Hikayeler

AZRAİL'LE CEHENNEM KONUŞMALARI
Okunma: 146
Kerem TEĞİN - Mesaj Gönder


Düşürdün aşkın narına
Karıştırdın küle beni
Atın yolun kenarına
Yar geçtikçe göre beni
 
Uykusuzluk… Ömrümün son on bir yılının trajedik özeti. Ve ben yine karanlığın kör saatlerinde yollardayım. Uyku problemimin olduğunu daha önce de söylemiştim. İçine düştüğüm bu insomnia girdabından kurtulmanın tek yolu, yatakta debelenmeyi bırakıp dünyanın en güzel arabasına, alnımdan terler akıtarak aldığım 98 model külüstürüm, atlayıp karanlığın, yolların ve yol üstü lokantalarının söylediği ezgileri dinlemek. Radyoda çalan türkü sebepsiz bir üzüntüye kapılmama neden olsa da dinledikçe dinleyesim geldi. Şehirden çıkmış, Malatya yol ayrımına kadar gelmiştim. Işıkları sönmüş, perdeleri çekilmiş, uyku kokan evlere bakıp bendeki laneti lanetliyordum. Eğer karanlığı iyi dinlerseniz size genelde korkunç şeyler söyleyecektir. Ama aynı zamanda bir Stockholm sendromu gibi sizi kendine bağlayacaktır. Arada bir uğradığım kamyoncular konağına sürdüm arabayı. Her zaman dışarıda oturan ve farklı coğrafyalara direksiyon sallayan şoförler buz gibi soğuktan olsa gerek her zamankinin aksine bu sefer içeride oturuyorlardı. Ben içeride oturmaktan sıkıldığım için dışarı çıkmıştım. Herkesin içeride olduğunu görünce keyfim kaçtı. Her seferinde beni kamyon ve tır şoförlerine gösterip onlara beni tanıtan Yakup abi de ocağın başında hummalı bir şekilde çalışıyordu. Bu akşam buradan bana sohbet çıkmaz dedim ve park ettiğim arabama doğru tekrar yürüdüm. O an gözüme ilişti. Kırk yaş üzeri bir abi, muhtemelen o da kamyoncu, bir ateş yakmış, başında oturuyor. Elinde bir odunla ateşi karıştırıp gözlerini ateşten ayırmıyor. Vazgeçtim gitmekten, adama doğru yürüdüm.
-Selamın Aleyküm, biraz ısınabilir miyim, diye sordum.
Kafasını kaldırıp bana baktı. Yaşına göre kilolu, kumral saçı ve bıyığı olan, kirli sakallı, zayıf yüzlü bir adam.
-Gel gardaş gel, dedi.
Ellerimi ısıtırken tesisin hemen arkasındaki tepenin ardından ay ışığının kocaman bir fener gibi tepeyi aydınlattığını fark ettim. Çevremiz ormanlık, hemen önümüzden şehirlerarası yol geçiyor. Elinde hiçbir şey yoksa bile otur manzarayı seyret. Secret Garden’in Nocturne klibindeki büyülü orman gibi bir yer burası. Ne zaman dışarı çıksam farklı duygularla beni evime yollayan Binbir Gece Masallarından çıkmış efsunlu mekan.
-Yolculuk nereye gardaş?
Ateş içimi ısıtmıştı. Sanki annem beni sarmış da, onun kucağındaymışım gibi bir sıcaklık… Ateş annemin kucağı gibiydi o akşam. Sorusunu duydum ama cevabı vermek için nedense biraz bekledim. Çünkü neredeyse her akşam aynı cevabı başkalarına veriyordum ve bundan çok sıkılmıştım. Ama gecenin bu soğuğunda içeride değil de dışarıda kalmayı tercih eden bu adam bana tuhaf bir şekilde yakın gelmişti. Bir cevabı hak ediyordu.
-Bir yere gitmiyorum. Uyku tutmadı sadece.
Güldü, ateşi karıştırmaya devam etti.
-Gecenin üç buçuğunda bir insanı uyku tutmuyorsa ya derdi vardır ya da hastadır. Sen hangisisin?
Benle konuşurken gözünü ateşten hiç ayırmadı. Cebinden tütün tabakasını çıkardı. Daha önce sardığı sigaralardan birini bana uzattı. Sigaradan nefret ederim. Ama bu sigara “Hadi sohbet edelim.” demenin bir başka yoluydu. Sigarayı aldım. Bir tane dudaklarının arasına sıkıştırdı. Elindeki odunun yanmış ucuyla sigarasını yaktı. Sonra sigarasını bana verdi sigaramı yakmam için. Alıp yaktım.
-Ne iş yapıyorsun?
-Öğretmenim. Senin yolculuk nereye?
-Ardahan
İkimiz de gürül gürül yanan ateşe bakıyorduk. Yüzüm sıcaktan yanmak üzereydi. Küçük birer taşın üstüne oturuyorduk. Ben taşı biraz geriye çektim. Sadece o an gözünü ateşten çekti.
-Hocam Allah’a inanıyor musun, diye sordu.
Tuhaf bir soru gibi geldi bana. Sormasının amacını anlamaya çalıştım. Öylesine sorulmuş olamazdı.
-Eğer Allah gerçekten var mı diye öğrenmek istiyorsan benim inanıp inanmamamın bir önemi yok. İnsan olmayan şeylere de inanır çünkü. Mesela sen uzaylılara inanıyor musun?
Kocaman bir kahkaha attı. Elindeki değneği ateşe iki kez küçük küçük vurdu.
-Komik adamsın vesselam. Yaklaşık on saat yolum kaldı. Yolda aklıma geldikçe gülerim artık.
Gülmesine sevinmiştim. Uzun yolculuklarda yalnız olmak zordu onlar için. Birilerini dinlemeye ihtiyacım vardı. Tanımadığım insanları dinlemek hoşuma gidiyordu.
-Sizin konuşacak çok şeyleriniz vardır. Anlatmak istersen dinlemekten mutluluk duyarım.
Daldı gözleri. Acı bir tebessüm belirdi yüzünde.
-Sen mutluluk duyarsın ama ben anlattıkça soluğuma bir taş tıkanıyormuş gibi oluyor. Nefes alamıyorum. Yine de istersen anlatırım.
Beni çok zor bir ikilemde bırakmıştı. Anlatmasını isterdim ama bu ona acı verecekse anlatmaması daha iyiydi. Cevap vermedim. Halimi anlamış olacak ki birden konuşmaya başladı.
-Sen hiç Azrail’i gördün mü hoca? Yo, cevap verme. Laf olsun diye soruyorum. Tabi ki görmemişsindir. Ama ben gördüm. Ama böyle kanatları olan bir melek veya canavar gibi korkunç bir yaratık gibi değil. Cennetvari bir huri adeta. Güzelliği gözlerini alıyor. Sana çok şirin görünüp sana istediğini yaptırıyor. Sen öylesine kendini kaptırıyorsun ki artık o ne derse yapıyorsun. Bir bakıyorsun gecen gündüzün o olmuş. Azrail normalde can alır. Ama bu canına can katıyor. Kalbin hop hop atıyor onu görünce. İçin içine sığmıyor. Dünyaları ayağına serebilecek kadar bağlanıyorsun ona.Sana, seni cennete götüreceğini söylüyor, sen de deli gibi peşinden koşuyorsun. Öyle bir koşuyorsun ki ona yetişmek için kan ter içinde kalıyorsun. Sonra bir bakıyorsun ta nerelere gelmişsin. “Allah’ım burası neresi?” diyorsun, “Ben nerdeyim?” Etrafına bakıyorsun birden yok olmuş, ortalıkta yok. Yalvarıyorsun ona, seni geri götürsün diye. Ayaklarına kapanacaksın yanında olsa. Diz çöküyorsun, secde ediyorsun, yerlerde debeleniyorsun, ağlıyorsun, inliyorsun ama bir türlü gelmiyor. Sonra bir bakıyorsun ortaya çıkıyor. Ama nasıl desem, o, sana melek gibi görünen huri kızı gitmiş yerine bir canavar gelmiş. Yanında korkunç bir yaratık daha. Bir kahkaha atıyorlar ki yüreğin kaldırmaz. Bunlar da kim diyorsun kendi kendine. Seni ait olduğun yere götürsün, o güzel huri kızı sana dönsün diye sesin kısılıncaya kadar yüreğin çatlayıncaya kadar bağırıyorsun. Ama nafile… Birken iki olan yaratıklar sana gülüp geçiyor. Bu karanlık seni tüketiyor. Tükeniyorsun, tükeniyorsun, tükeniyorsun. Ayşe diyorsun, Ayşe ne olur dön. Para istiyorsan para, sevgi istiyorsan işte mangal gibi yürek, ne olur gitme. Katilim olma, kıyma bize. Bu durumu kaldıramıyorsun artık. Bir girdabın içinde dönüp duruyor başın. Sonunda dayanamıyorsun ve cebinden çıkardığın komando bıçağıyla boğazını kesiyorsun.
Kanım donmuştu. Eliyle boğazında beş santim civarındaki derin kesik izini gösteriyordu. Gözleri hala ateşteydi. Ne diyeceğimi bilemedim. Ateşin içine düşecek kadar yakındım ama vücudumu bir titreme aldı. Hipotermi olmuşcasına titriyordum. Uzun süre ağzına almadığı sigarasından son fırtı çekip izmariti ateşe attı. Ayağa kalktı. Ayağı ateşteki bir odun parçasına çarptı. Üzerime küçük ateş parçaları gelince istemsizce geri çekildim. Omzuma dokunup
-Korkma hoca, cehennemi benim gibiler dolduracak. Siz cennette rahat rahat uyursunuz. Hadi Allah’a ısmarladık.
Zaman tünelinde hapsolmuşcasına arkasında bakakaldım. Lahut aleminde gezen bu esrarengiz adam mavi dorseli tırına bindiği gibi gecenin soğuğu içinde kayboldu. Ondan geriye karanlığa bıraktığı egzos dumanı kaldı.
-



Kerem TEĞİN



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6465
2 Firari Fırtına 4508
3 Mustafa Ermişcan 3979
4 Hasan Tabak 3636
5 Nermin Gömleksizoğlu 3263
6 Ömer Faruk Hüsmüllü 3134
7 Uğur Kesim 3107
8 Sibel Kaya 2974
9 Enes Evci 2674
10 Turgut Çakır 2349

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1709 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com