Romanlar

GİZEMLİ YOLCULUK/KAPILAR 13. BÖLÜM
Okunma: 58
MURAT CANPOLAT - Mesaj Gönder


        Hasan, bir müddet düşündükten sonra:
     
  -  Sultanınızı nerede bulabilirim?
     
  -   Sultanımızı neden soruyorsun ki?
     
  -   Belki, ben bir çare bulabilirim.
     
Adam, Hasan’ın zayıf yapılı olmasına bakarak, küçümser bir şekilde bakarak:
     
  -  Ne yapabilirsin ki, bu zayıf yapılı halinle. İri yarı
insanlar bile gidip geri dönmeyi başaramadılar.
     
Hasan, adamın kendisini küçümsemesi biraz ağrına gitse de kendini
toparlayarak adama sert bir şekilde:
     
  - Benim zayıf halime bakıp da ne aldanıyorsun be adam. Nice
insanlar vardır ki zayıf olmalarına rağmen birçok şeyleri başarmışlardır.
     
 Adam, Hasan’ın ikazı üzerine utanarak:
     
  -  Kusura bakma,  senin zayıf yapılı halini görünce
şaşırdım bir an için.
     
Hasan, adamın özrünü kabul ederek sultanlarını nerede bulabileceğini tekrardan
sordu. Adam, sultanlarının her hafta sonu milletinin dertlerini dinlediğini,
bunun içinde ülkesinin her tarafına arabalar gönderip, milletinin kendi
sarayına gelmesini sağladığını söyleyerek şöyle devam etti.
     
  -   Hafta sonuna birkaç gün daha var. Eğer kalacak bir
yerin yoksa bizde kalabilirsin. Böylece hem tanışmış oluruz, hem de sen,
kalacak bir yer bulmuş olursun.
     
Hasan, adamı dinledikten sonra kalacak bir yeri olmadığı ve çok yorulduğu için,
onun önerisini kabul ederek birlikte evlerine gittiler. Misafir kaldığı adamın
evi sanki saray gibiydi. Ne yoktu ki evin içinde: Duvar duvar halılar, onbeş
yirmi kişiyi ağırlayabilecek kadar büyüklükte yemek masası, gösterişli
koltuklar… Adam, misafirini evinde güzelce ağırladıktan birkaç gün geçtikten
sonra sultanın arabası geldi.  Adam, sultanın arabasının geldiğini haber
vermesi üzerine Hasan, adama:
 -  Siz de kaldığım birkaç gün
için teşekkür ederim. Bu kaldığım birkaç gün içerisinde, benim rahat etmem için
elinizden gelen çabayı gösterdiniz. Gösterdiğiniz bu çabayı asla unutmayacağım,
dedi ve adamla vedalaşarak arabaya bindi. Sultana derdini anlatmak isteyenlerle
beraber, sultanın sarayına doğru yola çıktılar.
     
Sultanın arabası hareket ettikten sonra geçtikleri şehirlere hayranlık
içerisinde bakıyordu. Şehirler o kadar tertip ve düzenliydi ki, o şehirlere
bakıp da hayranlık duymamak içten bile değildi. Şehirlerin bu kadar güzelliği
tek bir şeyi işaret ediyordu: Sultanın adaletine ve ülkesini iyi yönetmesine,
ne var ki o şehirlerde bile hüzün vardı. Belli ki sultanın sıkıntısı tüm ülkeye
yayılmıştı.
     
Dağ, tepe, vadi, ova, kasaba,  şehir demeden arabayla gide gide nihayet
sultanın şehrine vardılar. Sultanın bulunduğu şehir diğer şehirlerden daha
güzeldi, tertipli ve düzenliydi. Şehrin içinde yerlerde tek bir çöp bile yoktu.
Diğer şehirlere çöken hüzün burada daha çok hissediliyordu. Bu şehir dertlerini
sultanlarına anlatmak isteyen insanlarla doluydu ve sürekli de artıyordu.
Hasan, bu kadar çok insan selini görünce arabanın şoförüne dönerek hayret
içerisinde:
     
  -  Ne kadar çok insan var burada böyle, üstelik sürekli de
artıyor.
     
Şoför, güler bir şekilde:
     
  -  Bunda şaşılacak ne var ki, sultanımız o kadar çok adaletli
ve hoş görülü ki hiç sıkılmadan, yorulmadan halkının isteklerini dinler,
onların muratlarını yerine getirmek için adeta kendini paralardı. Ama ne yazık
ki, birkaç yıldır sultanımız halkının isteklerini doğru dürüst yerine
getiremiyor. Çünkü oğlu bilinmeyen bir hastalığa yakalandı. Bundan dolayı da
halkın isteklerini yerine getiremiyor, dedikten sonra ileride bir yeri
gösterip, sultanlarının kendi halkının isteklerini orada dinlediğini ve
yolculuklarının burada son bulduğunu söyleyerek arabayı durdurdu. Arabanın
durmasından sonra, arabadan aşağıya inerek şoförün tarif ettiği yere doğru ilerledi.
Halkla birlikte içeriye girerek bir yere oturdu. İçeri girdikleri zaman sultan
henüz daha gelmemişti. Sultanı beklerken halk birbirleriyle konuşuyor,
dertleşiyorlardı. Halk birbirleriyle konuşurken, boru çalındı ve sultan içeri
girerek makamına oturdu.
     
Hasan, sultanın geldiğinin farkına varmadan yanındaki zatla konuşuyordu. Onunla
konuşması bitince yüzünü sultan çevirdi ve onu görür görmez de, ilk önce
gözlerine inanamadı. Sonrada iyice inanmak için elleriyle gözlerini silerek
tekrar baktı. Evet, evet oydu, sultan, çöldeki kapıdan içeri girince kendisine
yolu tarif eden, beli iki büklüm olmuş olan zattı. O şaşkınlık içerisinde
sultana bakarken, sultan da onu görmüş ve yanı gelmesini işaret etmişti. Hasan,
sultanın kendisini çağırdığını görünce oturduğu yerden kalkarak, sultana doğru
gidip onun karşısında durdu. Sultan, eliyle işaret ederek yanına oturmasını
söyledi. Sultanın yanına oturan Hasan, onun hareketlerine, halkına nasıl
davrandığına, nasıl konuştuğuna dikkat ederek ona hayranlığı bir kat daha
arttı. Çünkü sultan halkıyla güler yüzle, o kadar tane tane konuşuyordu ki
halkı onu o şekilde görüp de sıkıntılarını anlatmamaları belki de delilik
olurdu.
     
Halkının isteklerini dinleyen sultan daha sonra her birinin isteklerini yerine
getirmeleri için askerlerine emir verdi ve oturduğu yerden kalktı. Hasan’a
doğru dönerek eğilip elinden tuttu.  Onu da oturduğu yerden kaldırarak
peşinden gelmesini söyledi. Birlikte dışarı çıkarak şehrin içinde bir müddet
yürüdüler. Arkalarından da araba onları takip ediyordu. Onları takip eden araba
yanlarına geldi ve durdu. İkisi de birlikte arabaya bindiler. Araba, ikisi de
birlikte binince hareket ederek sultanın sarayına doğru gitmeye başladı. Saraya
gelince araba durdu. Şoför arabadan inip sultanın inmesi için arabanın kapısını
açtı. Sultan arabadan indi ve Hasan’a da yardım ederek onun da arabadan
inmesini sağladı. İkisi de arabadan inince birlikte saraya gittiler.  
     
Sarayın içi o kadar güzeldi ki her taraf resimlerle, halılarla doluydu. Ayrıca,
sarayın her bir köşesi çeşmelerle doluydu. Onlara baka baka sultanın dinlenip
çalıştığı odasına geldiler. Sultan içeri girerek, kitaplıkların olduğu yere
yöneldi. Orada masanın üzerinde bulunan bir defteri okumaya başladı. Peşinden,
Hasan’da odaya girip sultanın karşısına oturdu. Sultanın hüzünlü haline
bakarak:
     
  -   Sultanım,  gerçi biliyorum ama yinede söyler
misiniz derdiniz nedir?
     
Sultan, Hasan’ın sorusu üzerine okuduğu defteri kapatarak eline aldı. Oturduğu
yerden kalkarak Hasan’ın karşısına geçti. Elindeki defteri açıp sayfaları
çevirmeye başladı. Defterin ortalarına doğru geldiği zaman, sayfaları çevirmeyi
bırakıp sayfadaki bulunan bir resmi Hasan’a doğru uzatarak:
     
  - Bak şu sayfadaki resme, işte bu oğlumun ayağını ısırdığından
beri, oğlum bir türlü iyileşmedi. Ne kadar hekim getirdiysek onlar bir türlü
çare bulamadı. En son komşu ülkeden bir hekim getirdik ve o, oğluma bakınca
ancak bunun çaresinin defterin içinde resmedilmiş olan yaratığın kuyruğunu
ayağının üzerine koyup bir müddet bekletilirse iyileşebileceğini, bundan başka
da çare olmadığını söyledi. Bende bunun üzerine hekime:
     
  -   Peki, hekimbaşı bu yaratığı nerede bulabiliriz, diye
sordum. O da bana:
     
  -  Sultanım, maalesef o yaratıkların nerede olduklarını bende
bilmiyorum. Zaten bildiğim kadarıyla onlar bir yerde durmaz, sürekli yer
değiştirler, dedi bana. Bende bunun üzerine, her ne kadar yerlerini bilmesem de
o yaratığı bulmak için ülkemde ne kadar babayiğit insan varsa hepsini sarayıma
getirttim. O yaratığı bulmaları için emir verdim. Fakat gidenlerde bir türlü
geri dönmediler. Onların hiçbirisi geri dönmeyince, onları gönderdiğime mi
üzüleyim yoksa oğlumun hastalığına mı? İşte, bundan dolayıdır ki saçım sakalım
ağardı ve belimin iki büklüm oldu.
     
Sultanın konuşması bitince defteri eline alan Hasan, resmi görünce ‘Ama ama, bu
olamaz. Bu bu, o yaratık’ diye bir anda çığlığı kopararak, korku içerisinde
elindeki kitabı yere fırlattı. O sırada çığlığı duyan sultanın askerleri
koşarak odaya girdiler. Sultan da, askerleri de ne oldu diye birbirlerine
bakınmaya başladılar. Hasan,  korkusu geçince yere attığı kitabı eline
alarak:
     
  - Sultanım, eğer bağırmamla sizi telaşlandırdıysam kusura
bakmayın. Bu resimde gördüğüm yaratıklar çok vahşidirler. Ne bulurlarsa onu
yerler. Hekimbaşının dediği gibi onların belli başlı yerleri yoktur.
     
Heyecan içerisinde Hasan’ı dinleyen sultan, askerlerine dönerek bir şey
olmadığını, odadan dışarıya çıkabileceklerini söyledi. Daha sonra da Hasan’a
doğru dönerek:  
     
  -  Peki, onların yerlerini biliyor musun?
     
  - Evet biliyorum. Çünkü bende onların tutsağıydım. Eğer, o uçan
gemisiyle gelen kral ve askerleri olmasaydı, şimdi bende burada olmayabilirdim,
dedikten sonra o yaratıkların belki bir zayıf noktası vardır diye tekrar
deftere baktı. Defterde yaratıkların müziği çok sevdiklerini, müziği
dinledikleri zaman da adeta kendilerinden geçtiklerini, dansın sonuna doğru da
gözlerinin görmez olduğunu, bu yüzdende uyuyup kaldıkları yazıyordu.



MURAT CANPOLAT



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6359
2 Firari Fırtına 4418
3 Mustafa Ermişcan 3818
4 Hasan Tabak 3527
5 Nermin Gömleksizoğlu 3173
6 Uğur Kesim 3036
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 2941
8 Sibel Kaya 2887
9 Enes Evci 2597
10 Turgut Çakır 2287

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1971 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com