Hikayeler

ersin ersin
Okunma: 1041
Ömer Ilgaz - Mesaj Gönder


Kameriyede oturmuş karşımdaki okulun bahçesinde oynayan çocukları izliyordum. Sıcak bir gündü. Güneş çok parlak ışıklar saçıyordu yeryüzüne. Mavi ve pembe çiçekler açmış sarmaşıklarla sarılmış Kaymakamlığın kameriyesi bana rahatlatıcı bir serinlik sunuyordu. Okulun bahçesindeki çocuklar da ağaç gölgelerinde oynuyorlardı. Özellikle de iki ulu çınar gölgesinde toplanmışlardı çocuklar. İp atlıyorlar, koşuyorlar, şakalaşıyorlardı. Bugün Salı olduğundan odama pek uğrayan olmaz. Köylerden gelip de derdini anlatacak kişiler de Salı değil, ya pazartesi ya da Perşembe ve Cuma günlerini seçerler. Çünkü, Perşembe ilçenin Pazar kurulan günüdür. Köy arabaları pazartesi ve Cuma günleri gelir ilçeye Perşembe den başka. İşte, ben de bundan dolayı kameriyede biraz dinlenip derin düşüncelere dalayım istedim.biraz sonra bir sesle irkildim:
-Kaymakam bey, kaymakam bey.
Başımı çevirdim baktım. Yazı işleri Müdürü sesleniyordu bana. Saçları dökülmüş, oldukça göbekli ve iri bir burnu olan bu adam kırklı yaşlardaydı.
-Efendim, Murtaza Bey
-Size telefon var, Valilikten arıyorlar.
İşte, bugünkü çardak keyfi de buraya kadarmış. Neyse kalktım.Hızlı adımlarla ikinci kattaki ilk odaya daldım. Telefondaki Vali yardımcılarından biriydi.Her zamanki sıkıcı rutin işlerden bahsettik. Telefonu kapattık. Artık odadan ayrılamazdım. Oturdum koltuğa ve önümde duran imza kartonundaki yazıları okumadan birer birer imzaladım. Bir kahve söyledim ve içtim. Yazı İşleri Müdürü geldi. Oturdu bir şeyler anlattı. Dinliyordum ama bir yandan da sanki aklım başka yerlerdeydi. Müdür gitti. Ben de portmantodan ceketimi aldım. Ceketim koltuğumda sekretere önemli bir şey olursa beni cepten aramasını söyledim. Ve doğru eve gittim.



Sabah ilk iş olarak bir pastaneye uğradım. Bir fincan çay eşliğinde yöre peyniri ile yapılmış sıcak börekle nefis bir kahvaltı yaptım. Hafif sabah yeli esiyordu. Alnımdaki saçlar hafif kımıldıyordu. Vücudumu tatlı bir serinlik kaplamıştı. Çınarlara ve yol kenarlarındaki çiçeklere baka baka Kaymakamlık binasına doğru gidiyordum. Moralim iyiydi. Zaten, sabahları herkesin tersine çok yumuşak olurum. Gülümserim. Bazen çocuklara söz atarım, konuşurum. İşte, karşıdan bir çocuk bana doğru geliyor. Sarı saçları ve pembemsi yanakları ve mavi gözleri olan bir çocuk.
- Nereye böyle?
- ….
- Nereye gidiyorsun dedim sana.
- ….
- Yahu dilini mi yuttun?

Çocuk öylece bütün saflığı ile bana bakıyordu. Konuşmuyordu. Sonra sanki elleriyle bir işaret yaptı belli bellisiz. Biraz sonra yoluna devam etti. Geçip gitti. Ben de işe doğru yol aldım. Tapu binasını geçtim ve köşeyi döndüm. Kaymakamlığın girişi tam karşımdaydı. Giriş kapısından iki yanı manolya ağaçları ve güllerle süslü yoldan geçip odama ulaştım. Sekretere:
-Günaydın, Nur Hanım dedim.
-Günaydın, efendim dedi o da.
-Arayan soran var mı, Nur Hanım?
-Yok efendim.
Odama girdim ve masama geçtim. Dışarıyı seyre koyuldum. Biraz sonra bir şey fark ettim. Bahçe kapısından çocuk mu, adam mı, seçemediğim bir kişi girdi ve binaya doğru gelmeye başladı. Kolları bedenine göre uzundu. Kafası da iriceydi ve boynu sanki yok gibiydi. Yaklaştı, yaklaştı ve kayboldu. Biraz sonra ben de koltuğuma oturdum. Sümendeki yazıları karıştırmaya başladım. Kapının tıklanması ile kendime geldim.
-Gir, dedim. İrkildim. Karşımdaydı. İri kara gözleri vardı. Siyah kaşları, uzun çenesi vardı. Boyu 12 yaşlarında bir çocuğun boyu kadardı. Göğsünde sanki yastık varmış gibi şişlik vardı. Nefes alışı ve verişi duyuluyordu. Bu 35 yaşlarında bir adamdı. Elinde bir kağıt tutuyordu. Bana doğru yaklaştı:
-İyi günler, Kaymakamım. Ben bir dilekçe verecektim de.
-Nedir o? dedim.
-Efendim, ben özürlüyüm. Bana köyde kambur Ersin derler. Küçükken koç kakmış beni. Bana özürlüyüm diye iş vermiyorlar. Nereye gittiysem elime para sıkıştırıyorlar hemen. Ben para istemem, iş istiyorum. İşte, size dilekçe yazdım. Buyrun. Dedi. Elinden kağıdı aldım. Okudum.
-Sen şimdi git köyüne. On gün sonra uğra. Umut vermeyim ama belki bir şeyler ayarlanır senin için.
-Sağol Kaymakamım sağol. On gün sonra gelirim. Gelmem mi hiç? Dedi ve parlak gözleri neşe içinde odadan çıkmak üzere döndüğünde sırtındaki tümseği gördüm. Anlaşılan koç epey hırpalamıştı.adamı. Özürlü olmasına sebep olmuştu. Ve bu sebepten hiç kimse O’na iş vermemişti. Zaten, iş bulmak bu kadar zorken…

Ersin’in dilekçesine İl’e yolladım. Ordan da Ankara’ya gidecekti. Dilekçe. Bu arada ben de kendi etrafımda küçük bir araştırma yaptım ve yaptırdım. Ersin’in yapabileceği çok ağır olmayan iş olabilir mi diye. Genelde inşaat işleri çıkar bu ilçede. Bütün bekçi kadroları da doluymuş söylediklerine göre. Ne yapabilirdik ki.

Günler sonra odamdayım yine. Kapım çalındı. İçeri giren Ersin’di. Üzerinde eski moda İspanyol Paçadan bozma bir pantolon ve kahverengi bir gömlek vardı üzerinde.
-Merhaba, Kaymakamım dedi. Ben dilekçe verdiydim ya. Hani, siz de sana iş bulacağım dedin.
-Belki, dedim kesin söz vermedim. Zaten, bu devir iş nerde. Merak etme araştırma yaptım. İlçede her tarafa sordurdum. Ama, üzgünüm iş yok . Dilekçen Ankara’ya gitti. Belki ordan… bir umut işte.

Ersin’in gözleri bir an ışıltısını yitirir gibi oldu ama, yine eski ışıltısına döndü.

-Otur, Ersin Abi dedim. Ersin, benden 5-6 yaş büyüktü.

Masanın yanındaki koltuğa oturdu. İki çay söyledim. Sıcakkanlı bir insana benziyordu.Hareketliydi sanırım. Bana öyle geliyordu ki, köyünde de boş durmuyordu. Gariptir, ama Ersin’in öyküsünü dinlemek istiyordum. Oysa ben çoğu zaman başkalarının hayatlarını dinlemekten sıkılırım.

-Anlat Ersin Abi, köyde neler yaparsın? Çalışır mısın? Yalnız mısın? Annen baban sağ mı?

-Ben ilk çocuğum Kaymakamım. Doğduğumda ne kadar güzel bir erkek çocuğu demişler. Bembeyazmışım. Daha o zaman belliymiş kara kaşlarım. Annem babam da beni çok severlermiş. Hiç kucaktan indirmezlermiş. Günler geçmiş, ben büyümüşüm yürümeye ve konuşmaya başlamışım. Üçüncü yaşımı doldurduğumda annemle babam dedemlerden ayrı bir eve çıkmışlar. Altı-yedi koyun almışlar. Bir de dedem özellikle de annem için- annemi kızı gibi severmiş- bir tane düve vermiş. Ama babamla dedem pek geçinemezlermiş. Dedem babamın tembelliğinden yakınırmış hep. Batıracağından korkarak pek mal-mülk vermek istemezmiş. Neyse işte o düveyi vermiş işte. Bir gün annem beni avlumuzun gölgelik olan bir kenarına oturtmuş ve “sakın buradan bir yere gitme, oyna burada demiş” elime de peynirli yufkadan dürüm vermiş. Kendisi de koyunları sağmaya ağıla gitmiş. Annem zaten kaç koyun ki, hemen sağar dönerim diye düşünmüş. O arada ben de kalkmışım, hemen hafif yokuş olan avlumuzun az ilerisinde güdülmeye gitmek üzere toplanmış olan davar sürüsünün içine girmişim. Sürünün arasında dolaşırken bir koç gelmiş yanıma. Bir tosla yere devirmiş beni. Ben kalkamamışım. Orada bayılmışım. Bunu gören Zahide Hala-komşumuz- koşup gelmiş ve beni kucakladığı gibi bizim eve getirmiş.”Fadik, kız Fadik” diye olanca gücüyle ve telaşla bağırmış. Annem, korkuyla çıkmış ağıldan. Beni baygın görünce, elindeki süt bakracı yere düşmüş ve süt dökülmüş. Hemen eve almışlar. O zamanda doktor ne gezer, Kaymakam Bey. Reyhan koklatmışlar bana. Ben de ayılmışım. Sonra da normal günlük oyunlarıma dönmüşüm. Günler geçiyormuş. Bir gün annem beni banyo yaptırmak için soymuş. Alüminyum leğene oturtacakken bir şey fark etmiş. Benim sırtımda bir çıkıntı varmış. Annem eliyle dokunmuş oraya. Ben sesimi çıkarmamışım. Ama, annem babama seslenmiş. Babam yanımıza gelmiş. Bakmışlar beraber. Evet, ne yapacaklarını düşünmüşler. Ya çocuk sakat kalırsa, ya bu çıkıntı büyürse? Babam “Büyükyazı köyünde iyi bir sınıkçı-çıkıkçı var diyorlar. Getirtelim mi? Düzeltsin. “ Annem biraz düşünmüş. “Düzeltirse çağıralım. Ersin’im sakat kalmasın, demiş.
İki gün sonra sınıkçı-çıkıkçı gelmiş bizim eve. Benim soymuşlar.Adam, beni sedire yatırmış ve o güçlü elleriyle sırtımdaki çıkıntıya bastırınca ben duyduğum acıdan basmışım çığlığı. Evi inletiyormuş sesim. Adam, duygusuz bir şekilde alışmış olduğu işe devam etmiş. Ve kaburga ve sol kürek kemiğimi kırmış. Birkaç düz tahta ve bez parçalarıyla kırılan yerlerimi bağlamış ve ben yine bayılmışım. Reyhan koklatarak ve soğuk suyla beni ıslatarak ayıltmışlar. Günlerce o sargılarla dolaşmışım. Sonunda artık kırıklar kaynadı diye sargıları çıkarmış o adam. Talep ettiği epeyce çok bir para alıp gitmiş. Günler geçiyor ve ben büyüyormuşum. Bir gün annem bakmış ki, sırtımda yumruk gibi bir şey var. Bir de ne görsün, göğsümde de aynı yumruk büyük büyüklüğünde tümsek… Yıllar geçtikçe, ben büyüdüm ve bendeki kambur da büyüdü. O yüzden de bana Kambur Ersin dediler.
Başınızı ağrıttım. Kaymakamım, ben gideyim. Köy arabası gider şimdi.
-Ersin Abi, gene gel tamam mı? Söz sana vakit ayıracağım. Çünkü, seni gerçekten sevdim. Sıkıntılarını bana anlatabilirsin.

Ersin, gitti. Gerçekten iyi birine benziyordu. Kendine göre zeki bir insandı. En önemlisi çalışmak için iş istiyordu. Yani, bedavadan geçinmek için para, yiyecek, giyecek ve başka şeyler istemiyordu. Besbelli onurlu bir insandı. Özrüne rağmen aslında hayat doluydu. Öyküsünü bile anlatırken duygu sömürüsü yapmadan, açıkça ve açık bir yürekliydi. Severim böyle insanları. O yüzden de Ersin’le görüşmeyi, konuşmayı arzu ediyordum.


Bazlamaç köyüne gidecektim. Yeni yapılan İlköğretim Okulu’nun resmi açılış törenine katılacaktım. Kırmızı kurdele benim kesmem rica edilmişti. İlk değildi, ama coşkuluydum. Çünkü, oldum olası okulları sevmiştim. Eğitim benim özel alanlarımdan biridir. Kaymakam olmasaydım, mutlaka öğretmen olurdum. Bu köy Ersin’in köyüydü. Biraz da bu nedenden dolayı coşkuluydum. Ben makam arabanın arka koltuğuna yerleştim. İki araba da diğer müdürlerle dolmuştu. Ben önde onlar arkada düştük yola. Arabalarımız asfalt yolda ilerlerken yol kenarlarındaki tarlalarda çalışanları görüyordum. Sabah erkenden tarlalarına gelmişler. Biraz sonra anayoldan sağa saptık ve Büyükyazı 10 ve Bazlamaç 20 yazan tabelayı gördüm. Yolda hızla ilerken yol kenarlarında kavun-karpuz tarlalarına rastlıyorduk. Burada da insanlar kavunları, karpuzları çapalıyorlardı. Büyükyazı köyüne ulaştık. Burası kerpiçten yapılma tek katlı evleri olan bir köydü. Evlerin avluların meyve ağaçları vardı. İnsanlar yol kenarlarında bize bakıyorlardı. Bazıları el sallıyordu. Köyün sonuna doğru vardığımızda, arabadan indik. Bahçesinde erik, kayısı ve daha başka meyve ağaçları olan ilköğretim okuluna girdik. Öğrenciler okul bahçesinde iki sıra halinde bizim geçeceğimiz yol kenarlarında dizilmişlerdi. Beni görünce alkışladılar ve bayraklarını salladılar. Okul müdürü elimi sıktı ve hoş geldiniz dedi. Ben hemen çocukları serbest bırakmalarını söyledim. Böyle zamanlarda çok zorunlu olmadıkça özellikle de çocukların ayak üstünde bekletilmelerini pek sevmem. Bir şeyler ikram etmek istediler. Ama, acelemiz olduğu için ayaküstü çay içmekle yetindik ve kısa bir süre sonra yine yola koyulduk.
Bir süre sonra sağımızda solumuzda meyve bahçeler ve bağlar belirmeye başladı. Ağaçlar yolun bazı kısımlarında neredeyse tünel oluşturuyorlardı. Evet, sonunda Bazlamaç yazılı tabelayı okudum. Köye girdik. Köyün girişinde girişinde açacağımız okulun yeni binası vardı. Arabalardan indik. Muhtar karşıladı bizi. Bahçeye girdik. Bahçede minik bir futbol sahasıyla, bir voleybol ve okulun öbür tarafında da bir basketbol sahası vardı. Yeni dikildiği belli olan fidanlar vardı kalan kısımlarda. Okulun içini, sınıfları dolaştık. 3 sınıf ı ve bir öğretmenler odası olan küçük bir okuldu. Sanırım Okul Müdürü de öğretmenlerle aynı odayı kullanacaktı. Tekrar dışarı çıktık. Şimdi bütün hazırlıklar tamamdı. Son olarak okulun kapısına kırmızı kurdele bağlandı. Okulun bahçesi öğrencilerle köylü kadın ve erkeklerle bir cümbüş yerine dönmüştü. Önce öğrenci korosundan nefis türküler dinledik. Solo söyleyen bir çocuk dikkatimi çekti. “Yeşil ayna takındın mı beline” diye bir türkü söyledi. Sesi çok güzeldi. İleride sanatçı olabilir diye düşündüm. Muhtara:
-Adı ne bu çocuğun Muhtar dedim.
-Özer, hani size dilekçe veren bir Kambur Ersin var ya, işte O’nun küçük kardeşi.
-Yaa… Ersin’in kardeşi demek? Ne güzel sesi var. Peki, Ersin’i göremedim.Nerde o? Gelmedi mi?
-Ersin kuzu gütmeye gitti.
-Muhtar, Ersin nasıl biri? Neler yapar köyde?
-Ersin, çok çalışkan biri.Yazları tarlada, bağda, bahçede çalışır durur.
-Neyse, bunları sonra konuşalım. Şimdi kurdele kesme zamanı.

Pırıl pırıl bir tepsi içinde yöresel giysi içinde minik bir kız çocuğu makası bana getirdi. Makası aldım ve kurdeleyi tam ortasından kestim.
-Hayırlı olsun. İnşallah burada okuyan çocukların her biri çok iyi yerlere gelirler, dedim.
Bu olay törenin bitmesi demekti. Hep beraber sınıfları bir daha dolaştık. Sonra muhtar odasına gitmek üzere arabalarımıza bindik. Köyün içine doğru yol aldık. Köyün girişinde dört gözlü büyük bir pınar vardı. Her bir gözden sular fışkırıyordu. Akan sular bir gölette toplanıyordu. Gölet yosunlarla kaplanmıştı. Ama, yine yeşil su kendini gösteriyordu. Köyün ortasında bir yerde durduk. Tek katlı 3 basamaklı merdiveni olan bir eve girdik. Ev tek odadan oluşmuştu. Duvarda kırmızı sade kara nakışlı bir halı asılıydı. Yerde de duvardaki halının bir eşi seriliydi. Bana başköşeyi verdiler. Kendileri de karşımdaki sedire dizildiler. Müdürler ise benim yanımdaki boşluklara oturdular.
-Kusura bakmayın, benim şu sıralar ilgilendiğim bir kişi var. Muhtar, Ersin’i anlatın biraz .
-Ersin çok çalışkandır. Buzağılara çayır gerek, Ersin hemen koşar çayır biçmeye. Bostan bekler. Bekçi olur. Eşeğe binip gider dağlara odun getirir. Çocuklar içinde en büyük olduğu için her işi yapar. Yalnız, ağır işler hariç. Güzü yetmez, dedi muhtar
-Evlenmek istiyor. İş olmayınca ne yapsın garip. Aslında kendisi köyde bile olsun bakar hanıma. Ama işte, işsiz kimseye kim kız verir? Bir de Ersin kambur, dedi yaşlı ve sakallı biri.
-Ama, biz bazen şaka yaparız ona. Kızdırırız. O da sıkılır daralır ve bazen de ileri gider küfreder. Ama, doğrudur. Kolay kolay döndüremezsiniz sözünden.

-Evini bir ziyaret edelim, Ersin’in., dedim. Kalktık. Zaten yakınmış buraya ev. Dışarı çıkıp yolun karşısına geçtik. Hafif bir yokuştan sonra evin kapısındaydık. Biz kapıyı dokunmadan kapı açıldı. Karşımızda 60 yaşlarında beyaz yemenili ve eski bir pazen fistan olan bir kadın… Soran gözlerle bize bakıyordu.
-Fadik abla. Kaymakam Bey, sizi ziyarete geldi.

Kadın hemen içeri buyur etti bizi. Girdik içeri.Yemek yemiştik. Ama, soğuk ayranlara hayır diyemedik. Ohh ne kadar da güzeldi ayranlar.
-Teyze, nasılsın dedim.
-İyiyim Kaymakamım dedi. Sağol.
-Amca yok mu?
-Yok bağa gitti. Kaç çocuğun var teyze.
-Beş, ikisi erkek, üçü kız.
-Ersin, senin oğlun mu, teyze?
-He, iş arıyor, ama bulamıyor. Her yere gitti. İstanbul’a bile gitti. Ama kimse iş vermiyor. Çalışamaz diye…
-Merak etme. Oğluna iş bulacağız. Parası az da olsa. Tamam mı?
Sonra, kalktık. Sağlık ocağını, karakolu ziyaret ettik. İlçeye dönmek için yola koyulduk.



Günler geçiyordu. Yapraklar sararmaya, güz yüzünü göstermeye başlamıştı artık. Bunaltıcı ağustos sıcakları yerini okşayan güz yellerine bırakmıştı. Böyle sabahta kendime tatlı bir havanın ellerine bırakmıştım kameriyede. Birden karşımda Ersin’i gördüm.

-Gel dedim. Otur şuraya…
Karşıma oturdu.

-Seni, ben yanımda bir işe almak istiyorum. Kadrolu değil. Geçici işçi olarak. Hizmetli olarak çalışacaksın. Kaymakamlığın ufak tefek işlerini yapacaksın. Olur mu?

-Olur. Hiç olmaz mı Kaymakamım!

Sevinçten gözleri ne yapacağını şaşırdı. Ayağa kalktı. Tekrar oturdu. Sonra kalkıp elime sarılacak oldu.

-Sakin ol. Ben sadece görevimi yapıyorum. Minnet edilecek bir şey değil. Lütfen, otur yerine.



Epey kalabalık vardı Cami avlusunda. Ama, hiç kimseden ses çıkmıyordu. Biraz sonra İmamın herkese cenaze namazını kılmaya çağıran sesi duyuldu. Hep beraber namazı kıldık. Sonra herkes hakkını helal etti merhuma.
Ersin… Tam bir işe girmişken, tam yaşam sana da güldü derken… Nerden çıktı bu. Aramızdan ayrıldın. Çalışkandın. Ne istedimse hemen yerine getirdin. Yoruldum, demedin. Doktor söyledi. Damarlarını sıkıştırmış göğüs kafesindeki kemiklerin. Zaten, biraz uzun yol yürüdüğünde nefes alman sıklaşıyordu. Bir gün fenalaştın ve seni hastaneye yetiştirdik. Ve sabaha karşı seni kaybettik. Aklımda kalmadı. Daha başka rahatsızlıların da varmış. O koçun darbesi göğüs kafesinin organlarını sıkıştırmasına neden olmuş. İşte, bütün bunlar senin erken göçmene neden oldu.

Cenazeye köyü çıkışındaki mezarlığa götürdüler en sevdikleri. Son kez omuzlarda taşındı. Sonra bir söğüt gölgesinde eşilmiş mezara yatırdılar ve üstünü toprakla örttüler. Söğüdün serin gölgesinde uyuyacak
SON












Ömer Ilgaz



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6392
2 Firari Fırtına 4449
3 Mustafa Ermişcan 3862
4 Hasan Tabak 3562
5 Nermin Gömleksizoğlu 3202
6 Uğur Kesim 3056
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 3002
8 Sibel Kaya 2912
9 Enes Evci 2622
10 Turgut Çakır 2307

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1218 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com