Romanlar

Gereği Düşünüldü 1
Okunma: 82
Melisa Ayla - Mesaj Gönder


   

    Duruşma




Mahkeme salonu son halini aldıktan sonra kırmızı kırmızı yakalı, cepsiz ve düğmesiz kara cüppeli, heybetli yargıçlar yerlerine geçtiler. Asık suratlarıyla dosta güven düşmana korku salan yargıç kurulu salondaki hemen herkesin yüreğinde saygıyla karışık bir korku dalgası esmesine sebep olmuştu. Mahkeme duvarı soğuk olur derler. Ağır ceza mahkemesinin duvarları adeta buzdan yapılmış gibiydi...
Nefes almaya korkan izleyiciler salonda esen zemheri ayazının etkisiyle buzdan heykele dönmüşlerdi. İnsanları donduran aslında biraz sonra yargılanmaya başlayacak olan olayın vahametinden çok, her haliyle yerden göğe kadar haklı gördükleri sanığın ağır bir cezaya çarptırılacak olma olasılığından kaynaklanmaktaydı. Çünkü bu sefer yasanın ve kamu vicdanının karşısında onları her zaman için ayaklar altına aldığı dillerde dolaşan paranın şımarttığı şirretliğiyle ünlü bir aile vardı. Herkesin ortak korkusu Karaların ne yapıp edip Zeynep’in en ağır ceza almasını sağlayacak olmasıydı. Buna ne yargıç, ne savcı ne de mazlumun hakkını zalime karşı korumak üzere oluşturulmuş olan yasalar engel olamayacaktı. Hatta paranın gücü karşısında çoğu dini vecibelerini karınca kararınca yerine getirdikleri halde Tanrı’ya gönderdikleri acil kodlu yanık yakarışların da yanıtsız kalacağını inanmak istemeseler de tövbeler eşliğinde akıllarından geçirmekten kendilerini alamıyorlardı. Bugüne kadar hep böyle olmuştu. Bundan sonra farklı olması için ortada hiçbir geçerli sebep görünmüyordu.
Yalnızca izleyiciler değil heybetiyle Ağrı Dağı’nı andıran mahkeme başkanının durumu da farklı değildi. Hatta omuzundaki son derece ağır yük hesaba alındığında içlerinde en acınası kişi olduğu bile söylenebilirdi. Sevmediği davalardan birine daha tanıklık etmekten pek hoşlanmış görünmeyen dik yakalı, kara cüppeli mahkeme başkanı bir süre salonu dolduranları göz ucuyla kontrol ettikten sonra sanığın getirilmesini emretti.
Yargıcın baş işareti üzerine mübaşir dışarı çıktı. Kapının önünde elindeki kağıttan yüksek sesle içeri beklenenleri okumaya başladı. Sanık çok geçmeden iki bayan polis memurunun yedeğinde elleri önden bağlı olarak içeri girdi. Çok garip ama yasa adamları yine yasa gereği takılması takdir edilen kelepçe denen aksesuarın bazılarına ziynet eşyası gibi yakıştığını düşünürdüler. Bunun nadir de olsa tersi olabiliyordu. İşte bu çok nadir durumlardan biri şu an karşılarındaki on dokuz yaşındaki kız çocuğuydu.
Kelepçe bu kıza yakışmamıştı. Hem de hiç yakışmamıştı. Kesinlikle iğreti bir işkence aleti gibi duruyordu üzerinde. Ne çare cürmü meşhut olarak yakalandığı için yine yasa gereği takılmıştı. Takılmak zorunda olduğu için takılmıştı. Davacı taraf dışında duruşma salonunda hazır bulunanların istisnasız hepsi böyle düşünüyordu. Bunu mat bakışlardaki acımayla karışık şaşkınlık dalgalarından anlamak mümkündü.
Zeynep mahkeme kurulunun karşısındaki sanık bölümüne aynı memurların refakatiyle geçer. Yerine geçince elleri çözülür. Bayan güvenlik görevlileri elleri arkada bir adım geriye geçer ve ayakta beklemeye başlar. Sanık son derece durgun görünmektedir. Yüzünde yalnızca pişmanlık ya da hüznün değil hiçbir duygudan en ufak bir belirti yoktur. Mahkeme salonuna değil bir kır bahçesine gelmişti sanki… Onun bu durumu mahkemedeki herkesin dikkatini çekmişti. En çok da başkan Salih’in…
Ardından savunma avukatı, konuyu müzakere ettiği birkaç kişiye eşikten dışarıda beklemelerini işaret ettikten salona geçerek kendisine ayrılan yere oturur. Duruşmaya pek hevesli görünen davacı taraf yerini çoktan almış düğün sahibi havasıyla sanık ve avukatının gelmesini beklemektedir.
Ayşe gördükleri karşısında pek mutlu olmamıştı. Onun yerinde kim olsa aslında aynı şeyleri hissederdi. Nasıl hissetmesin ki… Davacı tarafın avukatları karşısına geçmiş, sahibinden aldığı kemiğin hakkını vermek için sabırsızlanan çoban köpekleri gibi davanın başlamasını beklemekteydi. Bu halleriyle ağacı kesen baltanın sapına benzetmişti onları. Bir insan bu kadar nasıl alçalabilirdi bir türlü anlam veremiyordu. Onların bu halini görünce müvekkilinin alacağı hiçbir cezanın önemi kalmıyordu. Bu tür davalarda adet olduğu üzere ordu halinde gelmişlerdi. Ayşe dördünü de tanıyordu. Meslek yaşamı boyunca yolları istemeden de olsa birkaç kez kesişmişti. Hepsi de Kara ailesinin birbirinden mahir hukuk tetikçileriydi.
Kendisi mahkeme tarafından verilen zorunlu avukatlık görevini yapmak için buradaydı. Davayı kazanamayacağını çok iyi biliyordu. En fazlasından alacağı cezayı biraz olsun hafifletmek için uğraşacaktı. Bu hezimeti daha önce birkaç kez yaşamış ya da yaşayan arkadaşları olmuştu. Bu yüzden pek memnun değildi içinde bulunduğu durumdan. Zeynep de böyle bir şey talep etmemişti. Kendini savunmaya niyeti yoktu. Karalar karşısında yapabileceklerinin oldukça sınırlı olduğunu on dokuz yaşına karşın çok iyi hissediyordu. Ne kanun ne kamu vicdanı para karşısında kazanamazdı.
Genelde bu tip görevlendirmelerde dostlar alışverişte görsün he-sabı, yalandan bir savunma yapılırdı. Tamamen dostlar alışverişte görsün hesabı… Bu tür duruşmalarda her iki tarafın avukatları da rolünü mükemmel bir şekilde ezberlemiş tiyatro oyuncuları gibi hareket eder, kesinlikle kendilerine yazılmış kader senaryosunun dışına çıkmaya çalışmazlardı. Mahkemenin savunma tarafına tahsis ettiği ücret ve zaman yetersizliği zanlının aklanması için çoğu zaman yeterli olmuyordu. Şimdi de sonucun farklı olacağını sanmak fazlasıyla hayal olurdu.
Zorunlu bir görevdi ve hiçbir getirisi yoktu. Avukatların en sev-medikleri görevlerden biriydi yani. Bu türden görevlerde duruşmadan önce davayla ilgili doğru dürüst araştırma bile yapılmazdı. Tembel öğrenci gibi dosya ana hatlarıyla bir kere gözden geçirilir, Öylece girilirdi duruşmaya. Bugün de öyle olması gerekiyordu. Ama bu sefer başkaydı. Ayşe’de bu değişikliği yaratan dava dosyasının içeriğiydi. Zeynep’in yaşadıkları, yaşamak zorunda kaldıkları ilgisini çekmişti. Kadınlık hisleri avukatlık beklentilerine baskın çıkmıştı ilk defa.
Salih de böyle bir mahkemeye başkanlık etmekten sanıldığı kadar mutlu görünmüyordu. Bu tür davalarda vicdanının sesiyle kitabın hükmü arasında yaşamak zorunda kalacağı çelişki canını yakıyordu. Hele bu seferki fazlasıyla yakacağa benziyordu. Karşısındaki on dokuz yaşında bir kızdı. Daha çocuk denecek yaşta… Tahkikat dosyasına göre konuşmak gerekirse melek kadar temiz bir gençti. Okul başarısı iftihar edilecek düzeydeydi. Böyle bir kızın ağır cezada işi neydi? Kendi kızı gözlerinin önüne geliyordu bu tür davalarda. İşte o zaman eli ayağına karışıyordu.
Savcı da huzursuzdu. Aslında onun işi daha zordu. Başkana göre daha genç olduğu için kızı da doğal olarak çocuk yaştaydı. Dokuz on yaşlarında… Şimdilik bir sorun yoktu. Gücü kuvveti yerinde, makam mevki sahibi biriydi. Ailesini rahatlıkla koruyabilirdi. Ama ya başına böyle bir iş gelse ve ailesini yalnız bıraksa, küçük İnci’sinin aynı kaderi paylaşmayacağını, Allah korusun bugün Zeynep’in bulunduğu yerde olmayacağını kim garanti edebilirdi?
Bir savcı olarak, mesleğinin gereği okumak zorunda olduğu iddia-namede Zeynep’in en ağır ceza almasını talep edecekti. Cürmü meşhut bir suçtu sonuçta. Mesleğinin doğası böyle olmasını gerektiriyordu. Üstelik ortada bir de itiraf vardı. Kapı gibi… Sonuç neredeyse belli sayılırdı. Böyle bir davada sanığın kurtuluşu diye bir olasılık mümkün değildi. Bugüne kadar böyle bir şey görülmüş, duyulmuş değildi. İşinin zorluğu işte bu noktada ortaya çıkıyordu. Ama yaptığı araştırmalara dayanarak vicdan mahkemesi bunun böyle olmaması gerektiğini haykırıyordu. Karşısında sanık sandalyesinde oturan Zeynep yerden göğe kadar haklıydı. Değil ona cezaların en ağırını istemek, mümkün olsa iftihar madalyası verilmesini isterdi. Bundan en ufak bir kuşkusu yoktu. Ama biraz sonra vicdanının isyanına rağmen tam tersini yapmak zorunda kalacak, bir kere daha içinden geldiği gibi değil de yasaların buyurduğu gibi en ağır ceza verilmesini yasa adına talep edecekti.
Her mesleğin zorluğu olur da savcılarınki gibi olamazdı hiçbiri. Bunu en iyi o ve onun gibi vicdanlı savcılar anlayabilir, hatta anlamaktan öte en acı şekilde yaşardı. İyi olmak, iyi olmaya çalışmak bu alemde her zaman yetmiyordu. ‘Keşke cürmü meşhut tecavüzcülere bile iyi halden ceza indirimi uygulayanlar kadar gamsız tasasız, meselesiz gerçeksiz biri olsaydım.’ diye kendi kendine hayıflanıyordu. ‘Keşke onlar gibi vidanı kör, basireti bağlı biri olsaydım…’
Salon duruşma için hazır duruma geldikten sonra gazeteciler dışarı çıkarılır. Olaya olduğundan çok daha fazla ilgi gösteren gazetecileri çıkarmak kolay olmaz. Alışkanlıkları üzere at sineği gibi yapışmışlardı duruşma salonunun ahşap zeminine. Mübaşir bir adım uzaklaştırdıkça iki adım yaklaşıyorlardı. Haksız da sayılmazlardı. Son zamanlarda bütün ülke neredeyse geçim sıkıntılarını, futbol fanatizmini hatta siyasi ayrılıkları bir tarafa bırakmış Zeynep cinayetine odaklanmıştı. Bu tür haberler reytingi tavan yaptırıyordu. Basın ve medya için reklam gelirlerini besleyen reyting bütün değer yargılarının üzerinde yer alıyordu. Bir poz, bir poz daha derken… Başkanın son buyruğu üzerine salonu boşaltmak zorunda kaldılar.
Maktul Ankara’da pek makbul sayılmayan esnaflardan biriydi. He-men herkes az çok tanırdı. Ama ne tanıma… Alengirli işleri olduğu kulaktan kulağa söylenmekteydi. Nerde bir pis iş var, altından o ve benzerleri çıkıyordu. Bunu kanıtlayacak somut bir kanıt bugüne kadar tam anlamıyla ortaya konmuş değildi. Hakkında kaçakçılık, tehditle mal edinme, ihaleye fesat karıştırma gibi bir iki şikayet olmuşsa da kanıt yetersizliğinden herhangi bir hüküm giymemişti. Her seferinde ne hikmetse suçu üstlenen birileri çıkıp davanın düşmesine sebep oluyordu. Hal böyle olunca Ankara’nın şerefli esnaflarından olma ünvanını koruyordu ister istemez. Zaten mahkeme kurulunu ifrit eden de bu durumdu.
Zeynep sanık sandalyesine oturur. Hayatında ilk defa mahkeme gördüğü için bir parça tedirgin olmakla beraber başına gelecekleri kabullenmenin rehavetiyle sakin görünmekteydi. İddianame okunurken çevreyi gözlemlemeye başladı. Kulağına çalınan yarısını anlayamadığı sözler moralini bozmaya yetmiyordu. Artık hiçbir şeyin önemi yoktu. Yaşadıklarından sonra mahkeme salonu bile gerdek odasından bin kere daha romantik geliyordu. Bunu anlamak için kendisi gibi genç kız olmak gerekiyordu.
Savcı iddianamesini okur:
‘Suçun sanık tarafından işlendiği eldeki kanıtlara ve sanığın itirafıyla sübut bulmuş olmasına rağmen mezkur olayla ilgili olarak hazırlanan dava dosyasındaki şahit beyanlarına göre sanığın işlediği cürmü uzun zamandan beri tasarladığı ve gerdek gecesinde fiiliyata geçirdiği ve defalarca öldürme kastıyla vurmak suretiyle işkence yaptığı anlaşılmaktadır. Bu durum muvacehesinde sanık Zeynep Akar’ın cinayeti uzun süre tasarlamak suretiyle taammüden işlediği;
Olay yeri incelemesi ve adli tıp verilerine göre suç aletini defalarca kullanarak maktule işkence ettiği;
Olayın oluş şekli, sanık ve tanık ifadeleri ile elde edilen veri ve ka-nıtlar birlikte değerlendirildiğinde eylemin tasarlanarak ve kin ve nefret saikiyle işlendiği anlaşılmakta;
Zanlının yargılamasının mahkemenizce icrası ile eylemlerine uyan TCK’nın ilgili maddeleri uyarınca cezalandırılmasına, hakkında tutukluluk uygulamasını devamına kamu adına talep ve iddia olunur.’
Her ne kadar kamu adına dense de mahkemedeki herkes, Karaların paralı avukat çetesi hariç, kamunun böyle istemediğini biliyordu. Aynı kamu bu davada Ayşe’nin cürmü meşhut bir suça katılmış olmakla beraber aslında nefsi müdafaa sonucu bu eylemi işlediğine inanıyordu. İnanmaktan öte biliyordu. Ve aynı kamu eğer Ayşe kendisine oynanan oyuna karşı gelmeyip yanlışlıkla bir cinayete karışmamış olsaydı, bütün kişilik hakları üstelik ömür boyu bir yatakta tecavüze uğrayacaktı. Ayşe kendisini kurban etme pahasına kaderine karşı gelmekle sadece mahkeme salonundakilerin değil, davayı uzaktan yakından takip eden herkesin kızını kurtarmıştı. Bundan sonra en azından bir süre maddi manevi birtakım güçlerine güvenerek kimse genç kızların hayatına kolay kolay egemen olmaya çalışmayacaktı. Bu bir rüya kadar kısa bile olsa genç kızlar için, genç kızların anne ve babaları için kolay elde edilemeyecek bir kazanımdı.
İddianameyi içi kanayarak okuyan savcı bir ara Zeynep ile göz göze gelince yalvarır gibi ‘Ne yapayım kızım. O kadar çok şikayet dilekçesi ve tanık ifadesi var ki. Buna göre hakkında idam istemediğime dua et. Pezevengin adamı parayla tutmuş hepsini belli… Çoğu olayı görmediği halde ifade verme ve yalancı tanıklık yapma yarışına girmişler. Üç beş kuruş avanta için nasıl boyunlarını kıracaklardı bir görseydin. Ağaç baltaya ben senin beni kestiğine değil sapının benden olduğuna üzülüyorum demiş ya, bu iş de aynen öyle kızım. Hepsi bir yana bir de kendini savunmak istemeyişin... Bu durumda yapacak fazla bir şey yok.’
Zeynep karşısındaki müşfik adamın bakışlarından dilinden dökülen-lerin dışında asıl demek istediklerini anlamış gibi kara küçük gözlerini utangaç titremelerle kırpıştırarak karşılık verdi ‘Önemi yok.’ diyordu gözleriyle ‘Kaderimi yazan mesajımı anlamıştır. Gerisinin hiç önemi yok.’
Karşısında ‘Adalet mülkün temelidir.’ vecizesinin yer aldığı duvarın önünde yüksek bir kürsü vardı. Kürsüde ortada en yaşlısı olan ve duruşmayı onun yönettiğini sandığı bir yargıç, ayrıca iki yanında yine cüppelerinden yargıç olmaları gerektiğini düşündüğü biri kadın, diğeri erkek iki kişi daha. Sağ tarafında uzak köşede kavruk yüzü gülmeyen bir adam daha. Biraz önce hakkında bir sürü suç isnat eden adam… Avukatın dediğine göre o da savcı olmalıydı.
Kapı kenarında duran mübaşir, bir adım gerisinde nöbet bekleyen polis memurları ve yine en arkada üç dört sıra halinde mahkemeyi izlemeye gelenleri incelemeyi gerekli görmedi. Salonda derin bir sessizliğe eşlik eden meraklı bir bekleyiş egemendi.
Sağ tarafta kendi avukatı Ayşe, önünde zayıf bir brifing çantasıyla tek başına oturmaktaydı. Düşünceli görünüyordu. Onu yasa gereği devlet göndermişti. Avukat tutacak parası yoktu. Olsa bile Karaların korkusundan hangi avukat savunmaya yanaşırdı ki? Paranın olduğu yerde ahlak ve namus adı verilen değer yargılarının, adaletin ve Tanrı korkusunun olmayışına dair söylentiler bugün burada bir kere daha tecelli ediyordu.
Onun karşısında bulunan yerde dört avukat vardı. Günlerce aç bırakılmış dört aslan gibi üzerine atılmayı bekleyen dört canavar... Davacı taraf dedikleri avukatlardı. Hepsi de kendisini yiyecekmiş gibi vahşi bakışlarını üzerine dikmişlerdi. Ama bu bakışlar sanıldığının aksine Zeynep’te en ufak bir korku yaratmıyordu. Zerre kadar bile… Ne kadar inanılmaz gelse de buz gibi gerçekti. Aç aslanların kafesine düşmüş kınalı kuzuda korkudan eser yoktu. Yaşadıklarından sonra mahkemenin vereceği en ağır karar bile armağan sayılırdı onun için.
İddianame okunduktan sonra başkan Zeynep’e haklarını anlattı ve savunma yapıp yapmayacağını sordu. Zeynep ne derlerse kabul edeceğini ancak bunların hiçbirinin önemli olmadığını söyledi. Başkan genelde alışık olmadığı bu yanıta karşı sözlerine açıklık getirmek isteyince avukat Ayşe söz istedi. Başkan uygun görünce durumu açıklamaya çalıştı.
‘Sayın yargıç, anlaşılacağı üzere müvekkilim yaşına göre dayanılması çok güç birtakım olaylar yaşamak zorunda kalmış. Bir genç kızın kaldıramayacağı derecede… Takdir edersiniz ki bu durum, genç ruhunda telafisi mümkün olmayacak ağır bir travmaya yol açmış ve kendisi henüz bu travmanın etkisinden kurtulamamıştır. Kendisini savunmak istemeyişi bu yüzden anlayışla karşılanmalıdır efendim. Ben müvekkilim adına gerekli savunmayı yapmaya çalışacağım.’
Başkan sözü uzatmasına izin vermedi:
‘Cezai ehliyeti olmadığını mı demek istiyorsunuz?’
‘Hayır sayın yargıç. Müvekkilim böyle bir şeyi talep etmemektedir. Yalnızca kaybedecek bir şeyi kalmadığını düşünmektedir. Ve yaşamak zorunda kaldıklarından sonra alacağı cezayı önemsememektedir. Ölümü görenin hastalığa razı olması mantığıyla yani… Hatta müvekkilim benim bile savunma yapmamı istememektedir. Benim kendisi adına savunma yapmamı uzun bir süre reddetmesine karşın annesinin yardımıyla kendisini şimdilik razı ederek davayı üzerime alabildim.’
Başkan elini ağzına siper ederek bir süre iki yanındaki yargıçlarla olayı müzakere etti. Sonra savcıya bir şeyler söyledi. Salonda derin bir sessizlik egemendi. Kimse ilk söz alan olmak istemiyor, böyle bir şeye teşebbüs etse bile sert mizaçlı bir görünüme sahip başkanın izin vermeyeceğini düşünerek cesaret edemiyordu.
Olayın şaşkınlığını atlattıktan sonra sanığa seslendi:
‘Sanık Zeynep.’
Bu söz avukatın söz hakkının bittiğini anlatıyordu. Avukat Ayşe itiraz etmeden yerine oturdu. Zeynep ayağa kalmıştı bu sefer. Zeynep sakin tavırlarıyla yargıcın sorularını bekliyordu. Durumuna bakılırsa hakkında idam kararı bile verilse öpüp başının üzerine koyacaktı.
‘Kızım,’ diye söze başladı başkan.
Seni savunmakla görevli avukat hanımın sözlerine ne diyorsun?’
‘Aynen kabul ediyorum, efendim.’
Kısadan kesmişti sözü. Uzatmanın anlamı olmadığını düşünüyordu. Diyelim ki uzatsa ne değişecekti? Zavallı baş yargıç bile ne kadar aciz görünüyordu karşısında. Karalar karşısında eli kolu bağlı olduğunu neredeyse haykırıyordu bakışlarıyla. Haksız da sayılmazdı. Bu davada içinden geldiği gibi beraat kararı vermeye kalksa kendini memleketin en ücra köşesinde bulması işten değildi. Karaların siyasi bağlarının ne kadar güçlü olduğunu bilmeyen yoktu memlekette. Bu haliyle Zeynep kendisini baş yargıçtan çok daha avantajlı hissediyordu. Öyle ya karşısındaki çete dört avukatla gelmişti mahkemeye. Bir bu kadarı da dışarıda bekliyor olmalıydı. Tanıkları düşünmek bile istemiyordu. Adı gibi emindi böyle olduğuna. Oysa kendisi avukat tutacak paraya bile sahip değildi. Hepsi bir yana babası olacak adam bile arkasında durmuyordu. Bundan sonra kaybedecek ne vardı? Ne olabilirdi?

Avukat Ayşe yasanın kendisine tahsis ettiği biriydi. Ücretini fazla mesai kapsamında devletten alacaktı. İstese kılını kıpırdatmayabilirdi. Belki Ayşe Hanım öyle görünmüyordu. Ama bu yalnızca bir şanstı. Ayşe, kadınlık hislerinin etkisiyle özellikle yardım etmek istiyordu ona. Bir kadın olarak Zeynep gibi genç kızların hakkının yendiğini düşünüyordu. Ne yazık ki davacı çete karşısında şansı neredeyse yok gibiydi. Ceplerine girecek paranın hayaliyle Zeynep’in en ağır cezayı alması için ne gerekiyorsa yapacaklardı. Adı gibi emindi buna. Daha duruşma salonuna gelmeden her şeyi ayarlamış olmalıydılar. Hatta bununla yetinmeyip cezaevinde onu anasından doğduğuna pişman edeceklerdi. Bunu bilmek için evliya olmaya gerek yoktu. Bu konuda adliye arşivlerinde yüzlerce, hatta binlerce mahkum şikayeti mevcuttu. Duruşma tamamen göstermelikti. Öyle olduğuna inanıyordu Zeynep. Ama varsın öyle olsundu. Onu yok sayan bir canavarla ebedi yaşamaksa devletin cezaevinde yaşamak daha onurlu ve huzurlu olmalıydı…
Yalnızca kadın olduğu için, kendi yarattıkları inanç ve törelerden aldığını sandığı yetkiye dayanarak kendisini ömür boyu köle yapmayı erkeklik sanan bir insan müsveddesine alabileceği en büyük dersi vermişti ya… Bu korku belki bundan sonra birçok kadının yaşamını kurtaracaktı ya… Gerisinin ne önemi vardı?
Yargıç neden savunma yapmak istemediğini bir de onun ağzından öğrenmek niyetindeydi. Bir yargıç olarak her zanlının hatta suçlunun bile kendisini savunmaya hakkı olduğuna inanıyordu. Dolayısıyla suçu sabit bile olsa birinin mahkeme karşısında kendisini savunmak istememesine bir anlam veremiyordu. Bir suçun sabit olması onu işleyenin cani olduğunu göstermezdi her zaman. Biraz da galiba aşağı yukarı aynı yaşlarda bir kız çocuğuna sahip olması yargıç yüreğini yumuşatıyordu.
Aslında şu anda mahkemede olanların büyük bir kısmı Zeynep fark etmemiş olsa bile yargıçtan savcıya, güvenlikten mübaşire, katibe hatta izleyicilere kadar herkes Zeynep’ten yanaydı. Ama kitapta yazanlar ne yazık ki Zeynep’i suçlu buluyordu. Suçu sabitti ve itiraf etmişti. Yalancı tanıklar da cabası… Bu yüzden ağır cezada yargıç karşısındaydı. Buna adaletin sosyal sapması denebilirdi. Ama bugün mahkeme duvarları içinde olup da bir şekilde yargılama sürecine dahil olan herkes kitabın aksine Zeynep’in elini kolunu sallaya sallaya dışarı çıkmasından yanaydı.
‘Savunma yapmak en doğal hakkın kızım, biliyorsun sanırım?’
‘Biliyorum sayın yargıç.’
‘O halde neden kullanmıyorsun bu hakkını? Tamam belki kanıta gerek duyulmayacak kadar suçun sübut bulmuş olabilir. Ama bu her şeyin bittiği anlamına gelmez.’ Sonra Zeynep’in anlamsız bakışları üzerine anlamadığını düşünerek açıklamaya çalıştı. ‘Yani yadsınamaz biçimde kesinleşmiş. Üstelik itirafın da var. Ama belki nefsi müdafaadır, belki kazaen olmuştur. Bunu sen bile bilemeyebilirsin. Biz işte bunun için varız. Kanıtları değerlendiririz, tanıklara başvururuz. Davacı ve davalıları dinledikten sonra karar veririz.’
‘Haklısınız sayın yargıç.’
‘Peki o zaman savunacak mısın kendini?’
‘Hayır sayın yargıç, savunmayacağım.’
‘Nedenini kısaca söyler misin evladım? Adalete mi inanmıyorsun yoksa?’
‘Yok efendim estağfurullah… Öyle bir şey aklımın ucundan bile geçmedi. Ama karşıdakilerin gücünü çok iyi biliyorum. Karakterlerini de. Ankara’nın yarısı aleyhimde tanık olmuştur eminim. Bu koşullar altında ne yapsam nafile. Ayşe Hanım elinden geleni yapacaktır zaten. Aslında ona da gerek yoktu. İstemediğim bir yaşama mahkumiyetten kurtulmuşum. Eğer bundan sonra böyle bir şeye yeltenenlere bir mesaj verebildiysem ne mutlu bana. Bu aşamadan sonra yani kazandığım zaferin yanında bana vereceğiniz mahkumiyet ödül sayılır benim için.’
Yargıç bu konuşmanın amacından taşarak istenmeyen sonuçlar yaratacağını düşünerek mahkemeye geçmeye karar verdi. Daha fazla ısrar etse bir yargıç olarak taraf tuttuğu şeklinde yorumlanabilir ve bu durum mahkeme sürecine gölge düşürebilirdi.
Nasıl olsa kendisine soru yönelttiğinde istemese de savunmasını yapmış olacaktı. Sonuçta olayı aydınlatmak ve iddiaları açıklığa kavuşturmak için bizzat ve ilk olarak cürmü işleyene yani Zeynep’in ifadesine başvurmak zorundaydı. Gerisini olayların akışı belirleyecekti. Dolayısıyla şimdilik en azından bu ayrıntıya fazla takılmamak geriyordu.
‘Tamam kızım, şimdilik dediğin gibi olsun bakalım.’
Çok geçmeden korktuğu başına gelmişti. Davacı taraftan vahşi bir isyan çığlığı yükselmişti. Şahin’di bu sesin sahibi. Davacı tarafın şahini:
‘İtiraz ediyorum sayın yargıç.’ diyordu tehdit kokan bir ses tonuyla. ‘Sanık işlediği cinayete zafer havası vermeye çalışmakta. Rahmetli müvekkilimin saygın iş adamı kimliğine kamu nazarında gölge düşürmeye çalışmakta. Sözlerini geri almasını talep ediyoruz.’
‘Evet haklısın Şahin Bey.’
Zeynep’e dönerek:
‘Duydun söylenenleri kızım. Sen ne kadar kabul etmesen de saygın bir iş adamı olarak tanınan maktul hakkındaki son sözlerini geri almanı istiyorum.’
‘Size ve mahkemenize saygısızlık olarak değerlendirmeyin sayın yargıç ama asla… Sonuçta burada suçlu sandalyesinde oturuyorum değil mi? Hesaba bir suç daha eklersiniz, olur biter.’
Başkan içinden ‘Yerden göğe kadar haklısını kızım. Olanak olsa seni değil mahkum etmek, insan hakları ödülü bile verirdim sana.’ dediyse de mesleki konumu nedeniyle seslendiremedi. Ama bacak kadar çocuktan böyle ayaküstü bir savunma duymaktan son derece mutlu olmuştu. Doğru söylüyordu aslında. Başkası olsa bu sözleri mahkemeye saygısızlık olarak kabul eder, yerin dibine sokardı. Ceza veremezdi belki ama rezil ederdi milletin önünde. Ama yapamadı. Haklıydı çünkü. Üstelik zaten ağır cezadan yargılanıyordu. Sözde saygın bir şerefsizin onurunu düşürmekten birkaç gün daha cezasına eklense ne olacaktı? Öyle ya… Şahin de iyi bozulmuştur ama diye iç geçirirken göz ucuyla bakmayı ihmal etmedi. Tahminlerinde haklıydı. Pancara dönmüştü hırsından… İçinden ağız dolusu gülmek geliyordu ama yapamazdı. Bir süre bu durumun alaycı bir gülümseme şeklinde dudaklarına yayılmaması için mücadele etti. Allah’tan salondaki hemen hemen herke aynı halde olduğu için içine düştüğü durumu sezen çıkmadı.
Davalı Zeynep on dokuz yaşındaydı. Mahkeme başkanı ifadesine başvuracağı sanığın künyesini okurken, bu on dokuz yaş salondaki istisnasız herkesi duygulandırmıştı. On dokuz yaşında bir kız çocuğunun böyle bir olaydan dolayı ağır ceza mahkemesinde işi neydi? Bu nasıl bir kaderdi? Kaderi yazan her kimse vicdanına neden danışmamıştı? Bu sorulara mahkemedeki tek bir kişi bile yanıt bulamıyordu. Yanıt bulamayanlar inançlarının zedelenmemesi için salondaki sütunları saymak, ceplerini karıştırmak ya da tespih çekmek gibi anlamsız hareketlerle oyalanarak kendilerini unutmaya çalışıyorlardı.
Liseyi yeni bitirmişti. Üniversiteye hazırlanıyordu. Hatta son zamanlarda içinde bulunduğu durumdan en kısa zamanda kurtulmasına vesile olacağını düşünerek memurluk sınavlarına çalışmaya başlamıştı. Onu yakından tanıyanlar okuma aşkıyla nasıl dopdolu olduğunu yadsımaya gerek bırakmayacak biçimde biliyordu. Bu yüzden de bunun gerçekten böyle olup olmayacağı yönünde kendi kendilerini sorguluyorlardı iç dünyalarında.
Mahkeme başkanı Salih her yargılamada kendinden pay biçerdi. Salih Bey öyle iyi hale yatan sapıkların, tecavüzcülerin oyununa gelerek ya da başka hesaplarla insanlık düşmanlarına iyi hal indirimi yapan yargıçlardan değildi. Asla olmamıştı. Adaletin ortaya çıkması için kılı kırk yarardı. Kader mahkumları noktasında olabildiğince esnek davranmaya çalışırdı karar verirken. Ama bu seferki bir başkaydı. Böyle davalar hiç hoşuna gitmiyordu. Eldeki kanıtlar elini kolunu bağlıyordu. Kendisinin de bir kız çocuğu vardı. Ve bu yaşta bir kızın böyle bir eylemi gerçekleştirebilmesinin ne kadar zor bir olay olduğunu bizzat kendi kızıyla kıyaslama suretiyle tahmin edebiliyordu.
Kendi kızı, fare görse boynuna atılan kızı Özge’nin çocukluğu geliyordu birden gözlerinin önüne. Koca kız olsa da hala aynı korkaklığı devam ediyordu ya… Bir böcekle bile mücadele edemeyen, henüz hayatın yükünü bile omuzlamamış Özge’nin ileride birini öldürebileceği… Tanrı yazdıysa bozsun… İçi titredi birden. O zaman aynı Tanrı Zeynep’e neden yazmıştı böyle bir kaderi? Yanlışlıkla yazmışsa bile neden bugüne kadar düzeltmemişti hatasını? Mümkün olamazdı o yaşta bir kızın bu kadar büyük bir olayı becermesi. Değil böyle bir şeyi duymak, gözüyle görse gene inanmazdı. İnanamazdı.
Karşısında sanık sandalyesinde, iki yanında polis eşliğinde mevcutlu oturan Zeynep’in işi neydi ağır ceza mahkemesinde? Beceremez de polisler yalan mı söylüyordu? Adli tıp gaipten mi uyduruyordu? Savcının iddialarının gerçeklerle ilgisi yok muydu? Yanlış yere mi tutuklamışlardı? Hepsi bir yana kendi itirafı bir okul müsameresinden alıntı olamazdı ya…
Davacı tarafın avukatlarına dönerek olayı açıklamalarını istedi. Dört avukat önce kendi aralarında kısa bir durum değerlendirmesi yaptı. Sonra aralarından seçtikleri biri ayağa kalkarak söz aldı. Bu, Ankara’nın en tanınmış avukatlarından Şahin Bey’di. Elli yaşlarındaydı. Şeytani kişiliği yüzündeki derin gölgelerden seçilebilen ve çevresinde pek makbul sayılmayan biriydi. Yakından tanışıyorlardı aslında. Daha önce birkaç duruşmasında yine Kara ailesini savunma görevi üstlenmişti. Aile avukatı sayılırdı Karaların. Mahkeme kurulu tarafından yakından tanınan biriydi.
‘Sayın yargıç, davacı taraf olarak öncelikle sizin de buyurduğunuz gibi sanık Zeynep’in dinlenmesini talep etmekteyiz.’
Şahin bütün servetini ve ününü Kara ailesine borçluydu. Tanrı için elleri çok boldu Kara ailesinin. Daha önce katıldığı ve akladığı davalardan sonra yüzünü hep güldürmüşlerdi. Bir zamanlar kentin ucuz semtlerinde salaş bir ofis sahibiyken, bugün Ankara’nın en lüks semtlerinde bir eli yağda bir eli balda yaşıyorsa bunu velinimeti Kara ailesine borçluydu. Ve bu gerçeği asla aklından çıkarmıyordu. Şimdi de istedikleri sonuca ulaşabilmek için elinden geleni yapacaktı. Zaten zor görünmüyordu. Sanık sandalyesinde oturan kız, olay anında yakalanmış ve suçunu ayrıntısına kadar itiraf etmişti. Bütün sorun onu Karaların şanına yakışacak bir cezaya çarptırmaktı. Gerisini zamanı gelince beyefendi nasıl olsa düşünürdü. Dört duvar arasında yaşayacaklarını kendisi tahmin bile edemezdi.
Daha önce ne olmazları olur kılmıştı. Sonuçta hayrına yapmıyordu. Hayrına diyenlerin bile biraz irdelense öbür dünyada götü kurtarmak için yaptıkları anlaşılırdı. Yoksa fakiri fukarayı, garibi gurebayı kim iplerdi. Düşünse Tanrı düşünür, baştan adam gibi yaratırdı onları. Tanrılar kullarını düşünmedikten sonra Şahin mi düşünecekti. Parayı veren düdüğü çalardı onun kitabında. Karşılığını aldıktan sonra karayı ak, şeytanı melek diye savunmakta bir beis görmüyordu. Yeter ki cukkası dolsun. İpten adam alırdı. İşin içinde Karalar varsa, babasının katili bile olsa bu kararı değişmezdi.
Diğer avukatlar da aşağı yukarı aynı düşüncedeydiler. Recai, Özcan ve Faruk… Kara ailesini çok iyi biliyorlardı. Elleri çok açıktı ama aynı zamanda hata yapanı affetmezlerdi. Yani onlar için bir duruşmaya çıkmaya niyetlenen avukatın başına gelebilecekleri baştan hesaba katması gerekiyordu. Bir yanda elde edeceklerinin şehveti, diğer yanda kaybedebileceklerinin korkusu davacı avukatlarını yırtıcı birer aslan haline getirmeye fazlasıyla yetiyordu.
Karaların davasını kabul etmek için hukuk bilimini yalamış yutmuş olmanın yanında, değirmen taşı gibi daşşak da gerekiyordu. Evet Karalar emeğinin karşılığını asla esirgemeden veriyorlardı. Tamam ama yazının bir de turası vardı. Eğer işlerini yapmaya kollarınızı sıvamışsanız, kaybetmek diye bir olasılığınızın olmadığını çok iyi bilmelisiniz. Mafya denen insanların yasalara baskın gelmeleri işte bu tavizsiz tavırları sebebiyleydi.
Devlet olsa hata yapanı mahkeme eder, yetinmez insan hakları ayağıyla ona bedavadan avukat tahsis eder. Şimdi olduğu gibi… Yine yetinmez yasalar arasına bir yığın hafifletici olasılık serpiştirir. Ceza vermenin yanında bilerek ya da bilmeyerek hataya düşmüş her vatandaşını aynı zamanda kazanmaya çalışırdı. Ama Karalar için tek olasılık olabilirdi. Beyninize yiyeceğiniz kurşun. Hatta bazen mezarınız bile olmayabilirdi. Üzerinde yaşamayı planladığınız lüks bir dairenin temelinde kimsesiz bir ceset de olabilirdiniz.
Yirmi sekiz yaşında, çiçeği burnunda bir avukat olan Ayşe bütün bunlara vakıftı. Bu davayı kabul etmesinin en büyük sebebi feminist tarafı olmasıydı. Yoksa böyle bir şeye asla cesaret edemedi genç kız yüreği. Bütün bunlar açıkça itiraf edilmiyor, dil ucundan kaçanlar ise alelacele hukuki söylemlerle ört pas ediliyordu.
Kendi tarafında umut kırıntısı denebilecek olasılıklardan hiçbiri söz konusu değildi. En azından şimdilik… Karşı cepheden şu ana kadar kapısını çalan olmaması Kara ailesinin henüz bu tarafta bir tehlike görmediği anlamına geliyordu. Kendisini adamdan saymıyorlardı yani. Doğrusu bu amansız mücadelede Ayşe de kendine pek güvenmiyordu. Tek başına nasıl mücadele edecekti karşısındaki avukat ordusuyla emin değildi. Her şey bu kadar meydandayken…
Ortama egemen olan kapkara bulutlara karşın sanık sandalyesinde başı dik oturan Zeynep, kendini adsız bir kahraman olarak görmekten alamıyordu. Maddenin şımarttığı bir pisliğe pabuç bırakmamıştı. Az şey miydi bu? Azıcık akılları olsa hemcinsleri için ne hikmetler gizliydi bu olayda. Maddi tamahın gözünü körelttiği ahmak babalar, etkisiz elemandan farkı olmayan, hepsinden daha fenası bu durumlarını kader sanan zavallı analar için…
İnşallah bundan sonra kendilerine danışma zahmetine girmeden kızlarını satmaya ve nikahla gizledikleri iğrenç emellerini yaşama geçirmeye niyetlenenler ayaklarını denk alacak ve bir kere daha düşünmek zorunda kalacaklardı. Vicdanın ve insafın bütün direnmelerine karşın böyle bir tecavüz gerçekleşse bile bu işte parmağı olanlar ölüm korkusuyla artık huzur içinde başlarını yastığa koyamayacaklardı. Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Az şey miydi bu?
Onun için kendini savunmayacaktı. Sonu isterse idam olsun. Umurunda bile değildi. Namusuyla yaşamış, şerefiyle ölmüş olurdu. Namus ve şeref her neyse artık…
Mahkeme başkanı daha fazla beklemenin, davacı avukatının talebi de ortadayken, anlamı olmadığına hükmederek duruşmaya başladı.
‘Zeynep kızım.’
Zeynep adını duyar duymaz ayağa kalktı. Mahkeme salonu tam bir ölüm sessizliğine bürünmüştü. Hazır bulunanlar nefes almaya çekiniyor-lardı, tanık olacakları hiçbir şeyi kaçırmamak için. Yalnızca başkan ve kürsünün önündeki daktiloyu dans ettiren yazmanın yaşadığına hükmedilebilirdi:
‘O gün yaşadıklarını ta başından itibaren bize bir anlat bakalım.’






Melisa Ayla



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6406
2 Firari Fırtına 4461
3 Mustafa Ermişcan 3886
4 Hasan Tabak 3578
5 Nermin Gömleksizoğlu 3214
6 Uğur Kesim 3065
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 3022
8 Sibel Kaya 2924
9 Enes Evci 2632
10 Turgut Çakır 2314

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:713 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com