Denemeler

Çağatay
Okunma: 65
Gafar Huseynov - Mesaj Gönder


Gafar Hüseynov
Çağatay
Bütün Çağataylara İthafen
Önsöz
Tarih, tarihi kişiler ile ilgili eser yaratmak hem zor, hem de kolaydır.
Zordur, çünkü yazmayı düşündüğüm bölgenin ve o dönemin devlet teşkilatını,
coğrafyasını, etnolojisini, kültürünü ve tarihini incelemek çok güç ve zaman
alıyor. Ayrıca, seçtiğim sürecin 150-200 sene zaman kesiğini incelemek için
ciddi yaklaşmak gerekir. Cengiz Han`ın ikinci oğlu Çağatay ve onun Çağatay
ulusuna hakimiyeti döneminin üzerinde durmayı tercih ettim. Tarihi, kültürel,
etnoloji açıdan o döneme dalmama Reşidüddin, Marko Polo, Muhammet Cevayni,
V.V.Barthold, L.N Gumilyov, P.Rahmanaliyev`in muazzam çalışmaları yardımcı
oldu. Onların çalışmaları sayesinde Cengiz Han imparatorluğunda yer alan
çoğunluk halkların örf ve adetlerinin, yasa ve düzeninin koruyucusu, bilgelik,
zeka tecessümü olan dahi Çağatay`a dair her şey hemen gözlerimimin önünde
canlandı. Zordu, çünkü çalışma sırasında Çağatay`ın kişiliğine karşı subjektif
bir tutum oluşmuştu. Zaman zaman duygular dışa vuruyor ve objektifliğe,
gerçekliğe hakim oluyordu. Kimi zaman bu duyguların üstesinden gelebiliyor,
bazen de her şeyi kendi akarına bırakıyorum. Zira, onlar daha kuvvetliymiş.
 Yazması kolaydı çünkü
gençliğimden beri Ön ve Orta Asya`da güçlü devletlerin teşekkülü, Türklerin
tarihi ile ilgileniyorum.
XIII-XVI. Yüzyılların gelenekleriyle Çağatay ulusunda doğmuş ve büyümüş
biri olarak, bu ulusa dair duyduklarımı, bildiğim onlarlca efsane ve menkıbeyi
yazıya dökmenin zamanı geldiğini düşündüm. Büyük Kaan Çağatay`ın şahsi ve aile
hayatında oluşan, geniş anlamda Çağatay`ın çadırında gelişen olağanüstü aşk
maceralarını, talihsizliklerini, entrikalarını, komplolarını, zorbalıklarını
anlatmam gerekiyordu.  
Tabi ki çok şey uydurulmuştu, bazı adlar değişik biçimlerde verilmişti,
karakterlerin betimlenmesi biraz çağdaşlaşmıştı. Ama değişmeğen tek şey var, o
da –tarihin temel taşı. Temel-Çağataydır, onun şerefine adını taşıyan ulus.
Tarihte böyle durumlara az rastgelinir. Demek ki, “Bravo” Çağatay`a, bugün de
akılları karıştıran bir ad.
Bir şey daha var.
Orta Asya`ya dair yer adları her zaman ilgimi çekiyordu. Sogdiana,
Baktra, Maverrünnehir, Harezm, Semerkand… Bu adların tercümesini
kesinleştirirken, dikkate değer tarihi kişiler ve onların adları ile de çok
ilgileniyordum. İşte, uzun aramalardan sonra, yorumları değerlendirdikten sonra
Çağatay adının (güçlü, mert, adil) ilginç tercümesine rastladım: bebek.
Çağatay-bebek. Önce çok şaşırdım, sonra kabullendim.
Anladım.
Çağatay-bebektir.Tarihin bebeği. Eski dönemlerden XVIII yüzyılın sonuna kadar
- insanlığın değişik tarihi evrelerde dünyayı fethetmiş Baktrlardan,
Sakalardan, Moğollardan, Sartlardan, Sarplardan Osmanlı-Türklerine kadar süre
gelen tarih. Bugün Orta Asya`da, Türkiye`de, Bosna Hersek`te Çağatay adına
nadiren rastgelinebilir.
Zaten bellidir. Bu ad herkese verilmez. Büyük sorumluluk. Bu adın
arkasında- bir devir var. Bu adın arkasında Türklerin teşekkül tarihi var. O
insan mutludur ki , velileri bu adı ona koymaktan kaçınmamışlar. Onun asıl
Cengiz Hanlı olduğuna inanmışlardı.
O zaman bütün dünya Çağatayları, ebeveyinlerinizin umudunu boşa
çıkarmayın. Hakiki Çağatay olunuz: kuvvetli, adil, dürüst.


Karakorum, Eylül, 1227
İşte, araba da hazır.
İşte, Cengiz Han`ın cesedini oraya yerleştirdiler.
Arabanın kalkacağı anı sezen kadınların da canyakan
çığlıkları duyulmaya başlamıştı artık.
Çok erkek vardı.
Hepsi de atlı.
Atlar yas törenine uygun şekilde eyerlenmişti.
Evet, bugün yas var.
Cengiz Han için.
“Babamın bu
dünyayı bu kadar erken terk edeceğini kimse aklına bile getiremezdi.
Babama en yakın biri olarak nasıl öleceğini tahmin
edemedim.
Onun her hareketine anlam kazandırabiliyordum, bütün eylemlerini
öngörebiliyordum, bir bakışta anlıyordum sanki…
Oysa en basit bir şeyi bile sezememiştim.
Babamın gözlerinde ölümü göremedim.
Ölüme yakalandığında yanında değildim.
Düşündüğüm gibi vedalaşamadım- Ebediyen!
Eyerde güçlükle tutunarak, Cengiz Han`ın ikinci oğlu
bunları düşünüp duruyordu.
Güçlükle, çünkü kuzgundan atlayıp, babasının
cenazesinin yanıbaşına, arabaya oturmak istiyordu ve… onu ahiret dünyasına
uğurlamak, bu fani dünyada onun son muhatabı olmak istiyordu.
Biraz daha onunla olmak.
Cansız da olsa bile.
Ama onunla.
Cengiz Han ile, adı anıldığında bile yalnız Moğollar,
Merkitler, Naymanlar, Cucenler, Harezmler değil, imparatorluğun her tarafındaki
başka halklar bile sarsılıyordu.
Büyük Babayla. Eski düşmanları olan Tangutlar
ile savaşta hayatını kaybetmişti. Tabii, şehrin kuşatılması esnasında hükümdarın
ölümünü herkesten saklamışlardı.Bu zaruretti. Çağataybunubiliyordu.
Fakat adetler… gelenekler… yasalar.
Bunları çiğnemek olmaz.
Üstelik de ona, Yasa muhafızı olan Cengiz Han tarafından
atanan Çağatay`a.
Çağatay`ın gözü büyük arabanın yanında koşturup duran
annesinin sülalesinden olan- bordignlereilişti. Evet, Cengiz Han'ın cenazesini kaanlar onlara
emanet etmişlerdi.
Bu ne şeref!
Hiçbirinin cenazeden sonra kurtarılmayacağını bilseler de, yüzlerinde büyük gururla, saygı ve sevgiyleBüyük
Kaan'ın mezarında olması gereken her şeyi, yerleştiriyorlardı.
Elbette! Onlara tarihe, ebediyete dokunmaları emanet edilmişti.
Mezarın sırrının tek sahipleri onlar olacak.
Yerin sırrı.
Bir sürü ufak tefek şeylerin sırrı da Cengiz Han ile
yerin altına gidecek.
Her şey sır olarak kalacak.
Ebediyen.
Zira onları dönüşte öldüreceklerdi.
Sırrın açığa çıkmaması için.
Hiçbir zaman (aile toplantısında Börte köşeğin
öldürülmemesini teklif etti, bir sene sonra ana deve yavrusunu arayarak Cengiz
Han için cenaze töreni yapmak isteyenleri, onun mezarına getirecekti. Oğulları annesinin
kararını onayladı).
Nasıl da Çağatay onların, bordiginlerin arasında olmak
isterdi.
Babasını kendi elleriyle toprağa vermek isterdi.
Keşke…
Ama o, Yasa muhafızı olarak, anlıyordu ki bütün
“keşkelerin” anlamı yok.
Çağatay, Cengiz Han`ın gömüldükten sonra göklere
yükselmeyeceğini, Yaradan`ın karşısında sorumlu tutlmayacağını anlıyordu.
Şimdilik.
Kaanların tutumu açıklanmayana kadar.
Kurultay yapılmayana kadar.
Bütün ulusların birbirleriyle Yasa`ya uygun
yaşamlarını sürdürümelerine karar verilene kadar.
Şimdilik, şimdilik, şimdilik…                                                  
İmparatorluğun büyük alanında ne kadar “şimdilikler”
var.
Babam bu “şimdilikleri” uzun yıllar toplamıştı, açgöz
kuyumcunun incileri topladığı gibi.
Hiç kendine acımıyordu.
Çocuklarına ve torunlarına da acımıyordu.
Onun hükümdarlığını kabul eden halklara bile
acımıyordu.
Bu şimdiliklerin hiçbir zaman bir noktada
buluşmayacağını da anlıyordu.
Bunun için babasınıı son yolculuğuna odaklanmayı,
bunlardan bir anlık da olsa kurtulmaya karar verdi.
Budur, son yolculuk, açıldı.
Bordiginler yola koyuldular.
Kadınlar ağlamayı ve sızlamayı bıraktılar: öbür
dünyaya usluca: adet böyleydi.
Sanki Çağatay`ın da gözyaşı dökmesi zamanı.
Ama yok.
Gözyaşı yoktu. En başından babasının ölüm haberini aldığında
gözünden bir damla bile yaş akmadı.
Hayır, babasını çok severdi.
Hatta fazlasıyla.
Erken yaşlarından, Cengiz Han`ın sert ve ciddi huyu
olduğunu bilerek, kendini tutuyordu.
Babası gibi sert olmuştu. Ondan da sert.
Özellikle kendisine karşı.
Kalbinde gözyaşlarına yer yoktu. Gereksiz duygulara yer
yoktu.
Karşısında büyük bir adamın  olduğunu anladı.
Gururlu.
Seçilmiş.
İnsanı zayıf kılanlar olmaksızın.
Cengiz Han`ın gözünde zayıf olan.
Tek bir şeyi anlamıyordu.
Öyle bir gün gelecek ki Cengiz Han olmayacak.
Bilmiyordu, bu ölümü hiç düşünememişti bile. Çünkü her
tarafta savaş içinde, kimin birinci ölüme yakalanacağını kim bilir: babası mı, oğlu
mu, belki de torunu. Acımasız savaşlar yüzünden az mı yakınlarını kaybetmişti?
Ne ise ki, Çağatay babasını cansız görmeye hazır değildi.
İşte hazırlıksız yakalandı.
Niyetlenmemişti.
Duygular…
Vücudun içine sağanak yağmurun jetleri gibi damlamak
olmaz ki.
Duygular, senelerce, acılarla, ıztırablarla,
örneklerle edinilir.
Çağatay`ın karşısında böyle bir örnek yoktu.
Cengiz Han buna örnek değildi.
Çağatay kendisi Cengiz Han`ın kahramanlıklarının
kokusunu çekmişti
Bu yüzden bugün babası ile nasıl vedalaşacağına ve onu
başka bir dünyaya uğurlaması gerektiğine dair bir örnek bulamadı.
Karılarının gözlerine nasıl bakacağına dair de bir
örnek yoktu.
Özellikle yasal karısı-Yesulun. Tamam, o sert kadın olmasa
da, Cengiz Han için her zamanki konuşmasından fazla hüngür hüngür ağlasa da, buna
rağmen, Çağatay babasının gömüldüğü, ardından da bunu yapanların-bordiginlerin
öldürülmesi haberi geldikten sonra ona ve çocuklarına ne söyleyeceğini bilmiyordu.

Çağatay, kardeşlerine, çocuklarına ne söyelyeceğini, konuyu
nasıl başlayacağını bile bilmiyordu.
O, Yasanınmuhafızıdır.                                  
Veo, kurultaykurulanakadarbütünakrabalarını, dağınıkuluslarınkaanlarını ve çarlarını asayişikorumaya davet etmeliydi. Toplantınındayakınzamanlardaolmayacağı Çağatay`ıniçinedoğmuştu.
Ama şimdilik… Şimdilik Yasa kanunlarına göre imparatorluğu Cengiz Han`a
en yakın olan adam yönetmeliydi.
Bu da Cengiz Han`ın yasal karısı idi.
Börte
Börte sert kadındı: özeldi, huysuzdu, suskundu. Onun
bir bakışı çevredeki herkesin anlamasına yetiyordu: bir adım daha ve öfkesi
kaçınılmazdı. Bunun gibilere, her konuda sert biridir, denir.  Hem mizacı, hem de yaşı artık yapacağını
yapmıştı.
Hep böyle olmadı.
Fakat hayat imtihanı- düşmanın kampında esirlik,
şiddet, ve esaretten kaçma riski işlerini yapmıştı.
Börte, bir zamanlar Timurçin olan Cengiz Han`ın karşısında
suçlu olduğunu anlıyordu. Birbirlerini sevdiklerini ve tacizin onların aşkına
hiçbir engel olmadığını da anlıyordu.
Yine de.
Taciz olmuştu.
O, eşine bunu itiraf etmişti.
Büyük oğlu Cuci`ni hiçbir zaman sevmedi. Eşini örnek
alıyordu, söyleyebiliriz.
Tabii, Cengiz Han Cuci`yi pek sevmezdi, onun kendi
oğlu olduğundan emin değildi.
Cuci, büyük ihtimal, Börte`nin korumasızlığından
yararlanan Merkit Kaan`ının evladı olabilirdi. Göçebeler arasında böyle
örneklere sıkça rastlanılır.
Evet, bu hoşnutsuzluk o kadar acımasızdı ki ne Börte,
ne de Cengiz Han eşitsiz bir savaşta ölen ilk oğluna yas tutmadılar. Babası
savaşın sonucunu öngörmüştü…
Borte,
Çağatay`ı da pek sevmiyordu, çünkü onun kanınca, Çağatay büyük kardeşlerinin
aksine yasa kanunlarına çok odaklıydı ve bununla da Moğolların ilerlemesine
engel oluyordu. Çağatay ve Cuci en küçük oğlu Tuli`nin Cengiz Han`ın çocuğu
olmadığından kuşkulanabilirlerdi (gebeyken Cengiz Han uzun zaman Curcenlerde
esirdeydi ve fiilen çocuğun babası olamazdı). Tuli`nin doğumu zamanı, artık hem
Cuci hem de Çağatay annelerinin babası yokken bir kardeş doğurduğunu
anlayacakları durumdaydılar. Çok sevdiği Ogoday ile her şey daha kolaydı.
Tuli`nin doğumu zamanı o daha çok küçüktü.
Cuci Cengiz Han`dan önce ölmüştü. Fakat Çağatay… O,
Cengiz Han`a en yakın olan biri gibi kurultayda Ogoday`ın veya Tuli`nin
adaylığını savunabilen Börte`ye tam olarak karşi çıkabilirdi.
Bunun için onun nedenleri olabilirdi.
Ogoday, mükemmel bir savaşçı olmasına rağmen, zayıf
bir karaktere sahip, içmeyi ve bolca eğlenmeyi seven biriydi.
Fakat Tuli ile daha da kötüydü. Korkusuz bir
kumandandı. Ama damarlarında Curcen kanı akıyordu.
Bu nedenle Börte, Çağatay`ı bir senelik (şöyle ki, bir
sene sonra Cengiz Han`a cenaze töreni yapabilirse ve daha bir sene sonra kurultay
toplardı: bunların hepsi Yasa`da bahsedilmişti, Çağatay`da bunları bal gibi
biliyordu) Almalık`a göndermeye, Ogoday`ı ve Tuli`yu ise yanında tutmaya karar
verdi.
Böylece, bütün Moğol yönetiminin ve imparatorluğun
bile yasal halefi kimin vasıflandırılacağını anlamak mümkün olacaktı.
Tabii ki Börte, Çağatay`ın ona karşı çıkamaya cesaret
edemeyeceğini biliyordu.
Annesinin sözü kanundu.
Kanun Çağatay için hayatın temeliydi. Annesi bin kere haksız
olsa bile. Nasıl olsa ona karşı çıkmaz.
Kardeşlerine karşı çıkmaz.
Tuli`ye karşı bile…
Börte çocuklarına kararının nedenini uzun uzun
açıklamak zorunda kalmadı. Oğulları da, sanki her şeyin nasıl olacağını önceden
biliyorlarmış gibi, pek konuşmadılar.
Herkes kendi çadırına dağılıp gitti.
Herkes babasından sonra hiç kolay olmayacağını
anlıyordu.
Herkes, bu kadar zor durumlarda ortaya çıkabilecek her
şeye hazırlıklı olması gerektiğini biliyordu; neredeyse iki yıl boyunca hem
aile içinde hem de dışarıdan nefret ve düşmanlık tezahürü beklenilirdi.
Ama Börte aldattı. Ogoday’ın zayıflığından
yararlanarak onu tüm idari işleri yönetmesi için görevlendirdi. Ve tüm gücünü
Tuli' ye yönetimin tüm püf noktalarını öğretmeye harcadı. Kendisi, sanki
Allah`tan bu yeteneğe sahipti. Nasıl yani! Uzun yıllar boyunca o Cengiz Han'ın
yasal karısı olmuş ...
Çağatay
Çağatay annesine alındığını söylemek, demek hiçbir şey
söylememektir.
Ama onları çözmeye başlamak gerekiyordu. Her şeyden
önce aile genelindekileri.
Çağatay uzun uzun yola hazırlanıyordu. Sanki bilerek
zaman geçiriyordu: Börte ile konuşmak için bahane arıyordu, sonra hastalandı.
Ama annesi konuşmaktan kaçınıyordu. Hizmetçilere
Çağatay`ın çadırının gitmek için hazırlanıp hazırlanmadığını, ne yaptığını,
kiminle görüştüğünü sürekli sorup duruyordu.
Ve önemlisi, kardeşleriyle ilişki kurup kurmadığını.
Tabii ki, kardeşler ile iletişim, kimsenin onlar
hakkında bilmeyeceği şekilde düzenlenebilirdi. Sadece, Çağatay buna ihtiyaç
duymuyordu.O, hem Ogoday`a, hem de Tuli`ya eşit derecede iyi davranıyordu.
Onlar da Yasa muhafızına karşı her an saygı ve şeref gösterebilirlerdi.
Kardeşleri için, Çağatay önce imparatorluğun baş hukukçusu, sonra ise yakın
adamdı. İlişkileri açısından hiçbir sorun yoktu. Tartışılacak ne var ki?  Börte`nin (Bordu) herkesin karşısına
tartışmaya cıkardıkları değiştirilemez. Ve gerisi - her birinin, şimdi, Cengiz
Han'ın yokluğunda, kesinlikle gözetilmesi gereken kendi görevleri var.
Çağatay`ı tek şey kuşkulandırıyordu.
Hem de çok.
Börte, taleplerini ve isteklerini açıkladıktan sonra,
Çağatay`ın bulunması gereken aile toplantısına çağırmadı. Neden? Üç varis
annesinin yapmak istediği neydi, Çağatay`ı, ailenin bir parçasını nasıl kesip
kurtlara yem edebildi.
Bu da azmış gibi, Çağatay`ın çadırının hazırlanması ve
gönderilmesi sırasında diğer genel çadırlardan ayırdı, her şeyden önce
kardeşlerinin çadırlarından. Şimdi Çağatay kardeşlerinin ve annesinin çadırında
neler olduğunu anlamıyordu, fakat Çağatay`ın çadırında olanlar Börte`yi hiç
ilgilendirmiyordu… Her şey dişarıdan böyleydi.
Dışarıdan. Hem de çok.
Fakat içeride…
                                                         
Uzay
Çağatay çadırında yine bükük Uzay. Emirler veriyor,
bağırıyor, koşturuyordu.
Uzay hep böyle aceleci başçavuştu, her şeyi zamanında
öyle hazırlamasını bilirdi ki, Çağatay haberdar olmak için hiç kendini
yormazdı.
Sade Naymanların karakterine ve huyuna hiç sahip
olmayan bu adam hayretverici dürüstluğu ve titizliği ile onlardan çok
farklıydı. “Dağları devir” derseniz, yapar. Kaç kez Çağatay`ın gözünde kendini
yükseltii. O, askeri görev dışında yöneticilikte ekonomik görevler
gerçekleştiren herkesi tanırdı, kısacası, ikikat meşguldu.
Çağatay`ın kampında böyle insanlar az değildi: her
gerektiğinde imparatorluğun uçsuz bucaksız enginliklerine belirli bir haberi
iletmek için, değişiklikleri ve yenilikleri tüm kaan ve prenslere açıkça
anlatabilen yalnız savaçşı değil aynı zamanda zeki bir insanın gönderilmesi
gerekiyordu. Diğer idari işler gibi bu gibi insanların hazırlanması ile Uzay
ilgilenirdi.
Lafın gelişi, şunu da söylemek gerekir ki Naymanlar
buna uyan insanlardı. Doğru, cesur, çevik, dürüst, başka hiç kimse gibi,
Uzay'dan aldıkları Yasa'nın koruyucusunun görevlerini yerine getirebilirdiler.
Uzay- Nayman her zaman seçtiği kişilerden sorumluydu.
Ve söylemek gerekirse, hiç eksiklik olmadı: Çağatay her zaman Uzay`a inandı,
sık sık, neyi nasıl yapacağını tavsiyesiz ve imasız anlayan…
Börte`de asıl Uzay`ın dürüstlüğüne basmayı düşünmüştü.
O, uzun zaman Çağatay`ın kampını gözetliyordu. Daha Cengiz Han zamanından
planlar yapıyordu.
Çağatay`ın uzak tutulması.
Yöneticilikten uzaklaştırmak.
Monarşilikten
Ve Uzay`ın üzerinde durdu.
Evet, tam o dürüst ve namuslu Uzay`ın.
İlk bakışta Borte'nin bu işe alınan adamı sevmediğini
söylemek gerekir hatta,o yüksek sesle öfkesini ve Çağatay'ın böyle alımsız bir
kişiyi nerede bulduğunu dile getirmişti. Naymanlar, bir sözle, çoğunlukla uzun
boylu, sarışın, görkemliler. Peki bu? Orta boylu, ayakları kısa, fakat sarışın.
Yine de soylu olduğu görünüyordu. Çağatay da annesinin dikkatli bakışlarına
karşı gülümsüyordu: Börte`nin bu bakışlarının ne anlama geldiğini ondan başka
kim bilebilirdi ki.
Uzay kendisi de gösterişsiz olduğunu anlıyordu. Atik
olmasaydı kırklara karışabilirdi. Bunun için de yeterince çaba
sarfediyordu.  Kimse onu yeteri kadar
çevik olmadığında suçlayamazdı.
Kendi kıymetini bilirdi.
Bu kıymeti kendi kazanmıştı.
Sadıklığıyla.
Dürüstluğu ile.
Yalnız bu özellikler her zaman sadıklık garantisi
değilmiş.
İnsan- çoğunlukla korkak, nerdeyse esnek bir
varlıktır.
Börte de tam bunu istiyordu.
Naymanların zayıf noktalarına basmayı biliyordu.
Hizmetçilerden Çağatay`ın tamamen yolculuğa hazır
olduğunuu öğrendikten sonra Börte savaşçı kılığına girdi ve oğlunun çadırına
yaklaştı. Akşam oluyordu.  Yazın son
gününün yıldızları artık gök yüzünde parlıyordu. Uzay yalnızdı.
Börte ona yaklaştı. Ve mucize. Uzay hemen tanıdı onu
az kalsın bağıracaktı ve ayaklarına düşecekti. Börte onu sert bir hareketle
durdurdu. Saklanacak bir şey yok.  
O, Uzay ile konuşmak istediği konuların etrafında
dönüp duruyordu.
Yönetimin şimdi uzun sürelik Bordiginlerin eline
geçeceğini anlatıyordu.
Şimdi herkes onlardan merhamet dileyecek.
Bütün konularda onların kararlarına uymak gerekecek.
Uzay, Börte`nin onu ittifaka sevk ettiğini anlıyordu.
Ama neden? Kime karşı? Ne işler çeviriyordu Cengiz Han`ın karısı, Çağatay`ın
annesi?
Uzay, bir oyunun başladığını çaktırmıştı ve o, da bu
oyunda önemli role sahipti bu yüzden  
hemen itaat etmeye karar verdi.
Kurultaydan iki yıl önce, Börte bazı entrikalar çeviriyorsa birçok şey
değişecekti; bunu Uzay anlamıştı.
Börte Uzay`a tevdi edeceği işin özünü uzun uzun  anlatıyordu. Ne oğlu, ne de yakınlardan kimse
onun Uzay`a emanet ettiği sırrı bilmeyecek.
Yavaşça seçiminin doğru olduğuna ve onu
görevlendirdiği işin sona erdirilmesinin önemli olduğuna inandırmaya
çalışıyordu.
Dağları vaat ediyordu.
Fakat Uzay`ın istedikleri tek şey: onun annesine
merhamet etmesi ve kendisine karşı lütufkar olmasıydı. Börte de asıl
buna-annesine karşı ilgisine bir çizim sergiledi: bir Nayman için anne
-olağanüstü bir varlıktı.  
Uzay ne yapması gerektiğini anlıyordu. Börte`nin onu
hem dile tutması ve korkutması, hem de taktir etmesinden artık bıkmıştı. O,
sadece bu konuşmanın kimse tarafından duyulup duyulmamasını düşünüyordu.
Hiçkimse yok gibiydi. O yine de birinin dinlemesinden korkuyordu.
Nihayet, kaanın şimdilerde geleceğini söyleyerek ve
onun emirlerini gerçekleştireceğini garanti ederek Börte`nin gitmesini istedi.
Börte gittikten sonra Uzay birkaç kere çadırın
etrafını dolaştı, kimsenin olmadığına emin oldu ve rahatladı.
Ama
Şöyle derler söz söylenmişse demek birisi duymuştu.
Bir de söylentilere göre toprak her şeyi duyuyor ve çoğunlukla işittiklerine
kayıtsız kalmıyor. Uzayla da olduğu gibi. Konuşmaya birisi kulak misafiri
olmuştu. Evet, evet. Börte ile Uzay`ın sırrı çok beklemedi. Saklanmış biri her
şeyi duymuş ve Börte`nin niyetini anlamıştı. Bu adam Çağatay`dan yana olmaya
karar verdi.
Vezir
Merkitlerin zaptolunmaz bir halk olduğu söylenilir.
Hiçbir şeyi beğenmiyorlar. Bir yerde yerleşirler, oraları şeneltirler, aniden
hoşlanmadıkları bir şey olursa -her yeri ateşe vererek giderler. Onların
yerleşik olması gerekir fakat göçebe – Moğollardan beterler.
Cengiz Han`ın hükümranlığı zamanı kaç kere taraf
değiştimişler, saçma bir şey yüzünden gah ondan yanalar, gah ona karşılar.
Bir zamanlar, kırk sene önce Cengiz Han`ın karısı
Börte`yi esir almışlardı. Hem de çok kolaylıkla: böyle bir şey yapacakları
hükümdarın aklının ucundan bile geçmezdi. Ganimetin bölünmesi sırasında Cengiz
Han`ın onlara düşeni vermediği ve hatta derhal bile vermediği ortaya çıkmıştı.
O, Bordiginleri tercih etti ve Merkitleri gücendireceğini hiç düşünmemişti.
Fakat olan oldu. Merkitler ayaklandılar,
beraberlerinde de Börte`yi alıp kırları terk ettiler. Onun esir alınması
tarihini herkes biliyor… Fakat.
Merkitler kırgınlıkları çabuk unuturlardı.
Ve yine de geri dönüyorlardı.
Cengiz Han`a.
Büyük sevgiyle ona hizmet ederlerdi.
Vezir de böylelerindendi. Uzun boylu, sert ve akıllı
bakışlara sahip bir adam, ne arkadaşı ne de dostu vardı.
Sertlik onu başkalarından uzaklaştırırdı.
Onun Cengiz Han`a karşı sevgisi, sertliği ve candan
bağlılığı içine işlemişti.
Çağatay`ın sıkılığıyla imrenmiş ve kalbinde ona her
zaman hizmet etmeye hazırdı.
Yirmi sekiz yılda Vezir çok şey görmüştü. Söylemek
gerekir ki bu gördükleri ona Cengiz Han ailesine daha yakın olmasını
sağlamıştı.
On beş yaşındayken Çinli bir hekimin asistanı olarak
gönderilen Vezir büyük gayretle ilaçsı işini öğrenmişti, defalarca bir
yardımcının yardımı olmadan yapılması imkansız olduğu durumlarda Çinli`ye
yardım etmişti. Birkaç sene Vezir Çinli`ye yardım etti. Yardım ediyor ve aynı zamanda
öğreniyordu.
Fakat, Çinli`yi hiç gözüne kestirmemişti. Aşırı açgöz
ve kurnazdı. Ayrıca, para verebilecek herkesle flört ederdi. Bir gün Merkitin
kan tepesine sıçramış: her şeyi Çinli`nin yüzüne vurmuş, yumruklarını da
tutamamıştı. Tabii Çinli onu cezalandırmıştı. Hekim olarak ayrılmasına izin
vermedi. Vezir de razı olmuştu, söz vermişti, Çinli onun yardımcısının doktor
olduğunu kimseden duymayacak.
Zengin bir Bordigine çoban olarak gitti. İlaçlardan
anladığını kimseye göstermiyordu bile. Dürüst bir şekilde hizmet ediyor,
besleniyor, bozkırı tanıyor, karavanları uğurluyordu.
Şimdilik…
Vezir'in Çinli ile birlikte hastalıktan kurtulmasına
yardım ettiği ünlü bir asil, Hoshun-noyona tarafından tanınmasına kadar. Evet,
bu asil o zamana kadar ayağa kalkacağını bile düşünmüyordu.
Vezir inkar etse bile asilin sandığı kişi olmadığını
iddia etse de işe yaramadı. Hoşun-noyona Veziri ısrarla yanına götürdü.
Vezir Çinli`ye verdiği söze sadık kalacağını
anlayarak, uzun zaman ilaçlara dokunmadı. Fakat Hoşun –nayonun küçük karısı
hastalandıkta yardım etmeye mecbur kaldı, doğru yolda olup olmadığına emin
olmasa bile. Asilzadenin karısı uzun süre hasta yattı ve Vezir Hoşun-nayon ile
beraber bütün gece karısının yanıbaşında şifa mucizesi bekleyip durdu.
Aslizade Cengiz Han`a çok değer veriyordu, tanжk olduğu savaşlarını ve zaferlerini anlatıp duruyordu.
Hoşun-nayon kendisinin de bir savaşçı olduğu, her zaman Cengiz Han'ın yanında
olduğu, 1197' de esaretten kaçmasına yardım edenlerden biri olduğu ortaya
çıktı. Bir gün sol gözünde bir düşman okunu aldıktan sonra hizmetten ayrıldı.
Cengiz Han`ın ısrarıyla uzun süre idari işlerle uğraştı.
Vezir çok şey öğrendi.
Duyduklarını yazdı.
Cengiz Han`ın savaşları hakkında çok şey bilen birisi
varmış diye bütün bozkıra yayılmış. Hem de her şeyi kaydetmiş.
Bu haberler Börte`ye de ulaştı. O, Cengiz Han`ı seven,
ihanetlere rağmen (istekle veya isteksiz) her zaman tek bir şeyi anlyordu:
yeryüzünde onun kalbini kazanabilen tek kişiydi Cengiz Han.
Ve Cengiz Han öldükten sonra onu ebedileştirmek için
akıllı insanlar aramayı düşünmüştü. Ve budur, damdan düşercesine, Cengiz Han
ile ilgili bilgi toplayan Vezir hakkında söylentiler yayıldı.
Atlı Bordiginler Vezir almaya geldiklerinde,
Hoşun-noyonun küçük karısı daha iyiydi ve sıkıntıya rağmen nedenine sevinip
Merkiti Börte`ye bıraktı.
Son hafta Vezir sadece iki kez Börte ile buluşmuştu.
Onu dinliyor, yazılarını gözden geçiriyor, bazı yerleri düzeltmeyi öneriyordu
(Börte okuryazar kadındı, ne de olmasa bu konuda çok şey biliyordu) herhengi
bir nayondan Cengiz Han`ı daha iyi tanıdığından ve ona yakın olduğundan emindi.
Börte`nin konuşmaları Vezir`in hoşuna gitmiyordu. Genellikle, bu kadının her
şeyi Ogeday ve Tuluy`un çıkarı için yaptığını anlıyordu. Çağatay`ı düşünmek
bile istemiyordu. Yasa`ya ait olanları saklamakla oğlu olan Çağatay`a dair bazı
notların kaldırılmasını istiyordu.
Son buluşmalarında Börte telaşlı görünüyordu, acele
ediyordu, işin ilginç tarafı Vezir`in söyledikleri ile aynı fikirde olmasıydı.
İş o yere geldi ki varislerin uluslarına ilişkin ne varsa not almaya başlaması
için, Börte Veziri hatta Çağatay`ın çadırlarına göndermeyi kabul etti.  Çağatay`ınkinden başlatılmasına karar
verildi. Kabul ettikten sonra Börte acele ile Vezir`i savdı.
Ama Merkit de Merkitti. Vezir, böyle bir telaşa neyin
neden olduğunu ve neden Börte'nin her şeyle aynı fikirde olduğunu anlamak
istiyordu.
Kısa bir mesafeye çekildi. Gözetlemeye başladı.
Börte`nin çadırından bir savaşçı çıktı. Vezir, bu nasıl olabilir, çadırda
yalnızdık, diye düşündü.
Zeyrekliği yardım etti.
O sadece savaşçı kıyafeti giydi.
Yürüyüşü onu ele verdi.
Evet, Börte kıyafetini değiştirmişti.
Vezir, her ne olursa olsun, acelenin nedenini
öğrenmeye karar verdi.
Börte Vezir`in onu takip etmesini farkına varmadı.
Ta ki Çağatay`ın çadırına varana kadar.
Orada, çadırın karşısında bu “savaşçı”yı kısa boylu
biri karşıladı. Buluşma önceden anlaşılmış mıydı, bunu Vezir bilmiyordu. Kisa
boylu birisinin bu “savaşçı”yı karşıladığına göre, anlaşılan Börte ansızın
gelmişti. Adam buluşmayı beklemiyordu.
Gerisi….. Gerisi Vezir “savaşçının” kısa boylu adamla
konuşmasına kulak kabartmaya bilmezdi. Cengiz Han gibi saygı duyduğu ve sevdiği
insanın tehlikede olduğunu anladı. Ve neye mal olursa olsun Börte`nin planını
alt üst etmeye karar verdi.
Çağatay
Öyle bir gün geldi ki, Çağatay çok sayıda askerleri ve
yakınları ile uzak yolculuğa çıktı- Alatau dağına kadar iki arası olan İli
nehrinin başına. Çağatay`ın keyfi yerindeydi. Kötü şeyler düşünmeksizin
annesinin doğru olduğunu düşündü: imparatorluğun güçlenmesini sağlayan işlerde
bizzat kendisinin bulunması icap ediyordu, onun ulusu hanlıkların sınırlarında
ön hattaydı, Cegiz Han`ın yöneticiliği kabul olunsa bile, zaman zaman isyanlar
oluyordu.
Bir şey daha Çağatay`ın aklını ve bilincini rahatsız
diyordu. Nihaeyet, Kutlu adını verdiği bozkırda yapmaya başladığı şehri
tamamlayacak. Bu şehir onların imparatorluğunun mutluluk ve refah sembolu
olmalıydı. Evet, evet onların. Kardeşleri ile ilişkilerinin nereye varacağını
bilmiyordu. Onlar her zaman iyi geçiniyorlardı ve bunu hiç bir şey sarsamazdı.
Çağatay annesinin ona ne yapmak istediğini, hangi planlar yaptığını bilmiyordu
hiç kuşkulanmıyordu.
Börte ise kendini oğlunu uzun yola uğurlayan asıl anne
gibi gösterdi. Bir düzine bahadurları- boylu poslu ve güçlü uyğurları ve
Taycuitleri dörtken şeklinde dizdi Çağatay`ın atının çevresine: nasıl yani,
uyğurlar –cesur Bahadurlar, her zaman sadaktlılıklarıyla ev cengaverlikleriyle
farklılık gösteren fakat Taycuitler- Cengiz Han`ın soyundan bir kabile
hükümdarın varisi için hayatlarından geçerler ona söz yok.
Uzun yola gereğince donatılması gelenekleri bilen
Çağatay Börte`nin bu sefer fazla gayret sarfettiğinin farkına bile varmadı:
develerin üzerinde yükler devasaydı, yedek yiyecekler ve haddinden ziyade su
uğurlama töreninin  ihtişamı
Çağatay`ın  bir an önce atlayacağı
kuzgunun eyerlerinin üstünde parlak çullar, uğurlama töreninin ne kadar  da çarsı olduğunu gösteritordu ve hiç
kimse  Börte`nin neler planladığını ve
onun nasıl gerçekleşeceğini aklının ucundan bile geçiremezdi.
Çağatay kardeşleri ve annesi ile vedalaştı ve atına
atladı. Yani atladı. O, uzun boylu, keskin bir kartal bakışları eşsiz yeşil
kıyık ve güzel gözleri olan Bahadur ok hızıyla bütün uğurlayanlara göz kesildi,
sağ eliyle dizginleri tutarak ufak bir sıçrayışla ata bindi, sol eliyle yola
çıkma anlamına gelen bir işaret verdi. Börte`nin gözleri yaşardı.  Onda çifte duygular belirdi aniden oğlunun veda
bakışlarını hissetti: o, bir anne olarak Çağatay için endişeleniyordu - kolay
bir yol, şanlı ganimetler diliyordu. Evet, bu hakikaten de böyleydi. Çağatay`ı
seviyormuş ve anne olarak ona hayırdua veriyordu. Ama kendi çocuklarının annesi
gibi- Ogeday ve Tuluy`un, acımasızca Çağatay`a ölüm dilemişti. İmparatorluğun
geleceği için ölüm. Gözdesi olan Tuluy için. Evet, daha çok onun için. Çağatay
ölsün.
Ölsün…
Çağatay ise Börte`nin neler yapabileceğini hiç
düşünemezdi. Bozkıra çıkar çıkmaz Taycuit ve Uyğur-Bahadurlarına onu rahat
bırakmalarını, ondan uzakta muttarit adımlarla yürümelerini, emretti.
Bütün yolu bir gün önce çadırda babası o Büyük Cengiz
Han ile ilgili çok şeyler anlatan bir insanla gidecekti. Bu da Vezirdi.
Önce Çağatay muhatabını pek dinlemiyordu. Bozkır onun
tahayyülünü daha çok çekiyordu. Çocukken annesinin çadırından babasının
çadırına koştuğu öz bozkırı. Cengiz Han ailesinde eşlerin aynı çadırda
yaşamaları kabullenmiyordu. Çocukların eğitimine çok ciddi yaklaşıyorlardı.
Genellikle, ebeveynler büyüklerin konuşmalarına vesile olmamalıydılar. Bu
yüzden anne babanın çadırları birbirlerinden uzakta kuruluyordu. Diğer
taraftan, çadırların miktarı boyların gücünün göstergesiydi. Düşmanları bu
birkaç kere durdurmuştu.İşte, annesinin çadırına koşana kadar deve dikenleri
çok kere kanını emmişler. Çağatay`ı bu çok eğlendiriyordu. Oturmuş birer birer
dikenleri çıkartmaya çalışıyordu. Tabanında çıkmak istemeyenlere kıs kıs
gülüyordu ve teslim olmuyordu. Onunla mücadele etmeye başlıyordu. Düşmanı gibi.
Her yana hızlı hareketler ediyordu, gözle görülmeyen ucunu sivri tırnakları ile
yakalıyordu ve.... düşman yenilirdi. Böylece, düşmana karşı kendini dayanıklı
ve amansız yetiştiriyordu. Düşmana karşı böyle olamsını Cengiz Han kendisi de
onu eğitiyordu, bazen bilerekten babası gibi değilde de acımasız öğretmen gibi
davranıyordu.
Evet babası ona çok şey öğretmişti. Cengiz Han büyük
oğlunu pek sevmeyerek ve önemsemeyerek Çağatay`a gururla ve umudla bakıyordu.
Ve üçüncü çocuğu Ogeday doğana kadar altı senelik bir süreyi Cengiz Han
Çağatay`ın eğitilmesine vermişti.  Iyi ki
o zamanlar savaşlar da azdı. Çağatay imtihanlar içinde en sert savaşçı kuralları
ile büyüdü. Cengiz Han büyük oğluna değil, asıl ona güveniyordu. Yanılmadı da.
Çağatay ilk önce kendisine karşı çok sertti. Askeri komutanlık Yasa muhafızı
seçerken bunları görmezden gelemezdi.
Ve şimdi babasız kaldığında Çağatay, çok sevdiği
bozkıra kendi ulusuna nehirler ve dağlar vadisine gidiyordu. Bir zamanlar
baştan ayağa kadar askeri silahlarla süslenmiş, elmalar içinde, Cengiz Han`ın
atının koştuğu bozkırlara. Atın üzerinde neler takılmamıştı ki: hem yay, hem
mızrak, hem kalkan, hem zırh her türlü yelekler, başlıklar. Cengiz Han kendisi
de yardımcıların bu zırhları nasıl uydurabildiklerine şaşırıyordu…. Çağatay
babasıyla gurur duyuyordu. Onun kocaman bedeninin her hücresi bunalıyor,
özlüyor babasını sağ salim görmek istiyordu…
Fakat…
Çağatay kendini ele aldı.
Vezir asıl Cengiz Han`ın askeri silahlarından konuşuyordu
her şeyi öyle birer birer sayıyordu ki sanki, uzun yıllar onun babasının
yanındaymış gibi.
“Yine de o, oldukça ilginç bir adamdır” diye düşündü
Çağatay ve Veziri dinlmeye başladı. Ama muhatabı Çağatay`ın bildiklerini
anlatıyordu. “Hayır”- diye düşündü Çağatay- bu adamın bana eşlik etmek için
musallat olması tesadüf değildi. Tabii onun bana eşlik etmesini anlamak için
daha çok zaman var...
  Uzay
Şimdi herkes
onlardan merhamet dileyecek.
Bütün konularda
onların kararlarına uymak gerekecek.
Uzay, Börte`nin
onu ittifaka sevk ettiğini anlıyordu. Ama neden? Kime karşı? Ne işler
çeviriyordu Cengiz Han`ın karısı, Çağatay`ın annesi?
Uzay, bir oyunun başladığını
çaktırmıştı ve o,  da bu oyunda önemli
role sahipti bu yüzden   hemen itaat
etmeye karar verdi.  Kurultaydan iki yıl
önce, Börte  bazı entrikalar
çeviriyorsa  birçok şey değişecekti; bunu
Uzay anlamıştı.
Börte  Uzay`a tevdi edeceği işin özünü  uzun uzun
anlatıyordu. Ne oğlu, ne de yakınlardan kimse onun Uzay`a emanet ettiği
sırrı bilmeyecek.
Yavaşça seçiminin
doğru olduğuna ve onu görevlendirdiği işin sona erdirilmesinin önemli olduğuna
inandırmaya çalışıyordu.
Dağları vaat
ediyordu.
Fakat Uzay`ın
istedikleri tek şey: onun annesine merhamet etmesi ve kendisine karşı lütufkar
olmasıydı. Börte de asıl buna-annesine karşı ilgisine bir çizim sergiledi: bir
Nayman için anne -olağanüstü bir varlıktı.

Uzay ne yapması
gerektiğini anlıyordu. Börte`nin onu hem dile tutması ve korkutması, hem de
taktir etmesinden artık bıkmıştı. O, sadece bu konuşmanın kimse tarafından
duyulup duyulmamasını  düşünüyordu.
Hiçkimse yok gibiydi. O yine de birinin dinlemesinden korkuyordu.
Nihayet, kaanın
şimdilerde geleceğini söyleyerek ve onun emirlerini gerçekleştireceğini garanti
ederek Börte`nin gitmesini istedi.
Börte gittikten
sonra Uzay birkaç kere çadırın etrafını dolaştı, kimsenin olmadığına emin oldu
ve rahatladı.
Ama…
Şöyle derler söz
söylenmişse demek birisi duymuştu. Bir de söylentilere göre toprak her şeyi
duyuyor ve çoğunlukla işittiklerine kayıtsız kalmıyor. Uzayla da  olduğu gibi. Konuşmaya birisi kulak misafiri
olmuştu. Evet, evet. Börte ile Uzay`ın sırrı çok beklemedi. Saklanmış biri her
şeyi duymuş ve Börte`nin niyetini anlamıştı. Bu adam Çağatay`dan yana olmaya
karar verdi.
Vezir
Vezir Çinli`ye
verdiği söze sadık kalacağını anlayarak, uzun zaman ilaçlara dokunmadı.
Fakat  Hoşun –nayonun küçük karısı  hastalandıkta yardım etmeye mecbur kaldı,
doğru yolda olup olmadığına emin olmasa bile. Asilzadenin karısı uzun süre
hasta yattı ve Vezir Hoşun-nayon ile beraber bütün gece karısının yanıbaşında
şifa mucizesi bekleyip durdu.
Aslizade Cengiz
Han`a çok değer veriyordu, tanжk olduğu savaşlarını ve zaferlerini anlatıp
duruyordu. Hoşun-nayon kendisinin de bir savaşçı olduğu, her zaman Cengiz
Han'ın yanında olduğu, 1197' de esaretten kaçmasına yardım edenlerden biri
olduğu ortaya çıktı. Bir gün  sol gözünde
bir düşman okunu aldıktan sonra hizmetten ayrıldı. Cengiz Han`ın ısrarıyla uzun
süre idari işlerle uğraştı.
Vezir çok şey
öğrendi.
Duyduklarını
yazdı.
Cengiz Han`ın
savaşları hakkında çok şey bilen birisi varmış diye bütün bozkıra yayılmış. Hem
de her şeyi kaydetmiş.
Bu haberler
Börte`ye de ulaştı. O, Cengiz Han`ı seven, ihanetlere rağmen (istekle veya
isteksiz) her zaman tek bir şeyi anlyordu: yeryüzünde onun kalbini kazanabilen
tek kişiydi Cengiz Han.
Ve Cengiz Han
öldükten sonra onu ebedileştirmek için akıllı insanlar aramayı düşünmüştü. Ve
budur, damdan düşercesine, Cengiz Han ile ilgili bilgi toplayan Vezir hakkında
söylentiler yayıldı.
Atlı Bordiginler
Vezir almaya geldiklerinde, Hoşun-noyonun küçük karısı daha iyiydi ve sıkıntıya
rağmen nedenine sevinip Merkiti Börte`ye bıraktı.
Son hafta Vezir
sadece iki kez Börte ile buluşmuştu. Onu dinliyor, yazılarını gözden geçiriyor,
bazı yerleri düzeltmeyi öneriyordu (Börte okuryazar kadındı, ne de olmasa bu
konuda çok şey biliyordu) herhengi bir nayondan Cengiz Han`ı daha iyi
tanıdığından ve ona yakın olduğundan emindi. Börte`nin konuşmaları Vezir`in
hoşuna gitmiyordu. Genellikle, bu kadının her şeyi Ogeday ve Tuluy`un çıkarı
için yaptığını anlıyordu. Çağatay`ı düşünmek bile istemiyordu. Yasa`ya ait
olanları  saklamakla oğlu  olan Çağatay`a dair bazı notların kaldırılmasını  istiyordu.
Son buluşmalarında
Börte telaşlı görünüyordu, acele ediyordu, işin ilginç tarafı Vezir`in
söyledikleri ile aynı fikirde  olmasıydı.
İş o yere geldi ki varislerin uluslarına ilişkin ne varsa  not almaya başlaması için, Börte Veziri  hatta
Çağatay`ın çadırlarına göndermeyi kabul etti.  Çağatay`ınkinden başlatılmasına karar
verildi. Kabul ettikten sonra Börte acele ile Vezir`i savdı.
Ama Merkit de
Merkitti. Vezir, böyle bir telaşa neyin neden olduğunu ve neden Börte'nin her
şeyle aynı fikirde olduğunu anlamak istiyordu.
Kısa bir mesafeye
çekildi. Gözetlemeye başladı. Börte`nin çadırından bir savaşçı çıktı. Vezir, bu
nasıl olabilir, çadırda yalnızdık, diye düşündü.
Zeyrekliği yardım
etti.
O sadece savaşçı
kıyafeti giydi.
Yürüyüşü onu ele
verdi.
Evet, Börte
kıyafetini değiştirmişti.
Vezir, her ne
olursa olsun, acelenin nedenini öğrenmeye karar verdi.
Börte Vezir`in onu
takip etmesini farkına varmadı.
Ta ki Çağatay`ın
çadırına varana kadar.
Orada, çadırın
karşısında bu “savaşçı”yı kısa boylu biri karşıladı. Buluşma önceden anlaşılmış
mıydı, bunu Vezir bilmiyordu. Kisa boylu birisinin bu “savaşçı”yı karşıladığına
göre, anlaşılan Börte  ansızın gelmişti.
Adam buluşmayı beklemiyordu.
Gerisi….. Gerisi
Vezir “savaşçının” kısa boylu adamla konuşmasına kulak kabartmaya bilmezdi.
Cengiz Han gibi saygı duyduğu ve sevdiği insanın tehlikede olduğunu anladı. Ve
neye mal olursa olsun Börte`nin planını alt üst etmeye karar verdi.
Çağatay
Devam etmeye karar verildi.
Tabii ki Çağatay yoluna devatm etmeye karar verdi, her
duraklamanın onun kendisine zarar verdiğini anladı. Yılanın onun yatağında
tesadüfen ortaya çıktmasına inanmış desek yanılırız. Çağatay`ın çoktan
öğrendiği bir kural vardı olayların nasıl gelişirse gelişsin, eğer savaşçıysan
her an ölebilirsin.
Yılan birilerinin elinde bir silahtı, bu anlaşıldı.
Ama kimin?
Yakınlarından kim buna cesaret edebilirdi? Peki, Vezir
ile  Uzay çadırda   aynı anda nereden çıktılar? Kim?
Kim? Kİm? Bu fikir onu rahat bırakmıyordu. Kendini
kurcalamaya alışık olan Çağatay cevap bulmaya çalışıyordu. Hemen olmasa
da,  ama zamanla her ne olursa olsun
çözümü bulacak.
Evet, düşünmeyi biliyordu. Akıllıca düşünüyordu, bazen
soruların cevabını tamı tamına buluyordu. Belki düşünebilidiği ve kafasının
diğer kardeşlerinden daha büyük olduğu için, nerdeyse boyuna bile uymuyordu.
Hayır, o gösterişli bir savaşçı idi. Mevzun vücüdünu her bahadur   kıskanabilirdi, fakat başı  yine de göze çarpıyordu. Hala çocukluğunda
Börte  Cengiz Han`a oğulların içinde en
akıllısı Çağataydır, diyordu. “Başı hepsininki gibi değil”derdi.
Yıllar geçtikçe birçok kişi  bunu anlamıştı: aynen öyledir. Büyük kafa
öyle bir fikirler ortaya koyuyordu ki dünya görmüş kağanlar bile şaşırıyordu,
belki de kıskanıyorlardı. Tabii ki göstermiyorlardı. Çağatay`ın hükümdarın
gözündeki yerini biliyorlardı.
Onun öfkesinden korkuyorlardı. Ve usluca
kırgınlıklarını yutuyorlardı, işte gençmiş, ama artık tüm bilgelerden daha iyi
düşünüyor ve karar veriyor.
Eski zamanlardan beri tespit edilmiş kurallara ve
adetlere Çağatay son derece  önem
veriyordu. O derecede ki ailesine zaman ayıramıyordu.
Belki de Çağatay ailesine zaman ayırmak istemiyordu.
Yasal karısını sevmiyordu.
Tabii, ilk bakışta aşık olmuştu. Yesulun on dört
yaşlarında o kadar güzeldi ki, hatta o sert ve sıkı biri ona karşı koyamamıştı.
Sıkılıkta babasını geçtiğini anlayan Çağatay, yine de babasına  açıldı. Oğullarıyla ilgili ne vardıysa,  her şeye kıskançlık duyan Cengiz Han onun
fikrini hemen kabul etmedi.
Fakat Çağatay ısrarlıydı.
Cengiz Han kabul etti. Yesulun`un anne babasını iyi
tanımasına rağmen oğluyla tartışmadı. “Akıllıdır, kiminle ilişki kurduğunu
yakın zamanda anlar. Sonrası ise… Sonra kendisi karar versin. Onun özel
hayatıdır ”.
İlginç olan bütün yakınlarının, yalnış yakınlarının da
değil, özel hayatına karışan Cangiz Han bu sefer kurallarından döndü.
Çağatay evlendi.
Geleneklere karşı sıkı ve kıskanç olan Çağatay düğünü
için ihtişamlı kutlamalar yapmaktan vazgeçti.
Düğün yapıldı. Nasıl derler, sıradan bir düğün.
Bu Yesulun`a çok dokundu.
Düğünden sonraki gün her şeyi Çağatay`ın yüzüne karşı
söyledi…
Sonra da…
Sonra başka başka sitemler, anlamsız sinir krizleri,
kesintisiz göz yaşları… Hem kendi hem de onun anne babasına  Çağatay`ı şikayet etmeler.
Bir sözle,
Çağatay her şeyi anladı, onun evlendiği kadın ciddi değildi.
İstediği gibi yaşamaya karar verdi.
Yasanın ciddiyetine göre.
Bu durumu onu ailesinden uzak tuttu, fakat ilkelerini
değişmek istemedi.
İşte uzun zaman onlar sözde beraber yaşıyorlardı.
Nasıl derler,
birlikte iki yalnız.
Yesulun Çağatay`ın çocuklar olduktan sonra  direnişliğinin  zamanla kaybolacağını umuyordu.
İşte ilk çocuğu doğdu.
İki oğlu daha doğdu.
Kızı doğdu.
Birisi daha doğdu. Asıl onu, Çağatay hepsinden daha
çok sevdi. Sanki bir tek ona seviniyordu.
Adını da Aysulun koydu.
Annesi gibi güzeldi.
Hatta daha güzeldi.
Çağatay sık sık evine gelse de Aysulun`u o güzelini
düşündüğü için…
Aysulun
Aysulun  vaktinden önce büyümüş kızlardandı.
Doğduğundan beri aşırı güzelliği ile Cengiz Han`ın aile bireylerinin dikkatini
çekmişti. Onda hem Bordigin hem de Taycuitlerin kanı aktığı belli oluyordu:
sarı saçlı, ak tenli, o, Bordiginler soyundan en güzeli olmuştu, Börte`den de
güzeldi. Uzun boylu, hareketli yürüyüşü ve gecenin renginde gözleri Taycuitler
soyunun güzellik ve eşsizliğini beyan ediyordu. Cengiz Han`ın bütün
torunlarının arasında  sadece o, büyük
baba ve büyük annesine benziyordu.
Tabii ki sadece
Çağatay`ın sevimlisi değildi, babalık hisslerini açıkça gösteriyordu:
başkalarına sert davranan Çağatay, Aysulun`u görünce gözlerinin içi gülüyordu.
Bütün sertliği kayboluyordu, yüzünde engin bir tebessümü kıyık gözleriyle
beraber bu katı yürekli insanı tamamen yumuşak, merhametli ve hassas babaya
dönüştürüyordu.
Kızı da babasını
canı kadar seviyordu.
Babasını görünce
kıpırdamaya bile cüret edemeyen kardeşlerinden farklı olarak Aysulun korkusuzca
babasının kucağına atlıyordu. Ve o da bu şefkat ve cesurluğa karşı gelmiyordu.
Büyüklerden herkes
Aysulun`un üzerine titriyordu.
Belki de bu
yüzdendir ki o yılları kovalayarak çabuk büyüdü.
Bu, Cengiz Han`ın
büyük ailesinin Bilge Bumkhri gününün kutlanması zamanı belli oldu. Hükümdarın
soyundan olan Bonlar bu dine inanıyorlardı.Yemek zamanı Cengiz Han Tuluy`un da
evlenme zamanı geldiğini beyan etti ve Börte`ye ona kız bulması için zaman
verdi. Neşeli olduğunda Cengiz Han “Ben
kendim kız seçeceğim”, diye söylerdi.
Aniden yedi
yaşlı  Aysulun konuştu. Öyle bir konuştu
ki herkesin ağzı açık kaldı. “Tuluy`un gelini ben  olacağım. Sadece ben. Kimsenin itiraz
etmesine  izin vermem. Kararımı çoktan
verdim”-diye beyan etti ve gözünü Çağatay`a dikti,  onun desteğine ihtiyacı vardı.
Ona umutluydu.
Ve kendinde bu
cesareti buldu.
İşte bu kadar.
Sükuneti ilk
hükümdar bozdu. Herkes Cengiz Han`ın Çağatay`ı kınayacağına emindi ve o
da sertliğine sadık kalacak.
Fakat…
Cengiz Han kıs kıs güldü.
“Benim kanımdandır,-diye başladı.
Kararlıdır.
Yaşından fazla.”
Yemeğe devam etti.
Diğerleri de onun
gibi yaptı.
Sadece Aysulun
başladığını sona erdirmeye karar verdi: yerinden kalktı, azimli adımlarla
Tuluy`a yaklaştı, dirseği ile kardeşi Buri`ye ona yer vermesine işaret etti.
Tuluy`un yanında oturarak o bütün işi bitirdiğini düşündü ve herkesle yemeği
devam etti.После трапезы, когда все мужчины ушли, мать вызвалась укорять
Айсулун.
Yemekten sonra erkekler gider gitmez annesi Aysulun`u
tekdir etmeye başladı.
Bütün kadınlar ona katıldılar. Herkes Ayulun`a birkaç
laf söyleyip  utandırmaya çalışıyordu.
Fakat kız onları dinlemek zorunda kalmadığını
düşünüyordu: tam aksine, o, harekete geçmeye karar verdi.
Sesini yükselterek dedesi onun isteklerine karşı
çıkmadığı için, kadınlar da onu tekdir etmemeliler, diye beyan etti.
O artık istediğini ispat etme zamanı geldi diye
düşündü: o, Tuluy`u seviyor ve kimse bunu tartışmayacak.
Bir süre dediklerinin üstünde durdu.
Kadınlar şaşkındı.
Kimse yedi yaşında bir kızın bu kadar pervasızca
düşünübileceğine inanamıyordu.
Duygularını dile getirmek.
İsteklerini….
Herkes, büyük anneden başka.
O olayları takip eden Börte kalbinde sevindi.
Evet, evet.
Çocukluğunu hatırladı.
Aysulun ona ilk aşkını hatırlattı.
O, on dokuz sene önce kendini hatırlatmıştı.
Cengiz Han`ı esir almıştı.
Uzun süre bırakmıyordu.
Kimseyi ona yakın bırakmıyordu.
Fakat kendisi…
O ilk aşkını seviyordu.
Börte`yi okşuyordu.
Fakat gitti.
Cengiz Han`ı artık tutamayacağını anlayarak (çok büyük
orda Curcen kağanlarının sığınaklarına doğru yaklaşıyordu) Börte`yi bırakıp
Uygurların yanına dağlara gitti.
Evet, öylesine
bırakmadı.
Hamileyken.
Börte Tuluy`a hamileydi.
Bunu herkes biliyordu.
Ama Cengiz Han susuyordu.
Diğerleri de susuyordu.
Aysulun`u gördüğünde Börte ona yaklaşmamak, güzel
başını okşamamak  için onu herhangi bir
şeye göre kınamamak için çaba harcıyordu.
İlk aşk sinsidir.
Ömür boyunca peşini bırakmaz.
O seni takip eder.
Karşılıklı aşkın tadını çıkarmayana kadar.
Sevgililerin unutulmaz, mutluluk ve büyü dolu  bir şeyle hayatına renk katmayıncaya  kadar.
O insan mutludur ki erken yaşlarda böyle bir aşkla
tutulmamış.
Mutludur, çünkü bu aşk, cazip ve güzel olmasına
rağmen, kabadır.
Hele, bu aşk karşılıklı değilse, o zaman başın dertte.
O zaman, o, insan bitmiş sayılır.
Börte de Curcenlerin kağanı ile yeniden
karşılaşmadan  öyle düşünüyordu
Yeniden.
Artık ebediyen.
Bütün çocuklarından da çok Tuluy`u seviyordu ama
göstermiyordu.
Cengiz Han`ın fark edeceğinden korkuyordu.
Ve ihanete göre sorumlu tutacaktı onu.
Hem de bir kez değil.
Büyük oğlu ile ilgili olayları unutamamıştı.
Hem de  Tuluy…
Bir sözle, kalbinin derinliklrinde Börte kızın bu
aşkına hak veriyordu. Kalbin haykırıyorsa
o zaman her şey affedilir.
Özellikle de, o güzelim  Aysulun`a.
Börte`den farklı olarak kadınlar kısmı Aysulun`un
çocuksu huylarının orda da kalacağını düşünüyordu.
Zaman gösterdi ki, Aysulun`un çocukluk aşkı kesinlikle
ergenliye geçmiş, kızların evlenmesi makbul görülür bir zamana.
O güzeldi, birçoğunun hoşuna gidiyordu.
Bu onun hayran gönlünü
aşık gönlünü zerre kadar da kandırmıyordu.
Aysulun birçik kağan ve çarların evlilik tekliflerini
geri çevirerek sanki kaderiyle oynuyor gibiydi: Cengiz Han`ın ordası farklı boy
ve soydan halklarla kaynıyordu. Ve her birini çarlar ve kağanlar yönetiyordu
Her biri kendince yakışıklıydı.
Her bahadur mükemmel.
Aysulun`un dikkatini çekmek için her biri neler
yapmıyordu ki.
Aysulun ise her gece iztırap çekerek ve göz  yaşları dökerek er ya da geç Tuluy ile
evleneceğini biliyordu ve  kendini buna
inandırıyordu.
Gündüzler el işiyle uğraşıyordu.
Ne elbiseler ne kıyafetler dikmişti Tuluy`a!
Altın ve gümüşle ne silahları süslemişti!
Hepsi onun için.
Tuluy için.(amca)
Başka türlü de onu çağırmıyordu.
Ve yedi sene boyunca Börte torunun küçük oğluna karşı
aşkının soğumadığını gözetliyordu.
Sanki bu aşktan bir şeyler bekliyormuş gibiydi.
Anne yüreğiydi.
Zamanı gelince bu duyguları kullanabileceği içine doğmuştu sanki.
Ne kadar da acımassız
görünse  bile, fakat Cengiz Han`ın
ölümü ve az bir zamanda Börte`nin seçenek yapmak karşısında kalması torununun
aşkından faydalanmak  zorunda bıraktı.
Ne kadar da tuhaf, hatta kaba olsa bile, Börte bu
umutsuz, edepsiz adımı atmak kararına geldi.
Börte ve Aysulun
Uzay ile
konuştuktan ve kendi şartını koyduktan sonra
Börte rahat etmedi.
O Uzay`ın, onun
emrini gerçekleştirmeyeceğinı, yani yapamayacağını hissediyordu.
Tabii o Uzay`a,
teklif ettiği oyunun şartlarının
Çağatay`ın idarecisi tarafından kabul edilemeyeceğini iyice anlıyordu.
Sadece o gözden
kaçırabilir, kulak ardı edebilir, muhafızlar tarafından hazırlıksız
yakalanabilirdi.
Bu nedenle
hakikaten de korkunç bir plan düşünmeye karar verdi. Bunun gerçekleşmesi için
ise Aysulun`un hissleriyle oynayacaktı.
Uzay ile
konuştuktan sonra, Börte çadıra döndü, zırhlarını çıkararak oldukça güzel
süslendi (bunu cenaze töreni de talep ediyordu) ve Çağatay tarafında olan
kadınların çadırına  doğru gitti.
Yesulun çadırda
yoktu. Gelininin çadırda olmaması Börte`yi sevindirdi. O sırnaşık Yesulun ile
buluşmak istemiyordu. Bunca yıl geçmesine rağmen-“Çağatay bununla nasıl
evlenebilmiş”,  -diye  Börte hep hayret ediyordu.
Gelini onu her
konuda sinir ediyordu. Tabii ki, Çağatay`ın sıkı huyunu bilirdi, hiçbir zaman
hoşnutsuzluğunu göstermeye cesaret etmezdi. İlk başlarda zamanla alışacağını,
her şeyin düzeleceğini düşünüyordu. Fakat zaman geçtikçe hiçbir şey
değişmiyordu. Börte de gelininin onu pek sevmediğini biliyordu. Ne o ne de
diğeri birbirinin yanında uzun süre kalmıyordu. İkisinden biri gidiyordu.
Bir sözle,  gelin kayın valide göz göze gelmemeye
çalışıyorlardı.
İşte Börte  de Yesulunun olmamasına sevindi.
Diğer torunlarını
gönderdikten sonra Börte Aysulun ile konuşmanın tam zamanı diye düşündü.
Bu arada, Aysulun
Börtey`i seviyordu.
Kalbinin
derinliklerinde Börte`nin onun  Tuluy`a
olan duygularını anlayan tek insan olduğuna inanıyordu ve umut ediyordu..
Börte uzatmamaya
karar verdi.
Aysulunu kendine
taraf çekti, öptü, taktir etti, ne ise ki tam olarak açık konuşmaya
başladı.  Aysulun`un Tuluy için her şey
yapmaya hazır olduğunu bilen Börte torunun gözlerinin içine baka baka en önemli
konudan başladı:
- Ağabeyini eskisi gibi seviyor musun ?
-Tuluy`u mu?- amcasını adı ile çağırmaktan
utanmayarak Aysulun soruya soruyla cevap verdi.
-Başka kim
olabilir? Sen yasakları bilmiyormuş gibi davranarak çocukluğundan beri amcana
olan aşkını saklamıyorsun ve istediğini de yapıyorsun.
-Bana sevmemi kim
yasaklayabilir ki?
-Demek bu sadece
aşktı. Demek onun senin öz amcan olduğunu idrak ediyorsun ve sen onunla
evlenemezsin, - Börte, torununun duygularının üstüne bastığını açıkça anlayarak
dedi.
-Evet onu
seviyorum. Ben amcamı sevmenin  günah
olduğunu anlıyorum.  Benimle hiçbir zaman
evlenmeyeceğini, onun beni sevmediğini de, senin  de buna karşı çıkacağını da biliyorum….
-Başladın yine:
biliyorum, farkındayım….. Ben senin senelerce konuştuklarını dinlemeye
gelmedim.
Senin gözlerini
açmak, sana mutluluğuna kavuşabilmek,
senin arzularının gerçekleşmesi için şans tanımaya geldim.
-Neye  ima ettiğinizi anlamıyorum ece?
- Her şeyi
anlıyorsun, senin mizacını göz önüne alarsak, belki de sen bu konuşmanın ne
anlamı olduğunu anlamıyorsun….
- Fakat
ece (abla)…
- Sözümü kesme. Ne
söyleyeceğimi dinle… Sana bir sır açmak istiyorum.
-Neden bana, ece?
-Evet, çünkü bu
sır Tuluy`la  ilgili
- Tuluy`la  mı?
-Evet, senin
sevgin ile. Sen amcanla, benim oğlumla evlenemeyeceğini düşünüyorsun, değil mi?
 - Evet, yasalar, hem babam….
-İşte her şey
babandan asılıdır. Sorun ondadı. Yalnız sen tabii ki, eğer gerçekten Tuluy`u
seviyorsan, bu sorunu çözebilirsin.
Aysulun şaşkın
haldeydi. Büyükanne ne diyordu? Ne ima ediyor? Benim Tuluy`a olan duygularım
hakkında bu kadar açık konuşmaya karar verdi. Torununun onun oğluna, öz
amcasına olan duyguları… Hayır, burada bir iş var.
 -Sorunu nasıl çözebilirim, hem de babamla
ilgili?
-Ama baban seni
seviyor, diğer çocuklardan farklı olarak, benim kör olduğumu, bunu görmediğimi
mi düşünüyorsun- Börte üzerine gitmeye karar verdi.  Torunun zibidi olduğunu bilerek, Aysulun onun
dediklerini yapmak istemeyebilirdi. Fakat Çağatay`a hatta başkasına bile
anlatsa ona kimse inanmayacaktı. Çocukluğundan beri amcasına aşık olduğunu
söyleyen kızcığaza kim inanırdı ki.
- Ece, açıkça söyleyiniz.
-Bak, Aysulun!
Eğer  benim verdiğim ödevi yapmaya söz
verirsen, sana Tuluy ile ilgili bir sır vereceğim.
Aysulun`un ne
halde olduğu Börte`nin dikkatini çekti. Torununun benzi atmıştı, titriyordu,
çırpınmalı bir şekilde dişi dişine değmiyordu. Börte, “İşin özüne geçmeyin
zamanı geldi”-diye düşündü ve böyle başladı.
-Biliyorsun ki
senin deden ölümünden çok önce Tuluy`a güzel bir kız bulmayı bana havale
etmişti. Bunca sene  senin bu evlilik
için olgunlaşmanı bekliyordum. İşte, o gün bu gündür. Tuluy`la mesut
olabilirsin.
Aysulun hisslerine
kapılarak -Ama nasıl? –diye sordu.
-Sana bir sır
açayım: Tuluy senin babanın öz kardeşi değil. Ne Çağatay ne de diğerleri
Tuluy`u başka erkekten doğurduğumu bilmiyorlar. Senin de ona olan aşkına
iddialı olmaya hakkın var. Kurallarımız buna izin veriyor. Tabii ki müstesna
hallerde. Ve bu istisna benim elimdedir, canım toruncuğum.
Aysulun bu
samimiyetin karşısında büyükannesinin olağanüstü bir şey yapmasını isteyeceğini
anladı.
Duygular aklı
çeldiğinde diğerleri ikinci derecelidir.
-Ne yapmam
gerekiyor, bu sırrı  neye   borçluyum. Söyle  ece, üzme, her şeye hazırım.
Börte -Her şeye
mi?!- diye manalı manalı sordu.
Aysulun -Evet!-
diye ,sert bir şekilde cevap verdi.
- Benim taleplerim
seni şaşırtabilir ve sen reddeedersin. Bak. Bu terazinin gözüdür: bir tarafında
benim taleplerim, diğerinde senin mutluluğunu yakalama şansın.
Denkleştirebilirsin….
-Ne yapmam
gerekiyor?!- Aysulun bu bedelin  korkunç
olacağını anlayarak  sert bir şekilde
onun sözünü kesti.
-Çağatay`ı
öldürmelisin! Evet, oğlumu öldürmelisin! Babanı öldürmelisin! Öldürmelisin ve
her şey düzelecek.
Aysulun -Nasıl? –diyebildi. Böyle bir
fedakarlık beklemiyordu.
- Böyle bir karar
kabul etmek kolay mı sanıyarsun.O benim oğlum, umudumdur. Rahmetli Cengiz
Han`ın sevimli oğludur. Senin de onu hayatından da çok sevdiğini biliyorum.
Sana nasıl davrandığını da biliyorum. Biliyorum, ama bunu Tuluy için yapıyorum.
Ne saklayayım, sen olmasan da bir başkası bunu yapacak. Kararım budur!
Dönmeyeceğim! Bir de. Bunu başkası yaparsa Toloy senin olmayacak. İzin vermem!
Düşün! Zamanın kısıtlıdır.
Börte konuşmanın
bittiğini göstermek için ayağa kalktı.
- Bunları konuşmak
için başka bir fırsat olmayacak sonunda çadırdan çıkarken söyledi.
Aysulun
Börte  torununu
ne durumda  bıraktığını yalnız hayal
etmek olurdu.
Aysulun uzun zaman kendine gelemiyordu. Babasını çok
seven, onun için önemli  biri olarak,
korkunç bir şey yapmalıydı.
Aklı ona,
laikli evlat, çok sevdiği, sert, adaletli babasının koyduğu aile
değerlerininin kıymetini bilmesini söylüyordu.
Kalp işte…
Kalbimize  söz
geçirebilir miyiz?
Kopan fırtınayı durdurabilir misin ki?
Bir kez çarptı ya….
Bugüne kadar duramıyor.
Aysulun boğuluyordu.
Babasına olan sevgisi.
Tuluy`a karşı sevgisi…
Yok, bu fazla acımasızca.
Bu ona göre değil.
Peki, ne yapmak gerekiyor? Ölüm kalım meselesidir.
Babasına karşı nasıl çıkabilir?
Çocukluğundan beri mesut olmayı hayal ettiği sevgilisi
ile birlikte olmaktan nasıl vazgeçebilirdi.
O, yakınlarda babasını son yolculuğa uğurladıktan
sonra bir süre  kendine gelemeyen büyük
kardeşi Çağatay`ı görmeye geldiğinde, ona su verdiğini hatırladı. Evet, Cengiz
Han`ın ölümü kardeşleri bir araya getirdi. Hem Ogaday hem de Tuluy iki sene
sonra kurultayın Çağatay`ı büyük kağan olarak tanımak zorunda kaldığını  kabul ediyorlardı. Annelerinin niyetinden
haberleri bile yoktu.
Hiç…
O bu işe torununu bile bulaştırdı.
Babasının ölümünden sonra bir türlü kendine gelemeyen
babası ve su verdiği biri arasında çok yakında
seçim yapmak zorunda kalacağını düşünebilir miydi. Herhalde yok…..
Ama şimdi Börte gittikten sonra, o, babasını
öldüreceğini ve Tuluy`un karısı olacağı tabloyu gözünün önüne getirdi.
Amcasının değil.
Sadece hayatından çok sevdiği Tuluy`un.
Sevgi herkese nasip olmuyor.
Herkesi okşamıyor.
Herkes kalbinin esirliğinde çırpınmak zorunda bırakmıyor,
yaşamak yok sadece var olmak. Bazılarının
görüşünce,  hayatın anlamı
aşktadır. Aptallar. Aşk insanı yok eder, gölge yapar, oysaki etrafta hayat
kaynıyor. Aşk sürüm sürüm sürünmeye mahkum ediyor.
Ve yaşatır.
Sevgilin için nefes almak adına.
Yaşına rağmen Aysulun kendini  nasıl aşka kaptırabildiğini düşünüyordu.
Ondan çok büyük ablaları hala evlenmemişler. Aşk duygusu onlardan uzaktı, diye
düşünüyordu.  Herhangi bir kağanın oğlu
veya çarın Çağatay`ın kapısını çalıp evlenme teklifi etmelerini bekliyorlar.
Sırf  Çağatay`ın kızları oldukları için.
Aysulun kendine böyle bir kader istemiyordu.
O seviyordu ve sevmeye devam ediyor.
Yasak aşk olsa bile. Olsun.
Ama seviyordu.
İşte bir umut doğdu.
O gerçek oldu ve hiç bir yerden, söyleyebiliriz.
Gökten düşer gibi oldu.
Ve bu umudu yakalasın mı yoksa bıraksın nereye giderse
gitsin Aysulun bizzat kendisi karar verecekti.
Babaannenin söylediklerinden tek şeye takılmıştı
aklı.  Çağatay`ın, onun sevgili babasının
zaten öleceğine. O da olmasa, başka biri bunu yapacaktı.
Bir saat geçti. Aysulun sağ elinde tırnakları nasıl
kemirdiğinin farkına bile varmamıştı. Kardeşleri çoktan gelmişlrdi ve son
hazırlıkları yapıyorlardı: yarın sabah yola koyulacaklardı.
Aysulun hizmetçini yanına çağırdı. Uzun uzun onun
yüzüne baktı. Hizmetçi için kolay değildi. Aysulun hizmetçinin yüz ifadesini
anladı: evet, onu Börte`nin yanına yollamak lazım. Gerekli. Ne söylemeli?
Ne?-içi içini yiyordu.
Nihayet karar verdi.
Duyguları kalbini ve aklını doldurmuştu. Bunun bir
fırsat olduğunu anladı
Hizmetçi,
Börte`ye olumlu cevapla geldi ve harekete geçmek için sinyal
beklenmesiyle...
Çağatay

Çağatay bir dahaki durakta kadınların tarafına geçmeyi
düşündü.
Aysulun`unu görecekti.
Her zaman yaptığı gibi çok sevdiği kızının pembe
yanakcıklarını çekecekti.
Kendini daha iyi hissetti. Geçen gece yaşananlarla
ilgili düşünceler geride kaldı.
Kızıyla ilgili düşünceler, onun Tuluy`a karşı aşkı,
çılgınlığı  kalbini biraz sıksa da buna
rağmen onunla  görüşeceğine  sevinmişti.
Genellikle çocuklarının mutluluğu Çağatay`ı nadiren
düşündürürdü. Bon`un kızgın taraftarı olarak nerdeyse bu dinin bütün mantığını
benimsemişti: anne babaları çocuklarını sürekli elinden tutmak zorunda
değiller. Erginlik döneminde kendi yollarını kendileri seçebilirler. Hatta
dinlerini değiştirebilirler. Çocuklar kendi yollarını özgürce bulmuşlarsa demek
ki, onların mutluluğu bundan ibaret.
Ama Çağatay için bütün çocukları bir tarafa fakat
Aysul`un başka. O Aysulun`u, böylece bırakacağını düşünemezdi: kızının
kendisinin  yerine Çağatay`ın karar vermesini
isteyeceğine emindi. Çağatay “Tuluy`a olan
aşkı ise geçecek. Olacak şey mi? Bir gün gelecek Aysulun kendisi de
amcası ile evlenmenin doğru olmadığını anlayacak” diye düşünüyordu, kendisinden
ve kızından memnun bir şekilde kuzgunun üzerinde mevzun endamını doğruluyordu.
İli nehrinin vadisi göründü. Yerli rüzgar havayı  olağanüstü serinlikle doldurmuştu. Ve ya
Çağatay ulusuna ait olanları cezbediyordu. Yalnız Çağatay`ın kara-kıtaylardan
ibaret askerlerinin yeni katılan kısmı, tüm birliğin  hareketliliğini anlamış değillerdi.
İli nehrinin kıyısına geldiklerinde Çağatay durmaya ve
çadır kurmayı emretti.
Kendisi ise etrafinda bahadurlar Uzay ve Vezir nehre
doğru gitti.
Son baharın başlangıcıydı.
Demek ki İli nehrinin temiz ve gök mavisi sularına
girilebilinirdi.
Çağatay yüzmeyi severdi. Hele İli nehrinde. Tabii ki
yazın suya girmenin en güzel mevsimidi. Ama inançlara göre yazın kimsenin suya
girmesi uygun görülmüyordu ve Vezir Bonların kurallarından habersiz yazın akar
suya girilmemesine şaşırmıştı. O Bonların kurallarından habersiz bu yasakları
anlamıyordu. Ayrıntıları Uzay anlatmıştı.

Yasağı anlattığında hiç de bütün Bonların bu kurala
uymadığını söylemişti.
Hatta Ogeday ve Çağatay bile bu konuda bir karara
varamıyorlardı. Uzay Vezir`e çok ilginç bir hikaye anlattı.
Bir gün kardeşler Çağatay ve Ogeday birlikte yolculuk
yaparken suyun kenarında  yıkanan bir
müslüman görürler. Müslüman geleneklerine göre her mumin her gün birkaç defa
namaz kılmalı ve geleneksel olarak  aptes
almalıdır. Moğol adetlerince ise tam aksi insanın bütün yaz boyu herhangi bir
yerde yıkanması yasaklanıyordu. Moğollar nehirde veya gölde yüzmelerin
yıldırıma neden oluyor diye düşünüyorlardı, bozkırda yolcu  için yıldırım çok tehlikeli, bu yüzden
yıldırım “çakması” başka insanların hayatına kast etmek gibi düşünülüyordu.
Acımasız kuralperest Çağatay`ın nuhurları (muhafızları) bir müslümanı
yakalamışlardı. Bu işin kanlı çözüleceğini görünce- zavallının başı
vurulacaktı-Ogeday müslümandan suya altının düştüğünü ve onu aradaığını
söylemesini istedi. Müslüman Çağatay`a aynısını söyledi. O da paranın
aranmasını emretti, o zaman, Ogaday`ın muhafızları suya bir altın attılar.
Bulunmuş altını yasal sahibine iade ettiler. Vedalaşırken Ogeday cebinden bir
avuç parayı çıkarttı ve kurtardığı adama uzattı:  “Bir dahaki sefere altını suya düşürdüğünde
onun ardınca gitme, kuralları bozma”-dedi.
Vezir bunu yazacağına karar vermişti.
Suya yaklaşıldığında Uzay bahadurlardan  yüzlerini çevirmesini istedi.
Uzay bizzat kendisi Çağatay`a soyunmakta yardımcı
oldu. Çağatayla birlikte Uzay ve Vezir`in suya girmesine karar verilmişti.
Çağatay suya girdiği zaman onun mevzun endamı Vezir`in
dikkatini çekti. Her şey bu bedenin asıl bahadur bedeni olduğuna işarettı. Çok
sayıda kılıçların ve okların izleri vardı Çağatay`ın servi boyunda. Onlar Çin
hieroglifleri,  yapılmış dövmeler
gibi  Çağatay`a ölümsüzlük simgesi  sergiliyordu. Belki de Tanrı bu mizaçta ve
cüsseli insanı götürmeye kıyamamıştır. Vezir okumuştu ki eski zamanlarda
insanlar Güneş Tanrısı olan Apollona tapınıyorlardı ve onu daha çok Tanrı gibi
değil, altın saçlı, gümüş silahlı yakışıklı gibi ışıktan  saçtığını görüyorlardı. Çinli-hekim, Vezir`in
okuduğunu görünce “ölümsüzlerden güzellikte hiçkimse Apollon`la
kıyaslanamadığını söyledi.  O sadece
kadınlar değil hem de pervassız erkeklerin de gözdesiydi. Her şeyden ziyade o,
bize hekimlere daha yakındı. Apollon fanilere yardım eden ilk tabiplerden
biriydi.
Evet, Apollon`un iyi bir vücut yapısına sahip
olduğundan bizim birçok bahadurlarımızı eski zamanlardan Güneş Tanrısıyla
kıyaslıyorlar. Gerçi iyi bir vücut yapısına sahip olan her  zaman ışık saçıyor. ”Vezir`in en son
hatırladıkları yerine düştü, Çağatay sudan çıktığında sanki çok sayıda  damlalar parlak ışıkla kaplanıyordu. Evet,
Uzay Çağatay`ı soyundurmaya yardımcı olduğunda onun bahadurlardan dönmelerini
istemesi tesadüf değildi. Apollon Tanrısı gibi ışık saçan insanın ne kadar
güzel olabileceği herkesin anlayabileceği şey değildir. Ve bu ışığı ebediyen
söndürmek istiyorlardı. Hayır. Olmayacak bu iş. Ben hayatta olduğum sürece
kimse bunu yapamaz. Kimse! – Vezir sanki yüksek sesle fikrini tamamlamış gibi
oldu.
Çağatay ise suyun serinliğinden zevk alıyordu. Her
sudan nefes almak için çıktığinda Vezir hekim gözüyle Çağatay`ın bedeninde olan
yaralarının  derinliğini inceliyordu.
Suyun yaradan uzun uzun akması yaranın derinliğini gösteriyordu. “Evet, o
hakikaten de Apollondu- diye, düşünüyordu Vezir.- Cengiz Han`ın onun  katılmasına izin verdiği bütün savaşların
kahramanıdır. Çok sayıda yaralar alsa da savaş alanını bırakmıyordu ve  bu da bedenindeki izlerdir.”
Cengiz Han sahiden Çağatay`ı nadiren yürüşlere
götürüyordu, onun pek akıllı olduğunu düşünerek ve herhangi bir ok yüzünden
mağdur olmasından korkuyordu.  Çağatay da
Apollon Tanrısı gibi yolsuzluğun düşmanıydı ve acımasızca kahrediyordu. Hatta
savaş zamanı bile o askerlerin hareketine, bahadurların ve askerlerin yan
kısmının hangi yeri tutmalarına dikkat ediyordu. Savaş sonrası yaralılarla
davranışlara, ganimetin: atların, zırhların, dağıtılmasını gözetliyordu.
İdaricilerin dilleri tutuluyordu Çağatay`ı görünce : biliyorlardı: o hatta
küçük şeyleri bile soruyordu ve bir terslik hissederse, kahrından kimse
kurtulamazdı. Cengiz Han`ın oğluydu, o güzel anlıyordu, savaşın sonucu
idaricilerin çalışmasından  asılıydı.
Ordu hazır, memnundur
demek zafer.
Hayır, şansa bırakmak gerekmiyor: suçlu idaricilerin
başları vurulmaldır.
Yüzdükleri süre içinde Vezir Çağatay`ın faaliyetini
göz önüne getiriyordu ve onun insanları ikna edebildiğine şaşırıyordu.
İnsanları, ölüme mahkum olunmuşları safın arasından
geçmelerine ve lekelenmiş biri gibi kabahatlerını itiraf etmelerine ikna
edebildiğine şaşırıyordu ve aynı zamanda askerlerin kalbinde çıkarılan kararın
doğru olup olmadığını düşünmelerine  iz
bırakmıyordu. Diğer taraftan bu tedbir düşünülmemiş, bazen de açgözlü ve
çıkarcı hareketlerden koruyordu. Sorunun böyle çözülmesi Cengiz Han`ın pek
hoşuna gitmiyordu ama yine de yasa taraftarı olarak kalıyordu. Çağatay her
şeyde onun için örnekti. Onun hükümdarin çok şey  hoşuna gitmese bile.
Olsun.
Yasanın kurallarını Çağatay koruyordu. Demek o da,
Cengiz Han da yasalara uymalıydılar. Ve Çağatay`ın hareketlerini bütünlükle
kabul etmeliydiler.
Yorgun ve memnun halde olan Çağatay`ın ilk söylediği
şey günün kalan kısmını kızıyla geçirmek isteğiydi. Uzay hangi kızyla diye hiç
sormadı bile. O Çağatay`ın sadece Aysulun`a zaman ayırabileceğini iyi
biliyordu.

Gafar Huseynov



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6338
2 Firari Fırtına 4399
3 Mustafa Ermişcan 3787
4 Hasan Tabak 3503
5 Nermin Gömleksizoğlu 3154
6 Uğur Kesim 3022
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 2897
8 Sibel Kaya 2869
9 Enes Evci 2579
10 Turgut Çakır 2276

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:402 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com