vermeye
başlamıştı. İçindeki öfke bir türlü geçmek bilmiyor, sinirinden bir oturup bir
kalkıyordu.  İki saat, belki üç saat öfkeyle yanıp tutuştu. Bu sürenin
sonunda, yavaş yavaş öfkesi geçti ve kafasını yere eğerek uyumaya çalıştı. Tam,
o sıra yüzüne doğru bir aydınlık gelip uykusunu tamamen kaçırdı. Bu sefer uyusu
kaçmasına rağmen içinde öfkeye dair hiçbir eser yoktu ve içini hoş bir duygu
kaplamıştı.
Huzur ve neşe içerisinde olan Hasan, ayağa
kalkarak yüzünü aydınlatan şeyin ne olduğunu görebilmek için ilerledi.
Uykusunu kaçıran ama sinirinin geçmesine sebep olan şeyin orta büyüklükte bir
kayanın dibinde parıl parıl parlayan bir cisim tarafından geldiğini gördü. Onun
ne olduğunu anlayabilmek için kayanın dibine giderek yere eğildi. O cismin
etrafı çeşitli nakışlarla süslenmiş bir ayna olduğunu gördü.
Ayna o kadar süslü ve güzeldi ki bir türlü
ona bakmaktan kendisini ayıramadı. Ona baktıkça üzerindeki halsizliğin
gittiğini ve içine huzurun daha çok yayıldığını hissetti. Bir müddet daha ona
öylece baktıktan sonra onu almak istedi. Elini ona doğru uzatıp alacağı sırada
ayna birden bire büyüdü.  Aynanın büyüdüğünü görünce korkarak ondan
uzaklaşmaya çalışsa da buna muvaffak olamayıp yerinde çakılıp kaldı. Adeta, görünmez
bir el arkasından tutmuş bırakmıyordu sanki. Ayrıca içindeki huzurun gittiğini,
onun yerine huzursuzluk, nefret ve öfke gelmiş ne yapacağını bilemez olmuştu.
‘İmdat! Beni kurtarın’ demeye çalıştıysa da sesini kimseye duyuramadı. O kadar
zor bir duruma düşmüştü ki, bu zorluktan dolayı terler içinde kalmış. Üstü başı
terden dolayı sırılsıklam olmuştu.
İçinde bulunduğu zor durumdan nasıl
kurtulabilirim, diye düşünürken birden bile hafiflediğini ileriye doğru adım
atıp kurtulabileceğini gördü. Bu niyetle tam adımını atıp aynadan uzaklaşmaya
çalışırken, aynanın içinden karabulut çıktı ve kendisini tuttuğu gibi aynanın
içine çekti. Aynanın içine çektikten sonra da ortadan kayboldu.
Karabulut uzaklaşınca etrafına bakındı ve
o da ne? Bu nasıl oldu böyle… hayır hayır bu olamaz, dedi ve tekrar tekrar
gözlerini sildi ve her silişinin arkasında aynı manzarayı gördü. Evet, evet
yanılmıyordu. Burası çölün ortasıydı ve güneş tam tepedeydi. Ayrıca oldukça
sıcak ve kavurucuydu. Kendi kendine bunları konuşurken, aklına pirifâni adamın
söylediği sözler geldi. O, çok uyuduğundan dolayı kendisini uyarmış, fakat onun
söylediği söze inanmadığından kulak ardı etmiş, gülüp geçmişti. Ama, aynaya
bakıp çölün ortasında kaldıktan sonra, onun sözlerinin ne kadar doğru olduğunu
geçte olsa anlamıştı.
Bir anda çölün ortasında kalıp,
kavurucu sıcaklık başına vurunca ne yapacağını ne edeceğini bilemedi. Sağa sola
bakarak, çölün ortasında ne yapacağını, nereye gideceğini bilemeden öylece
yürümeye başladı.
     
Akşama kadar çölün ortasında oradan oraya koşturup kurtulmanın çaresini ararken
karşına, elma ağacına benzeyen bir ağaç çıktı. Yalnız, bu ağaçta bir farklılık
vardı. Şöyle ki kökleri toprağa girip yukarıya çıkıyor, gövdesi ise z şeklini
almış bir şekilde uzanıp gidiyordu. Ayrıca bu ağacın her bir dalında çeşit
çeşit meyve türleri vardı ve üzerinde maymuna benzer hayvan türleri vardı. Bu
hayvanlar sürekli ‘hoş geldin yabancı, hoş geldin yabancı’ diye bağrışıyorlar,
ortalığı inletiyorlardı.
Ağacın şaşırtıcı özelliği karşısında donup
kalan Hasan, ona doğru bakıp: ‘Çölün ortasında ağaç, hem de üzerinde çeşit
çeşit meyve olan bir ağaç.’ diye düşünerek, ona doğru yöneldi. Ağaca yaklaşıp
ona doğru dikkatli bir şekilde bakınca, ağacın gövdesinde akrebin yuva
yaptığını kıskacını kaldırarak beklemekte olduğunu gördü.
Hasan, akrebi görüp onun dehşet verici
görüntüsünü gördükten sonra etrafına bakındı ve gidebileceği başka bir yol
aradı. Sağa gitti olmadı, sola gitti olmadı. Çölün ortasında dönüp durmasına
rağmen, bir türlü çıkış yolu bulamıyor, ne yapacağını bilemiyordu. Üstelik
akşam olmuş, çölün kızgınlığı geçmiş yerine dondurucu bir soğuk almıştı. Arada
bir rüzgâr esiyor, rüzgâr estikçe de içini titretme alıyordu.
Akrepten korkmasına rağmen, hem rüzgârdan
kendini korumak hem de geceyi geçirmek için çölün ortasındaki ağacın olduğu
yere geri döndü ve akrebin orada olup olmadığını baktı. Akrep çekip gitmiş,
onun yerinde üçgen şeklinde bir taş oluşmuştu. Oluşan taşın üzerinde de sağa
doğru çevir diye bir yazı vardı. Akrebin yerinde olmamasına sevinen Hasan,
uykulu gözlerle ağaca yaklaşarak taşı sağa doğru çevirdi. O taşı sağa doğru
çevirmesiyle beraber ortasında büyük bir oyuk oluştu ve oluktan etrafa ışıklar
saçmaya başladı.
Etrafa yayılan ışık zümresinde adeta
gökkuşağını andırıyor, geceyi gündüze çeviriyordu. Etrafa yayılan ışık zümresi
geceyi aydınlattıktan sonra Hasan’ın etrafında dönüp ortadan kayboldu. Onun
etrafa yayılan aydınlığı, o kaybolduktan sonra yerini karanlığa bıraktı. Soğuk
iyice şiddetlendi. İçini titretme alınca ağacın içindeki kovuğa girmekten başka
çare bulamadı. Soğuktan kendini korumak ve geceyi geçirebilmek için dikkatli
bir şekilde adımını içeriye attı. Kovuktan içeriye adımını atar atmaz
karşısına, çölün ortasında kalmasına sebep olan ayna burada da karşısına çıktı.
Yalnız bir farkla ki, aynanın etrafındaki nakışlar gitmiş, onun yerini kapı
kolunu andıran bir cisim ortaya çıkmıştı. Ayrıca aynanın üzerinde şöyle bir
yazı vardı:
     
-  Ey yolcu! Eğer yolunu kaybettiysen, üzerimdeki kolu aşağıya doğru
çevir. O şekilde mutlaka yolunu bulursun. Eğer gideceğin bu yolların sonunda
yolunu bulamazsan, ümidini kaybetme ve başka bir yol aramaya çalış çabala ve
boş durma, diye bir yazı vardı.
Uyku iyice bastırmış, yavaş yavaş gözleri
kapanmaya başlamıştı. Kovuğun içinde gördüğü yazı, acaba gerçek miydi, yoksa
uykulu gözlerin verdiği bir yanıltmamıydı. Kafasındaki bu soruların cevabını,
ancak uykusu geçtikten sonra alabilirdi. Kafasındaki soruların netleşmesi için
kovuğun bir kenarına kıvrılarak uyudu.
Sabah olunca ilk işi gece uykulu gözlerle
gördüğü aynaya bakmak oldu. Ayna gece gördüğü gibi aynen yerinde duruyor ve
pırıl pırıl parlıyordu. Aynayı görüp, gece uykulu gözlerle gördüğü şeyin hayal
olmadığını anlamasından sonra ayağa kalktı. Aynaya doğru yönelerek üstündeki
yazıya tekrar baktı. Yazı gece gördüğü gibi aynen yerinde duruyordu ve o yazıda
ayna gibi parıldıyordu.
Çölün ortasında gidecek başka bir yol
olmadığından, biraz da merak ettiğinden aynanın üzerinde bulunan kolu sağa
doğru bir iki defa çevirdi ve bunun sonunda ne olacağını görmek için kovuktan
dışarıya doğru çıktı.  Kolu aşağıya doğru çevirip kovuktan dışarıya
çıktığı anda müthiş bir gürültü meydana geldi ve ağaç ortadan kayboldu. Ağacın
yerinde ise dört tane yol açıldı ve her bir yolun üzerinde doğu, batı, güney,
kuzey diye yazılıydı. Ayrıca, her yol değişik değişti. Mesela, doğuya giden yol
düz ve çakıllı, batıya giden yol; eğri büğrü ve toz içerisinde, güneye giden
yol; inişli çıkışlı ve yer yer çukurlar vardı. Kuzeye giden yol ise, diğer
yolların hepsine benzer bir özelliği vardı.
     
Hasan, ağaç kaybolup onun yerine dört yol karşısına çıkmasının verdiği
şaşkınlıkla ne yapacağını bilemeden öylece kalakaldı. Şaşkınlık içerisindeyken,
aynanın içine çekilmeden önce gördüğü pirifani adam, karşısına çıkarak:
     
  - Ben sana demedim mi, çok uyuma diye. Bak sonunda ne oldu. Sözümü
dinlemediğin için çok uzun bir yolculuğa çıkmak zorunda kaldın, deyip
serzenişte bulunduktan sonra sözüne şöyle devam etti. Bundan sonra yapacağın bu
yolculukta dikkatli ol ve önüne çıkan engellerden yılma. Karşına çıkan bütün
engeller karşısında yılmadan yoluna devam edersen eğer, mutlaka ailene
kavuşabileceğin bir yol çıkacaktır karşına. Eğer karşına çıkan engellerden
yılar geri dönmeye kalkarsan, bir daha asla evine ulaşamazsın, dedikten sonra sözünü
keserek yürüyüp gitti.
Pirifâni adamın çekip gitmesinden sonra
kendine gelen Hasan, hangi yoldan gitmeyi kararlaştırmak için sağa sola bakıp,
ilk olarak Doğu Kapısı yazan yerden gitmeye karar verdi ve Doğu Kapısı yolun
olduğu taraftan gitmeye başladı. Gece karanlık çökünceye kadar o yoldan devam
ederek, yolun nereye gittiğini bulmaya çalıştı. Yol çakıllı olduğu için
ayakları şişmiş, ayakları şiştiği içinde kendi kendine içinden: ‘Galiba yol hiç
bitmeyecek’ diye söylendi. Kendi kendine söylenirken, o sırada hafif bir rüzgâr
çıktı ve ardından rüzgârın içinden bir el çıkıp arkasına geçerek hırkasını
tuttu. Arkasından bir şeyin kendisini tuttuğunu fark edince korkarak ‘Beni,
böyle kim tutuyor?’ diye söylenerek kendisini kimin tuttuğunu anlamak için sağa
sola bakındı.  Fakat kimseyi göremedi. Etrafında kimseyi göremeyince,
kendisini görünmeyen varlıkların tuttuğunu zannederek elleri ayakları titredi.
Korku içerisinde:
  - Ben sadece yolunu kaybetmiş
bir kişiyim. Onun için ne olur bırakın beni, diyerek korktuğunu belli etmeye
çalıştı.
Onun korktuğunu gören rüzgârın
içindeki el, tatlı bir eda ile kendisine:
  - Benden sakın korkma. Darda
kaldığın zaman mutlaka gelir seni kurtarırım, dedi ve hızla havaya kaldırarak
yolun paket taş döşeli yerine bırakarak kayboldu. Hasan, rüzgârın içindeki ele
doğru bakarken, elin ortasında tanıdık insan yüzüne benzer bir yüz belirdiğini
gördü. Bu yüz kendisine bakıyor ve gülümsüyordu.
     
Ayaklarının şişkinliği dindirmek için paket taş döşeli yolun girişinde mecburen
dinlenmek zorunda kalan Hasan,  oturduğu yerin tam karşısında beyaz bir
tavşanın çıkıp kendisine doğru yaklaştığını gördü. Tavşan, kendisine doğru
yaklaşıp ayaklarının dibine gelerek, o ufacık patileriyle Hasan’ın pantolonunun
paçalarını yukarı doğru sıyırdı ve yaralı olan ayaklarını sıvazladı. İşi
bitince de geldiği gibi ortadan kayboldu.
     
Tavşan ortadan kaybolduktan sonra, ayaklarındaki ağrılarının dindiğini
hissetti. Ayağındaki ağrılar geçince, ayağa kalkarak paket taş döşeli yolda
dikkatsiz bir şekilde, bastığı yerlerde ne olduğuna bakmadan öylece yürüdü. O
şekilde yürüdüğünden dolayı ileride küçük demir çubuğun yere saplı olduğunu
fark etmeyip, ayağı ona takılarak yere yüzüstü düştü. O sırada yol, yürüyen
merdivenler gibi hareket etmeye başlayıp, gürültüler çıkartarak ilerledi.
Yere düştüğünde, merdivenlerin hareket
etmesinden dolayı korkmuş ve o heyecanla ayağa kalkmayı bile unutmuştu. Öylece
yürüyen merdivenlerde oturduğu yerden kalkamaz oldu. Biraz sonra yürüyen
merdivenler, etrafında kıvılcımlar saçarak gürültülü bir şekilde aniden durdu.
Merdivenlerin durduğu yerde renkli ışık zümresi belirdi ve kendi etrafında
dönmeye başladı. Gördüğü bu ışık zümresi yerini dumana bırakarak ortadan
kayboldu. Ortaya çıkan duman yavaş yavaş çekilince büyük gösterişli bir ev
ortaya çıktı.
     
Hasan, evi görünce ayağa kalkarak kendi kendine: ‘Bu ışık da nereden çıktı, ne
oluyor burada’ diye söylenip eve doğru yaklaştı. Evin önüne gelince kapının
tokmağını kaldırarak kapıya vurdu ve beklemeye başladı. Biraz beklemesine
rağmen kapı açılmayınca, kimse yok diye geri döneceği sırada, kapı gıcırtıyla
açılarak evden, beli iki büklüm olmuş ve başı kelleşmiş olan, kulakları
sivrice, üzerinde sade bir elbise olan, yaşlı bir adam çıkarak, ona dikkatli
bir şekilde bakıp baştan aşağıya doğru süzer. Karşısında ihtiyar adamın
dikkatli bir şekilde bakarak kendisini süzmesi karşısında oldukça tedirgin olur
ve şaşırmış bir şekilde ona doğru bakar. İhtiyar adam, Hasan’ın şaşkın şaşkın
kendisine doğru öylece baktığını görünce:
     
  - Niye öyle şaşkın şaşkın bakıyorsun evlat? Diye hitap eder.
     
Hasan, şaşkınlığı geçince:
     
  -  Kusura bakma beybaba, çölde kaybolduğumdan beri yolumu
arıyorum. Buraya gelinceye kadar da garip şeylerle karşılaştım. Sizin evinizin
birden karşıma çıkması ve sizi de iki büklüm olmuş bir şekilde görünce iyice
şaştım kaldım.
     
  -   Ne kusuru oğul. Buraya kaç kişi geldiyse hepsi aynı
şeylerle karşılaştılar. Aynen, senin bana söylediğin sözleri söylediler. Onun
için yadırgamıyorum artık hiç kimseyi.
     
  -   Peki beybaba! Yolumu nasıl bulabilirim onu söyler
misiniz?
     
  - Bak oğul! Şu ilerideki çiçekli yolu görebiliyor musun?
     
  -  Evet, görüyorum.
     
  -  İşte, oraya git ve o yoldan düz devam et, yolunu o şekilde
bulursun.
     
  - Teşekkür ederim beybaba, yolu tarif ettiğin için, diyerek
ihtiyarla vedalaşarak o yola doğru gitti. Çiçekli yoldan içeri girerek yürümeye
başladı. Çiçekler o kadar rengârenk ve güzeldiler ki onlara baka baka yolun
bittiğini göremedi. Ta ki bir kuşun gelip başına konmasına kadar. Başına konan
kuş dile gelerek:
     
  - Ne hayran hayran etrafına bakınıyorsun, biraz da önüne baksana?
Diyerek tekrar uçup gitti. Kuşun uçup gitmesinden sonra, tam önüne bakacakken
kuş tekrar geriye gelip başının üstüne kondu ve tekrar dile gelerek:
  - Bundan sonra gideceğin
bütün yollarda, şaşkınlığa düşersen ve yoluna gitmeni sağlamak için seni ikaz
edeceğim, dedi ve uçarak uzaklaştı.  Kuşun, ikinci kez gelip ikaz
etmesinden sonra önüne bakınca yolun bittiğini ve karşısında üzerinde anahtarı
olan siyah bir kapı olduğunu gördü. Kapı kapalıydı ve üzerinde: ‘Dikkatli bir
şekilde giriniz. Eğer dikkatli şekilde girmezseniz,  başınıza çok iş
gelebilir.’ şeklinde yazı vardı.
     
Kapıya iyice yaklaşıp bakınca üzerinde anahtarının olmadığını gördü. Kapının
üzerinde anahtar olmadığı için, kapıyı nasıl açacağını düşünürken gök
gürlemesine benzer bir uğultu koptu ve ardından siyah beyaz,  Sibirya
kurduna benzer bir kurt çıktı. Bu kurt tıpkı, kendi köpeği olan Sibirya kurduna
benziyordu ve kurdun ağzında bir anahtar vardı. Kurt yanlarına yaklaşarak
ağzındaki anahtarı yere bırakıp dile geldi ve kapıyı nasıl açabileceklerini
göstererek:
 - Bundan sonra gideceğin bütün
yollarda karşına kapılar çıkacak. O kapıların üzerinde de anahtarlarının
olmadığını göreceksin. O kapıları zorlayıp açamazsan eğer, bana üç defa ‘Kurt
neredesin, gel de açılmaz olan bu kapıdan kurtar beni’ dersin. İşte o zaman,
ağzımda anahtarla ben ortaya çıkarım, dedi ve geldiği gibi ortadan kayboldu.
Hasan, kurdun kaybolmasından sonra yerdeki anahtarı alarak, kapıyı açıp içeriye
girdi. Kapıyı açınca aşağıya doğru inen bir merdiven vardı ve içeriden çok
güzel kokular geliyordu. Bu kokular o kadar hoştu ki, adeta büyüleyici bir
etkisi vardı. Hasan, bu kokuların cazibesine daha fazla dayanamayarak
merdivenlerden aşağıya inmeye başladı. Merdivenler o kadar uzundu ki, indikçe
iniyor bir türlü sonunu getiremiyordu.
     
Aşağıya doğru indikçe güzel kokuların cazibesinden nereye bastığının farkına varamamış,
merdivenin ortasında duran çukur bir alana basmıştı. İşte ne olduysa o andan
sonra oldu. Birden merdivenin her tarafından ateşler çıkmaya başladı.
Merdivenden aşağıya inerken hissettiği güzel kokular da gitmiş pis kokular
yayılmaya başlamıştı ve aşağı taraftan, aynanın içine çekilip çölün ortasında
kalmasına sebep olan karabulut kendisine doğru geliyordu. Ona doğru bakınca
bulutun ortasında tanıdık bir insan yüzü vardı ve gözleri de ateş gibi
parlıyordu.
     
Pis kokulardan ve karabuluttan kurtulmak için geriye döndüğünde bir de ne
görsün, merdivenler kaybolmuş onların yerinde de koskocaman bir boşluk
oluşmuştu. Yapacak bir şey yoktu artık, yukarıya çıkamayacağına göre mecburen
aşağıya inmesi gerekiyordu.        Aşağıya
indikçe pis kokular daha da çoğalmış ve rahatsız edici bir duruma gelmişti,
ayrıca çok yorulmuş ve adım atacak hali kalmamıştı. Buna rağmen pis kokudan
kurtulmak için adımlarını daha da hızlandırdı. Bu merdivenin sonu gelmeyecek
diye düşündüğü sırada merdivenler ortadan kayboldu ve bir anda yanardağın
ağzında olduğunu gördü. Ayrıca bastığı taş bile yavaş yavaş çatlamaya
başlamıştı. Neredeyse yanardağın içine düşmek üzereydi. Az sonra bastığı taşta
kırıldı ve aşağıya kraterin içine doğru düşmeye başladı. Tam içine düşeceği
sırada hafif bir rüzgâr çıkarak yavaşlamasını sağladı. Rüzgâr yavaşlatınca,
içinden bir el çıkarak hırkasının arkasından tuttu ve büyükçe bir taşın üzerine
bıraktı. Kraterin içine düşmekten kurtulan Hasan, bu seferde kraterin içindeki
lavların içten içe fokurdadığını gördü.  O anda lavların dehşet verici
görüntüsünden korkarak geriye doğru yaslandı. Yaslandığı anda, arkasındaki taş
çığlık sesi çıkartır gibi ses çıkararak geriye doğru gitmeye başladı.
Üzerindeki bulunduğu taşta, arkasına yaslandığı taşla birlikte yavaş yavaş
geriye gitmeye başladı. Taş tamamen geriye gidince aşağılara doğru tekrar
düşmeye başladı. Aşağıya düştükçe de kraterin içinden, ağlar bir şekilde insan
sesi ile karışık su sesi gelmeye başlamıştı. İnsan sesi ile karışık su sesini
duyunca kendi kendine: ‘Bu da ne böyle, nereden geliyor bu ağlamalar.’ demekten
kendini alamıyordu.
     
Hasan, aşağılara düştükçe korkuları artmaya başlamıştı ve kalbi adeta yerinden
fırlayacak gibi atıyordu. Acaba lavların içine düşecek miyim? Sonum ne olacak
benim diye düşünürken birden bire aniden havada duruverdi. Hiç kımıldayamıyor,
ne de elini kolunu hareket ettirebiliyordu. Adeta yerinde çakılı kalmıştı.
Sadece başını sağa sola, aşağıya yukarıya hareket ettirebiliyordu. Üstüne
üstelik terlemeye başlamış, üzerindeki elbiselerden bile buhar çıkmaya
başlamıştı. Bunun nedenini bulmak için başını aşağıya doğru eğince birde baktı
ki lavlara iyice yaklaşmış ve o karabulutta lavlarla birlikte yaklaşıyordu.
     
 Lavlarla beraber karabulutun yaklaştığını görünce ne yapacağını iyice
şaşırdı. Yerinden kıpırdayamadığından bir şey de yapamıyordu ve bu da kendini
içten içe yiyordu. Lavlar iyice yaklaşıp, ayakkabılarını yakmaya başlayınca
kendi kendine: ‘İşte şimdi mahvoldum.’ Diye düşünmeye başladı. Ayakları yanmaya
başlayınca canı yanmaya başladı. Canı yanmayı başlayınca ‘İmdat! Kurtaran yok
mu?’ diye bağırıp, kendisine yardım elini uzatacak bir kimse aradı. Bağırıp
yardım istemeye devam ederken, kraterin ağzında hafif bir rüzgâr çıktı ve o
meçhul el tekrar belirerek hırkasının arkasından tutup yukarıya doğru çekmeye
başladı. Aşağıdaki lavlardan kurtulmasına kurtulmuştu, ama bu seferde yukarıya
doğru o kadar hızlı bir şekilde çıkıyordu ki, içi dışına çıkmış, midesi
bulanmaya başlamıştı.
     
Kendisini çeken o el birden bire durdu ve yanardağın ağzında bulunan küçük bir
mağaranın içerisine bıraktı. Mağaranın içerisine girince, mağaranın ağzı kalın
cam muhafazayla kapandı. Lavlar yukarıya doğru çıktıkça cam muhafazaya vuruyor,
vurdukça da çatırtılar geliyordu.  Lavların camı parçalamasından endişe
eden Hasan, o korku içerisinde bekleşirken, kendisini kovalayan kara bulut da
gelip camın önünde durarak:
     
  -  Şimdi elimden kurtuldun ama bundan sonra devamlı
peşindeyim ve artık benden asla kurtulamazsın, diyerek korkutmaya başlaması
üzerine iyice halsiz düştü kendinden geçerek olduğu yere yığıldı kaldı.
     Kendine geldiği zaman akşam olmuş ve mağaranın
içi karanlıklaşmıştı. Lavların cama bir şey yapamadığını ve karabulutun da
çekip gittiğini görünce derin bir oh çekti.   Heyecanı ve korkusu da
gidince, yanan ayakkabıları aklına geldi. Yere oturarak ayakkabılarını
ayağından çıkardı. Mağaranın ağzı kapalı olduğundan dolayı,  mağaranın
içine doğru gitmesi ve bir yol bulması gerekiyordu. Bunun için mecburen ayağa
kalkarak yürümeye başladı.
     
Ayağında ayakkabı olmadığı için mağaranın tabanı yürüdükçe ayaklarına
batıyordu. Bir müddet daha öylece yürüdü. Yorgunluktan ve ayakları şiştiğinden
yürüyemez hale geldiği sırada ayağıyla bir şeye çarptı. Ayağıyla bir şeye
çarpınca heyecanla ‘Eyvah! Yine başıma bir iş gelecek’ diye söylenerek, hangi
taraftan ne geleceğini görmek için etrafına beş on dakika kadar bakınmaya
başladı. Mağaranın içi karanlık olduğundan, etrafını görememiş ve tedirgin
olmuştu. İçinde bulunduğu bu tedirginlik, etrafında kendisini sıkıntıya sokacak
bir tehlike gelmeyince geçti.  İçindeki tedirginlik geçince, ayağını
çarptığının ne olduğunu görmek için yere eğilerek eliyle sağı solu kontrol
etti. Biraz daha aradıktan sonra eline bir şey çarptı. Eline çarptığının ne
olduğunu anlamak için, onu alarak eliyle kontrol etti ve onun bir kutu olduğunu
anladı. Kutunun ağzını açtı. Kutunun ağzını açar açmaz kutudan etrafı
aydınlatan renkli ışık zümresi tekrar belirdi ve kendi etrafında dönmeye
başladı ve yavaş yavaş ortadan kayboldu.
     
Hayret içerisinde ışığın kaybolmasını seyreden Hasan, daha sonra elindeki
kutunun içinde ne olduğunu anlamak için elini kutunun içine daldırdı. Elini
kutunun içine daldırmasıyla havalara zıplaması bir oldu. Çünkü kutunun içinde
bir çift ayakkabı vardı. Ayakkabıları görünce sevindi, fakat ayakları şiştiği
için giymesi mümkün değildi. Ayakkabıları görünce sevinmiş, ama ayakları
şiştiği için onları giyemediğinden dolayı hevesi kursağında kalmıştı.
Ayaklarının şişlerinin inmesi için tekrar yere oturdu ve beklemeye başladı. Tam
o sırada beyaz tavşan yine ortaya çıkarak ayaklarının şişkinliği inene kadar
yalamaya başladı. Ayaklarının şişi inince dile gelerek:
     
- Bundan sonraki yolculuğunda, her ne zaman başı derde girerse o zaman ortaya
çıkar, sıkıntını gideririm, dedi ve geldiği gibi ortadan kayboldu.
     
Hasan, ayaklarındaki şişlerin dinmesinin ardından oturduğu yerden tekrar ayağa
kalkarak ayakkabıları giydi. Ayakkabılar ayağına tam oturmuştu. Sevinçten ne
yapacağını şaşıran Hasan, yorgunluğunu unutarak havalara tekrardan zıplamaya
başladı.  Ne olduysa o anda oldu ve ayakkabılar etrafı aydınlatacak
şekilde parıldamaya başladı. Ayakkabılarını giyip havaya zıpladıktan sonra
mağaranın içi aydınlanınca, mağaranın içlerinde ne var diye merak içerisinde
yürümeye başladı, yürüdükçe de hayreti daha da fazlalaşıyordu. Çünkü mağaranın
içi adeta maden yatağı gibiydi. Neler yoktu ki içinde: Elmaslar, altınlar,
gümüşler…
     
Mağaranın içindeki elmaslara, altınlara hayran olmuş ve büyülenmişti. Acaba
başka neler var mağaranın içinde diyerek ilerlemeye başladı. Öyle bir yere
geldi ki her tarafta insan büyüklüğünde elmaslarla doluydu ve o kadar
parlıyorlardı ki her taraf aydınlık içerisindeydi. Ayrıca her birinden ayrı
ayrı renkler saçılıyordu.
     
Hasan, adımını atıp elmasların olduğu yere gitmek isterken, adım attığı yerde,
sanki deprem oluyormuş gibi önce sarsıntı meydana geldi ve yer çatlayarak
içinden dev aynalar çıktı. Bu aynalar o kadar farklıydı ki her birine baktıkça
kendisini farklı farklı şekilde görmekteydi. Bazı aynalar kendisini şişman,
kimi aynalar zayıf, kimi aynalar kulaklarını uzun kimi aynalar da bacaklarını
uzun gösteriyordu.
     
Aynaların karşısına geçip, aynalara baktıkça gülmekten kendini alamıyor,
güldükçe gülüyordu. Çölün ortasında kaybolup siyah kapıdan içeri girdiğinden
beri bu kadar çok gülmemişti. Gülmesi geçince, ileride hepsinden daha büyük bir
aynanın olduğunu gördü. Büyük aynanın olduğu yere giderek ona baktı. Bu ayna,
diğer aynalara hiç benzemiyordu. Normal aynalar gibiydi, ne var ki bunda da bir
tuhaflık vardı. Ona baktıkça adeta büyülenmiş gibi hissediyordu. Ne kadar da
ona bakmaktan çekinse de, bir türlü buna muvaffak olamıyordu. Bir müddet sonra
birde baktı ki ayna içinde dönüyor. Onu o şekilde görüce önce şaşırdı daha
sonra da aklı dönmeye başladığını hissetti ve olduğu yere yıkıldı kaldı.
Kendine geldiği zaman ucu bucağı olmayan yem yeşil ve düz bir ovanın içinde,
beyaz bir taşın üstünde otururken buldu.
     
Evden çıkıp ormana geldikten sonra başına neler gelmemişti ki. Ormandaki aynayı
görmez olaydı. Hep onun yüzünden bunlar başına gelmişti. Aynaya dokunur
dokunmaz, aynanın içinden karabulut çıkarak içine çekmişti. Ve kendini bir anda
çölün ortasında bulmuş, ondan sonra başına gelmedik şeyler kalmamıştı. Şimdide
ucu bucağı olmayan yem yeşil bir ovanın ortasındaydı ve hiçbir iz ve yol yoktu.
Nereye gidecekti, onu dahi bilemiyordu.
     
Oturduğu yerden kalkarak, ne tarafa doğru gideceğini bilemeden yürümeye başladı
ve yürürken ümit içerisinde kendi kendine ‘belki, ileride önüme bir yol çıkar’
diyordu. O bunları düşünürken aniden oturduğu yerin altından ayaklarını
sıvazlayıp iyileştiren tavşan ortaya çıktı. Tavşanı ilk gördüğünde ayaklarının
ağrısından tavşanın sevimliliğini fark edememişti.  Tavşan o kadar
sevimliydi ki, adeta gel beni tut da sev der gibiydi. Tavşanın olduğu yere
gidip tutmaya çalışırken, tavşan hızlı bir şekilde koşarak uzaklaşmaya başladı.
Koşarak giderken de arkasından gittiği yerler yol oluyor, peşinden her taraf
çiçeklerle donanıyordu. Gideceği yolu bulacağına dair ümidini kaybetmemesine
sevinen Hasan, tavşanın açtığı yola doğru adımını atıp devam etti.
Çiçeklerin görüntüsü ve kokusu o kadar
güzeldi ki, onlara baktıkça içinin açıldığını hissediyor, huzura kavuşuyordu.
Çiçeklerin cazibesine kapılan Hasan, çiçekli yolun bitmek üzere olduğunu
göremeden öylece yürüyordu. Yine o beyaz kuş gelip başına konana kadar etrafa
öylece baktı durdu. Kuş yine dile gelerek önüne bakmasını söyledi. Önüne doğru
bakınca uzun uzadıya, boyları da bulutlara kadar varan kayalıklar olduğunu
gördü. Birden bire kayalıkları karşısında görünce önce şaşırmış, yukarıya doğru
bakınca da kayaların yüksekliğinden dolayı çok korkmuştu. Ama yapacak bir şeyi
de yoktu, bir yol bulması ve bu kayalıklardan kurtulması gerekiyordu. Her
tarafı dolaşmasına rağmen bir yol bulamamış ve çok yorulmuştu. Bir müddet
dinlendikten sonra, tekrar kayalıklardan kurtulabilecek bir yol aramaya
başladı.
     
Kayalıkların görüntüsü o kadar korku vericiydi ki, her tarafında sivri uçları
vardı ve her bir sivri uçtan rüzgâr estikçe dehşet verici sesler geliyordu.
Hasan, kayalıklara doğru bakarken havada yine karabulut belirmiş ve kendisine
doğru geliyordu. Bulutun içinde de her tarafı aydınlatan şimşekler çakıyor ve
gürültülü bir şekilde:
     
  - Şimdi seni yakaladım. Artık elimden kaçamazsın, diyerek
geliyordu. O karabulutun peşinden gelmesinin sebebi neydi. Ne istiyordu
kendisinden, bu düşünceler içerisinde ondan kaçmaya çalıştı. Ondan kurtulmak
için koşarken uzaklardan kocaman bir kartal gelip kollarından tutarak havaya
kaldırdı ve uçmaya başladı. Uçarak kayalıkların yukarısında olan yuvasına
götürüp bıraktı. Hasan, karabuluttan kurtulmasına kurtulmuştu ama bu seferde
kartala yakalanmıştı. Üstelik kartalın yuvasında yavruları vardı ve kendisine
büyük bir iştahla bakıyorlardı. Ana kartal yavrularına ‘gelin buraya,
yiyeceğinizi alın’ der gibi kafasını sallayınca, kartal yavruları koşarak
Hasan’a saldırmaya başladılar.  Kartalın yavruları, o kadar vahşi bir
şekilde saldırıyorlardı ki başından, sırtından, yüzünden kısacası her yerinden
gagalıyorlardı. Kartalın yavruları yüzünden yüzü, gözü her tarafı kan içinde
kalmıştı.
     
Kartalın yavrularının gagalamasına daha fazla dayanamayan Hasan, kartalın
yavrularının kendisini bırakmaları üzerine onlara görünmeden sürüne sürüne
kartalın yuvasından kurtularak kayalıklardan aşağıya doğru inmeye başladı.
Kayalıklar aşağıda göründüğünden çok daha korkunçtu. Aşağıya indikçe her bir
kaya ayaklarını, ellerini çizmiş her tarafından kanlar geliyordu. Ayakları
kanadığından ve yorgunluktan yürüyecek takati kalmamıştı. Öyle bir yere de
geldi ki ne aşağıya inmenin imkânı vardı ne de yukarıya çıkmanın imkânı vardı.
Aşağıya inmenin mümkün olmadığını görünce çömelip yere oturdu ve sırtını bir
kayaya dayadı. Tam uykuya dalacağı sırada sırtını dayadığı kaya birden kırıldı
ve kayanın içinde oluk oluştu.
     
Dikkatsiz bir şekilde sırtını dayadığı için, dengesini sağlayamayan Hasan,
oluğun içine düştü ve aşağıya doğru hızla kaymaya başladı. Kaydıkça kayıyor, gittikçede
hızlanıyordu. Aşağılara indikçe kendisini durduracak bir şey arıyor, fakat bir
türlü bulamıyordu. Nihayet tutacak bir dal buldu ve ona tutundu. Bir süre sonra
tutunduğu dal da kırılmaya başladı ve tekrar aşağıya kaymaya başladı; fakat bu
sefer düz bir şekilde değil, döne döne kayıyor ve o şekilde aşağıya iniyordu.
Hızı bir ara azaldığı zaman, beyaz demir bir çubuk gördü ve zorlada olsa ona
tutunmaya başardı. Demir çubuktan tutunmasına tutundu ama bu seferde tutunduğu
demir hareket etmeye başladı. Demir hareket ettikçe de oluk kayboluyor,
kayboldukça da derin bir çukur oluşuyordu. Bir süre sonra oluk tamamen kayboldu
ve eliyle tutunduğu demir çubuktan, eli yavaş yavaş kayarak çukurun içine
düştü.
     
Hasan’ın içine düştüğü çukurda irili ufaklı birçok delikler vardı.  Bu
delikler o kadar değişiktiler ki, kimisi yukarı doğru çıkık, kimisi oluk
şeklinde, kimsi de eğri büğrüydü. Tam oturup, onları seyre daldığı sırada, her
bir delikten ayrı ayrı renklerde buhar çıkmaya başladı ve her tarafı kapladı.
Buharı koklamamak için elini ağzına kapattıysa da, başarılı olamadı ve buhar
genzine doldu. Genzine buhar dolunca başı dönmeye başlayıp olduğu yere yığıldı
kaldı. Kendine geldiği zaman da, demir kafesin içinde hapsedilmişti ve
etrafında da yüzlerce garip yaratıklar vardı.
     
Etrafında gördüğü yaratıklar o kadar gariptiler ki, kimisi uzun, kimisi kısa,
baştan aşağıya kadar kıllı, kulakları tavşankulağı gibi, ayakları keçi ayağı
gibi, kolları da maymun koluna benziyordu. Burunları sanki yok gibiydi, gözleri
bile kocaman ve kırmızıydı. Ağızları kurtağzına, kuyrukları ise inek kuyruğuna
benziyordu. Kısacası her türlü hayvana benziyorlardı. Onları seyre dalmışken,
kendi aralarında anlaşılmaz bir dille konuşarak elleriyle kendisini işaret
ettiklerini gördü. Acaba ne diyorlardı ve kendisine ne yapacaklardı, diye
düşünürken onlar hep bir ağızdan, adeta kulakları tırmalarcasına tiz bir şarkı
söyleyip etrafında dönmeye başladılar. Söyledikleri şarkıdan etkilenmemek için
kulaklarını kapatmaya çalışırken, onlar az sonra şarkılarını bitirip durdular
ve Hasan’ın hapsedildiği demir kafesi yerinden kaldırarak kayalıklardan aşağıya
doğru inmeye başladılar.
     
Kayalıklardan aşağıya inip, demir kafesi tıpkı öküz arabasına benzeyen bir
arabanın üstüne bıraktılar. Arabayı çeken hayvanda aynı eski devirlerde yaşamış
olan mamuta benziyordu. Bir müddet sonra ellerindeki kamçılarla hayvana vurup
tozu toprağı birbirine katarak ilerlemeye başladılar. Yolda giderlerken bir şey
hissetmiş olmalılar ki, aniden durdular ve etrafı gözetlemeye başladılar. Bir
süre daha öylece etrafı gözetledikten sonra, yönlerini değiştirerek tekrar
yürümeye başladılar.
     
Gittikleri yol o kadar sıcaktı ki etrafı kasıp kavuruyordu. Görünürlerde ne bir
ağaç vardı ne de bir canlı, her şey sanki yok olmuş gibiydi. Aşırı sıcaklıktan
dolayı susanmış, boğazı kurumaya başlamıştı. Susuzluktan boğazı kurumasına
kurumuştu ama yaratıklardan nasıl su isteyebilirdi ki, onların dilini bile
bilmiyordu. Susuzluktan kavrulduğu sırada, yaratıkların aralarında bir şeyler
konuşarak kendisine doğru baktıklarını daha sonra da ağızlarından salyalar
akarak ellerindeki kırbaları kafesin içine doğru attıklarını gördü. Bir anda
kafesin içi yüzlerce su kırbasıyla dolmuştu. Artık susuzluğunu giderebilecekti.
O heyecan içerisinde su bulma umuduyla, su kırbalarından birini açıp içine
baktı; ama umudu kısa sürdü. Çünkü kırbaların içinde, su yerine çamurlu,
akışkan jöleye benzer bir şey vardı. Çok susadığı için, mecburen kırbanın
ağzını açıp içine parmağını daldırarak tadına baktı. Görünüşü tuhaftı ama tadı
mükemmeldi. Başta, kırbayı açtığı zaman görünüşüne aldanarak beğenmemişti. Ama
parmağını daldırarak tadına bakınca, tadının çok güzel olduğunu fark etti.
Susuzluğu had safhada olduğundan dolayı kırbaların hepsini açarak teker teker
içindekileri yedi. Bu sayede hem susuzluğunu gidermiş, hem de açlığını
gidermişti.
     
Çölün ortasında olan kapıdan geçtikten sonra, başına o kadar çok şey gelmiş ve
sarsılmıştı ki artık daha fazla dayanamamış, susuzluğunu giderdikten sonra da
kafesin içinde uykuya dalmıştı. Kafesin içinde uykuya dalıp, rüyalar görmeye
başladığı sırada sanki bomba patlamış gibi bir ses duydu. Heyecan içerisinde
ayağa fırlayıp etrafa baktı. Gördüğü manzara çok korkunçtu. Her taraf duman
olmuş ve yaratıkların birçoğu kanlar içerisinde yerde yatıyorlardı, kimisi de
korkudan etrafa dağılıp kaçışıyorlardı. O manzarayı görünce dayanamadı, kafesin
demirlerinden tutarak ağlamaya başladı.
     
Hüzünlü bir şekilde ağlamaya başladığı sırada havada kulakları sağır edercesine
bir sesle, üçgen şeklinde yelkenli gemiye benzer bir geminin havada uçarak
yaklaştığını gördü. Az sonra o uzay aracı kendisine doğru yaklaşıp yere indi.
Geminin kapısı yere indikten sonra sisler içerisinde açıldı.  İçerisinden
başları kel olan, kulakları sivrice, üzerleri üniformalı, elleri silahlı ten
renkleri mavi olan, tıpkı insana benzer kişiler aşağıya inmeye başladı. Ayrıca
bunlar, mağaranın içine girmeden evvel karşılaştığı, beli iki büklüm olmuş
yaşlı adama benziyorlardı. Hepsi indikten sonra arkalarından kafasında tacı
üzerinde hırkası altınlarla kaplı olan bir kişi indi. Üzerindeki kıyafetlere
bakılırsa bu kişi diğerlerinin kralıydı. Hepsine emirler vererek, her birini
ayrı ayrı yönlere gönderdikten sonra Hasan’a doğru yaklaşarak kafesin kapısını açtı.
Eliyle işaret ederek dışarı çıkmasını söyledi. Hasan korku içerisinde dışarı
çıkınca kralları:
     
  - Geçmiş olsun, kurtuldun onların ellerinden, diyerek elini
Hasan’ın omzuna attı. Onların şefkatle yaklaşmasını görünce, heyecanı ve
korkusu geçti ve gözyaşlarını silerek, kızmış bir şekilde:
     
  -   Onları siz mi öldürdünüz?
     
  -   Evet!
     
  -   Ama neden, onlar size ne yaptı?
     
  - Bize kızmakta haklı olabilirsin, ama gerçeği bilmiyorsun. Eğer
gerçeği bilsen o şekilde konuşmazsın.
     
  -  Gerçekleri bilmiyorum öyle mi, bu yaptıklarınız hangi
insanlığa sığar söyler misiniz?
     
Kral, uzay aracına gelmesini söyleyerek ancak orada neler olduğunu
anlatabileceğini söyleyip uzay aracına yöneldi. Bunun üzerine Hasan’da kralın
arkasından yürüdü ve içeri girdiler. Kral, önce uzay aracını gezdirdi daha
sonra da gülümser bir tarzda:
     
  - Benim adım Kartal, burada gördüğün askerlerin hepsinin kralıyım.
O gördüğün yaratıklar çok vahşidirler. Avlarına ilk önce tuzak kurarlar, daha
sonra seninde kapatıldığın gibi kafesin içine hapsederler. Kurbanlarının
hapsedildiğini görünce de kurbanlarının susaması için, kızgın çölde yürütürler.
Çölde, kurbanlarının susayacağı kadar yol aldıktan sonra durarak kurbanlarına
bakarlar. Kurbanları eğer susamışsa, ağızlarından salyalar akıtarak, hep
beraber ellerindeki kırbaları kafesin içine atarak kurbanlarının su içmesini
sağlarlar. Fakat bu su bildiğimiz su değildir. Bu su kurbanlarının hem
susuzluğunu giderir, hem de şişmanlamasını sağlarlar. Bu şekilde de kurbanları
şişmanladıktan sonra da yaşadıkları yerlere götürüp hep beraber canlı canlı
kurbanlarını yerler. Ayrıca şunu da belirteyim. Biz onlarla yıllardır
savaşıyoruz. Onlardan birçok esir almamıza ve öldürmemize rağmen, köklerini bir
türlü kurutamadık. Ne yaptıysak yapalım, onlar sürekli çoğaldılar ve sürekli
yer değiştiriyorlar. En son ki yerleri seninde hapsedildiğin kayalıklardı.
     
Hasan, kraldan yaratıkların vahşiliğini hayretle dinledikten sonra:
     
  -   Ama siz bunları nereden biliyorsunuz?
     
Kral, Hasan’ın sorusu üzerine,  yüz hatları geriledikten sonra iç
geçirerek:
     
  - Çünkü ben de onların tutsağıydım, dedi ve şöyle devam etti. Ben
ve yardımcım bir gün, o garip yaratıkların yerini bulmak için gemimizle yola
çıkmıştık. Tam keşiften dönmüş ve kayalıklardan geçiyorduk ki, onlar arkamızdan
bize doğru yüzlerce ok attılar. Böyle bir şey beklemediğimiz için hamle
yapamadık ve gemimiz isabet alarak düşürüldü. Beni ve yardımcımı da geminin
içine girerek yakaladılar. Aynen sana anlattığım şeyleri bize de yaptılar.
Verdikleri şeylerle de o kadar şişmanladık ki yerimizden kıpırdayamaz hale
geldik. Bu halde bizi şehirlerine götürdüler. Orada yardımcımı gözlerimin
önünde bağırta bağırta yediler.
     
  -   Peki! Siz nasıl kurtuldunuz?
     
  -   Askerlerim, bizim üsse dönmediğimizi görünce bizi
aramaya çıkmışlar.  Gemimizin düşürüldüğünü görünce de yaratıkların
şehrini arayıp bularak beni kurtardılar.
     
Hasan, kralı dinlerken birden şişmanladığını hissetti.  O kadar şişmanladı
ki, tıpkı kralın anlattığı gibiydi. Kral, Hasan’ı o şekilde görünce sözünü
keserek, geminin ecza deposundan bir şişe çıkartarak:
     
- Belli ki, bize verilen o su gibi olan şeyden sana da içirmişler, dedikten
sonra elindeki şişeyi Hasan’a doğru uzatarak:
     
-  Elimde gördüğün şişe panzehirdir. O yaratıkların verdiği suya
karşı birebirdir. Onun için al şu şişedeki panzehiri iç, dedi ve elindeki
şişeyi Hasan’a uzattı.
     
Hasan, Kralın elinden şişeyi alarak sonuna kadar içti. İçtikçe düzeldiğini
hissediyordu. Tamamen düzeldikten sonra, komutana sitemli bir şekilde:
     
  - Size çok teşekkür ederim, ama onları o şekilde öldürmeniz
gerekmezdi, deyince kral, garip hayvanların vahşiliğini bildiğinden dolayı
şaşırarak:
  - O garip yaratıkların
vahşiliğini anlattığım halde, onların o şekilde öldürülmelerine karşı
çıktığınızı anlayamadım.
Hasan, vahşi hayvanların hunharca
katledilmesine gönlü razı olmadığından ve hayvanlara olan sevgisinden dolayı
krala o şekilde söylemişti. Kendisinde, hayvanlara olan sevgisini anlatmak
zorunluluğunu hissetti. Bunun için krala ‘Bakınız kralım’ diyerek:
 -  Çünkü, onlarda bizim gibi
can taşıyorlar. Onun için ister vahşi olsun ister evcil olsun hiçbir hayvanın
vahşice öldürülmesini doğru bulmuyorum, diyip buradan nasıl kurtulabileceğini
sordu.  Kral, biraz düşündükten sonra, buralardan nasıl kurtulabileceğini
bilmediğini, eğer isterse garip yaratıkların tuzak kurup avlarını yakaladıkları
kayalıkların ilerisinde olan yolun oraya kadar götürebileceğini, ondan sonra
yolu kendinin bulması ve yolu bulmaya çalışırken de dikkatli olması gerektiğini
söyledi.
     
Hasan, çaresiz komutanın önerisini kabul etmek zorunda kaldı. Çünkü ondan
başkası buraları bilmemekteydi. Kralın önerisini kabul etiği sırada, kralın
askerleri de gittikleri yerlerden tekere teker dönmeye başlamışlardı. Tüm
askerler gemiye girince, askerin biri krala gelerek:
     
  -  Kralım, yaratıkların çoğusunu yok etmeyi başardık. Umarım
bundan sonra bir daha karşımıza çıkmazlar.
  -   Umarım.
     
Kral, askerlerine teşekkür ederek gemisini hareket ettirdi. Gemi, kayalıkları
geçerek kralın söylediği yola gelerek yere indiler. Hasan, gemi yere indikten
sonra kralla vedalaşıp gideceği sırada kral, Hasan’ı arkasından tutarak geri
çevirdi ve iç geçirerek:
     
  - Biliyor musun, bu garip yaratıklar çok önceleri yoktu. Ne
olduysa on sene evvel oldu. Babam kardeşimi ilim öğrenmesi için baş
danışmanıyla beraber başka bir ülkeye gönderdi. Kardeşim, ilim öğrenmek için
gittiği o ülkede ilim öğrendi ama öğrendiği ilmi ülkesinin yararı yerine değil
de kendi çıkarı uğruna kullandı. Aslında kardeşim öyle her şeyi kendi çıkarları
yerine kullanacak biri değildi. Ülkesini seven, kendi yerine başkasını düşünen,
iyilik yapmayı seven biriydi. Hatta babam onu o kadar çok severdi ki, bazen onu
bu sevgiden dolayı kıskanırdım.  Birbirlerimizi o kadar çok severdik ki,
birimizin bir yeri kanasa öbürümüz de ağlardı. Ne olduysa babamın yerine beni
geçirmek istemesi ve onu da ilim öğrenmek için başka bir ülkeye göndermek
istemesiyle oldu. Gittiği o ülkede ilim öğrenip geri döndüğünde tamam değişti.
Herkese merhametle karşılık veren kardeşim, bu sefer herkesin kalbini kırmaya
ve zulmetmeye başladı. Babam bu yüzden yataklara düştü. Kardeşim, babamın o halini
gördüğü halde yine düzelmedi ve halkına zulmetmeye devam etti. Babam, baktı ki
kardeşim düzelmeyecek onu sürgüne göndererek halkını onun zulmünden kurtardı.
Kardeşim, babamın onu sürgüne göndermesinden sonra intikam almak için öğrendiği
ilmi uyguladı ve o garip yaratıklar meydana geldi. Onlar ortaya çıktıktan sonra
ülkemde her şey altüst oldu. Halkım kendi can güvenliğini sağlamak için teker
teker ülkemi terk etmeye başladılar. Bende, babam öldükten sonra halkımın
güvenliğini sağlamak için onlarla savaşmaya başladım. Onlarla son savaştığımız
yeri sende biliyorsun, dedi ve geri döndü. İkisi de geri dönüp yollarına
gidecekken kral tekrar geri döndü ve Hasan’a:
     
  -  Aslında kardeşimin bana, babama ve ülkeme onca
haksızlıklarına rağmen yinede ben onu çok seviyorum. Çünkü o benim kardeşim,
sırdaşım ve yoldaşımdı. Halkına çok iyi davranır, onların her derdini dinler ve
benim çözüm bulmakta zorlandığım işlerde çözümü o bulurdu, benim kardeşim öğle
bir kişiliğe sahipti, diyerek iç geçirerek, ah! Onu bir görebilsem, koşup
boynuna bir sarılabilsem, ona ‘her ne kadar hatalı olsan da, yine de seni
seviyorum, diyebilsem’ dedi ve gözyaşları içerisinde el sallayarak gemisine
bindi. Hasan, kralın gemisine binip gözden kayboluncaya kadar da bir yere
ayrılmadı ve geminin arkasından öylece bakakaldı.
     
Kralın tarif ettiği yoldan ilerleye ilerleye bir kasabaya rastladı. Bu kasabada
yaşayan herkes, doğu kapısından içeriye girip karşılaştığı yaşlı adama
beziyorlardı ve onlarında kulakları sivrice ve başları kelleşmişti. Yalnız,
gördüğü bu kasabanın halkının hepsinin hüzünlü bir halde başlarını yere eğerek
gezdiklerini gördü. Hayvanlarına bile hüzün çökmüştü. Acaba bu kasabanın
insanlarına ne olmuştu da böyle hüzünlü hüzünlü başlarını eğiyorlardı. Çekine
çekine yanından geçmekte olan birisine:
     
   - Söyler misin, neden böyle hüzünlüsünüz? Diye sordu. Adam,
neden öyle hüzünlü olduklarını tek tek anlattı. Hasan, adamın anlattıklarını
dehşet içerisinde dinledikten sonra adama:
     
  -   Peki, sultanınıza bir çare bulamadınız mı?
     
  - Sultanımız, ülkemizdeki ne kadar hekim varsa hepsini toplattı.
Fakat onlarda bir türlü çare bulamadılar. Bunun üzerine sultanımız,  başka
bir ülkeden hekim getirtti. O hekim, bunun bir çaresi olduğunu; fakat bununda
bulunup getirilmesinin çok tehlikeli olduğunu söylemiş. Sultanımız, bunca
tehlikeye rağmen oğlunu düştüğü hastalıktan kurtarmak için tellallarla
ülkemizin her tarafına haber gönderdi. Sultanın çağrısı üzerine birçok kimse
gelerek hekimin söylediği çareyi aramaya çıktılar. Ama ne yazık ki gidenlerin
hiçbirisi geri dönmedi. Sultanımız bunun üzerine çağrısını bir kez daha yaptı.
Ama bu seferki çağrısına hiç kimse gelmedi. Sonraki çağrısına hiç kimse cevap
vermeyince, sultanımız ümitsizlik içerisinde iyice içine kapandı. Sıkıntıdan
beli iki büklüm oldu, saçı sakalı ağardı.
     
Hasan, sultanın sonraki çağrısına neden gelmediklerini merak ederek, adama:
     
  - Söyler misin, sultanınızın ikinci çağrısına neden cevap
vermediler.
     
  -  Sultanımızın, oğlunun hasta olmasına sebep olan o
yaratıklar çok vahşi olduklarından dolayı, hayatlarını kaybetmelerinden
korktular.
     
Hasan, bir müddet düşündükten sonra:
     
  -  Sultanınızı nerede bulabilirim?
     
  -   Sultanımızı neden soruyorsun ki?
     
  -   Belki, ben bir çare bulabilirim.
     
Adam, Hasan’ın zayıf yapılı olmasına bakarak, küçümser bir şekilde bakarak:
     
  -  Ne yapabilirsin ki, bu zayıf yapılı halinle. İri yarı
insanlar bile gidip geri dönmeyi başaramadılar.
     
Hasan, adamın kendisini küçümsemesi biraz ağrına gitse de kendini
toparlayarak adama sert bir şekilde:
     
  - Benim zayıf halime bakıp da ne aldanıyorsun be adam. Nice
insanlar vardır ki zayıf olmalarına rağmen birçok şeyleri başarmışlardır.
     
 Adam, Hasan’ın ikazı üzerine utanarak:
     
  -  Kusura bakma,  senin zayıf yapılı halini görünce
şaşırdım bir an için.
     
Hasan, adamın özrünü kabul ederek sultanlarını nerede bulabileceğini tekrardan
sordu. Adam, sultanlarının her hafta sonu milletinin dertlerini dinlediğini,
bunun içinde ülkesinin her tarafına arabalar gönderip, milletinin kendi
sarayına gelmesini sağladığını söyleyerek şöyle devam etti.
     
  -   Hafta sonuna birkaç gün daha var. Eğer kalacak bir
yerin yoksa bizde kalabilirsin. Böylece hem tanışmış oluruz, hem de sen,
kalacak bir yer bulmuş olursun.
     
Hasan, adamı dinledikten sonra kalacak bir yeri olmadığı ve çok yorulduğu için,
onun önerisini kabul ederek birlikte evlerine gittiler. Misafir kaldığı adamın
evi sanki saray gibiydi. Ne yoktu ki evin içinde: Duvar duvar halılar, onbeş
yirmi kişiyi ağırlayabilecek kadar büyüklükte yemek masası, gösterişli
koltuklar… Adam, misafirini evinde güzelce ağırladıktan birkaç gün geçtikten
sonra sultanın arabası geldi.  Adam, sultanın arabasının geldiğini haber
vermesi üzerine Hasan, adama:
 -  Siz de kaldığım birkaç gün
için teşekkür ederim. Bu kaldığım birkaç gün içerisinde, benim rahat etmem için
elinizden gelen çabayı gösterdiniz. Gösterdiğiniz bu çabayı asla unutmayacağım,
dedi ve adamla vedalaşarak arabaya bindi. Sultana derdini anlatmak isteyenlerle
beraber, sultanın sarayına doğru yola çıktılar.
     
Sultanın arabası hareket ettikten sonra geçtikleri şehirlere hayranlık
içerisinde bakıyordu. Şehirler o kadar tertip ve düzenliydi ki, o şehirlere
bakıp da hayranlık duymamak içten bile değildi. Şehirlerin bu kadar güzelliği
tek bir şeyi işaret ediyordu: Sultanın adaletine ve ülkesini iyi yönetmesine,
ne var ki o şehirlerde bile hüzün vardı. Belli ki sultanın sıkıntısı tüm ülkeye
yayılmıştı.
     
Dağ, tepe, vadi, ova, kasaba,  şehir demeden arabayla gide gide nihayet
sultanın şehrine vardılar. Sultanın bulunduğu şehir diğer şehirlerden daha
güzeldi, tertipli ve düzenliydi. Şehrin içinde yerlerde tek bir çöp bile yoktu.
Diğer şehirlere çöken hüzün burada daha çok hissediliyordu. Bu şehir dertlerini
sultanlarına anlatmak isteyen insanlarla doluydu ve sürekli de artıyordu.
Hasan, bu kadar çok insan selini görünce arabanın şoförüne dönerek hayret
içerisinde:
     
  -  Ne kadar çok insan var burada böyle, üstelik sürekli de
artıyor.
     
Şoför, güler bir şekilde:
     
  -  Bunda şaşılacak ne var ki, sultanımız o kadar çok adaletli
ve hoş görülü ki hiç sıkılmadan, yorulmadan halkının isteklerini dinler,
onların muratlarını yerine getirmek için adeta kendini paralardı. Ama ne yazık
ki, birkaç yıldır sultanımız halkının isteklerini doğru dürüst yerine
getiremiyor. Çünkü oğlu bilinmeyen bir hastalığa yakalandı. Bundan dolayı da
halkın isteklerini yerine getiremiyor, dedikten sonra ileride bir yeri
gösterip, sultanlarının kendi halkının isteklerini orada dinlediğini ve
yolculuklarının burada son bulduğunu söyleyerek arabayı durdurdu. Arabanın
durmasından sonra, arabadan aşağıya inerek şoförün tarif ettiği yere doğru ilerledi.
Halkla birlikte içeriye girerek bir yere oturdu. İçeri girdikleri zaman sultan
henüz daha gelmemişti. Sultanı beklerken halk birbirleriyle konuşuyor,
dertleşiyorlardı. Halk birbirleriyle konuşurken, boru çalındı ve sultan içeri
girerek makamına oturdu.
     
Hasan, sultanın geldiğinin farkına varmadan yanındaki zatla konuşuyordu. Onunla
konuşması bitince yüzünü sultan çevirdi ve onu görür görmez de, ilk önce
gözlerine inanamadı. Sonrada iyice inanmak için elleriyle gözlerini silerek
tekrar baktı. Evet, evet oydu, sultan, çöldeki kapıdan içeri girince kendisine
yolu tarif eden, beli iki büklüm olmuş olan zattı. O şaşkınlık içerisinde
sultana bakarken, sultan da onu görmüş ve yanı gelmesini işaret etmişti. Hasan,
sultanın kendisini çağırdığını görünce oturduğu yerden kalkarak, sultana doğru
gidip onun karşısında durdu. Sultan, eliyle işaret ederek yanına oturmasını
söyledi. Sultanın yanına oturan Hasan, onun hareketlerine, halkına nasıl
davrandığına, nasıl konuştuğuna dikkat ederek ona hayranlığı bir kat daha
arttı. Çünkü sultan halkıyla güler yüzle, o kadar tane tane konuşuyordu ki
halkı onu o şekilde görüp de sıkıntılarını anlatmamaları belki de delilik
olurdu.
     
Halkının isteklerini dinleyen sultan daha sonra her birinin isteklerini yerine
getirmeleri için askerlerine emir verdi ve oturduğu yerden kalktı. Hasan’a
doğru dönerek eğilip elinden tuttu.  Onu da oturduğu yerden kaldırarak
peşinden gelmesini söyledi. Birlikte dışarı çıkarak şehrin içinde bir müddet
yürüdüler. Arkalarından da araba onları takip ediyordu. Onları takip eden araba
yanlarına geldi ve durdu. İkisi de birlikte arabaya bindiler. Araba, ikisi de
birlikte binince hareket ederek sultanın sarayına doğru gitmeye başladı. Saraya
gelince araba durdu. Şoför arabadan inip sultanın inmesi için arabanın kapısını
açtı. Sultan arabadan indi ve Hasan’a da yardım ederek onun da arabadan
inmesini sağladı. İkisi de arabadan inince birlikte saraya gittiler.  
     
Sarayın içi o kadar güzeldi ki her taraf resimlerle, halılarla doluydu. Ayrıca,
sarayın her bir köşesi çeşmelerle doluydu. Onlara baka baka sultanın dinlenip
çalıştığı odasına geldiler. Sultan içeri girerek, kitaplıkların olduğu yere
yöneldi. Orada masanın üzerinde bulunan bir defteri okumaya başladı. Peşinden,
Hasan’da odaya girip sultanın karşısına oturdu. Sultanın hüzünlü haline
bakarak:
     
  -   Sultanım,  gerçi biliyorum ama yinede söyler
misiniz derdiniz nedir?
     
Sultan, Hasan’ın sorusu üzerine okuduğu defteri kapatarak eline aldı. Oturduğu
yerden kalkarak Hasan’ın karşısına geçti. Elindeki defteri açıp sayfaları
çevirmeye başladı. Defterin ortalarına doğru geldiği zaman, sayfaları çevirmeyi
bırakıp sayfadaki bulunan bir resmi Hasan’a doğru uzatarak:
     
  - Bak şu sayfadaki resme, işte bu oğlumun ayağını ısırdığından
beri, oğlum bir türlü iyileşmedi. Ne kadar hekim getirdiysek onlar bir türlü
çare bulamadı. En son komşu ülkeden bir hekim getirdik ve o, oğluma bakınca
ancak bunun çaresinin defterin içinde resmedilmiş olan yaratığın kuyruğunu
ayağının üzerine koyup bir müddet bekletilirse iyileşebileceğini, bundan başka
da çare olmadığını söyledi. Bende bunun üzerine hekime:
     
  -   Peki, hekimbaşı bu yaratığı nerede bulabiliriz, diye
sordum. O da bana:
     
  -  Sultanım, maalesef o yaratıkların nerede olduklarını bende
bilmiyorum. Zaten bildiğim kadarıyla onlar bir yerde durmaz, sürekli yer
değiştirler, dedi bana. Bende bunun üzerine, her ne kadar yerlerini bilmesem de
o yaratığı bulmak için ülkemde ne kadar babayiğit insan varsa hepsini sarayıma
getirttim. O yaratığı bulmaları için emir verdim. Fakat gidenlerde bir türlü
geri dönmediler. Onların hiçbirisi geri dönmeyince, onları gönderdiğime mi
üzüleyim yoksa oğlumun hastalığına mı? İşte, bundan dolayıdır ki saçım sakalım
ağardı ve belimin iki büklüm oldu.
     
Sultanın konuşması bitince defteri eline alan Hasan, resmi görünce ‘Ama ama, bu
olamaz. Bu bu, o yaratık’ diye bir anda çığlığı kopararak, korku içerisinde
elindeki kitabı yere fırlattı. O sırada çığlığı duyan sultanın askerleri
koşarak odaya girdiler. Sultan da, askerleri de ne oldu diye birbirlerine
bakınmaya başladılar. Hasan,  korkusu geçince yere attığı kitabı eline
alarak:
     
  - Sultanım, eğer bağırmamla sizi telaşlandırdıysam kusura
bakmayın. Bu resimde gördüğüm yaratıklar çok vahşidirler. Ne bulurlarsa onu
yerler. Hekimbaşının dediği gibi onların belli başlı yerleri yoktur.
     
Heyecan içerisinde Hasan’ı dinleyen sultan, askerlerine dönerek bir şey
olmadığını, odadan dışarıya çıkabileceklerini söyledi. Daha sonra da Hasan’a
doğru dönerek:  
     
  -  Peki, onların yerlerini biliyor musun?
     
  - Evet biliyorum. Çünkü bende onların tutsağıydım. Eğer, o uçan
gemisiyle gelen kral ve askerleri olmasaydı, şimdi bende burada olmayabilirdim,
dedikten sonra o yaratıkların belki bir zayıf noktası vardır diye tekrar
deftere baktı. Defterde yaratıkların müziği çok sevdiklerini, müziği
dinledikleri zaman da adeta kendilerinden geçtiklerini, dansın sonuna doğru da
gözlerinin görmez olduğunu, bu yüzdende uyuyup kaldıkları yazıyordu.
     
Sultan, yaratığın bulunabileceğini duyunca iyice umutlandı. Belki bir çare
bulur diye çömelerek Hasan’ın elinden tutarak, adeta yalvarırcasına:
     
  -  Ne olur evlat, hasta olan evladım benim tek evladım ve tek
varisim.  Ondan başka tahtımı bırakacak kimsem yok. Ona bir şey olursa
ülkem yok olur gider. Onun için yaratığın bulunup getirilmesi gerek. Bana bu
iyiliği yapabilir misin?
     
  - Tamam, sultanım. Elimden geleni yapmaya çalışacağım.
     
  -  Mademki, bana bu iyiliği yapacaksın. O zaman senin yanına
bir bölük askerimi vereyim.
     
Hasan, sultanın sözünü keserek:
     
  - Sultanım, dediğim gibi onlar çok vahşidirler. Nereden ve nasıl
çıktıkları belli olmaz. Avlarını tuzağa düşürmek için de her türlü hileye
başvururlar. Askerleriniz, eğer benimle beraber gelirlerse hayatları tehlikede
olabilir. Bu yüzden ben tek gideceğim.
     
  -   Peki, evlat senin dediğin gibi olsun, diyerek odadan
dışarıya çıktı. Odanın dışında bekleyen askerine acele tarafından bir araba hazırlatılması
için emir verdi.   Asker emri alır almaz koşarak araba hazırlattı ve
geri dönerek arabanın hazır olduğunu bildirdi.  Araba hazır olunca Hasan,
sultandan yaratığı yakalayıp getirmesi için çuval istedi. İsteği yerine gelince
sultan, Hasan’a:
  -  Senin kurtulmana
vesile olan o kralı tanıyorum. Onun babası, benim çok yakın dostumdu. Kendisini
tanımam ama şayet görürsen, baba dostunun sana selamı var, diye söylersin,
dedikten sonra Hasan’ı arabaya binmesine kadar eşlik etti ve onunla vedalaşarak
sarayına geri döndü. Hasan arabaya binince arabanın şoförü nereye gideceklerini
Hasan’dan öğrenerek yola çıktı. İstediği yere gelince de durdu. Arabanın
şoförüyle vedalaşarak yaratıkların kendisini yakaladıkları kayalıklara kadar
geldi. Uğultulu kayalıkların uğultusuna aldırmadan yukarı doğru tırmandı.
Kayalıkların ortasına gelince orada bulunan küçük bir delikten içeriye doğru
girerek yaratıkların orada olup olmadıklarını kontrol etti. Hepsi oradaydı ve
sultanın yarattıkları bulmaları için gönderdikleri yiğitlerin hepsi de
yaratıkların tutsağıydı. Gizlice onlara görünmeden yanlarına yaklaştı. Tam
arkalarına gelince hafifçe türkü söylemeye başladı. Yaratıklar müziği duyunca
hep birlikte dans etmeye başladılar ve aynen defter de yazdığı gibi dansın
sonuna doğru uykuya daldılar. Hasan, bu fırsattan istifade ederek yiğitlerin
hepsini hapsedildikleri yerden kurtardı. Daha sonra uyumakta olan yaratıkların
birini alarak çuvalın içine koydu. Çuvalın ağzını sıkıca bağladı ve kurtardığı
yiğitlerle beraber kayalıklardan çıkarak sultanın ülkesine geri döndüler.
     
Ülkelerine geri dönen yiğitler, sultanın sarayında birkaç gün dinlendikten
sonra sultanla vedalaşarak ailelerinin yanlarına geri dönmek için izin
istediler. Sultan, yiğitlerin izin istemeleri üzerine, yiğitlerin hepsine
gösterdikleri cesaretten dolayı teşekkür ederek, her birini ailelerine geri
gönderdi. Yiğitler ailelerine geri dönmek için yola çıkınca sultan, Hasan’a
dönerek alnından öptü ve:
     
  - Teşekkür ederim oğul. Beni büyük bir yükten kurtardığın için,
dedi.
     
Hasan, sultana önemli değil dedikten sonra sırtındaki çuvalı yere indirerek
ağzını açtı. Yaratık çuvalın içinde öylece uyanmadan yatıyordu. Yaratığı
sultana gösterdikten sonra çuvalın ağzını tekrardan bağladı. Sultan, yaratığı
görünce sevinç içerisinde Hasan’a, odasına gelmesi söyledi. Bunun üzerine
beraber sultanın çalışma odasına gittiler. Sultan çalışma odasına girince
kitaplığa yöneldi. Kitaplığın içinden bir kitabı alınca kitaplık gürültüyle
beraber yana doğru kaydı. Orada gizli bir bölme ortaya çıktı. Sultan, Hasan’a
peşinden gelmesini işaret ederek gizli bölmeden içeri girdi. O gizli bölme bir
odaya açılıyordu.  Sultan o odadan içeriye girerek odada bulunan yatağı
gösterdi. Yatakta yakışıklı bir delikanlı yatıyordu. Sultan o delikanlının
kendi oğlu olduğunu söyleyerek yanına gitti ve ağlamaya başladı. Sultan
ağladığı sırada da etraftan su sesi gelmeye başlamıştı. Hasan, onları görünce
yanardağdan aşağıya doğru düşerken duyduğu ağlama ve su sesinin nereden
geldiğini anladı. Bütün bu olanları düşünürken sultanın sesiyle kendine geldi.
Toparlandıktan sonra da sultanın yanına giderek çuvalı tekrardan açtı. İçindeki
yaratığı uyandırmadan sultanın, oğlunun ayağının üzerine bıraktı ve iyileşip
iyileşmeyeceğini anlamak için beklemeye başladı. Sultanın oğlu, garip yaratığın
üzerine bırakılmasından hemen sonra üzerine yavaş yavaş kendine gelmeye
başlayıp gözlerini tamamen açıp etrafa bakındı. Sultan, oğlunu o şekilde
görünce sevinerek üstüne kapanıp ağlamaya başladı. Oğlu tamamen kendine gelince
babasının yüzüne bakıp:
     
  -  Ne oldu bana, niçin herkes başımda toplanmış ve sen, baba
niçin başımda ağlıyorsun?
     
Sultan, oğlunun sorusu üzerine bütün başına gelenleri baştan sonuna kadar
anlattı.  Sultanın oğlu, babasından olup bitenleri dinledikten sonra
Hasan’a dönerek kendisini hastalıktan kurtardığı için teşekkür etti. Hasan,
sultanın oğluna o yaratığı nereden bulduğunu ve ayağını nasıl ısırdığını sordu.
Sultanın oğlu, Hasan’ın sorusu üzerine yattığı yataktan doğrulup odasında bulunan
kafesi göstererek:
     
  -   Şu karşıdaki kafesi görüyor musun?
     
  -   Evet, görüyorum.
     
  -   İşte o kafese bu yaratıklardan birini ülkemin içinde
gezi yaparken, bir su kenarında su içerken yakaladım ve bir çuvalın içine koyarak
saraya getirdim. Sarayda demir kafes yaptırarak yaratığı oraya hapsettim.
Hapsettikten sonra zaman zaman gidip onunla kafesi açmadan hal ve hareketlerini
gözlemliyor ve her bir hareketini defterime kaydediyordum. Bir gün onun resmini
yapmaya niyetlendim. Onun yanına giderek resmini yapmaya başladım. Resim
yaparken de bir taraftan müzik çalıyor, bir taraftan keyifle onun remini
yapıyordum. Bir ara resim yapmayı bırakıp ona baktığım zaman, onun müzikten
hoşlandığını gördüm. Müzik çalarken yerinde dans ettiğini, dansın sonuna doğru
da gözlerinin görmez olduğunu fark ettim. Gözleri görmez olunca da uykuya
daldıklarını gördüm ve bunların hepsini defterime kaydettim.  Böyle günler
gelip geçerken bir gün nasıl olmuşsa kafesin kapağını açmış. Bende bunun farkına
varmadan gelip hal ve hareketlerini gözlemlerken, o da bunun üzerine kafesin
kapağını açarak üzerime atladı ve ayağımı ısırıp gizlice saraydan kaçtı.
Ayağımı ısırdığı o gün bir şeyim yoktu. Fakat ertesi gün ayağım şişmeye başladı
ve kendimde halsizlik hissetmeye başladım. Ayrıca başım dönmeye başlamıştı.
Ondan sonra neler olduğunu hatırlamıyorum.
     
Hasan, sultanın oğlunu dinledikten sonra sultanın yanına giderek:
     
  -   Sultanım, oğlunuz artık iyileştiğine göre, müsaade
ederseniz ben gitmek istiyorum. Birde evime giden yolu bulmak için ne tarafa
doğru gideceğimi söylerseniz sevinirim, diyerek sultandan izin istedi. Sultan,
Hasan’ı alnından öperek:
     
  -   Oğul,  sana nasıl teşekkür edeceğimi
bilemiyorum. Bana, oğlumu iyileştirerek çok büyük bir iyilik yapmış oldun, Hem
ülkemin geleceğini kurtarmış oldun hem de bana evlat acısını bir daha
tattırmamış oldun.
     
Hasan, sultanın bana tekrardan evlat acısı tattırmadığın için sözü üzerine
merak içerisinde:
     
  -  Sultanım, siz evlat acısını tekrar tattırmadığınız
için,  bana teşekkür ettiniz. Yoksa sizde mi evladınızı kaybettiniz?
     
  -  Evet, evlat, bende evladımı kaybettim. Ben, yıllarca evlat
hasreti çektim. Yıllar sonra hasta olan bu evladımdan önce bir oğlum daha oldu.
Onu çok sevmiştim. Yıllarca evlat hasreti çektikten sonra o evladımla yüzüm
gülmüştü. Ne var ki o evladımın bir gün çok hasta olduğunu öğrendim. O günden
sonra gözlerimin önünde günbegün eriyip gitti. Bir gün halkımın isteklerini
dinlediğim gün gelen bir haberle adeta yıkıldım kaldım. Aldığım o haberde
evladımın öldüğünü öğrendim. Onun ölümünden sonra evlat acısı içimi yakıp
kavurdu.  Oğlumun ölümünden iki yıl sonra bu evladım dünyaya geldi. Onunla
evlat acısını unuttum ve tüm sevgimi ona verdim. Yıllar öylece gelip
geçti.  Yıllar sonra da ikinci oğlumun bu acısı, beni bayağı yıprattı.
     
Hasan, sultanı teselli ederek, kendisinin de aynı acıları yaşadığını, evlat
acısının zor olduğunu söyleyerek, derdini anladığını belirtti. Ardından yaratık
uyanmadan, yaratığı sultanın, oğlunun ayağının üzerinden kaldırıp tekrar
çuvalın içine koydu ve çuvalı sırtına aldı.
     
Sultan, Hasan’a teşekkür ettikten sonra onu sarayın dışına kadar refakat
etti.  Sarayın dışına çıkınca sultan, araba hazırlatarak Hasan’a ancak kayalıkların
oraya kadar yolu tarif edebileceğini ondan sonrasını bilmediğini söyledi.
Hasan, sultanı dinledikten sonra onunla vedalaşarak arabaya binerek evinin
yolunu bulmanın ümidiyle yola çıktı. Sultan, araba hareket edip gözden
kayboluncaya kadar arkalarından bakarak sarayına geri döndü.
     
Hasan, hüzünlü fakat mutlu bir şekilde arabayla gidiyordu. İçinde sultana
yaptığı iyiliğin sevinci vardı. Şehirlerden geçtikçe sultanın mutluluğu sanki
herkese yansımış gibiydi. Ülkede bayram havası yaşanıyordu. Kayalıkların oraya
kadar mutlu bir şekilde arabanın şoförüyle konuşa konuşa yol aldılar.
Kayalıkların oraya gelince şoförle de vedalaşarak arabadan indi. Yaratığı
aldığı yere bırakmak için dikkatli bir şekilde kayalıklara doğru tırmanmaya
başladı. Kayalıklardan içeri girdiği deliğe kadar gelip oradan içeriğe gizlice
girdi. Yaratıklar yine oradaydılar ve yine yiyecekleri bir av yakalayıp kafesin
içine hapsetmişlerdi. Onlara görünmeden biraz daha ilerleyince hapsettiklerinin
kendisini onların elinden kurtardığı kral olduğunu gördü. Hem onu kurtarmak hem
de kendisini o yaratıkların elinden kurtardığı için, yaptığı iyiliğe karşı bir
iyilik olması açısından yarattıkları uyutmak için tekrardan hafifçe türkü
söylemeye başladı. Yaratıklar duydukları türkü karşısında dans etmeye
başladılar. Dansın sonunda gözleri görmez olup uyumaya başlayınca kafesin oraya
giderek kralı hapsolduğu kafesten kurtardı. Yaratıklar uyanmadan ikisi de
beraber kayalıklardan aşağıya indiler. Kral kurtulunca Hasan’a sarılarak:
     
  -   Beni onların elinden kurtardığın için sana ne kadar
teşekkür etsem yine de azdır, dedikten sonra, ben sana onlarla yıllardır
savaştığımızı söylemiştim. Ama şunu söylemeyi unutmuşum. Onlar ilk önceden
böyle tuzak kurup kafesin içine hapsetmezlerdi. Ne olduysa şu birkaç yıl
içerisinde oldu. Onlar hem çeşitli tuzaklar kurmayı öğrendiler hem de kafesler
kurarak avlanmaya başladılar.
     
Hasan, kralı dinleyince sultanın, oğlunun sözleri aklına geldi. Demek ki
sultanın oğlu o yaratığı kafese hapsedince yaratık ondan öğrenmiş ve uygulamaya
başlamışlardı. Kayalıklardan aşağıya inince kafasındaki düşünceleri krala
söyledi. Kral, yaratıkları nasıl uyuttuğunu merak ederek:
     
  -   Bana,  yaratıkları nasıl uyuttuğunu söyler
misin?
     
Hasan, kralın sorusu üzerine:
     
  -  Size yaratıkları nasıl yakaladığımı söylerim ama bir
şartla.
     
  -   Nedir o şartın?
     
  -   Yaratıklara zarar vermeyeceksiniz.
     
  -  Peki, ama neden? Sen de biliyorsun ki onlar vahşidirler.
     
  -  Biliyorum ama onlar da can taşıyorlar. Hiçbir canlıya kötü
davranılmasına gönlüm razı olmuyor. Onun için onlara zarar vermeyeceğinize dair
bana söz vermelisiniz.
     
Kral, onlara zarar vermeyeceklerini söyleyince, Hasan, şayet yaratıklara esir
düşerseniz hafifçe türkü söyleyin. Onlar türküyü duyunca dans etmeye başlarlar.
Dansın sonuna doğru gözleri görmez olur ve daha sonra da uykuya dalarlar. Onlar
uykuya dalıca da sizler onların elinden kaçıp kurtulursunuz, diyerek komutanla
vedalaşarak sakin bir şekilde kayalıklardan uzaklaştı. Kayalıklar görünmez
olunca bir yol bulmak için sağa sola bakındı. Fakat bir türlü yol bulamadı ve
şaşırıp kaldı. O şaşkınlık içerisindeyken ileride beyaz bir şeyin kendisine
doğru yaklaştığını gördü. Dikkatli şekilde bakınca onun alnında küçük bir
beyazlığı olan siyah bir at olduğunu fark etti.  At iyice yaklaşınca
başından tutarak sevmeye başladı. O kadar sevimli bir attı ki, bakmaya
doyamıyordu. Atı severken şaşırtacak bir şey oldu, at kanatlanarak dile geldi:
     
  - Ey insanoğlu! Eğer yolunu bulmak istiyorsan üstüme bin,
yelelerime sıkı tutun, gideceğin yere götüreyim. Yalnız dikkat et, üstümdeyken
yelelerimi sakın bırakma.
     
Hasan, şaşkınlık içerisinde atı dinledikten sonra, kendi kendine: ‘Bu at, nasıl
kendi kendine koştu ve kanatlandı’ diye düşündü ve o şaşkınlık içerisinde atın
üzerine bindi. At kanatlarını açarak havalandı ve birlikte uçmaya başladılar.
Atın üstündeyken, bir ara unutarak ellerini atın yelelerini tutmayı bıraktı.
İşte o anda atın üstünden hızla düşmeye başladı.  Tam yere düşecekken
hafif bir rüzgârla birlikte içinden el çıkarak Hasan’ı arkasından tuttu ve o
hızla yukarı doğru çıkmaya başladı. Atın uçtuğu yere kadar yükseldi. Kendisini
tuttuğu el, atın üzerine bırakınca ortadan kayboldu. At, Hasan’ı görünce:
     
  - Ben, sana dememiş miydim, yelelerimi sıkı tutun diye. Bak gördün
mü yelelerimi bırakınca ne oldu. Şimdi yelelerimi sıkı tut ve bir daha bırakma,
dedikten sonra hızlı bir şekilde yol alarak çölün ortasındaki dört yol ayrımına
geldiler. At dört yol ayrımına gelince aşağıya inerek Hasan’ı sırtından indirdi
ve ona, bundan sonraki kapıların sonunda karşısına çıkacağını söyleyerek
geldiği gibi hızla yükselerek uçup gitti.
 
            BATI
KAPISI
     
Dört yol ağzına gelince Doğu Kapısında şiddetli sarsıntılar meydana gelmeye
başladı. Karşılaştığı bu sarsıntılar o kadar kuvvetliydi ki, yerinden bile
kıpırdayamıyordu. Sarsıntılar geçmesinin hemen peşine ortalığı toz duman
kapladı ve Doğu Kapısı ortadan kayboldu. Doğu Kapısı kaybolduğu için, kapılar
üçe düşmüş ve bu kapıların her birinin etrafında duvardan setler oluşmaya
başlamıştı. Oluşmaya başlayan setler oldukça esnekti ve dokundukça çeşit çeşit
sesler çıkarıyorlardı.
     
Hasan, setlere dokundukça onların verdiği huzur ortamına aldanmamak ve ailesine
bir an evvel kavuşmak için, bu seferde belki bu yol doğrudur diye Batı Kapısı
yazan yola doğru gitmeye başladı. Batı Kapısı yazan yol eğri büğrü ve toz
toprak olduğundan dolayı bir müddet sonra ayaklarını bastığı yerlerden toz kalkmaya
başladı. Tozlar her tarafı kapladığı için nereye gideceğini şaşırıp yolunu
kaybetti. Toz toprak yere indiği zaman kendisini çamurlu, batak bir alanda
olduğunu gördü. Çamurlu alanda hiçbir iz, yol olmadığından nereye gidecek,
hangi yolu izleyecekti. İşte, bunu bilemiyor, çaresizlik içerisinde sağa sola
bakınıp duruyordu.
     
Çaresizlik içerisindeyken kendi kendine ‘Ben, niye çaresizlik içerisinde
kalıyorum ki. İçinde bulunduğum şu durumdan kurtaracak bir çare çıkar, mutlaka’
diye düşündü ve yere çömelip nereye gideceğini bulmak için çareler aramaya
başladı. Tam o sırada çamurlu alanın her tarafından kurbağalar çıkmaya başladı.
Bu kurbağalar bir araya gelip bağırmaya başladılar. Onların bağırtısı öyle
şiddetliydi ki kulakları sağır edebilecek cinstendi.  Kurbağaların
seslerini duymamak için ellerini kulaklarına kapatıp ayağa kalktı. Ayağa
kalktığı sırada şaşırtacak bir şey oldu. Kurbağaların bağırtısından çamurlu yol
dümdüz oldu ve beyaz tavşan yine ortaya çıktı. Ardından adeta peşimden gel der gibi
Hasan’ın yüzüne baktı. Daha sonra arkasını dönüp hızla koşarak uzaklaşmaya
başladı. Tavşanın gittiği yerde meyve ağaçlarıyla dolu bir yol oluştu. Bunu
gören Hasan, bütün çaresizliğin sonunda bir çıkış kapısı çıkıyor, dedikten
sonra, tavşanın her seferinde kendisine yol göstermesine hayretler içerisinde
bakıp meyve ağacıyla dolu olan yoldan gitmeye başladı.
     
Gittiği o yoldaki meyve ağaçları o kadar güzel görünüyorlardı ki, onlara
baktıkça içi mest oluyordu. Bu meyve ağaçlarının her birinde değişik değişik
meyve ağaçları vardı. Onlara baka baka giderken, meyve ağacının birinin içinde
oyuk olduğunu gördü ve içinden gökkuşağı şeklinde renkler çıkıyordu. Merak
içerisinde oyuğa doğru gidip gökkuşağına baktı. Gökkuşağının içinde ayna vardı
ve gökkuşağı ondan yansıyordu. Aynayı görünce kendi kendine ‘Burada da mı
karşıma ayna çıktı’ bu sözü söyledi, ama aynalara bakmayı çok sevdiğinden,
aynanın cazibesine daha fazla tahammül edemeyip, ona doğru elini uzatarak
aynayı eline aldı. Aynayı eline aldığı sıra, ayna öyle sıcaklaşıp kızdı ki
elini yaktı. Bu yüzden mecburen aynayı elinden bırakmak zorunda kaldı. Ayna
yere düşünce param parça oldu ve her bir parçası sağa sola dağılıp kayboldular.
     
Ayna kırıldıktan iki üç dakika sonra meyve ağaçları yok oldu ve karşısına mavi
bir kapı çıktı. Kapının önünde de şöyle bir yazı vardı: ‘Bu kapı hüzün, sevinç
ve barışma kapısıdır.’  diye bir yazı vardı. Yazıyı okuduktan sonra kapıya
yanaştı. Bu kapının da, tıpkı Doğu Kapısında olduğu gibi üzerinde anahtarı
yoktu. Kapının üzerinde anahtarı göremeyince kendi kendine:
     
  - Acaba, burada da kurdun söylediği sözü söylesem, kurt gelir mi?
Diye düşündü ve daha sonra kurdun bu kapıda da gelip gelmeyeceğini anlamak için
üç defa ‘Kurt neredesin, gel de açılmaz olan bu kapıdan kurtar beni’ dedi ve
beklemeye başladı. Beklentisi çok sürmeden gök gürlemesine benzer bir uğultu
koptu ve ardından siyah beyaz,  Sibirya kurduna benzer bir kurt çıktı.
Kurdun ağzında bir anahtar vardı. Kurt yanlarına yaklaşarak ağzındaki anahtarı
yere bırakıp dile geldi ve kapıyı nasıl açabileceklerini gösterdi. Daha sonra
ağzındaki anahtarı yere bırakarak geldiği gibi ortadan kayboldu. Hasan, kurdun
kaybolmasından sonra yerdeki anahtarı alarak, kapıyı açıp içeriye girdi. Kapıyı
açtığı zaman ileriye doğru düz bir koridor vardı. Koridorun her tarafında
çeşitli resimler vardı. Bu resimlerin kimisi hüzün veriyor, kimisi de sevinç ve
mutluluk veriyordu. Bu hüzün veren resimlerin bazılarında bir evladın
babasından ayrıldığı, o babanın da evladı ayrılırken arkasından ağladığı
resmedilmişti. Diğerlerinde ise babasından ayrılan evladın geri dönüp babasıyla
buluşması, babasının da sevinçten ağladığı resmedilmişti. Bir başka resimde ise
iki dostun birbirlerine küsmesi ve daha sonra da hatalarını anlayıp
birbirleriyle barışmaları anlatılıyordu. Bir başka resimde ise birbirlerini
seven iki insanın mutluluğu gösteriliyordu.
     
Duvarların kenarlarında asılı olan resimlere hayranlık içerisinde baka baka
ilerlerken yerde bulunan üzeri kırmızıya boyanmış taşı göremedi ve onun üstüne
bastı. Kırmızı taş Hasan’ın üzerine basmasıyla beraber resimler geriye doğru
gitmeye başladı ve ardından resimlerin bulunduğu yerlerden su çıkmaya
başladı.  Hasan, suyu görünce boğulmamak için adımlarını hızlandırarak
koridorun içinde koşmaya başladı. O şekilde koşarak koridorun sonuna gitti ama
su her tarafı kaplamıştı. Su her tarafı kapladığından dolayı nefes almakta
zorlanmaya başladı. Belki birazcık olsa da nefes alabileceğim bir yer vardır
diyerek suyun içinde yüzmeye başladı. Nefesi tıkanıncaya kadar yüzdü. Artık
suyun içinde boğulacağım diye düşünmeye başladı. Nefesi tükenip denizde
boğulacağını zannettiği sırada büyük bir balığın geldiğini gördü ve bu balık
balinaya benziyordu. Onu görüp, ondan kurtulmaya çalışırken balina hızla gelip
ağzını açtı ve kendisini yuttu. Balığın karnında nefes alıp, denizde
boğulmaktan kurtulmuştu ama bu seferde balığın karnında hapsolup kalmıştı.
Balığın karnındayken oturup elini başına alarak ‘Nedir benim, bu aynalara olan
tutkunluğum. Başıma bütün sıkıntıları açan aynalar değil mi?’ diye düşünmeye
başladı.
     
Hasan, balığın karnında düşünceler içerisindeyken karnının acıktığını hisseti.
Açlığını gidermek başını kaldırıp balığın midesinin içine bakmaya başladı.
Balığın karnında yiyebileceğim tarzda bir yiyecek var mı diye elini uzatıp
balığın karnını yokladığı sırada balık harekete gelerek Hasan’ı ağzından
dışarıya fırlattı ve ardına bile bakmadan yüzüp uzaklaştı. Balığın karnından
kurtulmasına kurtulmuştu ama bu seferde denizin ortasındaydı. Görünürlerde tek
bir kara parçası bile görünmüyordu. Ne tarafa yüzeceğini bilemeden yoruluncaya
kadar yüzdü. Yorulup yüzmeyi bıraktığı sırada denizin içinde yüzen odun parçası
gördü. Son bir gayretle ona doğru yüzerek odunu yakaladı. Yorgunluğunu gidermek
için onun üstüne çıktı. Aşırı yorgun olduğundan dolayı odunun üzerine çıkar
çıkmaz uyumaya başladı.  Uyandığı zaman çoktan gece olmuş, yıldızlar
çıkmıştı. Ayağa kalkıp odunun üzerine oturup etrafı seyretmeye başladı. Havada
hafif bir meltem esintisi vardı.  Denizde yakamoz çıkmıştı. Balıklar
etrafında yüzüyorlar, adeta ona eşlik ediyorlardı. Bir müddet balıkları
seyretti. Balıklar ileride bir karartının görünmesiyle denizin dibine doğru
dalıp kayboldular. Karartı yaklaşınca, onun Doğu Kapısında gördüğü ve kendisini
kovalayan karabulut olduğunu anladı. Onu görünce ‘Karabulut benden ne istiyor,
onu bir türlü anlayamadım.’ diyerek, ondan kurtulmak için üstüne oturduğu odunu
yüzdürmeye başladı. Odunu yüzdürmesine rağmen karabulut iyice yaklaşmış ve
nefesini ensesinde hisseder olmuştu. Tam ona yakalanacakken kendisini her zaman
ondan kurtaran el rüzgârla beraber çıktı ve arkasından tutarak karabuluttan
iyice uzaklaştırdı. Karabuluttan uzaklaştığına tam sevinecekti ki, bu sefer de
arkasından tuttuğu el kendisini denizin ortasına bırakıverdi.
     
Hasan, yine denizin ortasında tutunacak bir dalı olmadan öylece kalmıştı.
Nereye gideceğini bilemediği için yüzmekten vazgeçip, deniz tuzlu olduğundan
dolayı batmamasına güvenerek denizin ortasında sırtının üstüne dönüp kollarını
da yana uzatarak öylece kaldı. Sırtını döndüğü sıra, Doğu Kapısında başına
konup kendisini uyaran beyaz kuş ortaya çıktı. Başının üstünde bir iki tur
attıktan sonra gelerek kafasına kondu. Daha sonra dile geldi ve Hasan’a:
     
  - Yüzünü çevir de ileriye bak, diyerek uçup gitti. Kuşun uçup
gitmesinden sonra, yüzünü denize doğru çevirince ileride kendisine doğru
gelmekte olan bir sal olduğunu gördü. Sal iyice yaklaşınca son bir gayretle ona
doğru yüzerek üstüne çıktı. Salın üstündeyken hava önce kararmaya başladı. Daha
sonra şimşekler çakıp ardından yağmur yağmaya başladı. Deniz, yağmurun
yağmasından sonra kabarmaya başlayıp, Hasan’ın üzerinde bulunduğu salı etrafa
savurmaya başladı. Hasan, bunun üzerine, üzerinde bulunduğu saldan düşmemek
için ona iyice tutundu. Deniz, kabarıp salı sağa sola savurduğundan dolayı
Hasan’ı tamamen terkedilmiş olan bir geminin olduğu yere kadar sürükledi.
     
Karşısına çıkan bu geminin etrafına sis çökmüştü ve ilk bakışta insana ürperti
veren bir görüntüsü vardı. Geminin her tarafı kırık dökük ve güvertesinin çoğu
yeri paslanmış durumdaydı. Bütün bu korkucu durumu görüp gemiden uzaklaşmak
isterken, geminin güvertesinde aynaya benzer bir cisim gördü. Başına gelen
bütün sıkıntıların aynalara bakmasından kaynaklandığını bildiği halde, yine
aynanın parlaklığına dayanamayıp üzerine bindiği salı gemiye yanaştırdı. Gemiye
yanaşınca, geminin yarısından aşağı doğru sarkmış bir ip gördü ve onun
yardımıyla geminin güvertesine doğru tırmandı. Geminin yarısına gelince ipin
bittiğini, ipin bitiminden itibaren geminin güvertesine kadar merdiven olduğunu
görerek, ona tırmanıp geminin güvertesine çıktı. Geminin güvertesine çıkınca,
geminin dışarıdan göründüğü gibi olmadığı, temiz ve bakımlı olduğu görülüyordu.
     
İçinde bulunduğu gemi, sanki hiç terk edilmemiş gibiydi. Ne olmuştu da geminin
kaptanı ve tayfaları gemiyi terk etmişlerdi. O merak içerisinde gemiyi
dolaşmaya başladı. Önce kaptanın kamarasına çıktı. Kaptanın kamarasını açar
açmaz lağım fareleri karşılaştı ve her tarafı kemiriyorlardı. Lağım fareleri
Hasan’ı görüp üstüne atlamaya çalışacakken, o korkuyla kaptanın kamarasından
hızla çıkarak diğer odalara bakmaya başladı. Her odayı gezdikçe aynı manzarayla
karşılaştı ve korkuyla kendisini geminin güvertesine zor attı. Bütün odaları
dolaşınca kaptanın ve tayfalarının gemiyi neden terk ettiklerini anladı.
Geminin içinde tek dolaşmadığı yer makine dairesi kalmıştı.  Makine
dairesine gidip gitmemeye karar vermek için geminin güvertesine oturarak
düşünmeye başladı. Daha sonra lağım farelerinden korkmasına rağmen makine
dairesine gitmeye karar verdi ve son bir cesaretle ayağa kalkarak makine
dairesine doğru yöneldi.   Makine dairesine gidince korkunç bir
manzarayla karşılaşarak olduğu yerde dondu kaldı.  Hasan’ın öğlece donup
kalmasının sebebi ise makine dairesinin diğer odalardan daha vahim bir
vaziyette olmasıydı. Lağım fareleri makine dairesinde kemirmedik hiçbir şey
bırakmamışlar ve geminin tamamen durmasına sebep olmuşlardı. Hasan, o manzarayı
görüp tam geri çekilecekken fareler üzerine saldırmaya başladılar. Fareler
üzerine saldırınca eliyle üzerine saldıran fareleri yere atarak makine
dairesinden uzaklaşmaya başladı. Geminin güvertesine kadar koştu. Lağım
farelerinin arakasından geldiklerini görünce gemiden denize doğru atladı. Salın
denizde halen daha durduğunu görünce üstüne binerek gemiden bir an evvel
uzaklaşmak için eliyle salı uzaklaştırmaya çalıştı. Gemiden korku ve heyecan
içerisinde biraz uzaklaşıp, lağım farelerinin tehlikesi kalmayınca derin bir
‘oh’ çekerek salın üzerine uzandı.
     
Hasan, gemiden uzaklaşıp gördüğü manzarayı unutmaya çalışırken ani bir rüzgâr
çıktı ve gemiyi sallamaya başladı. O sarsıntılar sırasında gemiden uğultular
geliyor, geminin çeşitli yerlerinden duman yükseliyordu. Gemiden uzaklaşıp,
uğultular arasında ona doğru bakarken bir ara gemiden ‘imdat! Kurtaran yok mu?’
diye sesler gelmeye başladı. Gemiden gelen sesleri ilk duyduğunda duyunca,
bunun uğultu olabileceğini zannederek önemsemedi. İkinci defa aynı sesi
duyunca, bu seslerin uğultu olamayacağını, geminin içinde birinin olduğunu ve o
seslerin mutlaka ondan gelebileceğini düşündü.
     
Gemide her kim varsa bütün güçlüklere rağmen onu farelerin elinden
kurtarması gerektiğini düşünüp geri döndü. Hızlı bir şekilde gemiye tekrardan
çıkarak sesin nereden geldiğini bulmaya çalıştı. Salın üstündeyken duyduğu sesi
gemiye çıkıp aramasına rağmen, bir türlü sesin nereden geldiğini bulamadı.
Sesin nereden geldiğini bulamayınca, o sesin hayal olabileceğini tahmin ederek
tam gemiyi terk edecekken makine dairesinden ‘imdat! Kurtaran yok mu?’ diye
sesler, tekrardan gelmeye başladı. Sesi duyup, onun yanılgı olmadığını
anlayarak makine dairesine doğru inmeye başladı. Makine dairesine doğru inerken
fareler üstüne çıkmasına rağmen, onlardan korkmamaya çalışarak makine dairesine
indi. Ses makine dairesinde, makinelerin çalıştırıldığı yerden geliyordu.
     
Sesin geldiği yönü bulunca o yöne doğru fareleri ayağıyla sağa sola doğru
iterek makinelerin çalıştırıldığı yere gitti. O, odayı açınca içeride kapısı
tamamen paslanmış, etrafı demir parmaklıklarla çevrili başka bir oda gördü ve
odanın içinde elleri, kolları ve ayakları bağlı bir şekilde, yerde yatan birini
gördü. Demir parmaklıklar içerisinde olan adam yaralıydı ve etrafını fareler
sarmış kemirmeye çalışıyorlardı. Yaralı adamın etrafının fareler tarafında
çevrildiğini gören Hasan, onu farelerden kurtarmak için koşarak paslı demir
kapıyı açarak içeriye girdi. Orada, fareleri ayağıyla sağa sola iterek adamın
yanına vardı. Yere eğilerek onu uyandırmaya çalıştı. Yaralı adam hafifçe
gözlerini açarak yalvarırcasına ‘ne olur kurtarın beni’ diyerek bayıldı. Hasan,
adamın bayıldığını görünce ellerini, kollarını ve ayaklarını açarak onu sırtına
alıp, yaralı adamı fazla sarsmadan yavaşça makine dairesinden geminin güvertesine
çıktı.  Geminin güvertesine çıkınca farelerin her tarafı kaplayıp
kemirdiklerini gördü. Farelerden korkmasına rağmen hem kendisini hem de
sırtındaki yaralı adamı kurtarmak amacıyla, onların üstüne basa basa geminin
korkuluklarına kadar geldi. Orada olan merdiven yardımıyla geminin ortasına
geldi. Orada merdivenlerden aşağıya doğru sarkan ipi tutunup denize inerek
salın üstüne çıktı ve gemiden uzaklaşmaya başladı. Hasan’ın, gemiyi terk
etmesinden sonra, gemi büyük bir gürültüyle batarak sulara gömüldü.
     
Gemiden ayrılıp, yaralı adamla birlikte denizde yol almaya başlayan Hasan,
düşüncelere daldı ve içten içe ‘oflar’ çekiyor, salın bir ucundan öbür ucuna
doğru dolanıp duruyordu. Bu hareketlerinden ailesini özlediğini belli ediyor, o
yüzden de sağa sola gidip geliyordu. Bu, sağa sola gidip gelmeler arasında
kendi kendine ‘Ailemin yanına nasıl gidebilirim. Ortalıkta ne bir iz, ne bir
yol.  Zaten her gittiğim yolda başa dönmeme neden oluyor.’  Diye
düşünüyor, ailesini göremediği için, içten içe ağlıyordu. Ama yine de ümidini
kaybetmemeye çalışıyor, sabrediyordu. Çünkü, biliyordu ki bu sabrın ve ümidin
sonunda ailesine kavuşacak, onlarla mutlu olacaktı.
     
Bu düşünceler içerisindeyken yaralı adamın iniltisiyle kendisine geldi. Adama
dönerek nesi var diye kontrol etmeye başladı. Yaralı adamın sadece ayağı
yaralıydı ve çok kan kaybediyordu. Böyle kan kaybetmesi adamın ölümüne yol
açabilirdi. Onun için kanı durdurmak amacıyla sırtındaki hırkasını çıkararak
adamın ayağı nereden kanıyorsa oranın üstünden bağlayarak kanamayı durdurmaya
çalıştı. Biraz sonra kan durdu ama bu seferde adamın ayağı morarmaya başladı ve
adamın iniltisi iyice artmaya başladı. Hasan, adamın ayağını o şekilde görünce
‘herhalde adamın ayağını fazla sıktım’ diyerek yaralı adamın ayağına sardığı
hırkasını çıkardı. Acaba ne yapabilirim düşüncesi içerisinde beklerken
uzaklardan kendisine doğru bir aynanın yaklaştığını gördü ve bu aynanın
üzerinde uzaktan tam seçemediği birşeylerin hareket ediyor gibiydi. Ayna iyice
yaklaştığı zaman, aynanın üzerinde hareket eden nesnenin kendisine her zaman
yardım eden tavşan olduğunu gördü ve tavşanın ağzında da bir kutu olduğu
görülüyordu.
     
Ayna yaklaştı yaklaştı ve başının üzerinde durdu. Üzerindeki tavşan, aynanın
üstünden atlayarak ayaklarının dibine vardı. Ağzında tuttuğu kutuyu yere
bırakarak geri dönüp aynanın üstüne zıpladı ve geldiği gibi ortadan kayboldu.
     
Hasan, tavşanın ortadan kaybolmasından sonra kutunun içinde ne olduğunu merak
edip içini açtığı zaman, sevincinden ne yapacağını bilemeyip havalara zıpladı.
Acaba, ne görmüştü kutunun içinde. Kendisini bu kadar çok heyecanlandıran şey
neydi.
     
Kutunun içine defalarca baktı, baktı. Evet, yanılmıyordu. Kutunun içindekiler
yaralı adamın iyileşmesine yardımcı olacak ilaçlarla doluydu. Yanılmadığını
anlayınca kutunun içinden çıkardığı ilaçları öğrendiği ilk yardımı burada
uygulayarak, otlardan bir karışım yaptı ve merhemi otların üzerine sürdü. Daha
sonra adamın ayağına sarıp, ayağının morarması üzerine çıkardığı hırkasını,
kenara bırakarak karışım yapıp, üzerine ilaç sürdüğü otları hırkasının üzerine
alarak adamın ayağına sardı. Yaralı adam, ayağının üzerine merhemin sürüldüğü
otların konulmasından sonra yavaş yavaş iniltisi kesildi ve kendisine gelmeye
başladı. Gözlerini açarak ‘nerdeyim ben’ diye sordu. Hasan, adama sakin
olmasını söyleyerek:
     
  - Merak etme, kurtuldun artık, diyerek yaralı adamın üşümemesi
için üzerindeki gömleği de çıkararak, yaralı adamın üzerine örttü. Adam,
güvende olmanın hissiyle tekrardan uyumaya başladı. Bir müddet daha uyuduktan
sonra uyandı ve Hasan’a teşekkür edip ağlamaklı bir şekilde elini, ayağını
öpmeye çalıştı. Bunun üzerine Hasan, adamı kaldırarak, güler yüzlü bir şekilde
teşekküre gerek olmadığını, bunu yapmasının bir insanlık vazifesi olduğunu
söyleyerek adamı teselli etmeye çalıştı. Yaralı adam, Hasan’ın sevecen bir
şekilde kendisine hitap etmesi üzerine içine mutluluk doğdu. Ayağının yaralı
olmasına bakmadan ayağa kalkarak salın üzerinde bir oyana bir buyana dolanmaya
başladı. Hasan, yaralı adamın ayağa kalkarak düşünceli bir şekilde sağa sola
dolanması üzerine, kendi kendine ‘yaralı adamın bir derdi olmalı mutlaka’ dedi
ve ayağa kalkarak onun omzuna dokundu ve ona:
     
   - Senin, mutlaka bir derdin olmalı ki böyle düşünceli bir
şekilde sağa sola dolanıyorsun, dedi. Yaralı adam, Hasan’ın sorusu üzerine,
‘benim bir derdim yok’ diyerek hüzünlü bir şekilde kafasını çevirip yere baktı
ve gözlerinden iki damla yaş döküldü.
     
Hasan, yaralı adamın kendisine ‘benim bir derdim yok’ demesine rağmen, onun
döktüğü gözyaşını gördü. Onun döktüğü gözyaşlarını gördükten sonra, kendi
dertlerini bir kenara atarak yaralı adama yardım etmek, onun derdine derman
olmak istedi. Bu şekilde kendi dertleri varken, başkasının dertleriyle
ilgilenmenin insana ne kadar huzur vereceğini, mutlu edeceğini anlatmak ister
gibiydi.
     
Bu maksatla, yaralı adamı kendisine doğru çevirerek:
     
  -   Bir derdin varsa mutlaka söylemelisin. Belki bir
çözüm yolunu bulabiliriz, diyerek ayağındaki yaranın tekrardan kanamaması için
yere oturmasını istedi.
     
Yaralı adam yere oturunca, Hasan’a eliyle yanına oturmasını işaret etti ve
başından geçen bütün olayları anlatacağını söyledi. Hasan, yaralı adamın isteği
üzerine yere oturunca yaralı adam,  ülkesinde babasıyla beraber ticaret
yaptığını, anlaşılmaz bir sebepten dolayı aralarının açıldığını söyledi. Daha
sonra şöyle devam etti:
     
- Babamla aramız açıldıktan sonra, ben babama yanından ayrılarak kendi başıma
ticaret yapmak istediğimi söyledim. Aramız açılmasına rağmen babam yanından
ayırmak istemedi. Birkaç gün böyle tartışmalarla geçti. Ben, babama o kadar çok
kızmıştım ki, babam izin vermemesine rağmen daha fazla dayanamayarak dükkânı
terk ettim. Daha sonra evdeki eşyalarımı da toplayarak, annemin gözyaşlarına da
bakmadan ticaret için evimi terk ettim. Yola çıktıktan sonra babamın rızasını
almadığım ve ona karşı geldiğim için gittiğim yerlerde işlerim hep ters gitti.
Bir türlü ticaretimde kazanç sağlayamadım. Sonunda beş parasız kaldım.
     
Hasan, yaralı adamı dinleyip sözünü keserek:
     
  - Peki, o gemiye nasıl bindin ve neden makine dairesine
kapatıldın? Diye sorunca yaralı adam:
     
  - İşlerim hep ters gidip param kalmayınca babamın yanına dönmek
istedim. Ama param kalmadığı için nasıl döneceğimi bilemiyordum. Hangi gemi
kaptanına gidip sorduysam, param olmadığı için beni gemiye almak istemediler.
Bunun üzerine bende o gemiye gizlice bindim ve yiyecek dolu odanın birine
saklandım. Beni burada kimse görmez umuduyla bir süre bekledim. Fakat aşçının
biri beni görmüş ve kaptana haber vermiş. Kaptan, aşçının ihbar etmesinden
sonra, saklandığım odaya geldi ve beni saklandığım yerden çıkardı. Odadan
çıkınca kaptan, tayfalarına dönerek ‘gemimize kaçak girenlere ne yapılır’ diye
tayfalarına sordu. Tayfaları, kaptanın sorusu üzerine, sorusunu ikiletmeden
kollarımdan tutarak doğruca beni makine dairesindeki, demir parmaklıklarla
çevrili olan yere hapsettiler. Ben, orada babamdan izin almadan yola çıkmanın
cezasını çekerken, yerde bulunan yağlı bez parçasını göremeyerek üzerine
bastım. Üzerine basar basmazda ayağım kayarak yere düştüm. Yere düşerken de
ayağımı demir parçasına çarptım. O çarpma sırasında yaralanarak yere düştüm ve
kendimden geçmişim. Kendime geldiğim zaman birkaç lağım faresinin etrafımda
gezindiğini gördüm. Onları görünce öyle korktum ki, kendimi bir anda geriye
attım ve kendimi geriye atma sırasında başımı demire çarparak tekrardan
kendimden geçmişim, dedi ve susarak dinlenmeye çekildi.
     
Hasan, yaralı adamdan olanları dinleyince hem dehşete kapıldı hem de iyice
meraklandı. Bu merakını giderebilmek için yaralı adamın uyanmasını bekledi.
Yaralı adam uyanınca da ona:
     
  - Başına geçen onca şeyi anladım. Ama o geminin kaptanlarına ve
tayfalarına ne oldu. O lağım fareleri nereden çıktı.
     
  - Sana onları da anlatayım. Ben makine dairesinde kafamı demire
çarpıp bayıldığımı sana anlatmıştım.
     
 -  Evet, oraları anlatmıştın.
     
 - İşte, o baygınlıktan birkaç gün sonra ancak kendime gelebildim ve o
sırada, bağrışmalar duydum. Bağrışmaların ne olduğunu anlamak için yaralı
olduğum halde zorla da olsa ayağa kalktım ve tutulduğum demir parmaklıkların
kapısının açık olduğunu gördüm. Kapının açık olduğunu görünce sevinerek etrafta
kimsenin olup olmadığını anlayabilmek için sağa sola bakındım ve makine
dairesinde kimsenin olmadığını fark ettim.  Sesin nereden geldiğini
anlayabilmek ve makine dairesinde neden kimsenin olmadığını anlayabilmek için,
tutulduğum yerden çıkarak kulağımı makine dairesinin kapısına dayadım. Ses dışarıdan
geliyordu ve bu ses kaptanın sesiydi. Kaptan, tayfalarına bağıra çağıra gemiyi
hemen terk etmeleri gerektiğini söylüyordu. Ama neden terk etmek istediklerini
anlamamıştım. Tayfaların hepsi bir araya toplanınca tayfaların biri, beni kast
ederek onu ne yapacağız diye sordu. Kaptan sinirle o soruyu soran tayfasına bir
tokat atarak:
     
  - Sen, halen daha gemimize kaçak binenlere ne yaptığımızı
anlamadım mı? Diye tayfasına çıkıştı. Tokatı yiyen tayfası, ‘anladım efendim’
diyerek benim yanıma geldi ve benim makine dairesinde seke seke dolandığımı
gördü. Beni o şekilde gören o adam bana kızarak ‘Benim başımı mı yakacaksın?’
dedi ve kollarımdan tutarak beni demir parmaklıkların olduğu yere hapsetti ve
yaralı halime bakmadan ellerimi, kollarımı ve ayaklarımı, yağlı bez parçasıyla
bağladı. Daha sonra o yağlı bez parçasına basıp yere düşerken çarptığım demir
parçasına bağladı. Beni bağladıktan sonra birazcık da olsa yumuşadı ve bana:
     
  -   Üzgünüm, seni bu halinle bırakmak istemezdim. Ama kaptanımızın
kesin emri olduğu için seni bırakıp gitmek zorundayız, diye söyledi. Onun
üzerine, ben de ona gemiyi neden terk ettiklerini ve neden beni bağladığını
sordum. O da, bana:
     
  - İlk soruma karşı gemide bulunan yiyecek deposunun lağım fareleri
tarafından istila edildiğini, o lağım farelerinin mikrop saçtıklarını ve
çoğalarak geminin her tarafını kemirdiklerini söyledi. İkinci soruma karşı ise,
gemiye kaçak binenlerin kaptanımız tarafından hapsedilerek bekletildiğini daha
sonra da hapsedildiği yerden çıkartılarak köpekbalıklarına yem olması için
gemiden atıldığını söyledi. O fareler ve sen olmasaydın şimdi hayatta olmazdım,
deyip ellerini yüzüne koyarak ‘hep babamın sözünü saymayıp ona karşı
geldiğimden dolayı bunlar başıma geldi’ dedi ve hüngür hüngür ağlamayıp durdu.
Hasan, yaralı adamı ağladığını görünce dayanamayıp onu teselli etmeye çalıştı.
Daha sonra ona ‘belki bir çaresini bulabiliriz’ dedi ve sağa sola dönüp kendi
kendine ‘Yaralı adamın çaresizliğini nasıl giderebilirim’ diye düşünmeye
başladı. Üzerinde bulundukları salı hareket ettirebilseler belki bir çare
bulabilirdi.
     
Denizden nasıl kurtulabileceğini düşünürken denizin üzerinde yüzmekte olan ufak
bir odun parçası gördü. Yaralı adama, ‘beni burada bekle’ diyerek denize atladı.
Yüzerek odun parçasını alıp geri döndü. Salın üzerine çıkarak odun parçası
yardımıyla yürütmeye başladı.  Sal denizin üzerinde giderken etrafında da
yunus balıkları onlara eşlik ediyor, neşe saçıyorlardı.    Yunus
balıkları onları takip ede ede günlerce o şekilde gittiler. Aç kaldıklarında
kendilerini takip eden yunus balıkları, onlara ağızlarıyla bir şeyler getiriyor
o şekilde karınlarını doyuruyorlardı.
     
Denizin ortasında günlerce gidip, aç kaldıklarında yunus balıkları tarafından
getirilen yiyecekleri yiyip karınlarını doyuran sandal sakinleri, yine
acıktıkları bir gün yunus balıklarının yiyecek getirmelerini beklediler.
Hasan’la yaralı adam, yunus balıklarının kendilerine yiyecek bir şey
getirmesini beklemelerine rağmen, yunus balıkları bir şeyler getirmiyor, bir
şeyler olacakmış gibi sürekli yerlerinde dönüyorlardı. Bu şekilde etraflarında
dönüp dururlarken birden bire, korku içerisinde denizin dibine dalarak
kayboldular. Hasan, merak içerisinde denizin dibinde ne olup bittiğini anlamak
için denize doğru bakarken, yaralı adam ayağa kalkarak Hasan’ı hızla geriye
doğru çekti. Onun geriye doğru çekmesiyle beraber tonlarca ağırlıkta olan katil
balina ortaya çıktı. Ağzını açıp kocaman sivri dişlerini göstererek üzerlerine
gelmeye başladı. Bu balina Hasan’ı yutan ve daha sonra midesinden dışarıya
doğru atan balinaydı. Hasan, o balinayı görünce yaralı adama mümkün olduğu
kadar kendisine yardım edip, ondan kurtulmaları gerektiğini, eğer
kurtulamazlarsa o balinanın kendilerini yutabileceğini söyledi. Yaralı adam,
balinanın kendilerini yutabileceğini duyunca cesarete gelerek eliyle sandalı
hareket ettirmeye çalıştı. Bu arada o eliyle sandalı yüzdürmeye çalışırken
Hasan’ da elindeki odun parçasıyla sandalı yüzdürmeye çalışıyordu.
     
Onlar önde balina arkada birbirlerini kovalarken aniden bir gemi ortaya çıktı
ve gemide bulunan tayfalar zıpkınla katil balinayı avladılar. Gemidekiler
avladıkları katil balinayı gemiye doğru çekerken geminin kaptanı herhangi bir
tehlikeyle karşılaşmamak için sağı solu kontrol ediyor, bir taraftan da
tayfalarına bir şey olmaması için emirler yağdırıyordu. Kaptan, tayfalarına bir
şeyler olmaması için emirler yağdırırken, bir ara Hasan’la yaralı adamı gördü.
Kaptan, onları görünce balinayı gemiye çektikten sonra, aşağıya doğru ip
sarkıtarak ikisini de gemiye çıkmasını sağladı. Gemiye ikisi de beraber çıkınca
kaptan onları odasına götürerek üzerlerine bir şeyler verip giymelerini sağladı
ve bir isteklerinin olup olmadıklarını sordu. İkisi de kaptanın sevecen tavrı
üzerine günlerdir denizde olduklarından dolayı aç olduklarını söylediler.
Kaptan, ikisinin de aç olduğunu duyunca, dışarıya çıkarak geminin aşçısına
mükellef bir sofra hazırlamasını emretti. Daha sonra odasına giderek Hasan’la
yaralı adama arkasından gelmelerini söyledi ve mutfağa doğru yöneldi. Kaptanın
mutfağa doğru gitmesini gören Hasan, yaralı adamı kollarından tutarak ayağa
kaldırdı ve kaptanın peşine takılarak beraber geminin mutfağına gittiler.
Hasan’la yaralı adam mutfağa girince, günlerdir aç olduklarından sofradaki
yemeklere öğle bir saldırdılar ki, Hasan’la yaralı adamı o şekilde görenler,
onların kıtlıktan çıktıklarını zannedebilirlerdi. Kaptan, onların yemek yiyiş
şeklini, elini çenesine koyup seyrettikten sonra hafif bir gülümsemeyle onlara
gemide rahat olmalarını, limana uğradıkları zaman onları limanda
bırakabileceğini söyledi.
     
Hasan, yaralı adamla beraber gemide rahatça dolaşırken, Hasan, yaralı adamın
ismini sormadığı aklına geldi. Onun omzuna dokunarak:
     
  - Kusura bakma arkadaş,  gemiye çıkıncaya kadar telaştan
ismini sormak aklıma gelmedi. Gemiye çıkınca ancak toparlanabildim ve ismini
sormak aklıma geldi.
     
Yaralı adam, Hasan’ın kollarını tutarak:
     
  - Önemli değil, zaten daha önce ismimi sorsaydın bile kendimde
olmadığım için söyleyemezdim. Gemiye çıkınca, ancak kendime geldim ve benim de
senin isminin ne olduğunu bilmediğim aklıma geldi. Mademki ilk sen sordun
öyleyse söyleyeyim benim adım Barış, ya senin ismin nedir?
     
  -   Benimde Hasan.
     
İkisi de aralarında konuşurken yanlarından geçmekte olan tayfanın biri
konuşmalara istemeden de olsa kulak misafir olmuş ve onların kim olduğuna
bakmadan, yanlarından geçip gitmişti. Onların konuşmalarına kulak misafiri olan
tayfa,   yaralı adamın isminin Barış olduğunu duyunca kendi kendine
‘Acaba, bu kardeşim olabilir mi?’ diyerek geri döndü ve heyecanla arkalarından
koşarak yanlarına geldi ve Barış’ı kendine doğru çevirdi. Barış geri döner
dönmez, çığlık çığlığa kendisine çeviren adama sarıldı ki, etrafında olan tayfalar
bile şaşırarak kafalarını onlara çevirdiler.  Hasan bile onların çığlık
çığlığa birbirlerine sarılmalarına şaşırarak ‘ne oluyor’ dercesine onlara
bakmıştı. Barış, herkesin onlara şaşkın şaşkın baktıklarını görünce, Hasan’a
dönerek:
     
  - Hasan abi!  Bu sarıldığım kişi benim öz kardeşim, diyerek
iki kardeş birbirlerine tekrardan sarılarak hasret giderdiler. İkisi de
birbirlerine sarılıp hasret giderdikten sonra Barış kardeşine:
     
  - Savaş, senin ne işin var bu gemide? Diye sorunca kardeşi:
     
  - Abi, seni burada bulmama o kadar çok sevindim ki anlatamam, dedi
ve ağlamaya başladı.
     
Barış, kardeşinin ağladığını görünce onu teselli etmeye çalışarak neden
ağladığını sordu. Savaş, abisinin isteği üzerine kendisini toparlayıp şöyle
devam etti.
     
  - Abi, biliyorsun babam kalp hastası. Sen babamla tartışıp, çekip
gittikten sonra babam üzüntüsünden kalbinden iyice rahatsız olmaya başladı.
Kalbi iyice rahatsız olup işleri yürütemeyince bende, babam daha fazla
üzülmesin ve işlerimiz batmasın diye, işleri devralıp yürütmeye çalıştım. İş
yerinde yokluğunu belli etmemek için elimden gelen çabayı göstermeme rağmen
babamın üzüntüsü bitmeyip daha fazla arttı ve iş yerinde ani bir kalp kriz
geçirdi ve hastaneye yatırmak zorunda kaldık. Hastanede iyileşip çıktıktan
sonra, baktım ki babamın üzüntüsü sona ermeyecek ondan izin alarak seni bulmak
için yollara düştüm. Her yeri aramama rağmen bir türlü bulamadım. En son belki
seni bu şekilde bulabilirim umuduyla şu an bulunduğumuz bu geminin kaptanına
gelerek tayfası olup olamayacağımı sordum. Geminin kaptanı benim bu sorum
üzerine, benim kim olduğumu ve nereden gelip nereye gitmekte olduğumu sordu.
Bende, babamın kim olduğunu söyleyerek seni bulmak için yola çıktığımı
söyledim. Geminin kaptanı babamın adını duyunca, beni kucaklayarak:
     
  - Demek sen, Mustafa Bey’in oğlusun ha! Evlat, eğer senin baban
olamasaydı bugünlere gelemezdim, dedi. Kaptanın babamı tanıdığını öğrenince,
ben de merak içerisinde kaldım ve kaptana babamı nereden tanıdığını sordum.
Benim sorum üzerine kaptan:
     
  -   Sen o günlerde daha dünyada değildin, abin ise altı
veya yedi yaşlarında idi. O günlerde babam ve annem ölmüştü. Bakacak kimsem de
olmadığı için kimsesiz kalmış ve sokaklarda yatıp kalkmaya başlamıştım. Kime
gittiysem, üstüme başıma bakıp benden yüz çevirdiler. Herkes, benden yüz
çevirince, ben de ortalıkta serseri mayın gibi dolaşmaya başlamıştım. Kalacak
yerim olmadığı için, köprü altlarında, terkedilmiş binalarda ve çeşitli
yerlerde kalıyordum. Oralarda benim gibi birçok insan vardı. Onların mazisi de
aynen benimkine benziyordu. Oralarda buralarda kalırken, karnımı doyurmak için
de sürekli hırsızlık yapmak zorunda kalıyordum. Gerçi hırsızlık yapmak hiç
hoşuma gitmiyordu ama bakacak kimsem olmadığından ve kimse de iş vermediğinden
dolayı, karnımı doyurabilmek için mecburen hırsızlık yapmak zorunda kalıyordum,
dedi ve gözlerinden iki damla yaş gelerek sustu.
     
Kaptanın susması üzerine, onun o günlerde çektiği sıkıntıları az da anlamaya
çalıştım. Ben bu düşünceler içerisinde kaptanı anlamaya çalışırken, kaptan
konuşmasına devam ederek bana şunları söyledi.
     
  - O günlerde beraber kaldığımız kişilerle bazen dertleşir kendi
kendimize ‘Elimizden tutan birileri olsa belki bu hallerde olmazdık’ diyorduk.
Kendi kendimize bunları düşünürken bir gün babanın dükkânına gittim. Maksadım
karnımı doyurmak için bir şeyler çalmaktı. Fakat baban niyetimi anlamış olmalı
ki tam bir şeyler çalacakken kolumdan tuttu. Ben, babana yakalandığım zaman
‘Eyvah! Şimdi mahvoldum.’ Diye düşünürken, baban, yere eğilerek kollarımdan
tuttup önümde dizlerinin üstüne durdu ve bana aç olup olmadığımı sordu. Ben
babanın, bana kızıp tokat atarak polise teslim edeceğini beklerken, babanın
bana karşı sevecen davranması karşısında ilk olarak çok şaşırdım. Çünkü ben
ondan ne beklerken, o bana nasıl davranıyordu. O bana tekrar ‘aç mısın?’, diye
sorduğunda şaşkınlığım giderek ‘Evet, amca çok açım’ dedim. Bunun üzerine babam
elimden tutup beni lokantaya götürdü ve bir güzel karnımı doyurdu. Daha sonra
bana neden bir şeyler çalmak zorunda kaldığımı sordu. Bende başımdan geçen her
şeyi anlattım. Baban, beni dinledikten sonra bana, ‘merak etme, bundan sonra
hırsızlık yapmak zorunda kalmayacaksın.’ dedikten sonra beni yatılı bir okula vererek
okumamı sağladı. Harçlığımı, okul ihtiyacımı ve neye ihtiyacım varsa hepsini
temin etti. Bu arada hem benimle ilgileniyor hem de benim gibi evsiz olan
insanlara bir ev sağlamaya çalışıyordu. Babanın bunca iyiliğine karşılık bende,
babana karşı mahcup olmamak için elimden geldiği kadar çalıştım ve bugünlere
kadar gelebildim, dedi bana. Ondan sonra beni tayfalığa kabul ederek yanında
çalışmaya başladım. Gittiğimiz her limanda seni bulmam için izin verirdi ve ben
de gemiden ayrılarak seni aramaya çıkardım. Her limanda seni aramama rağmen bir
türlü bulamadım. En son limanın birinde, senin bir gemiye kaçak olarak
bindiğini öğrendim. Kaptana gelerek durumu haber verdim. Kaptan, bunun üzerine
beni teselli ederek:
     
  - Umudunu kaybetme evlat. Abinin izini bulduğumuza göre onu
mutlaka buluruz, diyerek o gemiyi aramaya başladık. En son uğradığımız bir
limanda o gemi limanda demirliyken içine lağım farelerinin girdiğini ve geminin
limandan ayrılır ayrılmaz da geminin içinde bağrışmalar duyduklarını söylediler.
Bende, onlara geminin ne tarafa doğru gittiğini sordum. Onlar da, bana geminin
ne tarafa doğru gittiğini gösterdiler. Geminin nereye doğru gittiğini öğrenip,
orada daha fazla beklemeden heyecanla kaptana gelip durumu haber verdim.
Kaptan, bunu duyunca limanda işini bitirmemesine rağmen seni bulmak için
tayfalarına emir verip gemiyi hareket ettirerek seni bulmak için yola çıktık.
Denizde yol alırken kaptanın tanıdığı bir geminin kaptanıyla karşılaştık.
Kaptan, diğer geminin kaptanına abimin bulunduğu gemiyi tarif ederek görüp
görmediğini sordu. O geminin kaptanı, tarif edilen gemiyi gördüğünü, fakat o
geminin hızla sulara gömüldüğünü söyledi. O bunları söylerken ben de
yanlarındaydım. Kaptanın, senin bulunduğun geminin battığını söyleyince sanki
kaynar sular başımdan aşağıya dökülmüş gibi oldum ve olduğum yerde donakaldım.
Benim bulunduğum geminin kaptanı, benim olanları duyduktan sonra hareketsiz bir
şekilde kaldığımı görünce telaşlanarak beni kendime gelmem için sarsmaya
başladı. Kaptan, beni sarstıktan sonra kendime geldim ve ağlamaya başladım.
Kaptan, kendime gelip ağlamaya başladığımı görünce derin bir oh çekerek beni
teselli etmeye çalıştı ve ardından bana:
     
  -  Sakın üzülme evlat, belki abin o gemiden kurtulmuş
olabilir, diyerek beni teselli etmeye çalıştı. Kaptan, beni teselli ettikten
sonra belki o gemiden kurtulmuşsundur diye, birkaç gün daha seni denizde aradık
durduk. Bu arada günlerdir denizlerde olduğumuz için gemide yiyecek bir şey
kalmamıştı. Hiç tarzımız olmamasına rağmen açlığımızı gidermek için diğer
tayfalarla beraber zıpkınla balina avlamaya karar verdik ve kaptana gidip
kararlaştırdığımız durumu haber verdik. Kaptan zıpkınla balina avlanmasına
karşı olmasına rağmen, gemide yiyecek bir şey olmadığı için o da bizim
kararlarımıza katıldı ve balina avlamaya çıktık. Aradan birkaç gün geçtikten
sonra geminin gözcüsü ileride bir balinanın olduğunu haber verdi. Kaptan,
geminin gözcüsünü duyunca hemen dışarıya fırlayarak zıpkını hazırladı ve o
balinaya fırlattık ve tam isabetle onu avladık. Balinayı avlayıp gemiye
çıkaracağımız sıra, tesadüf eseri kaptan sizi görmüş ve gemiye almış. Sizi
gemiye aldıktan sonra, ikinizin konuşmalarına istemeden de olsa kulak misafiri
oldum. İşte böylece bu kulak misafirliği ikimizin buluşmasına vesile oldu.
     
İki kardeş, aralarında geçen bu konuşmalarının ardından birbirlerini buldukları
için sevinç içerisinde önce birbirlerine sarıldılar. Daha sonra da dönerek, iki
kardeşin birbirlerine kavuşmasına yol açan Hasan’a sarıldılar.
     
Barış, kardeşiyle buluşmanın sevincinden ayağındaki yaranın tamamen
iyileşmediğini unutmuş, havalara zıplamaya başlamıştı. Havaya zıpladığı sıra
ayağındaki yara tekrardan nüksetti ve yaradan kanlar gelmeye başladı.
Ayağındaki yaranın verdiği acıyla yere düştü ve yerde kıvranarak: ‘Oy! Ayağım.
Oy ayağım’ demeye başladı. Savaş, abisinin yerde kanlar içerisinde kıvrandığını
görünce ne yapacağını şaşırıp, abisinin çevresinde dört dolanmaya başladı.
Hasan, onu öyle görünce önce sakinleşmesini öğütleyip, hemen giderek kaptana durumu
haberdar etmesini istedi. Savaş, biraz sakinleştikten sonra koşarak kaptanın
kamarasına gidip kardeşini bulduğunu fakat ayağının yaralı olduğunu ve yerde
kıvrandığını söyledi. Kaptan, Savaş’ı dinledikten sonra o da önce
sakinleşmesini söyleyerek kardeşinin yanına dönmesini söyleyip, geminin
doktorunu çağırdı. Doktor gelince beraber geminin güvertesine gittiler. Doktor,
Barış’ın ayağına bakınca, ayağının iyileşebileceğini fakat bundan sonra sakat
kalacağını ve aksayarak yürüyeceğini bildirdi. Geminin revirine götürerek
tedavi etmeye başladı.  Barış, revirde birkaç gün tedavinin ardından
tamamen iyileşti. Revirde ayağının tedavi iyileştirilmesine rağmen, doktorun
dediği gibi oldu ve aksayarak yürümeye başladı.
     
Savaş, abisini bulmasına bulmuştu ama onun sakat kalıp aksayarak yürümesine
üzülmüştü. Barış, kardeşinin üzüldüğünü görünce eliyle kardeşinin omzuna
dokunarak:
     
  -   Ayağımın sakat kalmasına ben üzülmüyorum. Ne olur
sen de üzülme sevgili kardeşim, diyerek teselli etmeye çalıştı. Onlar
aralarında konuşurken kaptan yanlarına gelerek durumunun nasıl olduğunu sordu.
Barış, durumunun iyi olduğunu söyleyerek babasının yanına dönmek istediğini
söyledi. Kaptan, Barış’ın babasının yanına dönme isteğini duyunca sevinçle
Barış’ı kucaklayarak:
     
 -   Sizi babanıza götürürüm ama önce gemimizdeki yükü
boşaltmamız gerekiyor. Ondan sonra ikinizi de götürebilirim. Hem sizin
sayenizde uzun zamandır göremediğim babanız Mustafa Bey’i de görmüş olurum.
     
Kaptan, iki kardeşle konuşup odalarından ayrıldıktan sonra tekrar geri dönerek
Savaş’a:
     
  -   Kusura bakma, seni bu gemiye alıp çalıştırdım ama
hem senin ismini sormadım hem de kendimi tanıtmadım, dedikten sonra, Benim adım
Galip. Bu gemide herkes bana Baba Kaptan derler. Ha, bu arada siz bana Galip
Amca’da diyebilirsiniz.
     
Savaş, Kaptan’ın sevecen tavrı karşısında mahcup bir şekilde kafasını yere
eğerek:
     
  -  Ne kusuru Galip amca, sen ki beni işe alarak abimi bulmama
vesile oldun. Asıl, ben sana karşı çok mahcubum, dedi ve adının Savaş olduğunu,
abisinin isminin de Barış olduğunu söyledi.
     
Kaptan, Savaş’la konuşurken gemide çalışmakta olan tayfanın biri gelerek
Kaptana geminin yönünün değiştirilme vaktinin geldiğini haber verdi. Kaptan,
tayfasının haberi üzerine geminin güvertesine geçerek geminin yükünü boşaltmak
üzere, geminin yönünü değiştirdi. Geminin yükünü boşaltması gereken limana
gelip yükü boşalttıktan sonra iki kardeşi babalarıyla buluşturmak için limandan
ayrılarak geminin yönünü iki kardeşin yaşadığı şehre çevirdi. İki kardeşin
yaşadığı şehre gelince gemiyi durdurdu ve Hasan, Barış ve kardeşi Savaş’la
beraber babalarının yanlarına gitmek için arabaya bindiler. Araba, şehirlerine
gelince arabadan inerek iki kardeşin yaşadığı mahalleye gittiler. Barış, eve gidip
sürpriz yapmak amacıyla birlikte geldikleri kardeşi Savaş ve diğerlerinden önce
eve doğru gitti. Ardından Hasan ve diğerleri geliyordu.  Evin önüne
gelince Barış, önce duraksadı. Evden ayrıldığı zaman aklına geldi. Babasıyla
hiç yok yere tartıştıktan sonra üstünü başını toparlayıp evde ayrılacağı sıra
babası kolundan tutmuş adeta yalvarırcasına:
     
  -   Oğul, sen de ben de iyi biliyoruz ki o aramızda
geçen tartışma hiç yok yereydi. Ufak bir anlaşmazlık yüzünden birbirimizi
kırdık, aramızdaki bu ufak an anlaşmazlık yüzünden bana kızıp evi terk etme,
demişti. Babasının bunca yalvarmasına rağmen kendi başına ticaret yapmayı bir
kere kafasına koymuş, bu yüzden de aralarındaki anlaşmazlığı bahane etmiş ve
babasının eliyle tuttuğu kolunu sert bir şekilde çekerek babasına: ‘bırak beni
artık, ne olursa olsun senin yanında artık kalamam’ demiş ve eşyalarını
toparlayarak merdivenlerden aşağıya doğru inmeye başlamıştı. Babası, Barış’ı
ikna edebilmek için peşinden o da aşağıya inmiş ve bu sefer belki ikna edebilirim
diyerek tekrar Barış’ın kolundan tutmuş ve ‘Barış, ne olur bana kızıp da evi
terk etme. Gönlümü kırıp evi bu şekilde terk edersen korkarım ki başına çok
işler açılır ve o şekilde geri dönmek zorunda kalırsın’ sözünü bile babasına
karşı olan öfkesinden dolayı umursamamış ve yine kolunu babasının elinden sert
bir şekilde çekerek evi terk etmişti. Evi terk edip kapının önüne çıktığı sıra
annesi arkasından koşup kolundan tutarak kendine doğru çekmiş ve
kendisine:    
     
-   Barış, ne olur babanın sözünü dinle. Onun kalbini kırıp evi terk
etme.  Biliyorsun baban zaten yaşlı ve kalp hastası. Eğer sen evi terk
edersen onun kalbi bu acıya daha fazla tahammül edemez. Hem sen gidersen, ben
tek başıma ne yapabilirim bu yaşlı halimle.  Kızım olmadığı için hemen
hemen bütün evin işlerini zaten sen yapıyorsun. Sen, tıpkı elim, ayağım, tutan
kolum gibisin. Eğer, evi terk edersen bana kim yardım edecek.’  dediği
aklına geldi ve gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başladı.
     
Barış gözyaşlarını döküp içi rahatladıktan sonra, gözyaşlarını silip evin
kapısını çaldı. Evin kapısını annesinin açmasını beklerken komşu kızı Ayşegül
açtı.  Onu birden karşısında görünce heyecanlanıp eli ayağı birbirine
dolandı ve yere düştü. Ayşegül’de, Barış’ı karşısında görünce o da heyecanlanmış
ve eli ayağı titremeye başlamıştı. Hasan, Ayşegül ve Barış’ın birbirlerini
görüp heyecanlanarak ellerinin ve ayaklarının birbirine dolanması karşısında,
her ikisinin de birbirlerini sevdiğini anlayıp ikisini de uyandırmak amacıyla
yanlarına koşarak önce Barış’ı uyandırmaya çalıştı. Buna muvaffak olamayınca
Ayşegül’ün yanına koşarak onu da uyandırmaya çalıştı. Her ikisini de
uyandıramayınca arkadan gelmekte olan kardeşi Savaş’a koşarak durumu bildirdi.
Savaş, kardeşinin bayıldığını duyunca koşarak abisinin yanına gelerek onu
uyandırmaya çalıştı. Abisinin yanına gelip Ayşegül’ü görünce kendi kendine
‘Bunun burada ne işi var’ diyerek düşünmeye başladı. Bu arada Annesi, dışarıdan
gelen sesleri duymuş ve aşağıda ne oluyor diyerek yavaş yavaş merdivenlerden
aşağıya doğru inip Hem Ayşegül’ü hem de Barış’ı yerde yatarken görmüş, onları o
şekilde görünce aklı başından gitmişti. Bu yüzden önce bir çığlık koparmış
ardından merdivene oturmuştu. Savaş, annesinin merdivenlere oturduğunu görünce
abisini uyandırmayı bırakarak annesinin yanına koşarak onun kendisine gelmesine
sağlayıp annesine:
     
  - Korkma anne, ikisi birbirlerini görünce heyecanlanıp bayıldılar.
Merak etme, biraz sonra kendilerine gelirler, dedi ve merak içerisinde
annesine:
     
  - Anne, Ayşegül ablamın bu saatlerde ne işi var bizim evde.
     
 Annesi, biraz toparlanıp:
     
  - Oğul, ağabeyin evden ayrılınca bakacak kimsem olmadığı için sağ
olsun Ayşegül ablan her gün eve gelip bana yardımcı oldu.
     
Savaş, Ayşegül ablasının o saatte neden evde olduğunu anlamıştı; ama kocasının
nasıl bırakabildiğini ve abisiyle Ayşegül ablasının birbirlerini görüp de neden
bayıldıklarını anlayamamıştı. Onu anlamak için annesine tekrar kocası, Ayşegül
ablasını bu saatlerde nasıl bıraktığını ve abisiyle karşılaşınca hem abisinin
hem de kendisinin neden bayıldığını sordu. Bunun üzerine annesi gülerek oğluna:
     
   - Sen halen daha anlamadın mı onların birbirlerini
sevdiklerini?
     
  - Evet, aralarında bir şeyler olduğunu hissediyordum ama
birbirlerine bu kadar bağlı olduklarını bilmiyordum, dedikten sonra tekrar
annesine kocası, Ayşegül ablasını bu saatlerde nasıl bıraktığını sordu. Annesi,
Savaş’ın sorusu üzerine hüzünlenerek:
     
  - Oğul, Ayşegül’ün benim gelinim olmasını ne kadar çok isterdim
bir bilsen. Ama olmadı o başkasına gitti. Biliyorsun, babası olacak o adam, üç
kuruş para için kızını hali vakti yerinde olan birine vermişti. Babası, kızını
servet sahibi biriyle evlendirdikten sonra hem kızının başını yaktı hem kendisinin.
Kızı evlendikten sonra kocası olacak o adam, evlendiği günden beri kıza bir gün
bile olsa gün yüzü göstermemiş, her gün kıza döverek zulmetmiş, kızda bunun
üzerine daha fazla dayanamayarak evi sık sık terk etmeye başlamış. Kocası,
Ayşegül’ün son kez evi terk etmesinden sonra, ben evimi sıkı sık terk eden
kadın istemem, diyerek Ayşegül’ü boşamış. Savaş olanları duyunca üzüntüsünü
belirterek annesine:
     
  -  Peki, anne, Ayşegül ablam ne zaman boşandı ki, benim hiç
haberim yok.
     
  -  Ayşegül, sen abini bulmak için yola çıktıktan birkaç gün
sonra boşandı, dedikten sonra iç geçirerek Savaş’a:
     
  -  Savaş, biliyor musun, aslında Ayşegül’ün babası kızını
vermemesinin sebebi üç kuruşa tamah edip kızını başkasına vermemesi değil.
     
Savaş, sebebin başka olduğunu duyunca merak içerisinde annesinin sözünü
keserek:
     
  -  Anne, sebebin başka olduğunu söyledin. Peki, sebebi neydi.
     
  - Babanla, Ayşegül’ün babası etle tırnak gibiydiler. Etle tırnak
nasıl birbirlerinden ayrılması mümkün değil ise onlarda birbirlerine öğle
idiler. Babanla evlendiğimiz ilk yıllarında dostlukları böyle geçerken nasıl
olduysa anlaşılmayan bir sebep yüzünden birbirlerine küsmüşler. Ayşegül’ün
babasıyla çok yakın komşu olduğumuz halde yıllarca birbirleriyle konuşmadılar.
Gel zaman git zaman onunda bizimde çocuklarımız oldu. Çocuklar büyüdüler ve
birbirlerini sever hale geldiler. Baban, Ayşegül’le Barış’ın birbirlerini
sevmelerine bir şey demezken, Ayşegül’ün babası birbirlerini sevip görüşmelerine
her zaman kızardı. Bir gün Barış’la Ayşegül gezerlerken, Ayşegül’ün babası
bunları görmüş ve Barış’a kızarak kızını görmemesini istemiş ve olmadık
hakaretler etmiş. Ondan sonra da birbirleriyle görüşemediler ve bir gün Barış,
Ayşegül’ün evlendiğini duymuş. İşte o günden sonra da sinirleri bozuldu ve
sürekli evde olsun, iş yerinde olsun tartışma çıkarmaya başladı. Belki de,
Barış’ın babasına kızıp evini terk etmesinin sebebi de buydu. Gerçi sen abini
bulmak için yola çıktıktan birkaç gün sonra Ayşegül’ün babası gelip babanla
barıştılar ama iş işten geçmiş ve çocuklar birbirlerinden ayrılmışlardı.
     
Savaş, annesiyle aralarında konuşurken Barış ve Ayşegül kendilerine gelmeye
başladılar. Önce Ayşegül ayağa kalkarak Barış’ın yanına gitti ve onun ayağa
kalkmasına yardımcı oldu. Barış ayağa kalkınca şiddetli bir şekilde tokat attı
ve daha sonra ağlayarak:
     
  -  Senin ne hakkın vardı, onca seneler evi terk ederek anne
ve babanı üzmene. Hem anne ve babanı geçtik. Ne hakkın vardı beni üzmene, yoksa
hiç sevmedin mi beni? Diye sordu.
     
Barış, Ayşegül’den şiddetli bir şekilde tokat yiyince önce geriye doğru hafifçe
sendeledi. Daha sonra yediği tokatın etkisinden kurtularak, Ayşegül’ün elinden
tuttu ve ona haklı olduğunu anne ve babasını üzmenin affedilecek bir yanı
olmadığını söyleyerek merak içerisinde Ayşegül’e:
     
  - Ayşegül, senden de özür dilerim ama söyler misin kocan bu saatte
seni nasıl dışarıya bıraktı?
     
Ayşegül, Barış’ın sorusu üzerine sinirli bir şekilde:
     
  - Tabii, sen o günlerde babana kızdığından dolayı gözün hiçbir
şeyi görmüyordu ve benim kocamla boşanmak üzere olduğumun farkında bile
değildin. Babam başkasıyla evlendirdikten sonra, o kocam olacak adam, beni
sürekli dövüyor, işkence ediyordu, dedi ve Barış’ın yakasına yapışarak, ben
onca işkenceye senin sevgin sayesinde katlandım, seni her görüşümde çektiğim
sıkıntıları unuttum. Sen buraları terk edip gittikten sonra her şeyim alt üst
oldu. Kocamdan gördüğüm işkencelere artık tahammül edemez hale geldim. Zaten gördüğüm
bu işkencelerden sonra artık dayanamadım ve evi terk ederek kocamdan boşandım.
     
Barış, Ayşegül’den olanları duyunca, Ayşegül’ün kocasından boşanmasına bir
taraftan seviniyor bir taraftan üzülüyordu. Sevinmesinin sebebi belki sevdiği
insana kavuşmasından dolayıydı. Üzülmesinin sebebi ise, evli bir insanın
boşanmak zorunda kalmasıydı. Barış, bunları düşünürken merdivenlerin başında
halsiz bir şekilde oturan annesini gördü ve onun yanına giderek oturduğu yerden
kaldırdı. Daha sonra elinden öptü ve özür dileyerek:
     
  - Ne olur affet beni anne. Hem seni hem de babamı onca seneler
gereksiz yere üzdüm, diyerek merdivenden yukarıya doğru bakarak babasının evde
olup olmadığını kontrol etti. Annesi, oğlunun babasını aradığını anlamış olmalı
ki oğluna, babasının evde olmadığını iş yerinde olduğunu söyledi. Babasının
evde olmadığını duyunca hüzünlenip başını yere doğru eğerek, babasına karşı
suçlu olduğundan dolayı ağlamaya başladı. Annesi, oğlunun ağladığını görünce
onu teselli etmeye çalıştı ve babasının neredeyse gelmek üzere olduğunu
söyledi. Annesiyle konuşurken O sırada babası iş yerini kapatmış elinde yiyecek
dolu malzemelerle beraber geliyordu. Uzaktan evinin önünde kalabalığı görünce
merak içerisinde adımlarını hızlandırdı.
     
Galip Kaptan, yıllardır görmediği Mustafa Bey’in gelmesini sabırsızlıkla
bekliyor, bir taraftan da sevinç içerisinde olanları izliyordu. Bir ara
kafasını geri çevirdi ve Mustafa Bey’in geldiği gördü. Onun geldiğini görünce
heyecan içerisinde kollarını açarak ona doğru koştu. Mustafa Bey, uzaktan
kendisine doğru ellerini açıp koşan birini görünce önce onu tanıyamadı.
Kendisinde doğru iyice yaklaşınca onu uzun zamandan beri göremediği Galip
Kaptan’a benzetti. Ona doğru iyice bakınca yanılmadığını anladı. Evet, evet kendisine
doğru koşan Galip Kaptan’dı.   Onun uzun zamandan beri göremediği
Galip Kaptan olduğunu anlayınca ellerindeki malzemeleri yere atarak, o da Galip
Kaptan’a doğru koştu. İki eski dost birbirlerine yaklaşınca durarak
birbirlerine sarıldılar. Daha sonra Mustafa Bey, Galip Kaptan’a:
     
  - Hayırsız, uzun zamandır nerelerdesin? Özlettin kendini, diye
sordu. Galip Kaptan, Mustafa Bey’in serzenişinden sonra mahcup bir şekilde
başını yere eğerek:
     
  -  Bana ne desen haklısın Mustafa amca, senin bana yaptığın
onca iyilikten sonra, benim senin yanına daha çok uğrayıp halini hatırını
sormam gerekiyordu; ama gemi kaptanlığına başladıktan sonra, işlerin
sıkılığından dolayı bir türlü fırsatım olmadı. Senin bu oğulların Savaş ve
Barış olmasa belki de hiç yanına uğrayamayabilirdim.
     
Galip Kaptan, söylediği bu sözden sonra Mustafa Bey, Barışı bulduklarını
anlamıştı. Demek ki oğlu geri dönmeye karar vermiş ve Galip Kaptan’la beraber
geri dönmüşlerdi.
     
O sırada Barış, annesiyle konuşurken babasının geldiğini görmüş ve ağlayarak
ona doğru koşuyordu.  Babası da Galip Kaptan’la konuşurken onu
bulduklarını anladığından arkaya doğru bakmış ve oğlunun kendisine doğru
koştuğunu görmüştü. Oğlunun kendisine doğru koştuğunu görünce Galip Kaptan’ı
sağa doğru çekerek o da oğluna doğru koşmaya başladı. Babayla oğlunun
birbirlerine kavuşmaları görülmeye değecek manzaraydı. İkisi de birbirlerine
kavuşmak için düşe kalka ilerliyorlardı. Barış sakat olduğu için daha yavaş
ilerliyordu. Annesi, oğlunun aksayarak yürüdüğünü görünce içi sızlamış ve
ağlamaklı bir şekilde Savaş’a dönerek:
     
  - Savaş, ağabeyinin ayağına ne oldu ki öyle aksayarak yürüyor.
     
Savaş, annesinin, Barış’ı aksayarak yürüdüğünü görüp de hüzünlendiğini fark
edince, onu teselli etmek için:
     
  -  Ana, hep beraber içeri girelim. Orada her şeyi sana
anlatırım.
     
Savaş, annesini teselli ederken, Barış’ta babasıyla buluşup sarmaş dolaş olmuş
ve birbirlerinin yüzlerini, gözlerini öpmeye başlamışlardı. Bu manzarayı gören
Galip Kaptan, aklına annesiyle babası gelmiş ve kendi kendine ‘Ah! Keşke annem
ve babam hayatta olsalardı da ben de onlara öğle sarılabilseydim.’ diyerek
kendini daha fazla tutamamış ve ağlamaya başlamıştı. Ayşegül, hem Barış’a
kavuşmanın hem de Barış’ın babasıyla aralarının düzelmelerinin sevinciyle kendi
kendine ‘Barış’la babam da barışıp anlaşabilseler’ diyerek o da ağlamaya
başlamıştı.  Hasan bile onları o şekilde görünce annesiyle babası aklına
gelmiş, buralardan nasıl kurtulup hem kendi ailesine hem de annesine ve
babasına nasıl kavuşabilirim diyerek ağlamaya başlamıştı. Kısacası orada
bulunan herkes sevinç, mutluluk ve özlemden dolayı ağlıyordu.  Barış,
babasıyla özlem giderdikten sonra, onun elini öperek:
     
  -   Baba, senden çok özür dilerim. Biliyorum, o günlerde
Ayşegül’le ayrıldığımdan dolayı aşırı sinirli olmuş ve gereksiz yere kavga
çıkartıyordum. Aramızda geçen o son tartışamadan sonra artık bu duruma daha
fazla dayanamadım ve evi terk etmek zorunda kaldım. Evi terk ederek hem kendime
yazık etmiş oldum hem de size. Bundan dolayı ne olur beni affet baba, dedi.
     
Mustafa Bey, oğlunun özür dilemesinden dolayı çok memnun oldu ve oğlunu
kucaklayarak alnından öptü ve ona:
     
  -  Özür ne demek oğul. Her baba ile oğul arasında bu tür ufak
tefek tartışmalar çıkar. Önemli olan bu tür tartışmaları daha fazla
büyütmemek.  Barış, babasıyla aralarında konuşurlarken annesinin ‘Orada
öyle ayakta bekleyip durmayın. Ne konuşacaksanız eve girin de öyle konuşun’
demesi üzerine eve doğru yürüyerek içeri girdiler. Barış, aksayarak eve doğru
gitmesine rağmen babası, heyecandan oğlunun aksadığının farkına
varamamıştı.  Eve girince annesinin oğlunun ayağının neden aksadığını
sorunca ancak, o zaman oğlunun ayağının aksadığını görmüş ve o şekilde farkına
varabilmişti. Eve girdikleri zaman ilk önce Savaş başından geçenleri anlattı.
Daha sonra Barış başından geçenleri anlatarak önce Hasan’ı babasıyla tanıştırdı
ve daha sonra Hasan’a kendisini o gemiden kurtardığı için teşekkür etti. Daha
sonra babasına dönerek:
     
  - Baba, senden ayrıldıktan sonra başıma gelen sıkıntılardan sonra,
şunu anladım ki bir insan annesine ve babasına karşı gelmemeli, onlara ‘öf’
bile dememeli.
     
Mustafa Bey, oğlunu dinledikten sonra içini sıcak sular kapladı ve gözleri doldu.
Onu çok sevdiğini göstermek için ayağa kalktı. Oğlunun yanına giderek
kucakladı. Gözyaşları içerinde onun alnından öperek:
     
  - Oğlum, Şu söylediğin sözlerle beni o kadar çok mutlu ettin ki,
dedi ve tekrar alnından öptü, daha sonra ona ‘Sen çok hayırlı bir evlatsın’
dedi.
     
Hasan, baba ile oğulun aralarında geçen tatlı konuşmadan dolayı duygulanmış ve
kendi anne-babası aklına gelmiş ve içinden ‘Ah! Onlara bir kavuşabilsem’ demeye
başlamıştı. O, bu duygular içerisindeyken Mustafa Bey’in kendisine seslendiğini
duydu ve daldığı duygulardan kurtularak ‘bana mı seslendiniz?’ diye sordu.
Mustafa Bey, ‘evet, sana seslendim’, dedi ve şöyle devam etti.
     
  - Hasan, oğlum sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Hem bana
oğlumu getirdin hem de uzun zamandır göremediğim Galip Kaptan’ı görmeme vesile
oldun.
     
Hasan, Mustafa Bey’in kendisine teşekkür etmesi üzerine baba ile oğlu
buluşturduğu için, içinde bir anda mutluluk hissediverdi. Daha sonra ayağa
kalkarak Mustafa Bey’in yanına oturdu ve teşekküre gerek olmadığını, bu
yaptıklarının bir insanlık vazifesi olduğunu söyledi. Eve girip aralarında
konuşurlarken, Hasan bir ara duraksadı, duraksadığı anda aklına Batı Kapısından
içeri girip duvarların kenarlarında gördüğü resimler aklına geldi. Demek ki,
baba ile oğulun buluştuğu o resimler Barış ve babasını temsil ediyordu. O
resimler aklına gelip babasıyla oğlunu buluşturduğu için, bir kat daha fazla
sevinç duydu. İçinde bulunulduğu bu sevinç duygusu, o kadar kuvvetlendi ki, bu
kuvvetle ailesini bile bulmakta zorlanmayabilirdi. Ama, ailesini bu kadar çok
bulma ümidi olmasına rağmen, onları kavuşmanın yollarını nereden bulabileceğini
bir türlü bilemiyordu.
     
Mustafa Bey, Hasan’la konuşurken onun bir ara duraksadığını gördü. Onun neden
duraksadığını anlamadığı için, kendisini dinlemediğini zannederek ona darıldı.
Daha sonra bu düşüncesinden vazgeçerek, onun neden duraksadığını anlamak için:
     
  - Oğlum, benimle konuşurken neden öyle dalıp gittin. Söyler misin,
neyin var senin?
     
Hasan, Mustafa Bey’in kendisine seslenmesinden sonra, daldığı hayalleri
bırakıp, içinde bulunduğu zor durumdan nasıl kurtulabileceğini sormak için
başından geçen bütün anlattı ve ailesine geri dönebilmek için bir çare
göstermelerini istedi.
     
Mustafa Bey, Hasan’ın başından geçenleri dinleyince:
     
  - Oğlum, önce senden, beni dinlemediğini zannederek darıldığım
için özür dilerim. Sonra, bana öyle bir hikâye anlattın ki, sana nasıl geri
dönebileceğini anlatmam imkânsız bir şey, o yüzden senin geri dönebilmen için
ne tavsiye edebilirim.
     
Hasan, Mustafa Bey’le konuşurken o sırada kapı çaldı. Kapının çalındığını duyan
Barış oturduğu yerden kalkarak merdivenlerden aşağıya inerek kapıyı açtı.
Kapıyı çalan Ayşegül’ün annesi Sevim Hanım’dı. Sevim Hanım, kapı açılıp da
Barış’ı karşısında görünce onun eve döndüğünü gördü ve sevinçle:
     
  - Evine hoş geldin, Barış, dedikten sonra Ayşegül’ün babasının çok
hasta olduğunu ve Ayşegül’ü görmek istediğini söyledi.
     
Ayşegül, annesinin sesini duyunca telaşla merdivenlerden aşağıya inerek
annesine, babasına ne olduğunu sordu. Annesi, babasının durumunun iyice
ağırlaştığını bu yüzden yanında olmasını istediğini söyledi. Ayşegül, babasının
durumunun iyice ağırlaştığını öğrenince ayakkabılarını bile giymeden yalınayak
evine doğru koştu. Ayşegül’ün ayrılmasından sonra Barış, Ayşegül’ün annesini
alarak Ayşegül’ün arkasından onun evine doğru gittiler.
     
Barış, Ayşegül’ün evine doğru yaklaştıkça, yıllar önce bu evde yaşadığı tatsız
olay aklına geldi. Yıllar önce bir gün babasından izin alarak işten çıkmış ve
Ayşegül’le buluşmuşlardı. Akşama kadar beraber gezdikten sonra Ayşegül’ü evine
bırakmak istemişti. Akşam olup Ayşegül’ün evine doğru yaklaşınca, Ayşegül’ün
babası onları pencereden görmüş ve o hiddetle aşağıya inerek ‘kızımın peşini
bırak artık. Onu akıllı, dürüst ve mal, mülk sahibi biriyle evlendireceğim’
diyerek bir sürü hakaretlerde bulunmuş ve kızını evlendireceği adamın, adamları
tarafından dövülmüştü.  O gün, Ayşegül’ün gözleri önünde dayağı yedikten
sonra yüzü gözü kan içerisinde kalmış, bunlar yetmezmiş gibi kızın babası
tarafından hakaretler işitmişti. Bu yüzden, kızın babasının, evinin önünde
Ayşegül’e son bir kez daha baktıktan sonra ağlayarak orayı terk etmek zorunda
kalmıştı. Babası, o günden sonra dediğini yapmış ve Ayşegül’ü o adamla
evlendirmişti. Ayşegül’ün evlenip, baba evinden gitmesi üzerine sonra iyice
sinirleri bozulmuş, bu yüzdende evde sürekli kavga çıkartır olmuştu. Zaten
evini terk etmesinin asıl sebebi de buydu.
     
Ayşegül evlenip gittiği o yerde, kocasının müsrifliği, kumar düşkünlüğü,
yüzünden çok sıkıntılar yaşamış, kocasından dayak yemiş ve hiç mutlu
olamamıştı. Bir süre sonra yediği dayaklara dayanamayan Ayşegül sık sık
kocasının evini terk edip, babasının evine dönmüştü. Kocası, Ayşegül’ün her evi
terk edişinde gelip Ayşegül’den özür dilemiş ve bir daha dayak atmayacağına,
kumar oynamayacağına dair söz vermişti. Söz verip Ayşegül’ü geri getirmesine
rağmen sözünde durmamış ve yine kumar oynayıp,  dayak atmaya başlamıştı.
Yediği dayaklara dayanamayan Ayşegül’ün son defa evini terk edişinden sonra,
Ayşegül’ün babası, damadını karşısına alarak:
     
 - Kızımı dövmeyi bırak artık, eğer bir daha döversen. Bilmiş ol ki onu
bir daha göndermem’ demiş ve Ayşegül’ü yine geri göndermişti. Kocası,
Ayşegül’ün babasına söz vermesine rağmen yine dayağa başlayınca, bu seferde
kendisi giderek Ayşegül’ü almış ve kocasına:
     
 - Sen nasıl insansın, sende hiç vicdan, arlanma yok mu? Bir insan,
emanet alıp kendisine helal kıldığı hanımını nasıl dövebilir ve hakaretler
edebilir. Hem, sen nasıl kumar oynar, malını mülkünü müsrifçe harcarsın. Hem,
sen bilmiyor musun, kumarın zararlı olduğunu, aile yuvasını parçaladığını,
insanları birbirine düşman ettiğini. Sen ki bana sürekli gelip ben böyleyim,
şöyleyim, kızını el üstünde tutarım demedin mi, dedi ve elini yumruk yapıp
kafasına vurarak, bende eşeklik ki, seni araştırıp sormadan kızımı sana verdim,
demiş ve ondan sonra kızını boşatmıştı. Ayşegül’ün babası,  kızını
evlendirdikten sonraki günler aklına geliyor, elinden bir şey gelmediği kızına,
‘Kızım, kusura bakma, benim hırsım yüzünden çok sıkıntı çektin ve yine benim
yüzümden Barış’ın babasıyla arası açıldı. Yine benim yüzümden Barış evini terk
etmek zorunda kaldı.’ diyor ağlıyor, sürekli olanları düşünüyordu.
     
Ayşegül, Barış’ın geri döndüğünü babasına söylemesine rağmen, babası hiçbir şey
duymuyor, kendi kendine ‘Ah! Barış bir gelsen, beni affettiğini söylesen, bu
yaşlı kalbimi sevindirsen.’ diyor,  bu sözü sürekli tekrarlıyordu.
Babası bunları tekrar edip dururken, Barış o sıra evlerinden içeriye girip
merdivenlerden yukarıya doğru ağır adımlarla çıkmaya başlamıştı. Ayşegül ‘baba,
ne olur artık kendine gel.’ diyerek ağlaması üzerine gözyaşlarını silerek
Ayşegül’ün babasının yattığı odaya koştu. Onun odasına girdiği zaman babası,
zorlukla konuşuyor ve yine ‘Ah! Barış bir gelsen, beni affettiğini söylesen, bu
yaşlı kalbimi sevindirsen.’ diyordu. Ayşegül’ün babası, Barış’ı görünce
sevinçle hasta olmasına bakmadan yattığı yerden kalkmaya çalışarak ona:
     
  -  Geldin mi, oğul? Dedikten sonra eliyle yanına oturmasını
işaret etti.
     
Barış, onun ayağa kalkmaya çalıştığını görünce yanına giderek yatağa
yatmasına yardımcı oldu ve ellerinden tutarak güler yüzlü bir şekilde:
     
  -  Metin amca, niçin kendini bu kadar zorluyorsun? Hasta
halinle ayağa kalkman, sizi daha çok zorlayacaktır, diyerek teskin etmeye
çalıştı.
     
Ayşegül’ün babası, Barış’ın kendisine şefkatli bir şekilde karşılaması
karşısında, ona karşı yıllar önce yaptığı hakaretler aklına gelerek utandı ve
gözlerinden bir damla yaş düştü. Barış, Metin amcanın ağladığını görünce, onun
ağlamasına dayanamayıp:
     
  - Bak yine kendini üzüyorsun, demesi üzerine Metin amca, Barış’tan
sözünü kesmeden kendisini dinlemesini isteyerek, Ayşegül’ü yanına çağırdı ve
Barış’ın yanında oturmasını istedi. Ayşegül, babasının isteği üzerine oturduğu
yerden kalkıp Barış’ın yanına oturdu. Metin Bey, kızının, Barış’ın yanına
oturmasından sonra ellerini yorganın altından çıkardı. İkisinin de kendisine
yaklaşmasını isteyerek,  hem Barış’ın hem de Ayşegül’ün elinden tuttu. Her
ikisine de kendisi konuşurken sözünü kesmemelerini isteyip Barış’a dönerek:
     
  - Barış, oğlum. Senin eve dönmene çok sevindim, dedi ve ardından
yine bir damla gözyaşı döktü. Ayşegül, babasının ağladığını görünce ‘kendini
neden bu kadar üzüyorsun’ demesi üzerine Babası, kızına dönerek ‘Sana, benim
sözümü kesme dememiş miydim’, diyerek sitem etti. Ayşegül, babasının sitemi
üzerine ondan özür dileyerek, babasının sözünü bir daha kesmeyeceğine dair söz
verdi. Kızının özür dilemesinden sonra tekrar Barış’a döndü ve ona:
     
  - Oğlum, senden nasıl özür dileyeceğimi bilemiyorum. Bana ne
yapsan, ne desen haklısın.  İkinizin de birbirinizi sevdiğinizi bildiğim
halde üç kuruş para için sizi birbirinizden ayırarak sana bir sürü hakaretler
ettim, böyle yaparak hem kızımı, hem kendimi hem de seni mahvettim, dedi.
     
Metin Bey, Barış’la konuşurken geçmişi düşünüyor, bu işi nasıl düzeltebilirim,
diye kafasında hesaplar yapıyordu. Çözüm bulamayınca da kahroluyor, içi içini
yiyordu. Barış, Metin Bey’in, geçmişi düşündükçe üzüldüğünü görünce, sözünü
keserek:
     
  - Metin Amca, bu kadar kendini zorlamasan olmaz mı?
     
Metin Bey, sözü kesilince ona da sitem ederek:
     
  - Oğlum, kendimi zorladığımı biliyorum, ama bunları söylemek
zorundayım, dedi ve şöyle devam etti.  Kızımı evlendirmeden önce gözümü o
kadar para hırsı bürümüştü ki, gözüm hiçbir şeyi görmüyor ve sadece kızımı
evlendirdiğim zaman bana gelecek paraları düşlüyordum. Kızımı mal, mülk sahibi
biriyle evlendirip, mutsuz olduğunu görünce yaptığım hatayı anladım, ama iş
işten geçmişti, dedi ve kızından bir bardak su istedi. Ayşegül, suyu getirip
içtikten sonra, işin aslı benim para hırsım değil dedikten sonra:
     
  - Aslında, kızımı sana vermememin sebebi, başkaydı.
     
Barış, kızını vermeme sebebinin başka olduğunu duyunca, oturduğu yerden kalktı
ve Metin Bey’in yattığı yatağa oturarak:
     
  -  Nasıl yani? Arada başka meseleler mi var?  Diye
sordu.
     
Metin Bey, evet dedikten sonra:
     
  - Asıl sebep babanla ilgiliydi. Kızımla, sen doğmadan evvel,
babanla çok iyi dosttuk. Yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmezdi. Onun güldüğüne ben
güler, onun ağladığına ben ağlardım. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra siz
doğdunuz.  Siz doğduktan sonra o kadar sevinmiştik ki, birbirlerimize
‘Bunlar büyüdüklerinde, birbirlerini sevip evlenseler’ diyor, o şekilde
çocuklarımızı büyütüyorduk. Aradan aylar, yıllar geçti ve çocuklarımız büyüyüp
birbirlerini yavaş yavaş sevmeye başladılar. İşte, zaten ne olduysa ondan sonra
oldu. Babanla aramızda anlaşılmayan bir sebep oldu ve birbirlerimize küstük.
Baban, kızımla görüşmene bir şey demezken, ben kızımla görüşmeni istemiyor,
karşı çıkıyordum. Kocası olacak o adam karşıma çıkıp, kendini iyi tanıtıp,
kızımı bir eli balda, bir eli yağda olacak demesi üzerine, beni para hırsı
bürüdü ve kızımı onunla evlendirdim. O adamla evlendirdikten sonra artık kızım
mutlu olacak, onun sayesinde bana da bol para gelecek diye düşünmeye
başlamıştım. Ama, durumun böyle olmadığını, o adamın kumarbazın teki olduğunu,
kumar tutkunluğu yüzünden kızıma sürekli dayak attığını ve kızımın bu yüzden
mutsuz olduğunu gördüğümde anladım. Kızımı başkasıyla evlendirdikten sonra, sen
babanla tartışıp, buraları terk edip gittiğini bilmeden, hatamı telafi
edebilmek için evinize gelip kapıyı çaldım. Kapıyı babanın açtığı gördüm ve
ondan bütün yaptıklarım için özür diledim ve seni sordum, dedi ve çok yorgun
olduğunu biraz dinlendikten sonra anlatmaya devam edeceğini söyleyerek, kızıyla
Barış’ın odadan çıkmadan başında beklemelerini rica ederek uykuya daldı.
     
Metin Bey, uykuya dalmıştı, ama uyumuyor, uyuyor gibi horultular çıkartıyordu.
Çünkü maksadı, kızıyla Barış’ın eskisi gibi birbirlerini sevip sevmediklerini
öğrenmek için öyle davranmıştı. Uyuyor gibi horultular çıkarmaya başladığı sıra
gözlerinin birini hafifçe aralayarak, onların hal ve hareketlerini izlemeye
durdu. Gözünü aralayıp izlemeye başladığında, onların birbirlerini ellerini
tutup karşılıklı güzel sözler söylediklerini duyunca içi rahat etti ve bu sefer
gerçekten uyumaya başladı.
     
Bir saat kadar uyuduktan sonra uyandı ve Barış’ın kızının yanında olup
olmadığını kontrol etti. Barış’ın, kızının yanında olduğunu ve muhabbet
ettiklerini görünce, birbirlerine olan sevgilerinin daimi olduğuna iyice kanaat
getirerek Barış’a seslenerek yatağının yanına oturmasını istedi. Barış,
kendisine seslenildiğini duyunca Ayşegül’le konuşmayı bırakıp Metin Bey’in
yanına oturunca:
     
 - Babana, seni sorunca baban bana kızını evlendirdikten sonra, buna daha
fazla dayanamayıp, buralardan ayrıldığını ve nereye gittiğini bilemediğini
söyledi ve sitemli bir şekilde ‘Yaptığını beğendin mi? Bir inat uğruna hem
kızını yaktın hem oğlumu. Oğlum geri gelmezse bunun hesabını, kendi vicdanında
hesabını nasıl vereceksin, dedikten sonra yüzüme kapıyı sert bir şekilde
kapattı. Bende, babanın sözü üzerine, senin ayrılmana ve kızımın üzülmesine
sebep olduğum için iyice üzülmeye başladım. Bu üzüntünün tesiriyle de hasta
oldum ve bir türlü düzelemedim. Sen, evi terk edince hasta olduğum ve kızımdan
başka bakacak kimsemiz olmadığı halde, yaptığım hatanın bir nebzede olsa
hafiflemesi amacıyla kızımı annene yardım etmesi için her gün sizin eve gönderdim.
     
Barış, Metin amcanın sözümü kesmeden beni dinleyin, demesine rağmen onun sözünü
tekrar keserek:
     
  - Metin amca, biliyorum sözümü kesmeden beni dinleyin dediniz ama
şunu söylemek zorundayım. O gün bana hakaret ettikten sonra kalbim o kadar
kırılmıştı ki sizi asla affetmeyeceğimi kendi kendime söylüyordum. Fakat bir
süre sonra düşündüm ve yapılan hata nasıl olursa olsun bir insanı affetmenin ne
kadar büyük bir mutluluk olduğunu düşündüm ve sizi gönülden ta o gün affettim.
     
Metin Bey, affedildiğini duyunca sevinçten sanki bir daha susmayacak gibi
ağladı. Mehmet Bey, Barış tarafından affedildiğini duyunca bu seferde kızına
dönerek:
     
  - Benim yüzümden hem sevdiğinden ayrıldın hem de çok sıkıntı
çektin. Bu yüzden ne olur beni affet, eğer affetmez isen beni çok büyük
kederlere bırakmış olursun, dedi. Ayşegül, babasının kendisinden af dilemesi
üzerine, o da güler yüzle babasına:
     
  -   Affetmemek, ne demek baba. Elbette ki affettim. Bir
evlat ile baba et ile tırnak gibidir, birbirlerinden hiçbir zaman ayrılamazlar.
Hem, sen beni o adamla evlendirip çektiğim o sıkıntılı günlerimde yanımda
olmadın mı? O evi her seferinde terk edip yanına geldiğim zaman güler yüzle
karşılamadın mı? Beni istemediğim biriyle evlendirdiğin zaman sana ne kadar
darılsam da o sıkıntılı günlerimde hep sen benim arkamda durdun. Bu yüzden her
zaman sana minnettarım.
     
Metin Bey, kızı tarafından da affedildiğini duyduktan sonra kendini daha iyi
hissetmeye başladı. Konuşmasının bile düzeldiğini hissediyordu. Kendisinin
düzeldiğini hissedince yavaş yavaş yattığı yerden doğrulmaya başlayıp ayağa
kalktı. Barış’la kızını kucaklayarak ‘evlatlarım bilseniz beni ne kadar çok
mutlu ettiğinizi’ diyerek mutluluğunu dile getirdi. Daha sonra Barış’a dönerek,
bu işi daha fazla uzatmadan, akşama gelip kızını istemelerini söyledi. Barış ve
Ayşegül bunu duyunca ikisi de sevinçten adeta deliye döndüler. Barış o sevinçle
Ayşegül’ün evinden öğle bir hızlı çıktı ki, dışarıya çıktığı zaman az kalsın
yere kapaklanacaktı.  Barış’ın evden çıkması üzerine Metin amca, Barış’ın
aksadığını gördü ve kızına:
     
  -   Söyler misin kızım, Barış neden aksıyor?
     
Ayşegül, babasının sorusu üzerine Barış’ın başından geçenleri olduğu gibi
anlattı. Metin amca, olanları duyunca:
     
  -   Onun başına gelenlere hep ben sebep oldum. O gün ona
hakaret etmeyip evden kovmasaydım. O da gidip Babasıyla tartışıp evden ayrılmaz
ve bunlar başına gelmeyebilirdi, diyerek üzüntüsünü belirtti.
     
Ayşegül, babasının yine geçmişi düşünerek üzülmesi üzerine, elini babasının
omzuna uzatarak:
     
  -   Olan olmuş bir kere, onun için üzülmeye hiç gerek
yok. Onun için bundan sonra, geçmişe değil de geleceğe bakalım.
     
  -   Peki, kızım. Senin dediğin olsun, bundan sonra
geçmiş düşünmemeye çalışacağım.
     
Barış, Ayşegül’ün evinden ayrıldıktan sonra heyecan içerisinde evine koştu. Eve
girerek annesini aradı. Annesinin mutfakta yemek pişirdiğini görünce hızlı
adımlarla yanına giderek nefes nefese akşama hazırlık yapmasını söyledi.
Annesi, Barış’ın telaşlı bir şeklide nefes nefese kaldığını görünce:
     
  - Dur hele telaş etme. Kendine gel de öğle konuş, dedi. Barış
kendini biraz toparladıktan sonra Metin amcanın kızını vermeye razı olduğunu ve
akşama gelip istemelerini söyledi. Annesi bunu duyunca elleri ayakları
birbirine dolanarak:
     
  - Hemen akşama istemek de nereden çıktı oğul. Hem kızı gidip
istedik diyelim, ne götüreceğiz onlara. Doğru dürüst bir hazırlığımızda yok ki
onları götürelim.
     
Barış, annesinin telaşını görünce Metin amcanın ilk deneyiminden sonra öyle
şeyler isteyeceğini sanmadığını söyleyerek, telaş etmemesi gerektiğini
bildirdi. Annesi, oğlunun sözlerinden sonra biraz toparlanarak dükkâna gidip
babasına durumu haberdar etmesini söyleyerek hazırlığa girişti.
     
O gün akşam olunca hep beraber Metin Bey’in evine giderek kızı Ayşegül’ü,
Barış’a istediler. Metin Bey, kızını mal mülk sahibi biriyle evlendirip
sorunlar yaşayınca, aynı sorunlarla karşılaşmamak için Barış’a, kızını her türlü
zorluğa karşı koruyup kollayacağına, eziyet etmeyeceğine dair söz verirse o
zaman kızını ona vereceğini söyledi. Barış, söz verince, kızını ona vermeye
razı oldu ve birbirlerini tanıdıklarına göre sözü fazla uzatmadan düğünlerinin
bir hafta sonra yapılmasını istedi.
     
Barış’ın babası, Metin Bey’den düğünün bir hafta sonra yapılmasını istediğini
duyunca, düğüne dair hiçbir hazırlık yapmadıkları için telaşlanarak:
     
  -   Ama, bu nasıl olur Metin Bey, bir hafta sonrası için
hiçbir hazırlığımız yok, diyerek durumunu bildirdi.
     
Metin Bey, oturduğu yerden doğrularak Mustafa Bey’in yanına oturdu. Onun dalını
sıvazlayarak:
     
  -   Siz hiç telaş etmeyin Mustafa Bey. Bütün düğün
hazırlıklarını ben yapacağım. Hem belki benim kızımla oğluna karşı yaptığım
hatalara karşı bir nebzede olsa bir kefaret olur.
     
Metin Bey, Mustafa Bey’le konuştuktan sonra Barış’ı karşısına alarak:
     
  - Bak oğlum! Gerçi, biliyorum. Sen, kızımı hiçbir zaman üzmez ve
el üstünde tutarsın, ama bir baba olarak yinede söylemek zorundayım. Kızım,
sana emanet olarak geliyor. Aldığın emaneti iyi koru ve gözet. Ona hiçbir zaman
kötü söz söyleme. Onu küçük düşürecek, kalbini incitecek davranışlarda bulunma.
Ona giydiğinden giydir ve yediğinden yedir. Bütün bu söylediklerimi yapacak ve
ona göre adımını atacaksan kızımı sana vereyim. Yok, eğer, ben bunları yapamam
diyorsan şimdiden bu işten vazgeç.
     
  - Bütün söylediklerinizi yapacak ve kızınızı elimden geldiği kadar
el üstünde tutmaya çalışacağım.
     
Metin Bey, Barış’la konuştuktan sonra bu sefer de kızına dönerek:
     
  -  Bak, kızım! Sana söylüyorum. Gideceğin evde huzurlu olmak
istiyorsan, bu söylediklerime kulak ver. Kocana hiçbir zaman karşı gelme ve ona
itaat et. Kocanın evini devamlı temiz tut ve yemeğini zamanında karşısına
getir. Onun hoşlanmadığı davranışlarda ve sözlerde bulunma. Kalbini incitecek,
gözünü dışarılarda olmasına sebep olacak durumlarda bulunma. Kocanın akrabasına
karşı hürmet et.
     
  - Tamam, baba söylediklerinin hepsine uyacağım.
     
  -  Mademki, ikinizde bana söz verdiniz. O zaman, ikinize de
söyleyeceğim şu sözleri ve önceki söylediğim sözleri hiçbir zaman unutmayın ve
hayatınıza tatbik edin, şayet bu söyleyeceklerimi uygularsanız göreceksiniz ki
ömür boyu mutlu olmuşsunuz, dedi ve nasihatlerine şöyle devam etti. Aranızdaki
sevgi bağlarını hiçbir zaman bozmayın, birbirinize karşı anlayışlı ve hoşgörülü
davranın. Aranızdaki en ufak hataları bile olsa görmezden gelmeye çalışın.
     
  - Peki, baba dediklerine uyacağım.
     
  - Peki, baba dediklerine yerine getirmek için gayret edeceğim.
     
Aralarındaki bu konuşmalardan sonra, evlilik için bütün hazırlıklar tamamlandı
ve bir hafta sonra anlı şanlı bir düğün yapıldı. Bu düğün sayesinde Barış ve
Ayşegül sonunda muratlarına erdiler. Hasan, düğün yapıldıktan birkaç gün sonra
izin isteyerek ailesini çok özlediğini ve bir yol bulup onlara ulaşması
gerektiğini söyledi. Barış ve Ayşegül’ün ailesi ona çok teşekkür ederek, onu
kapının önüne kadar uğurladılar. Galip kaptan, kapının önüne çıkan Hasan’a
beklemesini söyleyerek o da hazırlığını yapıp Mustafa amcasıyla vedalaşarak
kapının önüne çıktı. Kapının önünde beklemekte olan Hasan’a dönerek:
     
  - Eğer, istersen ailene kavuşmanın bir yolunu beraber bulabiliriz,
dediği sırada Hasan’ı her zaman peşinden kovalayan o kara bulut tekrar ortaya
çıktı. Onlar karabulutu görünce bu da neyin nesi diyerek birbirlerine
bakındılar. Hasan, onları o şekilde görünce telaş etmemelerini söyleyerek, o
karabulutun kendi peşinde olduğunu söyledi ve o hızla koşarak oradan uzaklaştı.
Onun ayrılmasından sonra karabulut da peşinden gitti. Hasan’ın ayrılmasından
sonra Barış’ın ve Ayşegül’ün ailesi onun peşinden sadece bakmakla yetinerek
evlerine geri döndüler.
     
Hasan, önde karabulut arkada birbirlerini uzun bir müddet takip ettiler. Bu
takibin sonunda Hasan,  koşarken önündeki çukuru göremeyerek içine düştü.
Çukurun içine düşünce başını bir taşa vurarak olduğu yerde bayıldı kaldı. Ancak
kendine akşam karanlığı çöktüğünde gelebildi. İçine düştüğü çukur o kadar
derindi ki ne kadar çabaladıysa da kendi başına çıkamadı. Kendi başına
çıkamayacağını anlayınca da, ‘belki sesimi bir duyan olup beni buradan
kurtarır’ diyerek var gücüyle bağırdı, bağırdı, bağırdı, fakat sesini duyan
olmadı. Tam ümidini kesip ‘galiba buradan çıkamayacağım’ dediği sırada çukurun
yukarısında bir ses duydu ve ardından aşağı doğru ipin sarkıtıldığını gördü.
İpin sarkıtıldığını görünce kendi kendine ‘az önce ben, buradan
kurtulamayacağım diye ümidimi mi kaybetmiştim’, dedi ve ardından söyle söyledi
‘demek ki ne olursa olsun insan ümidini kaybetmemeli’ dedi ve ipe tutunarak
yukarıya doğru tırmanmaya başladı. Çukurdan çıkınca ipi aşağıya doğru sarkıtıp
kurtaran kişinin Galip Kaptan olduğunu gördü. Hem onu karşısında görünce hem de
çukuru düştüğü zaman başını taşa çarptığından dolayı başı dönüyor, gözleri
kararıyordu. O şaşkınlık içerisinde ne yapacağını şaşırıp yerinde dans etmeye
başladı. Galip Kaptan, Hasan’ı o şekilde görünce:
     
  -   Ne yapıyorsun öyle, kendine gel, dedi ve bir tokat
attı. Tokatı yiyince kendisine geldi ve Galip Kaptan’a sarılarak:
     
  -   Sana çok teşekkür ederim, sen olmasaydım belki de
düştüğüm o çukurdan kurtulamazdım, dedi ve ağlamaya başladı. Galip Kaptan,
Hasan’ın arkasını sıvazlayarak kendine gelmesini sağladı ve daha sonra:
     
  -   Hasan, eğer istersen gemime gelebilirsin, dedikten
sonra, Hasan’ın koluna girerek beraber yürümeye başlayıp gemiye kadar geldiler.
Orada gemiye çıktılar ve ardından gemi yola çıktı. Denizde bir müddet daha yol
aldıktan sonra o kara karabulut yine ortaya çıkarak geminin ortasında Hasan’ı
kovalamaya başladı. Hasan, önde karabulut arkada geminin etrafında dört
dolandılar. Kovalamaca öylece sürerken Hasan baktı ki yakalanacağım, Galip
Kaptan’a bile veda etmeden denize atladı ve yüzmeye başladı. Denizde yüzerken
deniz birden bire kabarmaya başladı ve Hasan’ı sağa sola doğru savurmaya
başladı. Tam denizin ortasında boğulacakken nereden geldiğini göremediği bir
ayna ortaya çıktı ve kendisini kucakladığı gibi havalara kaldırdı. Hasan,
aynanın üstünde öylece uçarak giderken kendi kendine ‘hayret, başıma her zaman
bela olan ayna, bu sefer hayatımı kurtardı’ demekten kendini alamadı. Öylece
düşünceler halinde yol alırken ayna aniden olduğu yerde duruverdi ve ortadan
kayboldu. Ayna kaybolunca da Hasan, hızla aşağıya doğru düşmeye başladı.
Aşağıya doğru düşerken alttan hafif bir rüzgâr çıktı ve rüzgârın içinden
kendisini her zaman kurtaran el yine ortaya çıktı ve arkasından tutarak havaya
kaldırdı. Havada, kendisini tutan el bir müddet daha götürdükten sonra
yavaşlayarak aşağıya doğru indi ve onu yeşil bir ovanın ortasına bırakarak
ortadan kayboldu.
     
Hasan, yeşil ovanın ortasında tek başına kalınca şaşkın şaşkın etrafa bakıp
yürümeye başladı. Şaşkın bir şekilde etrafına bakınırken kendisini her
seferinde ikaz eden beyaz kuş yine ortaya çıkıp kafasına konarak:
     
  - Şaşkın şaşkın etrafa bakacağına arkana dön de, arkandan ne
geldiğine bak, dedi ve geldiği gibi uçarak ortadan kayboldu. Hasan, beyaz kuşun
ikazı üzerine arkasına dönünce geriden kendisine doğru beyaz bir şeyin
yaklaştığını gördü. Dikkatli şekilde bakınca onun doğu tarafında olduğu zaman
gördüğü atın ta kendisi olduğunu anladı. At iyice yaklaşınca başından tutarak
sevmeye başladı. Atı severken, at yine kanatlanarak dile geldi:
     
  - Ey insanoğlu! Eğer yolunu bulmak istiyorsan üstüme bin,
yelelerime sıkı tutun, gideceğin yere götüreyim. Yalnız dikkat et, üstümdeyken
yelelerimi sakın bırakma.
     
Hasan, atla doğu kapısında ilk karşılaştığı zaman onun dile gelerek konuşmasını
şaşkınlık içerisinde dinlemiş ve kendi kendine: ‘Bu at, nasıl kendi kendine
koştu ve kanatlandı’ diye düşünmüş, ondan sonra atın üzerine binmişti. Batı
kapısında karşılaşıp, atın dile gelmesi karşısında ise bu sefer şaşkınlığını
üzerinden atarak atın üzerine bindi. At kanatlarını açarak havalandı ve
birlikte uçmaya başladılar. Batı tarafında atın üzerinde uçarken, doğu
tarafında olduğu gibi atın üzerinden düşmemek için, atın yelelerinden sıkı sıkı
tutunmaya çalıştı. Atın yelelerinden sıkı bir şekilde tutunup beraber
uçarlarken o sırada karabulut ortaya çıktı ve rüzgâr meydana getirerek
uçmalarını engellemeye başladı.  Her ikisi de kuvvetli esen rüzgâra karşı
direnerek uçmalarına rağmen, bir müddet sonra kuvvetli rüzgâra karşı
dayanamayarak aşağılara düşmeye başladılar. At, aşağılara doğru düşerken bir
yandan dengesini düzeltmeye çalışıyor, bir yandan da Hasan’a: ‘Yelelerimi sıkı
tut, eğer geçen seferki gibi dikkatli olmazsan, aşağılara düşebilirsin’
diyordu. At, bir müddet sonra kendini toparlanıp tekrardan havalandı ve üç yol
ayrımına kadar beraber uçtular. Üç yol ayrımına gelince aşağıya indiler. At,
yere inince Hasan’ı sırtından indirdi ve onunla vedalaşarak geldiği gibi hızla
yükselerek uçup gitti.
                     
GÜNEY KAPISI
     
Üç yol ağzına gelince, Batı Kapısında olduğu gibi, bu kapıda da değişimler
olmaya başladı. Kapının her iki yanında patlamalar meydana geliyor, bu
patlamalar esnasında her taraftan buharlar çıkıyordu. Bir ara art arda gelen bu
patlamalar öyle şiddetlendi ki yerinden canlanamaz oldu ve kulaklarının sağır
olacağını zannetti. Patlama geçince Doğu Kapısında ortaya çıkan ve o kapıyı
yutan yılan burada da ortaya çıktı. Kocaman ağzını açarak Batı Kapısına doğru
yöneldi. Oraya varınca Batı Kapısını yutarak ortadan kayboldu. Yılanın
kaybolmasının ardından Batı Kapısının kaybolduğunu gördü. Batı yazan yol
kaybolduğu için, yol ikiye ayrılıyordu. Bu seferde belki bu yol doğrudur diye
güney tarafına gitmeye başladı. Güney yazan yola doğru gittikçe yol sanki
uzanıyor, bitmek bilmiyordu. Ayrıca yol inişli çıkışlı ve yer yer çukurlarla
doluydu. Bu çukurların bazıları o kadar büyük ve genişti ki yanlışlıkla içine
düşen bir insanın içinden çıkması çok zor olabilirdi.
     
Hasan, yol inişli çıkışlı olduğu ve çukurlarla dolu olduğu için olanca çaba
göstermiş, bu yüzden de yorulmuştu. Tepenin birine çıktığı zaman uykusuzluk ve
yorgunluktan takati tükenmiş, ileriye doğru gidecek hali kalmamıştı.
Uykusuzluktan gözleri kararıyor, ilerisinde neler olduğunun göremiyordu. Bu
yüzden de tepenin başında olan çukuru göremedi ve içine sert bir şekilde düştü.
Çukurun içine düşer düşmez ortalığı toz duman kapladı. Bu toz duman öyle
fazlaydı ki önünü bile göremez hale gelmişti. Çukurun içine sert şekilde
düştüğü için uykusu kaçmış, sinirleri gerilmişti.  Hem tozun kalkmasını
beklemek hem de gerilen sinirlerinin yatışmasını beklemek için düştüğü yerde
bulunan bir taşın üzerine oturup beklemeye başladı. Taşın üzerine oturur
oturmaz, içini sıcak duygular kaplamaya başladı ve yavaş yavaş sinirleri
yatıştığını hissetti. Sinirleri yatıştıktan sonra tekrardan gözleri kapanmaya
başladı. İçinin huzura kavuşmasından sonra düştüğü çukurdan kurtulmak amacıyla
oturduğu yerden kalktı, ama ayaktayken bile gözlerinin kapandığını
hissediyordu. Uykusuzluğa daha fazla tahammül edemeyeceğini anlayınca taşın
üzerine tekrar oturdu ve bir müddet sonra uyudu. Tam derin bir uykuya daldığı
sırada şiddetli bir gürültüyle uyandı ve o gürültünün nereden geldiğini anlamak
için sağa sola bakınmaya başladı. Etrafa o kadar çok bakınmasına rağmen sesin
nereden geldiğini bir türlü bulamadı. Hem uykusu kaçtığı için hem de gürültünü
nereden geldiğini bulamadığından dolayı yine sinirlenmiş aşırı derecede
sinirlenerek hızlı bir şekilde ayağa kalktı.
     
Aşırı derecede sinirlendiğinden etrafında olup bitenleri göremiyor, sürekli
yerinde dönüp duruyordu. Yerinde sürekli dönüp etrafında neler olup bittiğine
bakmadığından çukurun kaybolduğunu ve çukurun yerinde de ileriye doğru dümdüz
bir yol oluştuğunun farkına varamıyordu. Kendisini her zaman ikaz eden beyaz
kuş gelip de ‘etrafında ne öyle dönüp duruyorsun, yerinde dur da etrafında
neler olup bittiğine bir bak’ demese belki de sürekli o şekilde yerinde döner
dururdu.
     
Hasan, beyaz kuşun gelip de kendisini ikaz etmesinden sonra durdu ve etrafına
bakınmaya başladı. İçine düştüğü çukurun yol olduğunu görünce oturup ağlamaya
başladı. Dört yol ağzından girip de başı derde girdiği zaman karşısına hep bir
çıkış yolu meydana geliyordu. Aslında oturup ağlamasının sebebi de buydu.
Oturup ağlarken şunu anlamıştı ki bir insan ne durumda olursa olsun, hangi
sıkıntıyı çekerse çeksin, sonunda karşısına mutlaka bir çıkış kapısı
açılıyordu. Onun için bir insan hiçbir zaman ümidini kaybetmemeli, moralini
bozmamalıydı. Bunları düşüne düşüne içi rahatlamış, feraha kavuşmuştu. Ailesine
kavuşma umuduyla ayağa kalkarak, sevinç içerisinde ileriye doğru açılan yoldan
gitmeye başladı.
     
Hasan, sevinç içerisinde yürüye yürüye giderken yol birden bire daralmaya
başladı ve gittikçe de daralıyordu. Yolun daraldığını görünce yine de umudunu
kaybetmeden daralan yoldan ilerleme devam etti. Sonunda yol darala darala bir
insanın ancak sığabileceği kadar yol oldu ve burada da karşısına yeşil renkli
bir kapı çıktı. Zorla da olsa kapının önüne kadar geldi. Bu kapının önünde de
bir yazı vardı ve şöyle yazıyordu: ‘Bu kapı korku ve şaşkınlık kapısıdır.’
Hasan, yazıyı okuyunca içini bir ürperme aldı. Kapıyı açıp girmeden önce bir
düşündü, daha önceki kapılardan içeriye girdiği zaman başına gelenleri. Onların
hepsini düşününce bir an geri adım attı ve önündeki kapıdan içeriye girsem mi,
girmesem mi? Diye düşündü. Fakat geriye de gidemeyeceğine göre mecburen kapıyı
açıp içeriye girmeliydi. Tereddüdü geçtikten sonra kapıya kadar geldi. Bu
kapının üzerinde de anahtarı yoktu.
     
Kapının üzerinde anahtarı görmeyince kendi kendine ‘umarım burada da o kurt
gelir, anahtarı bırakır’ diye olduğu yerde beklemeye başladı. Umduğunu fazla
beklemeden gök gürlemesine benzer bir uğultu koptu ve ardından siyah
beyaz,  Sibirya kurduna benzer bir kurt çıktı. Kurdun ağzında bir anahtar
vardı. Kurt yanlarına yaklaşarak ağzındaki anahtarı yere bırakıp dile geldi ve
kapıyı nasıl açabileceklerini gösterdi. Daha sonra ağzındaki anahtarı yere bırakarak
geldiği gibi ortadan kayboldu. Hasan, kurdun kaybolmasından sonra yerdeki
anahtarı alarak, kapıyı açıp içeriye girdi. Kapıdan içeriye girince de karşına
kapısı kapalı bir oda çıktı. Odanın kapısının üstünde ‘İzinsiz girilmez’ diye
bir yazı vardı. Yazıyı görünce, kapıya vurup vurmamak da bir an için tereddüt
etti ve başka yol var mı yok mu, diye etrafa baktı. Fakat, onca bakmasına
rağmen, o odadan başka gidecek bir yol bulamadı.  Başka gidecek yol
olmadığı için üzerindeki tereddüdü atarak kapıya yaklaştı. Kapıya eliyle birkaç
sefer vurdu. Kapıya birkaç sefer vurmasına rağmen içeriden ses
çıkmayınca,  odanın kapısını açarak içeriye girdi. Odadan içeriye girince
korkup öylece olduğu yerde kalakaldı. Korkmasının sebebi ise odanın her
tarafında başları doldurulmuş hayvan figürlerinin olmasıydı.
     
Başları doldurulmuş bu hayvanlar çok tuhaftı. Mesela, tavşan başında geyik
boynuzu vardı. Geyiğin kulağı filkulağı gibiydi… Ayrıca gördüğü bu hayvanlar
ağlar bir şekilde kendisinden sanki yardım istiyorlardı. Yerler ise kan
içerisindeydi. Yerlerin kan içerisinde olması ve duvarlarda hayvan kafalarının
asılı olması karşısında oldukça korktu. Gördüğü manzaradan bir an evvel
uzaklaşmak ve odadan dışarı çıkmak için, odanın içine girdiği kapıyı aradı. Her
tarafı aramasına rağmen, odanın içine girdiği kapıyı bir türlü bulamadı. Kapı
sanki sır olup uçup gitmişti. Odadan içeriye girdiği kapıyı bulamayanca kendi
kendine: ‘bu kapıya ne oldu acaba, kendi kendine sır olup gitmedi ya’ diye
düşündükten sora, yine kendi kendine: ‘odadan çıkacak bir kapı mutlaka olmalı’
diye düşündü ve kapıyı tekrar aramak için sağa sola bakındı. İleride sola doğru
bir işaret olduğunu gördü. İşaretin olduğu yere varınca ‘aşağıya bak’ diye bir
yazı vardı.  Durduğu yerden kafasını eğip aşağıya doğru bakınca odanın
dibine doğru küçük bir kapı olduğunu gördü. Kapının oldukça küçük olduğunu
görünce hayretler içerisinde kendi kendine ‘acaba buradan kim girip çıkıyor’
diyerek yere eğilip oturdu. Yere oturduğu sırada birden bire küçüldüğünü
hissetti ve boyu kapının boyu kadar oldu. Boyu küçülünce odadan dışarıya
çıkabilecek bir kapı bulmuştu. Kapıyı açınca, kapının dışında şırıl şırıl sular
akan, her tarafı ağaçlarla dolu ve kuşların cıvıl cıvıl uçuştuğu bir yer
olduğunu gördü.
     
Kapıyı açıp içeride olan güzellikleri görmesi, kendisini o kadar çok mest
etmeye başladı ki, bir an evvel içeriye girip o güzelliklere kavuşmak istedi. O
arzu ile heyecan içerisinde bahçeye adımını atar atmaz karanlıklar içerisinde
kaldı. Bahçeye adımını atar atmaz karanlıklar içerisinde kaldığı için, ‘acaba
burası o bahçe mi değil mi?’ diye düşüncelere daldı ve adımını geri atarak
odaya geri döndü. Odanın içerisinde o bahçeye tekrar baktı ve bahçenin
güzelliğini tekrar gördü. Bahçenin güzelliğini görür görmez odadan dışarı çıktı,
fakat yine karanlıklar içerisinde kaldı. Bahçeye girip çıkma işini birkaç defa
daha denemesine rağmen, her seferinde yine karanlıklar içerisinde kaldı. Son
kez karanlıklar içerisinde kaldıktan sonra, odaya girmeyi bırakıp karanlıklar
içerisinde devam etmeye karar verdi. Bu karara vardı, ama karanlıklar
içerisinde nasıl ileriye gidebilirdi. Bunları düşünüce, bir an için ailesine
kavuşamama gibi bir duyguya kapıldı. Ama, kapıldığı bu kötü duygu karanlıkta
ışık saçan ayakkabıları aklına gelmesiyle beraber yok oldu ve içini sevinç
duyguları kapladı. İçini sevinç duyguları kapladıktan sonra kendi kendine şöyle
söylendi: ‘Bir insan, ne olursa olsun ümidini hiçbir zaman kaybetmemeli. Olur
ki insan bir an için kötü duygulara kapılarak huzuru kaçabilir. İşte öylesi bir
durumda bile, ileride bana mutlaka bir kapı açılabilir, diye düşünmeli, ümidini
hiçbir zaman kaybetmemeli’ diye söylendikten sonra daha sonra ‘Belki burada da
ışık saçar’ diyerek havaya zıpladı. Ayakkabıları tam aklına geldiği gibi ışık
saçmaya başladı. Az önce karanlıktan dolayı görmemesine rağmen şimdi her tarafı
görebiliyordu. Ayakkabıları ışık saçıp gördüğü güzelliklere kavuşacağını
umarken tam tersi oldu.  Çünkü odanın kapısını açıp içeriye girmeden önce
gördüğü o güzel manzara gitmiş, yerine ağaçları yanmış, şelalesi kurumuş ve
kuşlar ölmüştü. Ayrıca her taraftan kül yağıyordu.
     
Yağan küller ağzına, gözüne bulaşmaya başlayınca eliyle ağzını kapatmaya
çalıştı. Onca çabasına rağmen küller ağzına, gözüne bulaşmasını önleyemedi ve
ardından öksürmeye başladı. Küller ağzına, gözüne bulaştığı için yüzü
kıpkırmızı oldu ve nefes alamaz hale geldi. Nefes almada zorlandığı için
hırkasını yüzüne kapatarak nefes almaya çalıştı. Hırkasının içinde azıcık da
olsa nefes almaya başlayınca rahatladığını hissetti. Rahatlamanın ardından
küllerden kurtulabilmek için, hırkası yüzüne kapanmış bir şekilde koşmaya
başladı. O sırada küllerden uzaklaşmak isterken ayağı kayıp yere düştü ve
küllerin içinde kaymaya başladı. Küllerin ağzına, gözüne bulaşmasını önlemek isterken
kayıp düştüğü için her tarafına kül bulaştı. Üstüne başına o kadar çok kül
bulaştı ki, onu o şekilde görenler külden adama benzetirlerdi.
     
O şekilde bir müddet daha kayarak tümsek bir yere çarparak durdu ve ayağa
kalkarak üstüne bulaşan külleri temizledi. Üstünü temizledikten sonra çarptığı
şeyin ne olduğuna bakmak için eğildi ve onun gökkuşağı renginde bir taş parçası
olduğunu gördü.   Merak içerisinde onu eline alıp evirip çevirmeye
başladı. Taşı çevirdiği sırada hafifçe yer sarsıldı.  Sarsıntının ardından
yerde bir kapı olduğunu gördü. Kapıyı zorlayarak açtı. Kapı ardına kadar
açıldığı zaman aşağıya doğru giden merdivenler olduğunu gördü. Aşağıya doğru
inen merdivenleri görünce kendi kendine: ‘Küllerden sonunda kurtulacağım’
diyerek merdivenlerden aşağıya inmeye başladı. Dikkatsizliği yüzünden her
seferinde başına bir iş geldiği için bu sefer merdivenlerden dikkatli bir
şekilde iniyordu.
     
Merdivenlerden aşağıya doğru inince karşısına merdivenleri tamamen kaplayan
büyük bir duvar çıktı. Karşısına çıkan bu duvarın ortasında asılı duran bir
ayna vardı. Aynanın üzerinde ‘aynayı tut ve sağa doğru çevir’ diye bir yazı
vardı. Her yerde, karşısına ayna çıkması karşısında, daha fazla şaşırmamaya
çalışarak aynayı sağa doğru çevirdi. Aynayı çevirir çevirmez, duvar ikiye
ayrıldı ve ardından uzun bir koridor çıktı. Duvarın iki yakası ayrıldıktan
sonra karşısına çıkan koridorun her iki yakası da resimlerle donatılmıştı.
Ayrıca koridorlara çizilen resimler, birbirlerinden çok farklıydı. İlk resimde etrafı
demir tellerle çevrili, içinde zehirli sıvı akan bir dere akıyordu. İkinci
resimde üzerinde çeşitli ağaçlar olan, tuhaf bir dağ çizilmişti. Üçüncü resimde
tamamen bitkin duruma düşmüş bir adam ve yanında bir mezar görülüyordu.
Dördüncü resimde yollarda ağaçların kemirildiği, ekinlerin talan edildiği
görülüyordu. Beşinci resimde ise mutsuz, kalabalık bir insan topluğu olduğu
görülüyordu ve bazı aileler sanki birbirleriyle kavga ediyor gibiydiler.
Beşinci resimde ise iki kardeşin birbirleriyle sarmaş dolaş olması
resmediliyordu.
     
Resimlere baka baka ilerleyen Hasan, koridorun sonunun geldiğini görünce
sevinerek ilerlemeye başladı. Koridorun sonuna gelip, koridoru geçince sağa
sola doğru menderesler çizerek ilerleyen bir dere olduğunu gördü. Bu dere
normal derelere hiç benzemiyordu ve oldukça pis kokular yayılıyordu.
Menderesler çizerek ilerleyen derenin her tarafı taş duvarlarla örülmüştü. Taş
duvarların üzeride demir tellerle çevriliydi. Menderes çizerek ilerleyen
derenin üzerinin neden demir tellerle çevrili olduğunu bulmak için derenin
oraya vardığında, dereden akan suyun bulanık ve oldukça koyu mavi renkte
aktığını gördü. Derenin neden böyle mavi renkte aktığını bulmak için ilerlerken
karşısına ileride tarlasını sürmekte olan genç bir adam çıktı. Adamı görünce
derenin üzerinin neden duvarlarla çevrili ve üzerinin de demir tellerle kaplı
olduğunu sormak için onun yanına vardı. Tarlasını süren adam, Hasan’ın yanına
gelmekte olduğunu gördüğü halde, hiç istifini bozmadan tarlasını sürmeye devam
etti. Hasan, genç adamın hiç istifini bozmadan işine devam etmesi karşısında
morali bozulmasına rağmen, yine de merak içerisinde yanına giderek hafifçe
sırtına dokundu. Adam, sırtına dokunulmasına rağmen yine de işine devam etmesi
karşısında iyice morali bozuldu ve adama karşı nefret duygusu oluştu. Moralinin
bozulmasına ve adama karşı nefret duygusu oluşmasına rağmen, neden kendisine
cevap vermediğini merak ederek adamın sırtına ikinci sefer dokununca, adam geri
dönerek Hasan’a uzun uzadıya bakarak sert bir şekilde:
     
  -   Ne istiyorsun evlat? Diye sordu.
     
Hasan, genç adamın kendisine evlat diye hitap etmesi karşısında şaşırdı ve bir
müddet o şaşkınlık içerisinde hiçbir şey söylemeden öylece adama baktı durdu.
Şaşkınlığı yaşlı bir adamın, genç adamın yanına gelip ona ‘baba’ demesiyle bir
kat daha arttı. Hasan’ın kendilerine şaşkınlık içerisinde baktığını gören genç
adam, çalışmayı bırakarak:
     
  - Evlat, neden öyle şaşkın şaşkın bakıyorsun? Diye sorması üzerine
Hasan, kafasını hafifçe kaşıyarak:
     
  - Ama nasıl olur? Siz gençsiniz, size baba diyen kişi de yaşlı.
     
Genç adam, Hasan’ın sorusu karşısında ‘anlaşıldı’ diyerek çenesini okşamaya
başladı. Bir müddet öylece düşündükten sonra:
     
  - Bak delikanlı, buraya gelirken havanın bozuk olduğunu, devamlı
sıcak rüzgârların estiğini, gördün değil mi? Diye sorunca Hasan ona ‘evet’ diye
cevap verdi.
     
Genç adam, ‘işte bizim gençlerimizin ihtiyar, ihtiyarlarımızın da genç olmasına
sebep olan onlardır’ diye söyleyince Hasan, genç adamın sözünü keserek:
     
  - Anladım, bütün bunlara sebep olan havanın bozuk olması ve sıcak
rüzgârların esmesi. Peki, söyler misin? Neden yanına geldiğimi gördüğünüz
halde, dönüp bana bakmadınız ve yol boyunca görülen derenin etrafı neden böyle
taş duvarlarla örülü olup, üzerleri de demir tellerle çevrili?
     
Genç adam, Hasan’ın kendisine ardı ardına soru sorması üzerine:
     
  -  Evlat, ardı ardına soru sormayı bırak da hele bir
soluklan. Hızlı soru sorman karşısında beni de telaşlandırıyorsun, dedi ve
sözüne şöyle devam etti. Evlat, derenin içinden akan renkli sıvıyı gördün mü?
     
  - Evet, gördüm.
     
  - O, gördüğün renkli sıvı zehirlidir. Biz evlatlarımızı, o zehirli
sıvıdan korumak için etrafına duvarlar örüp, üzerlerini de demir tellerle
ördük, diyip iç geçirerek yere oturdu ve ardından ağlamaya başladı. Ağladı,
ağladı, ağladı. O kadar çok ağlıyordu ki sanki susmayacak gibiydi. Ancak,
Hasan’ın yere eğilerek ellerini tutmasıyla kendine gelebildi. Ağlaması geçtikten
sonra da ayağa kalkarak:
     
  - Yıllar öncesi, gördüğün buralar yemyeşildi, her tarafta kuşlar
cıvıldıyordu ve insanlarımız mutluydu, derelerimizde ise temiz su akıyordu.
Yıllar böyle gelip geçti,  ta ki, büyük bir fırtına kopup, her şeyi altüst
edene kadar. O, büyük fırtınadan sonra hava birden bire bozuldu ve şiddetli
yağmurlar yağmaya başladı. Ardından şiddetli seller her şeyi altüst etti.
Yağmurlar kesildikten sonra hayatımızı tam düzene koymaya başlamıştık ki,
birden bire sıcak rüzgârlar esmeye başladı ve esen bu sıcak rüzgârlar bizim
hayatımızda bir takım değişmelere sebep oldu. Bu değişimler az önce sana
söylediğim gibi, gençlerimizin ihtiyar, ihtiyarlarımızın genç olmasına sebep
oldu.  İşte o günden sonra her şey değişti. Kuşlar, şehrimize uğramaz
oldu. İnsanlarımız mutsuz olmaya başlayıp, en ufak bir şeyden kavga çıkartır
hale geldiler. Derelerimiz, sularımız bile zehir akıtır oldu. Ormanlarımızda
bile bir takım değişimler oldu. Öyle ki, bu değişimler yüzünden hiç kimse
ormana giremez oldu.  Köyümüzün etrafındaki ağaçlar, kendi ellerimiz ile
diktiğimiz meyve bahçelerimiz kurudu.  Tarlalarımızdaki yeşillikler,
yerini kuru otlara bıraktı.  hayvanlarımız bir tutam ot bulamaz oldular.
Kasabamızın halkı, çoğunlukla hayvancılıkla geçindiği için bu yüzden, birçoğu
şehri terk etmek zorunda kaldı. Kalanlar ise zor şartlar altında ve fakirlik
içerisinde yaşıyor.
     
Hasan, genç adamın anlattıklarını dinleyince kafasını yere eğerek hüzünlü bir
şekilde bir müddet bekledi. Daha sonra kafasını kaldırarak:
     
  - Bütün olanlara doğrusu çok üzüldüm. Fakat hala senin yanına
geldiğim zaman neden dönüp bana bakmadığınızı anlayamadım.
     
  - Evlat, kusura bakma. O büyük fırtınadan sonra insanlarımızın
çoğu fakirleşti. Bu yetmezmiş gibi bir de başka şehirlerden buraya yağmacılık
için geliyorlar. Buraya yağmacılık için gelen hırsızlarda, kim kendilerini
görmüşlerse ya tehdit edip gidiyorlar, ya da öldürüp gidiyorlar.  Seni de
şehrimize yağmacılık için gelenlerden sandığım için öğle davrandım.
     
  -   Peki, bunlar düzeltilemez mi?
     
  -   Evet, düzeltilir ama çok zor.
     
  -  Bana söyler misin, nasıl düzeltilebilir? Bu konuda belki
benim bir yararım olabilir.
     
  -  Mademki yararım olacak diyorsun öğleyse dinle. Duvarlarla
örülü derenin sonunda bir orman göreceksin. O ormanın içerisinden geçtikten
sonra karşına büyük bir dağ çıktığını göreceksin. Eğer, gördüğün o dağı aşıp
geçebilirsen her şeye düzeltmen mümkün olabilir. Yalnız, o ormanda gördüklerin
ve dağda olan değişiklikler sakın seni korkutmasın ve şaşırtmasın.
             
Hasan, genç adamı dinledikten sonra onunla vedalaşarak yola koyuldu. Yürüye
yürüye, genç adamın tarif ettiği ormana kadar geldi. Ormana geldiği zaman,
orman tam da genç adamın tarif ettiği gibiydi ve her şey garipti.  Bu
orman bilinenin aksine ağaçların kökleri toprağın dışında, dalları ise yere
doğruydu. Ormandaki kuşlar bile ters uçuyor gibiydiler. Hem akşam olduğu için
hem de çok susadığı için, kendisinde, ormandan içeriye girmek zorunluluğu
hissetti ve dikkatli bir şekilde ormana adımını attı. Hasan ormanda dikkatli
bir şekilde ilerlerlerken, aniden karşısına bir ceylan çıktı ve o ceylan
gözlerinin içine adeta yalvarırcasına baktı.  Karşısına aniden çıkan
ceylan, bilinen ceylanların aksine dört gözlü, dört kulaklı ve iki kuyrukluydu.
Hasan, ona hayretler içerisinde bakarken ceylan dile geldi ve gözyaşları
içerisinde:
     
  -  Ne olur kurtarın bizi? Dedi ve hızlı adımlarla koşarak
ortadan kayboldu. Ardından karşısına kocaman bir aslan çıktı ve hırlamalı bir
şekilde:
     
  -   Hey! İnsanoğlu, ne işin var buralarda. Ne istiyorsun
bizden:
     
Hasan, daha ceylanın görüntüsünün ve onun dile gelerek konuşmasının
şaşkınlığını üzerinden atamadan aslanı da görünce çok korktu ve ne yapacağını
bilemeden geriye çekildi.  Korkar bir şekilde:
     
  - Ama ama, siz nasıl konuşuyorsunuz.
     
Aslan, önce kuvvetli bir şekilde kükredi ve bağırarak:
     
  - Ey! İnsanoğlu, bizim nasıl konuştuğumuzu bırak da, sen niçin
geldin buralara onu söyle. Yoksa sende bize tuzak kurup esir almaya mı geldin?
     
Aslanın, sert bir şekilde konuşması Hasan’ı iyice korkutmuş ne yapacağını, ne
diyeceğini bilemez olmuş ve korkudan buraya niçin geldiğini bile unutmuştu.
     
Aslan, Hasan’ın korktuğunu görünce, ona:
     
  - Eğer, buraya bize tuzak kurup, yakalamak için gelmediysen, sakın
korkma, yok eğer bizi esir almaya geldiysen, bizden çekeceğin var, demesi
üzerine Hasan, biraz cesaret alarak:
     
  - Hayır hayır, düşündüğünüz gibi değil, ben buraya üzeri demir
tellerle çevrili olan dereyi takip ede ede geldim ve bu derenin zehirli bir
şekilde akmasına sebep olan neyse, onu bulup yok etmek için yola çıktım.
     
  - Mademki ormanımızın ortasından geçen zehirli derenin neden
zehirli aktığını bulmaya geldin, öyleyse benimle gel.
     
Aslan, ormanın içinde yürürken, Hasan hem aslanın peşine gidiyor hem de etrafa
göz atıyordu. Çok garip bir ormandı burası, her şey tersineydi. Kuşlar baş
aşağı uçuyor, sular aşağıdan yukarıya doğru akıyordu. Hayvanları bile garipti,
ceylanlar, kurtlar vs. her türlü hayvanın dört gözü, dört kulağı vardı.
Tavşanların başında geyik boynuzu gibi boynuz vardı. Geyiklerin ise
tavşankulağı gibi kulak vardı. Bazı hayvanların tek bacağı vardı, kuyrukları
ise ön taraflarında idi. Sadece önünde yürüyen aslan, normal aslanlara
benziyordu. Dev yapraklı ormanın içinde giderlerken biraz ileride önlerine
doğru koskocaman çukur bir alan çıktı. O çukurun ne olduğuna bakmak için o
tarafa yöneldiği sırada aslan birden önüne atladı ve kükreyerek:
     
  -  Sakın o çukurun oraya gitme, diyince Hasan geri çekilerek:
     
  -   Ama neden, orada ne var ki?
     
Aslan derin bir iç çekerek:
     
  -  Her şeyi sana anlatacağım, yalnız şu ormandan bir an evvel
çıkalım.
     
Hasanla, aslan çukur alanı geçip, ormanın içerisinde ilerlerken önlerine
taşları yeşil renkte ve her tarafında delikler olan bir duvar çıktı. Aslan
birden korkup geri çekilerek yönünü değiştirdi. Yönünü değiştirmesinin ardından
o duvarın deliklerinin her birinden, ağızlarından ateş saçan yılanlar çıktı ve
ortadan kayboldular. Aslan duvardan korkup yönünü değiştirerek ilerlediği
sırada, yerde tuzaklanmış olan bir kapanı göremeyerek ayağını ona kaptırdı ve
acı acı inlemeye başladı. Aslanın kapana düşerek inlediğini gören Hasan, hızlı
adımlarla ilerleyerek aslanın kapana ayağını kaptırdığı yere geldi ve
zorlayarak aslanı o kapandan kurtardı.
     
Aslan tuzaktan kurtulmasına kurtulmuştu; ama ayağı yaralıydı ve yürümekte
güçlük çekiyordu.  Bu yüzden de, yaralı olduğu için yavaş gidiyor ve kendi
kendine ‘akşam olmadan, o ses duymadan şu ormandan bir çıkabilsek’ diyor,
sürekli bu sözü tekrarlıyordu. Onca çabasına rağmen, yürümekte güçlük çektiğini
ve daha fazla yürüyemeyeceğini anlayınca, Hasan’a dönerek:
  - Artık, daha fazla
yürüyemeyeceğim, onun için şu ağacın dibinde biraz dinlenelim, dedikten sonra
tarif ettiği ağaca giderek dibine oturup dinlenmeye başladı.
Hasan, aslanın yaralı ve üzgün
haline acımıştı. Bu yüzden de onun derdine çare bulabilmek için kafa yoruyor,
sağa sola gidip geliyordu. Onca çabasına rağmen, onun derdine çare olacak bir
çözüm bulamakta zorlanınca üzülüyor ve aslana dönüp baktıkça bu üzüntüsü
giderek artıyordu. Bütün olumsuzluklara rağmen yinede kendi kendine aslanın
derdine bir çare bulmaya söz verdi ve o anda içindeki sıkıntının bir anda
gittiğini hissetti. İçindeki sıkıntının gitmesinin ardından aslanın yanına
döndü.
     
Akşama kadar bir ağacın dibinde beklediler. Akşama doğru yüzlerce irili ufaklı
hayvan ağızlarında yapraklar toplamış, aslanın etrafında toplanıyorlardı.
Hayvanların, aslanın etrafında toplanmasını merak içinde izlerken, bazıları
aslanın ayağını sararak ovmaya başladılar, diğer kalan kısmı ise aslanın
başında toplanarak ona neşe vermeye çalıştılar. Aslan, ayağının sarılıp
ovulmasından sonra birazcık da olsa kendini toparlamaya başlayınca tekrar
geldikleri gibi geri döndüler. Hayvanların geri dönmesinden sonra aslan,
topallayarak ayağa kalktı. Sendeleyerek yürümeye başladı. Kafasını geri
çevirerek Hasan’a: ‘’benimle gel’’ der gibi kafasını salladı. Hava iyice
karanlıklaşınca ağaçlar birden canlanmaya başladı. Ağaçların canlanması ve
birbirleriyle konuşmaları, insana çok korkunç bir görüntü ve ürperti veriyordu.
Ağaçlar birbirleriyle konuşurken kulakları sağır edercesine ses çıkıyordu
sanki.
     
Ağaçlar birbirlerine iyice yaklaşarak kendi kendilerine ‘biz ne zaman normal
halimize dönebileceğiz’ diye dertleşiyorlardı. Ağaçlar birbirleriyle
dertleşirken birden bire irkilerek yerlerine geri dönüp durdular ve normal
haline geldiler. Ormanın içindeki hayvanlar bile, bir şey duymuş gibi sağa sola
kaçışıp ortadan kayboldular. Hasan, olup bitenlere bir anlam veremeden bakarken
aslanın, kendisini tutarak geri çekmesiyle kendine geldi ve aslanın renginin
değiştiği gördü.
     
Hasan, aslanın renginin değiştiği görünce korkarak geri çekilmeye çalıştıysa da
buna muvaffak olamadan aslanın üstüne atladığını gördü. Aslan, Hasan’ın üstüne
atlayarak her tarafını tırmalamayarak yara bere içerisinde bıraktı ve o da
kaçarak ortadan kayboldu.
Hasan, aslanın elinden yaralı bir şekilde
kurtulmuştu ama şimdi de ormanın ortasında, nereye gideceğini bilemeden tek
başına kalmıştı. Yaralı olduğu halde ayağa kalkmaya çalıştı fakat buna muvaffak
olamadan tekrar yerine oturdu. Aslan tarafından her tarafı tırmalandığı için
canı acımış ve yürüyemez olmuştu. Ellerini kafasına alarak aslanın neden
kendisine saldırdığını anlamaya çalıştı. Durup dururken neden kendisine
saldırmıştı? Neden rengi birdenbire değişmişti? Ardı ardına bu soruları kendi
kendisine soruyor, bir türlü cevap alamıyordu. Anlaşılan o ki aslanı tekrar
görmeden kafasındaki bu sorulara cevap bulamayacaktı. Kafasındaki aslanla
ilgili olan soruları bırakıp nereye gideceğini düşünmeye çalıştı. Bütün bu
olanları düşünürken kendisine her zaman yol gösteren beyaz tavşan yine ortaya
çıktı ve vücudundaki bütün yaraları yalamaya başladı. Tavşan yaralarını
yaladıkça yaraları iyileşiyordu. Yaraları iyileştikçe de kendini daha iyi
hissetmeye başladığını ve ayağa kalkabileceği umuyordu.
Hasan, yaraları tamamen iyileşince ayağa
kalktı ve ormanın içinde yürümeye başladı. Ormanın içinde yürüdükçe de hayreti
daha bir kat daha artıyordu. Çünkü ormanın her bir ağacı tuhaf olduğu gibi,
yaprakları bile tuhaftı. Ağaçların her bir dalının her bir yaprağı, ot yiyen bitki
gibiydiler. Bazı yaprakları güzel koku saçıyor, bazıları ise yanına
varılamayacak kadar kötü kokuyordu. Bazıları ise insanları takip edercesine
sağa sola hareket ediyorlardı.  
Hasan, ormanın içindeki ağaçları seyrede
seyrede ilerliyor, bir yandan önünü kapatan dalları kesmeye çalışıyor bir
yandan da etrafını gözleyerek tehlikenin olup olmadığına bakıyordu.  O,
etrafını kollayarak giderken, ormanın içine girdiği zaman kendisine yol
gösterip daha sonra da üzerine atlayıp yaralanmasına sebep olan aslan tekrar
karşısına çıktı. Hasan, aslanı görünce ondan korkup, geri çekilmeye başladı ve
gerisin geri dönüp kaçmaya başladı. Aslan da, Hasan’ın kaçtığını görünce hızla
sağa sola doğru hareket ederek onu durdurmaya çalıştı. Durdurmayı
başaramayınca, onu durduracak başka çare olmadığı için üzerine atlayarak
durdurmak zorunda kaldı.
Hasan, aslanın üzerine atlayıp yere
düşürmesinden sonra kendisine tekrardan zarar vereceğini zannedip yerde geriye
doğru gitmeye çalışırken, aslan geri çekilerek Hasan’ın karşısına geçti ve
üzgün bir şekilde başını yere eğerek:
 -   Senin üzerine
saldırıp yaraladığım için özür dilerim, üzerine atlayıp yaralamaktan başka
çaremde yoktu, dedi ve gözlerinden iki damla gözyaşı düştü.
Hasan, aslanın üzgün bir şekilde
kendisinden özür dilediğini görünce korkusu geçti ve dizlerinin üstüne oturup
kollarını açarak aslanın kafasından tuttu ve onu teselli etmeye çalıştı. Aslan,
Hasan’ın dostça boynuna sarılmasından sonra kendisine geldi ve başını
kaldırarak:
  - Senin üzerine atlayıp
yaralamama rağmen, sen beni yine de teselli etmeye çalışıyorsun, diyerek bir
yandan üzüntüsünü dile getirmeye çalıştı, bir yandan da adeta peşimden gel der
gibi başını sallayarak yürümeye başladı. Hasan da, sanki aslanı anlamış gibi
ayağa kalkarak onun peşinden gidip ona yetişmeye çalıştı. Aslan önde Hasan
arkada ormanın içinde yol almaya devam ederken bir ara Hasan, aslanın yanına
yaklaşarak:
  - Sana bir şey sormak
istiyorum, deyip aslanı durdurarak önüne geçti. Aslan durunca da yere eğilerek
aslana, ormanın içinde dostça yol alırken neden birden bile değişip üzerine
atlayarak yaralanmasına sebep olduğunu sordu. Aslan, Hasan’ın sorusu üzerine
önce bir duraksadı ve:
  -   Sana
saldırmadan önce bir ses duydun ve ardından kuvvetli bir rüzgâr hissetin öğle
değil mi, diye Hasan’a soru sordu. Hasan, aslanın sorusuna ‘evet’ diyince,
aslan şöyle devam etti. O duyduğun ses ve hissettiğin rüzgâr bizim değişmemize
sebep oluyor ve birbirimize karşı düşman kesiliyoruz. Ardında karşımıza ne
çıkarsa çıksın saldırmak zorunda kalıyoruz ve saldırganlık o rüzgâr kesilinceye
kadar devam ediyor, diye devam etti.
Hasan, aslanın anlattıklarını büyük bir
şaşkınlık içerisinde dinledikten sonra, işittiği sesin ve hissettiği rüzgârın
eskiden beri mi var olduğunu, yoksa sonradan mı oluştuğunu sordu. Aslan, bu
soru üzerine sesin ve rüzgârın sonradan oluştuğunu ve neden ve nasıl oluştuğunu
bilmediğini söyledi. Bu şekilde konuşa konuşa devam ederek ormanın sonuna
yaklaştılar. Ormanın sonuna yaklaşınca Hasan, ormanın içinde gördüğü garip
şeylerin neden kaynaklandığını aslana sordu. Aslan bu soru üzerine:
  - Bizim ormanımız zaten
garipliklerin olduğu bir ormandı. Büyük fırtınadan sonra, ormanımızdaki
gariplikler daha da çoğaldı. Bizim değişmemize, insanlar gibi konuşmamıza ve
garip haller almamıza sebep olan da oydu, dedikten sonra. Şimdi gelelim asıl
soruna, ormanın ortasında gördüğün o çukurun ortasında, toprağın içinde büyük
ve sivri dişleri olan, başı belli olmayan bir hayvan bulunmakta. Bu hayvan o
çukurun ne olduğunu merak edip çukura doğru bakan ne varsa içine çektikten
sonra afiyetle yemekte. O, duvarın deliklerinin her birinden çıkan,
ağızlarından ateş saçan yılanlar ise tam bir muamma, o duvarın ne zaman ve
kimler tarafından örüldüğü belli değil. O, yılanlar deliklerinden çıktıkları
zaman karşılarına kim çıkıyorsa ısırmaya çalışıyorlar. Her kim bu yılanlar
tarafından ısırılıyorsa, o kimse akşama kadar taş kesiliyor ve ertesi gün
güneşin doğmasıyla beraber toz olup yok oluyor. İşte bizim ormanımız, böyle
tuhaflıkları olan bir orman.
Aslan olan biteni tek tek anlatarak
ormanın ilerisinde bulunan dağı gösterdi ve bütün bu sorunların oradan
kaynaklandığını anlattı.
Hasan, olan bitenleri dinledikten sonra
‘umarım bu sorunları düzeltebilirim’ diyerek aslanla vedalaştı ve ardından dağa
doğru yöneldi. Dağ uzaktan o kadar güzel görünüyordu ki, insan içinden bir an
evvel oraya varıp güzelliğin tadına varmak geliyordu. Ama bunun böyle olmadığı
dağa yaklaşınca anlaşıldı. Dağ, uzaktan göründüğü gibi değildi ve tam tersine
sarp kayalıklarla, aşılmaz yollarla kaplıydı. Üzerine çıkılması imkânsız gibi
görünüyordu, fakat dağın üzerine çıkıp ormanın içindeki sorunların ve ondan
önce rastladığı kasabadaki sorunların nereden kaynaklandığını mutlaka bulması
gerekiyordu. Çünkü bir kere söz vermişti kasabanın halkına ve ormanın içindeki
hayvanlara.  Bunun için mutlaka sözünde durmalıydı ve bir an evvel sarp
kayalıklara tırmanacak bir yol bulması gerekiyordu. O, bunları düşünürken
kendisine yol gösteren tavşan burada da ortaya çıktı. Ardından dağa yukarı
doğru, sarp kayalıkları tırmana tırmana çıkmaya başladı. Tavşan çıktıkça da,
çıktığı yerler merdiven oluyordu.
Hasan, dağın tepesine doğru çıkacak yol
bulduğuna sevinerek merdivenlere doğru ilerlemeye başladı. İlerledikçe
ilerledi, ilerledikçe de merdivenler bir türlü yaklaşamıyordu. Merdivenler
sanki uzaklaşıyordu kendisinden. Tam yorulup merdivenlerden çıkmaktan
vazgeçeceği zaman merdivenlerin ayaklarının dibinde olduğunu gördü.
Merdivenlerin birden ayaklarının dibinde olduğunu görünce, niyetini değiştirip
tekrar merdivenlerden yukarı doğru çıkmaya karar verdi ve ardından yukarılara
doğru tırmanmaya başladı. Merdivenlerden yukarıya doğru tırmanıp, bir süre
sonra yukarıya doğru bakınca hayretler içinde kaldı ve kara kara düşünüp
kafasını kaşımaya başladı. Kendisini düşündüren mesele merdivenlerin çok uzun
olması ve yukarılara doğru kaybolup gitmesiydi. Ama şu vardı ki merdivenler çok
düzgün bir şekilde görünüyordu ve her iki yanını da meyve ağaçlarıyla doluydu.
Ağaçların içinde kuşlar cıvıldaşıyor, insana neşe saçıyorlardı.
Hasan’ı ağaçlık alanlar her zaman cezp
etmişti, belki de bu yüzden ormanda bekçilik yapmaya başlamıştı. Ağaçlık
alanları sevdiğinden olsa gerek, merdivenlerin yüksek olmasına bakmadan
ilerlemeye başladı. Merdivenlerden çıkmaya başlayıp, yukarıya doğru bakarken
merdivenlerin tek yön olduğuna sevinip, yukarılara doğru devam edeceği sıra
yolun ikiye ayrıldığını gördü. Yolun ikiye ayrıldığını görünce şaşırarak, hangi
yöne gideceğini bilemeden öylece kalakaldı. Şaşırmasının sebebi ise
merdivenlerden çıkarken merdivenlerin tek bir yön olarak görünmesiydi.
Hasan, merdivenlerin iki yöne doğru
gittiğini görünce ilk önce şaşırmış daha sonra kendini toparlayarak sağa doğru
olan merdivenlerden çıkmaya başlamıştı. Merdivenler görünüşte çok sivri ve
çıkışı kaygan gibi görünüyordu ama çıktıkça bunun böyle olmadığını anladı.
Çünkü merdivenler göründüğü gibi değildi ve yumuşak bir çıkışı vardı ve
üzerinde yürüyen insanı yormuyordu. Merdivenlerden yukarıya doğru çıktıkça
etrafında sevimli tavşanlar koşuyor, etrafında renkli renkli kuşlar uçuşuyordu.
Hasan, etrafında olan güzellikleri görmesine rağmen hiçbirine iltifat etmiyor
yoluna devam ediyordu. Etrafında olan güzelliklere iltifat etse biliyordu ki
onlar değişecek başka şekiller alacaktı. Çünkü bu dağ göründüğü gibi değildi ve
güzel görünenler çirkine, çirkin görünenler ise güzele dönüyordu. O yüzden
etrafında olanların hiçbirine iltifat etmeden yürüyordu. Merdivenlerden
yukarıya doğru çıkmasına çıkıyordu ama merdivenler sanki uzadıkça uzuyor, bir
türlü bitmek bilmiyordu. Merdivenlerin ortasına gelince yürüyecek mecali
kalmadı ve olduğu yere oturdu kaldı. Oturduğu yerde de vücudundan buram buram
ter dökülüyordu. Ne yapacağını şaşırmıştı. Bir an evvel su bulup susuzluğunu
gidermesi gerekiyordu, ama etrafta da hiç çeşme görülmüyordu. Susuzluğunu
gidermek için kendi kendine ‘Susuzluk ne zor bir şeymiş. İnsan susuz kaldığında
dili damağına yapışıyor ve hiçbir şey düşünemez hale geliyor. Onun için, şimdi
daha iyi anlıyorum susuzluk çekenlerin ne ızdırap içinde olduklarını.’ diye düşünürken
gözleri kararıp başı dönmeye başladı. Ayakta duramaz hale geldi ve olduğu yere
oturmak zorunda kaldı. Baş dönerken o  sıra ölen evlatları aklına geldi.
Evlatları ölmeden önce ne güzel etrafın da koşup oynaşıyorlardı. O kadar da
güzeldiler ve merhametliydiler ki, merhametleri sayesinde kendinden büyük
olanlar bile onların merhameti ve yardımlaşmasından dolayı, iki küçük kardeşi
görüp onlarda yardımlaşmaya çıkıyorlardı. Ama bu güzellikler bir trafik kazası
sonucunda son bulmuştu. Onların trafik kazası sonucu ölmeleri yardımlaşmayı
öğrettikleri kimseleri bile üzmüş, herkesi yasa boğmuştu.
     
Hasan, bütün bunları düşünürken baş dönmesinin geçtiğini hissetti ve ayağa
kalktı. Neşe içerisinde merdivenlere adımı attı. Merdivenlerde bir iki adım
atıp ilerlemeye başlamıştı ki birden bire yer sarsılmaya başladı ve sarsıntının
ardından yan tarafında bir çeşme belirdi. Çeşmeyi görünce, ona doğru bakarken
birden bire çeşmeden gürül gürül sular akmaya başladı. Suyu görünce
yorgunluğunu unutarak kendini biraz toparladı ve ayağa kalkarak çeşmeye doğru
yürüdü. Çeşmenin yanına gidince susuzluk çekmesine rağmen ilk önce elini suya
sokmaktan çekindi. Daha sonra elini uzattı ve onun gerçekten su olduğunu
görünce kana kana içti. Elini yüzünü yıkayarak hararetinin sönmesine çalıştı.
Suyu içip biraz kendine gelmeye başlayınca tekrar merdivenlerden yukarıya doğru
çıkmaya başladı. Merdivenlerden yukarıya doğru beş on adım atmıştı ki birden
bire duruverdi ve gerisin geri çeşmenin yanına döndü. Çeşmeye tekrar tekrar
baktı durdu. Evet, evet, yanlış görmüyordu. Çeşmenin üstünde ölen çocuklarının
isimleri yazılıyordu. Ölen çocuklarının isimlerini çeşmede görünce, çeşmenin
önüne diz çökerek, çocuklarının babalarına son bir iyilik daha yaptığını anladı
ve ağlamaya başladı. Oturup bir müddet ağladıktan sonra iki çocuk elinin omzuna
dokunmasıyla irkildi ve geri döndü. Geri döndüğü sıra da şaşırıp kaldı. Çünkü
ölen çocukları karşısında dikilmiş kendisine bakıyorlardı ve ileriye doğru
gitmesi gerektiğini söyler bir şekilde ellerini açmışlardı. Oğullarının nereyi
gösterdiklerine bakmak için geri döndüğünde merdivenlerin kısaldığını ve dağın
tepesine doğru yaklaştığını gördü. Merdivenlerin sonunun yaklaştığını görünce
sevindi ve ‘oğullarım beni her seferinde kurtarmaya geliyorsunuz’ dedi ve
oğullarını tekrar görebilmek için geri döndü. Geri dönmesine döndü ama umduğunu
bulamadı, çünkü oğulları kaybolmuşlardı.
     
Hasan, oğullarının kaybolduktan sonra, bir taraftan onların kaybolmasına
üzülüyor, bir taraftan da susuzluğunun gitmesine ve dağın tepesine doğru
yaklaştığına seviniyordu. Biraz daha kendini toparlayıp ilerlemeye başlamışken
yine o karabulut ortaya çıktı ve arkasından sinisice yaklaşmaya başladı. Hasan,
karabulutun tekrar ortaya çıkıp kendisine doğru iyice yaklaştığının farkına
varmadan ilerlerken, birden bir şeyin kendine doğru yaklaştığını hissederek
geri döndü ve bir anda karabulutu karşısında gördü. Karabulut kendisine o kadar
yaklaşmıştı ki kaçacak hiçbir yeri yoktu. Yine de son bir umutla sağına soluna
doğru bakındı. Her taraf kayalıktı ve karabuluttan kaçacak hiçbir yeri yoktu.
Karabulut: ‘işte seni bu sefer yakaladım’ diyerek hamle yaptığı zaman hafif bir
rüzgâr çıktı ve kendisini kara buluttan kurtaran el ortaya çıktı ve arkasından
tuttuğu gibi dağın zirvesine ulaştırdı ve ortadan kayboldu.
     
Hasan, dağın zirvesine ulaştığı zaman üçüncü kapıya girip orada karşılaştığı
içleri doldurulmuş hayvanlarla, burada da karşılaştı. Karşılaştığı bu manzara
çok korkunçtu. Her taraf kan gölü olmuş ve bu kan gölünden etrafa pis kokular
yayılmaya başlamıştı. Acaba bu hayvanlara bu kötülüğü kim yapabilirdi. Ne
istemişti bu hayvanlardan, üstelik bu hayvanlar normal hayvanlara
benzemiyorlardı. Belki yeni bir tür olabilirdi, o yüzden koruma altına
alınmaları gerekebilirdi. Dağın zirvesinde karşılaştığı bu hayvanlar, ormanın
içine girip karşılaştığı hayvanlara benziyorlardı. Korku verici bu manzarayı
kim yapmış olabilirdi?  Belki de aslanın anlattığı avcı tarafından
yakalanarak buraya getirilmiş ve içleri doldurulmuş olabilirdi. Bu düşünceler
içersinde ilerlerken karşısına birinci kapıdan girip kendisini o garip
hayvanlardan kurtaran kral çıktı. Onu görünce şaşkınlıktan bir an duraksadı, ne
yapacağını bilemedi. Bir müddet adama öylece baktıktan sonra kendini
toparlayarak adamın boynuna sarıldı. Fakat adam hiç oralıklı olmadan Hasan’ın
kollarından tuttuğu gibi geri itekledi. Hasan, bu beklenmedik durum karşısında
önce irkildi, ardından yalpalayarak geriye düştü. Geriye düşünce o anda kendi
kendine ‘acaba neden beni tanımadı. Hâlbuki ben onu birinci kapıdan içeriye
girip, o acayip hayvanlara yem olmaktan kurtarmıştım’ diye düşündü. Daha sonra
ayağa kalkarak düşüncesini adama anlattı. Adam kendisine yine sert bir tavır
takındı ve ardından:
     
  - Demek sendin ha, kardeşimi o yaratıkların elinden kurtaran. Sen
olmasaydın, ben şimdi ülkemde kral olmuştum. Ama şimdi, senin sayende hem kral
olmaktan mahrum kaldım hem de ülkeme geri dönemiyorum. Onun için sana o kadar
öfkeliyim ki her an seni parçalayabilirim.
     
Hasan, adamın konuşmalarından sonra onun neden öyle davrandığını anlamıştı.
Demek ki, bu adam kralın, ülkesinden kovulan onu övgülerle bahsettiği
kardeşiydi. Kralın kardeşi, kısa bir konuşmadan sonra Hasan’ın üzerine doğru
gelip kavga çıkarmaya çalıştı. Hasan, onun kavga etmeye niyetlendiğini görünce
geri çekildi ve onu kavgadan vazgeçmesi için ikna etmeye çalıştı. Onun her
üzerine gelişinde geri çekildi ve yine konuşmaya çalıştı. Böyle, belki yarım
saat uğraştı kavgadan vazgeçmesi için ama bir türlü kavgadan vazgeçiremedi. Onu
vazgeçiremeyeceğini anlayınca da endişe içerisinde onun üzerine gelmesini
bekledi ve olduğu yere oturdu.
     
Kralın kardeşi, o kadar hiddetli ve sinirliydi ki gözü hiçbir şey görmüyordu.
Ne yapıp edip bütün hırsımı çıkarmalıyım diye düşünüyor, her seferinde hamle
yapmaya çalışıyordu. En son hamle yapıp Hasan’ın üzerine gelmeye niyetlendiği
zaman onun endişeli bir şekilde yere oturduğu gördü. Birden onu o şekilde
görünce durdu ve kafasını kaşıyarak ona doğru baktı. Neden kendisiyle kavga
etmeyip, kedisini kavgadan vazgeçirmeye çalışmıştı. Neden endişe içerisinde
yere oturmuştu. Bu düşünceler içerisinde kavgadan vazgeçip Hasan’ın yanına
giderek yere oturdu ve kafasındaki soruları ona sordu. Hasan, kralın kardeşinin
bu sorusu üzerine bütün olan bitenleri anlatarak kralın, bütün yaptıklarına
rağmen halen daha kendisini sevdiğini söyledi. Kralın kardeşi, bütün olan
bitenleri duyunca bütün hırsı geçti ve kafasını ellerinin arasına alarak
ağlamaklı bir şekilde:
     
  - Aslında, bende yaptıklarımdan memnun değilim. Neden böyle bir
şeye kalkıştım, halen daha anlayamıyorum, ama şuna eminim ki, bu başıma
gelenler hep başa geçme hırsımdan dolayı kaynaklandı. Bu hırsım bütün benliğimi
öyle kaplamıştı ki gözüm hiçbir şey görmez olmuştu. O yüzden olmayacak işlere
kalkıştım. Halkıma zulmettim, öğrendiğim ilmi kötüye kullandım. Babam, benim bu
hırsım yüzünden hastalanarak öldü. Babamın, benim yüzümden öldüğünü bildiğim
halde yine hırsıma yenildim ve başa geçmeyi düşündüm ve harekete geçtim.
Yoldayken kardeşimin başa geçtiğini duyunca iyice çılgına döndüm. Ondan sonra
bu benliğim, beni öyle sardı ki aklımı kullanamaz hale geldim ve nefsimin esiri
oldum. Nefsim beni nereye yönlendiriyorsa oraya gidiyordum. Ürettiğim bir
maddeyi sincabın üzerinde kullandım ve ortaya bambaşka bir hayvan çıktı ve
hızla çoğalmaya başladılar. Ürettiğim maddeyle çıkan bu hayvanlar öğrendikleri
her şeyi hafızalarına yerleştiriyorlar ve öğrendikleri her şeyi uygulamaya
çalışıyorlardı. Ayrıca, onları izlerken müzikten çok hoşlandıklarını ve
etkilendiklerini gördüm. Onlar müzik dinleyip etkilendikten sonra tamamen
kendilerinden geçiyorlar ve hiçbir şey göremez oluyorlardı. Ondan sonra ne
istersen onları yapıyorlar ve bir müddet bu şekilde devam ediyorlardı. Onların
müzikten etkilenip her şeyi yapmaya başladıklarını görünce aklıma bu hayvanları
kardeşimin üzerine salmak fikri geldi ve bu aklıma gelen bu fikri uygulamak
için o hayvanları kardeşimin üzerine saldım. Onlar, kardeşimi birkaç sefer ele
geçirip tam parçalamak üzereydiler ki, askerler gelip onu kurtardılar. En son
yakalanışında ise onu sen kurtardın. Başa geçme hırsı beni o kadar sarmıştı ki,
o hayvanların kardeşimi yakaladıklarını bildiğim halde kılımı bile
kıpırdatmadım.
Hasan, kralın kardeşini dinledikçe yüzü
renkten renge giriyor kendi kendine ‘bir insan kardeşine bunları nasıl
yapabilir’ diyor ve bu düşünceler içerisinde kralın kardeşine kızgınlığı
giderek artıyordu. Fakat, bu kızgınlığını dışarıya yansıtmamaya çalışıyor,
sabırla onu dinliyordu. Bir müddet daha sabırla dinledikten sonra artık daha
fazla tahammül edemedi ve ona:
  - Bir insan, kardeşine
bunları nasıl yapabilir bir türlü anlamıyorum, dedi ve kralın kardeşine artık
daha fazla seni dinlemek istemiyorum der gibi hareketler yaptı. Kafasını ondan
çevirip oturduğu yerden kalkarak birkaç adım yürüdü. Sonra, aklına bir şeyler
takılmış olmalı ki olduğu yerde durdu ve kafasını sağa sola çevirip durdu.
Kafasındaki sorular, aklını kurcalıyor onu geri döndürmeye zorluyordu. Ne
yapmalıydı, geri dönüp kafasındaki soruları ona sormalı mı, yoksa ileri mi
gitmeliydi. Buna bir türlü karar veremiyor, ne ileri gidebiliyor ne de geri
gidebiliyordu. Belki yarım saat kafasındaki bu düşünceler kendisini uğraştırdı
ve sonunda geri dönüp kafasındaki soruları kralın kardeşine sormaya karar
verdi.
O, bu düşünceler içerisinde geri dönüp
gelirken kralın kardeşi ‘Acaba, bana daha da mı çok bağırıp çağıracak. Gerçi,
ben bunları hak ettim, ama yinede öyle bağırıp çağırmadan bana ümit
verebilirdi. O zaman içimde daha çok ümit doğar ve geri dönüp kardeşimden ve
halkımdan özür dilemek için elimden gelen her şeyi yapardım. Fakat, onun
söylediği sözler içime bir ok gibi saplandı ve neredeyse geri dönme ümidimi
kırdı’ gibi sözlerle söyleniyor, Hasan’ın yanına gelip bağırıp çağırmasını
bekliyordu.
Hasan, kralın kardeşinin yanına gelince
onun omzundan tutarak karşı samimi tavırlar takındı. Güler yüz gösterdi. Onu
rahatlatmaya çalıştı. Kafasına takılan soruyu sormak için onu yanına oturttu ve
daha sonra ona:
  - Söyler misin, senin pişman
olmana sebep olan şey neydi?
Kralın kardeşi, geçmişte yaptığı kusurlar
aklına geldikçe içi kor ateş gibi oluyor, bütün yaptıklarına gönülden pişmanlık
duyuyor, elinden tutup huzura kavuşturacak birini arıyor, sabrediyordu. Bu
pişmanlık içerisindeyken karşısına Hasan çıkmıştı. Fakat, Hasan’ın kardeşini
kurtaran kişi olduğunu duyunca, içinden tamamen çıkmamış olan hırs duygusu ağır
basmış, onunla dövüşmeye kalkışmıştı. Ama, onun takındığı tavır nedeniyle
içindeki hırs duygusu tamamen yok olmuş, pişmanlığını dile getirmek için içini
dökmeye başlamıştı. Sonra, anlattığı şeylerden etkilenip kendisini terslemesi
üzerine ümidi kırılma noktasına gelmişti. Hasan’ın söylediği son sözden sonra
ümidi kırılma noktasına gelmişken, onun geri dönüp dostça davranmasından dolayı
ümidi tekrardan yeşermeye başlamıştı.
Hasan, sorduğu sorudan sonra cevap
alamayınca, ondan az önceki sözlerinden dolayı özür dileyerek aynı soruyu
tekrar sordu. Kralın kardeşi, bu soru üzerine önce duraksadı, sonra kendini
toparlayarak:
  - Bu anlatacaklarım seni
iyice kızdırabilir, o yüzden bana kızıp bağırmayacağına dair söz vermelisin?
  - Tamam, söz veriyorum.
  - Öyleyse dinle, dedi. Sonra
pişmanlık içerisinde sözlerine şöyle devam etti. O hayvanları kardeşimin
üzerine saldıktan sonra onların kardeşimi ele geçirdiğini daha önce sana
söylemiş ve kardeşimi ele geçirdiklerini bildiğim halde kılımın bile
kıpırdamadığını daha önce söylemiştim. İşte o günden sonra ülkemde her şey
birdenbire değişti. Hayvanlar telef oldu, bağ bahçe bozuldu. İnsanlar onlardan
hastalık kaptı. Kimileri onlar yüzünden ortadan kayboldu. Kardeşim, sadece o
garip hayvanları yok etmeye çalıştığı için ekonomi bozuldu. Halkım neredeyse
isyan etme noktasına geldi. Bütün bunları gördükten sonra yaptığım hatanın
nelere mal olduğunu gördüm ve o günden sonra bütün yaptıklarıma pişman oldum.
Pişman olduktan sonra yaptığım hataları telafi edebilmenin yollarını
araştırdım. Uzun uğraşlardan sonra, garip hayvanların eski hallerine dönmedikçe
ülkemdeki insanların sıkıntıdan kurtulamayacağına dair fikir edindim. Onları
eski hallerine getirebilmek için panzehir geliştirdim. Kardeşimden ve onun
askerlerinden çekindiğim için geliştirdiğim bu panzehri nasıl uygulayacağımı
bulabilmek için tekrardan düşünmeye başladım. Sonunda tebdili kıyafetle dışarı
çıkıp geliştirdiğim panzehri uygulamaya karar verdim, dedi ve sustu, sonra ne
yapacağını bilemez bir halde Hasan’ sarılarak ağladı.
Kralın kardeşi ağlıyordu, hem de hıçkıra
hıçkıra. Hasan, bir taraftan kendisine sarılıp ağlayan kralın kardeşinin
sırtını sıvazlayarak teselli etmeye çalışıyor, bir taraftan da ona ‘üzülme
kardeşim, bir yolunu buluruz’ diyordu.
Kralın kardeşi ağlayıp içi açıldıktan
sonra Hasan’a kendisini teselli etmeye çalıştığı için teşekkür ederek sözüne
şöyle devam etti.
  - Vardığım bu karardan sonra
üstümü başımı değiştirerek saklandığım yerden çıkarak yol almaya başladım.
Panzehri serpmeye başladığım o andan birkaç dakika sonra oradan geçmekte olan
bir adam beni görüp tanımış ve kardeşime ihbar etmiş. Kardeşim bu ihbarı duyar
duymaz beni yakalatmak için askerlerini yollamış. O sırada ben, askerlerin beni
aradığından habersiz işime devam ederken birden bire etrafımı yüzlerce asker
sardı ve beni yakaladılar. Saraya götürüp zindancı başına teslim edip, beni
hapse attılar. Bir iki gün sonra kardeşim beni görmek istemiş ve zindancı
başına beni çıkarmaları için emir vermiş. Hapisten çıkıp kardeşimin yanına
götürülecekken bir yolunu bulup onların elinden kurtularak saraydan kaçtım.
Birkaç gün kimsenin bilmediği, fakat sadece benim bildiğim sarayın
yakınlarındaki bir mağarada gizlendim. Aradan birkaç gün geçtikten sonra
tehlikenin geçtiğini umarak mağaradan çıktım. Kimseye görünmeden şehirden şehre
dolaştım. Garip hayvanları eski haline getirip kardeşimden ve halkımdan özür
dilemeyi düşünürken, tam tersi oldu ve perperişan bir duruma düştüm. Halkımdan,
askerlerden kaçtım.  Yiyecek bir dilim ekmeye muhtaç kaldım. Neredeyse
insanlardan korkar hale geldim ve bu halimi gördükçe kendi kendime sürekli ‘ne
oldum dememeli, ne olacağım demeli’ diye düşündüm. Düştüğüm durumların insanlara
ibret olması için, bu düşüncemi anlatmak ve garip hayvanları eski haline
getirmek için yine planlar yaptım. Ama, bu planı uygulamak için önce bir şeyler
bulup aç karnımı doyurmak ve kendimi toparlamak için bir şeyler aramaya
başladım. Yolda ne bulursam onu yiyor, böylece karnımı doyuruyordum.  Yine
böyle, aç kaldığım bir gün yolda giderken yolda poşetin içinde bir şey gördüm.
Onun içinde ekmek olacağını zannederek poşeti açtım. Fakat umduğumu bulamadım.
Çünkü poşetin içinde ekmek yerine kocaman yuvarlak bir ayna vardı. Aynayı
görünce umudum kırıldı, ama aynanın güzelliği beni oldukça etkiledi. Ayna
gördükten sonra ne halde olduğumu görmek için elime alıp ona baktım ve aynaya
bakar bakmaz kendimi bir anda bu dağın tepesinde buldum. O anda ne yapacağımı
şaşırdım ve o şaşkınlıkla sağa sola koştum. Şaşkınlığım geçince dağdan aşağıya
inecek bir yol aradım. fakat, dağdan aşağıya inecek bir yol bulamadım. Çünkü
her arayışımda karşıma bimbir türlü engeller çıktı. Kendimi bu dağda bulduğum
andan beri, geriye dönüş ümidimi hiçbir zaman kaybetmedim ve beni buradan
kurtaracak birinin gelmesini bekledim. Bu bekleyişimin sonunda sen geldin, ama
seninde kardeşimi kurtaran kişi olduğunu duyunca içimde kalmış olan hırs
duygusu tekrar kabardı ve seninle o yüzden dövüşmek istedim.
     
Hasan, kralın kardeşini hayretle dinleyip onu teselli etmeye çalışırken aklına
dağa çıkmadan önce rastladığı zehir saçan nehir ve ormandaki garip hayvanlar
geldi.  Merak içerinde onlarında öğle olmasına sebep olanın kendisi olup
olmadığını sordu. Bu soru üzerine kralın kardeşi:
     
  - Bu söylediklerinin hiçbirinden haberim yok, yalnız babamın
benimle göndermiş olduğu danışmanı yapmış olabilir. Zaten, ben onun yüzünden bu
hallere düştüm. O beni kışkırtmasaydı, şimdi kardeşimin yanında rahat bir
şekilde olurdum.
     
  -   Peki, onu nerede bulabilirim?
     
  -  Onun nerede olduğunu ben de bilmiyorum. Fakat nerede
olduğunu tahmin ediyorum, dedikten sonra eliyle dağın dam tepesindeki sivri
kayayı işaret ederek, işte orada olabilir, dedi.
     
Hasan, kralın kardeşiyle vedalaşıp onun işaret ettiği sivri kayaya doğru
gitmeye başladı. Yolda giderken tertemiz berrak bir suyla karşılaştı, su o
kadar temiz görünüyordu ki insanın elini uzatıp içmesi içten bile değildi. Hem
çok susadığı için hem de suyun temizliğine güvenerek suyun yanına doğru giderek
elini uzattı. Elini uzatıp suya dokunduğu anda suyun rengi birden bire
beyazlaşıp kaynamaya başladı.
     
Su, birden bire neden böyle değişmişti. Güzel görünen ağaçlar neden
değişiyordu. Merdivenler neden böyle değişiyordu. Bu dağda neler oluyordu
böyle. Kafasındaki bu düşüncelerle ilerleme devam ederken kendisine yol
gösteren beyaz tavşanla karşılaştı. Beyaz tavşan oturmuş kaşınıyordu. Birden
bire Hasan’ı karşısında görünce yüzüne gülümser bir şekilde baktı ve arkamdan
gel der gibi hareketler yaptı ve ilerlemeye başladı. O ilerledikçe de gittiği
yerler dümdüz bir yol oluyordu. Tavşan ilerleye ilerleye kralın tarif ettiği
sivri kayaya kadar vardı ve orada ortadan kayboldu. Tavşan, kendisine zahmet
çekmeden bir yol açtığını görünce o yoldan ilerleyerek sivri kayanın olduğu
yere vardı. Orada saçı başı dağılmış perişan bir vaziyette yerde yatan yaşlı
bir adamla karşılaştı. Bu yaşlı adam, tıpkı kralın kardeşinin tarif ettiği
danışmana benziyordu. Ona doğru yaklaşarak hafifçe seslendi. Yaşlı adam
kendisine seslenildiğini duyunca korkarak ayağa kalkarak bir kenara ilişti ve
bana bir şey yapma der gibi hareketler yapmaya başladı.
     
Hasan, yaşlı adamın korkarak kendisine baktığını görünce içi acıdı ve
merhametle yanına yaklaşarak güler yüzle elini tutup ayağa kaldırırdı. Ardından
onu düz bir yere oturtarak kendisinden korkmamasını söyledi. Yaşlı adam,
karşısındaki adamın kendisine güven verecek bir şekilde konuşması üzerine
kendini toparlayarak kendisinin eskiden kralın danışmanı olduğunu ve neden bu
hallere düştüğünü anlatarak:
     
  -   Ah! Keşke, geri dönebilme imkânım olsa da bütün
yaptıklarım hataları telafi edebilsem, diyerek üzüntüsünü belirtti.
Adamın yüzünden, halinden ve hareketlerinden bütün yaptıkları kusurlarına
pişman olduğu belliydi. Asıl önemli olan hatasını telafi edebilmesi için bir
yol aramasıydı. Bu hatasının telafisi için yol gösterilmesi gerekiyordu.
     
Hasan, danışmanın gönülden pişman olmasını a