Romanlar

Gereği Düşünüldü 2
Okunma: 71
Melisa Ayla - Mesaj Gönder


         Zeynep’in Yaşadıkları




Kitabın yazdıklarından çok karşısında duran yargıçlar kuruluna, savcıya, hatta iki yanında bekleyen polislere daha çok güvenen Zeynep’te telaştan eser yoktu. Adının duyulmasıyla birlikte anında ayaklanmıştı. Ama bunu korkudan değil adalete saygısından yapmıştı. Her şeye rağmen adalete güveniyordu. Aç, susuz yaşanırdı belki ama adaletsiz mümkün değil…
‘Aslında bilindik bir hikaye sayın yargıç. Bir kere daha anlatmak ağırıma gidiyor.’
‘Olsun kızım sen anlatacaksın biz dinleyeceğiz ki karar verelim. Bir de senin ağzından duyalım olanları bakalım. Hem işin orasını bize bırak istersen…’ Önündeki dosyayı kastederek devam etti: ‘Daha önce savcılığa anlattıkların önümde duruyor. Mahkeme böyle olur. Kendini savunmak istememen, benim sana soru soramayacağım anlamına gelmez. Ben bu salondaki herkese soru sorabilirim. Ve sorduklarıma adaletin tecellisi adına herkes cevap vermekle yükümlüdür. Aynı zamanda doğruları söylemekle... Sanık olduğun için ilk sırayı sana veriyorum. Anlat bakalım. Bir kere de senin ağzından dinleyelim olanları. Belki böylece daha önce anlattıklarında unuttuğun, bilmeden atladığın ya da bizim göremediğimiz noktalar varsa, ortaya çıkar.’
Salih bugün bir ağır ceza yargıcı gibi davranamıyordu. Ağır ceza yargıcı gibi davranmak içinden gelmiyordu daha doğrusu. Mahkeme kurulunun fark etmesini istemiyordu yalnızca. Mahkeme sürecinde doğru olmazdı böyle bir durum. Adalete gölge düştüğü izlenimi yaratabilirdi. Zeynep’in yerinde bir başkası olsa, yerin dibine sokardı. Ne demek bir daha anlatmak zoruna gidiyormuş? Röportaj mı yapıyoruz burada tiyatro mu diye başlar, eşekten düşmüşten beter ederdi.
Daha önce bir biçimde ağır ceza mahkemesinde bulunmuş ya da mahkeme sürecine tanık olmuş olanlar da bu aşamada yargıcın kükremesi gerektiğini biliyordu. Bir ağır ceza yargıcının bu kadar sakin olması normal koşullarda pek hayra alamet sayılmazdı. Ama şimdi durum başkaydı. Onun için kimse bu olağanüstü durumun üzerinde durmaya niyetli değildi.
Ağır cezada yargılanan tutuklular bazen çekecekleri cezanın bir kısmını mahkeme salondaki muamele ile öderlerdi. Böylece edepsizlikleri de yanlarına kar kalmazdı. Bugün böyle olmuyordu. Davacı tarafın dışında salonda bulunan herkes yasaya karşın Zeynep’in yanındaydı. Ve yine herkes olmayacağını bile bile yargıcın beraat kararı vermesi için dua ediyor ve Tanrı’dan bir mucize bekliyordu.
‘Liseyi yeni bitirdim. Okulda gayet başarılı bir öğrenciydim. Ama boyu devrilesi o herifin bana göz koyduğunu anladığım andan itibaren daha bir asıldım okula. Tek kurtuluşumun iyi bir bölüm kazanmak olduğunu biliyordum. Kazanabilirsem alıp başımı gidecektim buradan. Devlete sığınacaktım. Bu aşkla okul ikincisi olarak mezun oldum.’
Salih gülmemek için kendini zor tutuyordu. Boyu devrilesi dediği adamın boyunu bizzat kendisi devirmişti.‘ Ellerine sağlık daha neyini devireceksin be kızım?’ diye kendi kendine mırıldandı.
Yalnızca Salih değildi o esnada gülen. İzleyicilerin içinde bayan olanların hemen hepsinin yüzlerinde acı bir istihza belirmişti. İyi okunduğunda bu çizgiler ‘Nereye gideceksin kızım?’ diyordu. ‘Kız başına sana izin verir mi ahlak ve namus havarisi geçinen bu toplum?’ Son cümlede yüzlerde tarifi olanaksız karanlık gölgeler belirmişti. ‘İki günde aç köpekler gibi parçalar seni erkek milleti. Bakma sen onların namus cinayetleri işlediklerine…’ Ama bütün bu derin anlamlar yüzlerde kaldı. Kimse mırıldanamadı bile.
Davacı avukatı Şahin, sanık Zeynep’in merhum müvekkili hakkında biraz önce sarf ettiği edebe aykırı söz üzerine itiraz etmeye yeltendiyse de mahkeme başkanının yüzündeki alaycı ifadeden çekinerek şimdilik dinlemede kalmayı daha uygun gördü. Ama içinden ‘Hoşuna mı gitti lavuk?’ demeden de kendini alamadı.
‘Amacım üniversite okumaktı dediğim gibi. Girdiğim deneme sınavlarından o kadar yüksek puanlar alıyordum ki, öğretmenlerim bana kesinlikle kazanır gözüyle bakıyorlardı. Hukuk okumak istiyordum sayın yargıç. Belki ileride sizin gibi yargıç olmak...’
Nezle olmuş birini andırmaya başlayan sesine duygusal bir boğukluk geldiği için konuşmakta zorlanıyordu.
‘Benim ne günahım vardı sayın yargıç? Benim ne eksiğim vardı? Doğuştan suçlu mu yaratılmıştım? Yalnızca kız olduğum için kendi kararımı kendim veremeyeceksem, yaşamanın ne anlamı vardı? Okumak istiyordum yalnızca. Hırsızlık yapmak, namussuzluk yapmak ya da cinayet işlemek değil. Ama bu nasıl yazgıysa bugün ağır ceza mahkemesinde yargılanan bir tutuklu olarak bulunuyorum karşınızda.’
Başını önüne eğdi. İçli içli ağlıyordu. Omuzlarındaki ürkek dalgalanmalar ağlamaktan utandığını yönünde bir izlenim uyandırıyordu salondaki şaşkın bakışlarda. Gördükleri manzara karşısında bütün gözler bulutlanmıştı. Bundan en çok başkan sıkıntıya düşmüştü. Bir şey söyleyecekti ama tarafsızlığına halel gelmemesi için ses tonundan olaydan etkilendiğini kimsenin anlamaması gerekiyordu. Yasalardaki boşluklardan biri de yargıcın tarafsızlığı sorunuydu. Böyle bir olayda tarafsız olmak başlı başına adaletin ırzına geçmekten başka ne anlama gelirdi?
Salih bir süre önündeki dosyayı karıştırdı. Önemli bir şey arıyormuş gibi ciddi bir hava takınmaya çalışıyordu. Böylece içinde kopan fırtınayı bastırabilmek için zaman kazanacaktı becerebilirse. Savcı ve diğer yargıçlar da başlarını önlerine eğmişlerdi. Onların durumu da pek farklı sayılmazdı. Gözlerinden sızan isyan çığlıklarını adalete gölge düşmemesi için gizlemeye çalışıyorlardı.
‘Dualarım bile kabul olmadı sayın yargıç. Halbuki öyle içten dua etmiştim ki, hem de günlerce. Mazlumun duası kabul olur diye duymuştum. Ben mazlum değil miydim? Benim duam kabul edilmeyecekse kiminki kabul edilecekti? Dualarım kabul olmadığına göre belki kız olduğum için mazlum değildim. Söylenenlere göre erkeğin cennetten kovulmasına sebep olan şeytanın yoldaşı olarak yaratılmışız. Tanrı bile bu yüzden yani, beni sevmediği için dualarımı kabul etmiyordu.
‘Sonuçta sayın yargıç benden on beş yaş büyük azgın bir tekenin yatağına tecavüz mahkumu olarak gidiyordum. Benim hükmüm doğarken verilmiş, ilahi adalet kalemini kırmıştı. Bana yüce mahkemeniz ne ceza verirse versin, kaderin kestiği cezanın yanında hükümsüz kalır. İşte onun için kendimi savunmak istemiyorum sayın yargıç. Onun için…’
Şahin söz istedi, heyecanla ayağa kalkarak: ’İtiraz ediyorum sayın yargıç. Maktul yaşamda olmayan ve kendisini savunamayacak olan müvekkilime hakaret etmektedir.’
‘Tamam, kabul edildi. Kızım sen de kelimelerini biraz seçmeye çalış. Biliyorum senin yaşında birinin yaşadıklarının altından kalkması çok zor ama burası da mahkeme...’
Böyle demekle birlikte gözlerindeki anlam bambaşkaydı. ‘Kızım’ diyordu bakışlarıyla. ‘Ben de aynı görüşteyim. Elimde olanak olsa azgın teke dediğin gavatın leşini bile idama mahkum ederdim. Ama ne yazık ki yasa adamıyım. Ve önümdeki kitaplar elimi kolumu bağlıyor. Hem öyle bir bağlıyor ki emin ol senin bileğindeki kelepçeler bile onların yanında kurdele kalır.’ Meselenin asıl ironik tarafı Salih’in bakışlarındaki mors alfabesine benzeyen imayı Zeynep’in ruhunun derinliklerinde hissetmesiydi. Salih için bu bile yeterdi. Hissetsin ki gönül koymasın, vermek zorunda kalacağı ceza karşısında.
Kızın haklı olduğunu bile bile böyle bir çıkış yapmak zorunda olmak, Salih’in mesleğine olan saygısını tüketiyordu. Artık emekli olma zamanı geldi diye düşünüyordu. Daha fazla dayanamayacaktı yorgun yüreği, yanlış kararlar vermeye.
‘Özür dilerim sayın yargıç. Dikkat ederim bundan sonra. Biraz da bunun için aslında konuşmak istemiyordum. Başıma gelecekleri düşündükçe kendime hakim olamıyorum. Tekrar özür dilerim. Okutmadılar beni sayın yargıç hep birlik olup. Ben kafama koymuştum okumayı ama olmadı. Ne pahasına olursa olsun okuyacaktım. Beceremedim. Gücüm yetmedi. Eğer üniversite sınavına girebilseydim, direnecektim sonuna kadar. Hayalimdeki mesleğe ilk adımı atacaktım. İzin verselerdi eğer. Ama olmadı. Sınav günü eve hapsettiler beni. Kapıyı üzerimden kilitlediler. Bir fare gibi ne kadar çabaladıysam, ne kadar çırpındıysam kar etmedi. Çıkamadım dışarı, giremedim sınava.’
Bu sefer iri damlalar halinde yaşlar dökülüyordu gözlerinden. Değdiği yeri alev alev yakan erimiş kurşun damlalar…
‘İtiraz ediyorum sayın yargıç, sanık duygu sömürüsü yaparak yüce mahkemeyi aldatmaya çalışıyor.’
Şahin’in bu sefer itirazı kabul edilmedi.
‘O kadar da değil, itiraz kabul edilmemiştir. Bu kız tiyatrocu değil ki istediği zaman ağlasın. Anlattıklarına bakılırsa ağlaması gayet normal… Kızım sen de duygularına egemen olmaya çalış. Ağlayacak daha çok zamanın olacak.’
‘Biliyorum sayın yargıç, ömrümün sonuna kadar cezaevinde ağlayacak daha çok vaktim olacak.’
Başkan kullanmış olduğu bir kelimenin henüz yargılaması bitmemiş bir davanın sonucunu hissettirmesinden memnun olmadı. Yanlış anlaşılma olasılığını kaldırmaya çalıştı:
‘O anlamda demedim evladım, sen de hemen yanlış anlama. Beni de sıkıntıya sokarsın sonra. Bak daha mahkemenin başındayız. Biz yargıçlar bile mahkemenin sonucunu tam olarak kestiremeyiz. Kimse kestiremez. Kitap mahkeme yöntemini göstermiş. Tanıkları dinleyeceğiz. Şikayetleri ve savunmaları dinleyeceğiz. Kanıtları inceleyeceğiz. Sonra toplanıp aramızda müzakere edeceğiz. Kitabın gösterdiği yoldan giderek bir karara varacağız. Üstelik tek başıma vermeyeceğim kararı. Yasa bana bile güvenmiyor tek başıma. Mahkeme kuruluyla birlikte… Ben mahkeme sabaha kadar sürmeyecek, bir süre sonra bitince ağlarsın ya da istersen gülersin demek istemiştim.’
‘Ziyanı yok sayın yargıç. Beni bu aşamadan sonra hiçbir şey ağlatamaz da üzemez de. Yargılama sonucu yalnızca iki seçeneğim olduğunu herkes biliyor. Biri idam diğeri ağır hapis... İdam cezası infaz edilmediğine göre… Daha neden etkileneyim, neden üzüleyim? Sonuçta şeriatın kestiği parmak acımazmış. Devlete de boynumuz kıldan incedir. Yeter ki devlet vatandaşları arasında eşit olsun, adil davransın…’
‘Biz onun için varız yavrum. Bak devlet sadece senin için kaç kişi görevlendirmiş. Yazmandan mübaşire, güvenlikten avukata, savcıdan yargıca kadar… Hatta böyle zorlu mahkemelerde devlet sadece bana da bırakmamış kararı, üç yargıç görevlendirmiş. Üstelik yargılama süreci her aşamasında halka açık… Sen şimdi bunları bir kenara bırak bakalım da konumuza dönelim. Seni kim ve neden hapsetmişti eve? O olayı anlat bakalım bize.’
‘O günün bir gün öncesinden beni eve kilitlediler. Annemle babam yani… Kafama koyduğumu yapacağımı biliyorlardı. En iyi onlar biliyordu. Çünkü beni çok iyi tanıyorlardı. Ama onların niyeti beni bir tecavüzcünün gerdek yatağına müebbet mahkum etmekti. Ama olmadı işte. Olmadı. Bundan sonra da olmayacak!’
Bu sefer de gülme kriziyle çalkalandı duruşma salonu. Zeynep iki gözü iki çeşme gülüyordu. Yargıçlar ve savcı birbirlerine baktılar. Hepsinin gözü başkandaydı. Fakat başkan on dokuz yaşında bir kızın yaşadıkları karşısında iç dünyasında çıkması olası fırtınaları tahmin edecek olgunluktaydı. Bir süre sesini çıkarmadı. Eğer akli dengesini yitirmediyse nasıl olsa bir süre sonra geçerdi. Öyle de oldu. Zeynep herhangi bir uyarıya meydan vermeden devam etti:
‘En azından bunu becerdim. Elde edeceği avantanın hayaliyle sarhoş babam ve yaşamı boyunca onun sözünden çıkmayan ve kendi olmayı beceremeyen garip anama karşın becerdim. Dualarımı kabul etme tenezzülünde bulunmayan, bununla yetinmeyip başıma gelecekleri bildiği halde bana en ufak bir kurtuluş umudu bırakmayan bunların Tanrısına karşın başardım. Benden sonrakilere ders olsun. Bundan sonra hiçbir sapık parasına ve gücüne güvenerek gencecik kızlara tecavüze yeltenmesin! Eğer bu korkuyu tecavüzcülerin yüreğine koymayı başarabildiysem, isterseniz asın beni sayın yargıç. Darağacı benim için cennetten gönderilmiş Tuğba dalı olabilir ancak.’
‘İtiraz ediyorum sayın yargıç. Sataşma var. Sanık müvekkilime hakaret ederken toplumun inançlarına da saygısız bir ifade kullanıyor.’
Neden olduğunu çözemediği halde başkanın içinden yükselen bir ses Zeynep’in haklı olduğunu haykırıyordu. Fakat o kadar yıl okumasına karşın karşısında sanık sandalyesinde oturan lise mezunu kız kadar cesur değildi bu konuları açığa vurma noktasında.
Evet bir yanı hak vermiyor değildi. Ortada bir mazlum varsa o da bu kız olmalıydı. Belli bir yaşa gelince evlenmek gelenek olmuştu. Bir yere kadar gerekliliğini kabul ediyordu ama aradaki yaş farkı göz ardı edilemezdi. Üstelik insanı insan yapan özelliklerden biri de iradesiydi. Ceza takdir ederken bile sanığın suçu özgür iradesiyle bilerek mi kazaen mi işlediğine bakarak karar veriliyordu. İradesini kullanamayanların ceza sorumluluğu bile kalkıyordu.
Bu kızın iradesi ve gönlü evlenmekten yana olsa bile maktulden yana değildi. Bunu anlamak için kahin olmaya gerek yoktu. İstemiyordu. Ve tutanaklara bakılırsa, bunu taraflara defalarca ifade etmişti. Okumak istiyordu. Birinci önceliğiydi okumak. Okumak deyince akan suların durması gerekiyordu aslında. Ama dünyanın en mükemmel inancına sahip olduğunu söyleyenlerden biri kalkıp da Zeynep’ten yani okumasından yana olmamıştı.
Buna karşın bir de zorla evlendirilmeye çalışılmasının makul ve mantıklı hiçbir açıklaması olamazdı. Hepsi bir yana mazlum ve mağdur olduğu bu kadar açık ve kesin olan şu biçare kızın karşısında ettiği duaları Tanrı neden kabul etmemişti? Neden kabul etmemişti de beşeri bir mahkemenin insafına terk etmişti. Hani mazlumun duası geri çevrilmezdi? Yoksa meselede bizim bilmediğimiz bir şeyler mi vardı? Yani örneğin bu davada Zeynep’i maddi olanakları ve para delisi babasının tamahını kullanarak yatağına müebbet mahkum etmeye çalışan öküz mü masum ve mazlumdu? Zeynep’in yaşadıklarına bakılırsa Tanrı da ondan yanaydı. Bu nasıl olabilirdi? O zaman doğru neydi dünyada yanlış ne? Bu da ayrı bir sorun...
Ve şimdi burada Tanrısının arka çıkmadığı bir genç kıza mahkeme başkanı olarak tek başına nasıl arka çıkacaktı? Şimdi iyi mi olmuştu yani? Tanrı’nın dağıttığını temizlemek kendilerine düşüyordu. Ve bundan yargıçların hiçbiri mutlu değildi. Masum bir genç kızın duasını kabul etmek Tanrı’ya ne kaybettirirdi? Bu durumda sadece Kara ailesi kaybederdi. Yoksa Karaları karşısına almak Tanrı’nın işine mi gelmiyordu?
Böyle şeyleri düşünerek sanıkla aynı günahı işlediğini fark eden Salih, çok geçmeden kendine gelmeyi başardı. Daha ılımlı düşünmeye çalışıyordu artık. Ama bunu tam anlamıyla becerebildiğine pek inanmıyordu. Başaramayacaktı galiba… Manzara hiç iç açıcı değildi çünkü. Siciline cinayet suçu işlenen ve namusu kirlenen bu kızın beraat etse bile bundan sonra normal biri olarak yaşaması mümkün müydü?
Ya Tanrı mutlu muydu şimdi? Her şeyde bir hayır varsa bir cinayet ve tecavüzden oluşan bu sahnede nasıl bir hayır olabilirdi? Her işte bir hayır varsa, bu kızı zorla yatağına mahkum eden sözde kocası bir hayırsever miydi yani? Onu paranın şımarttığı bir sapığın yatağına iteleyen ana babası hayır alanında maktul ile yarışıyor muydu? Biz insanlar mı çok salağız ya da inandıklarımızın aslında gerçekle ilgisi mi yoktu? Tanrılar bu işin içinden çıkarmıyorsa, bir yargıç ve insan olarak kendisi nasıl çıkacaktı?
Mahkeme başkanı meslek hayatında çok nadir yaşamıştı bugün iç dünyasında yaşamak zorunda kaldığı fırtınayı. Bir yasa adamı, kız babası ve insan olarak içinden çıkamadığı mücadelelere sahne oluyordu zihni. Çok geçmeden yasa adamı tarafı ağır bastı. Davacı taraf haklıydı yasa önünde.
‘Kızım kendini savunurken elbette birilerini suçlaman normal. Ama kantarın topunu kaçırma. Tüm toplumun değerlerine karşı gelme. O başka bu başka.’
Zeynep yanıtını bir süre sesiz kalarak vermeyi tercih etti. Sonra kaldığı yerden devam etti. Gülme krizi artık epey geride kalmıştı.
‘Bütün isyan ve çabalarıma karşın hakkımda hüküm verildi, yani bu herifle sözümüz kesildi. Fakat benim elde tutulamayacağımı anladıkları için iki taraf da süreci hızlandırma noktasında karar almışlar. Benim haberim yok tabi… Konu komşuya rezil olmuştuk bir kere. Ayrıca eğer her şeye karşın beni evlendirirlerse kendimi öldüreceğimi anne babamın yüzüne bütün samimiyetimle haykırdığım için… Ben bir şey demişsem mutlaka yaparım. Beni tanıyanlar iyi bilir. Çok iyi bildiği için eline geçecek yağlı kemikten mahrum kalmak istemeyen babam, bir ay içinde düğünümüzü yapma kararı verdi.’
‘Yağlı kemik derken neyi kastettiğini biraz aç bakalım kızım.’
‘Babam uzun yol şoförüdür sayın yargıç. Son beş yıldan beri Karaların şirketi için çalışıyordu. Zaten tanışmaları oradan geliyor. Öğrenciyken lisede yani, beni güya gezdirmek bahanesiyle Karaların şirketine götürmesi de pazarlamaymış aslında farkına varamamışım o zamanlar. Herif beni fark edince Mondros anlaşması için müzakereler başlamış. Ama ne yazık ki okul ve derslerimle meşgul olduğum için başıma örülen çorabı yine fark edememişim. Yok eğer annem fark etti de engel olmaya çalışmadıysa ona da hakkımı asla helal etmiyorum. Bunu yüce mahkemenizin huzurunda açıkça söylüyorum.
Anlaşma sağlanınca iş beni baş göz etmeye razı etmekteydi. Ben okumak istiyordum, evlenmek değil. Edemeyince zora ve hileye başvurdular. Sonuç işte ortada… Ha bu arada babama verdikleri yağlı kemik kendi sürdüğü tırı satın almak oldu. Uydurma bir satma muamelesiyle hurda fiyatına ve çok uzun vade ile.’
Daha fazla devam edemedi. Mahkeme salonu birden bağırış çağırışlarla çalkalanmaya başladı. Olaya hemen müdahale eden görevliler Zeynep’in annesi Merve Hanım’ı hastaneye kaldırmak üzere salondan dışarı çıkardılar. Babası Abdullah da yargıçtan izin alarak refakatçi olarak peşinden seğirtti.
Kadının durumunu iyi görmeyen başkan Zeynep’e kendini iyi hissetmiyorsa ara verebileceğini söyledi. Fakat böyle bir araya yanaşmadı Zeynep. Ayılma bayılma olayını annesi hakkında yaptığı tespiti haklı çıkaran bir senaryo olarak yorumlamıştı. Doğrusu bu aşamadan sonra pek umurunda değildi annesi. Anlamıştı çünkü neden fenalaştığını. Mahkemedekiler de anlamıştı. Yargıç her şeye karşın annesine böyle davranmasının haksızlık olduğunu düşünüyordu. Ne olursa olsun annesiydi… Bu durum hakkındaki iyi niyetin erimesine sebep olabilirdi.
Belli etmemek için insanüstü bir gayret göstermesine karşın Zeynep de etkilenmişti olanlardan, ayrıca yorulmuştu. Bir an önce bitmesini istiyordu bu seremoninin. En iyisi kaldığı yerden devam etmekti. Devam etmek ve bir an önce bitirmek… Ve olayları akışına bırakmak…
‘Ne olduğunu anlayamadan kendimi nikah masasında buldum sayın yargıç. Zaman o kadar hızlı akmış, olaylar o kadar hızlı gelişmişti ki. Fırsatını bulsam kendimi öldürecek ya da kaçacaktım. Nereye, nasıl bilmiyorum ama kaçmaktı ilk planım. Fırsat vermediler. Her an başımda nöbet beklediler. Sonunda nikah da bitti.
Bu arada kendimi öldürmemin onların umurunda bile olmadığını hissediyordum aslında. Basın yayından aklımda kalanlardan yaptığım çıkarsamaya göre tecavüz ve işkenceye maruz kalan bir kadının kendini öldürmesi aslında aradıkları şeydi. Bir zaman sonra bu tipler tecavüz ve işkenceden kanıksamaktaydılar. Yeni avlar, yeni kızlara uzanmak için ayaklarına takılan bir engel olarak görüyorlardı peşlerinde takıldıkları eski sevgililerini. Benim durumum da bundan farklı olmayacaktı kendimi öldürseydim. Aslında her şeye karşın yine de bir kadın acizliğiyle bundan başkasını yapabileceğimi sanmıyordum. Olay buraya kadar nasıl geldi anlayamadım.
Yaşamımı ikiye ayırmak gerekirse gelin arabasına binmeden önce ve sonra diye ikiye ayırabilirim. Çünkü o arabaya bindikten sonra hayal ettiğim ve planladığım ancak bazen olanaksızlıktan bazen cesaret edemediğim için yapamadıklarımı nasıl yaptığımı anlayamayacak derecede kendimi kaybetmiştim. O aşamadan sonra sayın yargıç, ben, ben değildim. Bir daha da olamayacağımı biliyordum.’
‘Gelin arabasında seni bu kadar yoldan çıkaracak ne oldu?’
‘O gün bütün gün somurttum. Suratımdan düşen bin parçaydı. Ta baştan beri böyleydi. Bir gelinin böyle yapması elbette güzel bir şey değil. Ama zorla ve satılarak evlenen biri olarak zil takıp oynayamazdım. Siz olsanız istemediğiniz bir halde ve zamanda gülebilir misiniz?’
Zeynep yanıt almak için sormamıştı. Onun için ara vermeden devam etti. Yargıç da cevap veremeyeceği bir soruyla yüz yüze gelmekten kurtulduğu için derin bir nefes aldı.
‘O arabaya binmem bile yalnızca annemim ve kardeşlerimin rahatı bozulmasın diyeydi. Ama nereye kadar sayın yargıç? Herkesin bir tahammül sınırı var.’
‘Sayın yargıç evet dedikten sonra gelin arabasında ne sıkıntı olabilir? Duygu sömürüsü yapıyor. Hem ağlar, hem gider hesabı yani…’
Dur bakalım, söylesin de öğrenelim ne olduğunu. Söyle kızım nasıl bir sorun olabilir gelin arabasında?’
‘Söylemeye söylerim de nasıl inandıracağım onu bilmiyorum. Tanı-ğım yok ki.’
‘Şoför yok mu? Al sana tanık.’
‘O Karaların adamı. Doğruyu söylemez. Söyleyemez. Parçası kalmaz böyle bir hata yaparsa.’
‘İtiraz ediyorum sayın yargıç. Müvekkilimi öldüren kendisi… Bir de nasıl tehdit ve şantajla itham edebilir. Bu yaptığı başlı başına bir suç…’
‘Bak bunda haklısın. Böyle bir şey varsa kanıtlanması gerek. Kızım duydun değil mi konuşulanları? Ya söylediklerini kanıtla ya da suçlayıcı ifadeler kullanma.’
‘Kanıtlayamam sayın yargıç. Onun için kendimi savunmak istemi-yorum. Siz sordunuz diye söyledim. Yoksa beni ne yasa ne Tanrısal adalet kurtaramaz bu vakitten sonra. Daha önce olduğu gibi… Kanıtlayamam ama açıklamaya çalışırım. Karaların polis ve adliye kayıtlarına bakarsanız nasıl karanlık işlere bulaştıklarını görebilirsiniz. Bu kadar kısa zamanda bu kadar servet edinmek yalnızca alın teriyle açıklanamaz. Takdiri ilahi de diyemezsiniz. O zaman Tanrı’nın kulları arasında taraf tutuğunu ima ederek Tanrı’ya iftira atmış olursunuz.
Geriye tek bir seçenek kalıyor. Onun ne olduğunu eminim buradaki herkes benden iyi tahmin edebiliyordur. Elindeki maddi olanaklara tamah ederek köpekleşen adamlarına istediğini yaptırmak... Bir onlar değil ki dünyanın neresine giderseniz gidin aynı durumla karşılaşırsınız. Bu tür ilişki karşısında devletin yapacağı bir şey yok. Kanıtı yok çünkü.
Kendileri suç işlemezler. Maşaları işler, sonra kendi ayağıyla gelir, teslim olur. Buraya benim yerime getirilir. Siz de yasa kitabına ve düzmece kanıtlara ve yalancı tanıklara bakarak suçlu görünen ya da suçu üzerine alan kişiyi mahkum edersiniz. Belki siz de bilirsiniz aslında mahkum ettiğiniz kişinin gerçek suçlu olmadığını ama eliniz kolunuz bağlıdır. Bir şey yapamazsınız. Gerçek suçlu yine dışarıda kalır. Böylece adalet yerini bulur sanırsınız. İnanmasanız da buradan öteye gidemezsiniz. Gitmek isteyen bir devlet memuru şeytanın aklına gelmeyen iftiralarla perişan edilir. Böyle olaylarla eminim defalarca karşılaşmışsınızdır.’
Ne yazık ki doğru söylüyordu karşısındaki bacak kadar kız. Üstelik söyledikleriyle kırk yıllık bilgi birikimini, deneyimini yerle bir edercesine… Savcı da dahil yargıç kurulunun hepsi hemen hemen aynı düşüncedeydiler. Sadece efendisinin kemiğini yalayan ve kemik yalamayı matah sanan davacı avukatları aynı düşüncede değildi.
Özellikle savcı Nihat, Kara ailesinin bütün kirli işlerine vakıftı görevi gereği. Dediği gibi bir yığın alengirli işleri vardı. İçinde faili meçhul de dahil. Ama yine sanığın dediği gibi her seferinde ilgisiz biri gelip teslim oluyor, fındıkkabuğunu doldurmayan bahanelerle suçu üzerine alıyordu. Yani yalnızca savcı değil yargıç kurulunun da içinden geçirdiği gibi bir türlü punduna getirip deliğe tıkamıyordu gavatı. Yani patronu olacak adamı.
Salih kravatını gevşetmek zorunda kaldı. Bir ara duruşmaya ara vermeyi bile düşündü ama sona bu kadar yaklaşmışken aynı gün bir kere daha bu çileyi çekmeyi göze alamadı. Umarsız devam edecekti.
‘Kızım sen bize şu gelin arabasında olanları anlat biran önce de sona erdirelim duruşmayı. Daha gerdek gecesini anlatacaksın…’
‘Arabaya binince sayın yargıç, nasıl olsa kimse duymuyor diye bağırıp çağırmaya başladı. Arabanın camları film kaplı... Bağırmak çağırmak değil, dilim dilim kesse kimsenin görmesi, duyması olanaklı değil. Neden somurtuyormuşum, onu millete rezil rüsva etmişim, buna hakkım yokmuş, bu kadar edepsizlik yetermiş, şımarıklığında ısrar ederse haddimi bildirmesini bilirmiş ve daha neler neler…
‘Ben de asıl şımarığın kendisi olduğunu, inanmıyorsa aynaya bak-masını söyledim. Dahası evlenmekle haddimi zaten bildirdiğini, yani beni müebbede mahkum etmekle, bundan başka daha ne yapabileceğini, kendisine sormadan zorla evlendiğini, böyle bir şeyin insanlıkla, insafla ilgisi olamayacağını ekledim. Hatta onun yaptığını en vahşi hayvanların bile yapamayacağını söyledim. Sanki dediklerimde hata varmış gibi sinirleri tavan yaptı öküzün.’
Davacı taraf son söz üzerine itiraz edecekti ama yargıcın bir el işa-retiyle vazgeçti. Son sözler olduğu için yargıç kesmeyi uygun görmedi. Davacı avukat da ısrarından vazgeçti.
‘Sinirlenince tokatladı beni. Boğazıma sarıldı. Nefessiz bıraktı. Ben de yüzünü çizdim tırnaklarımla. Can havliyle ne yaptığımı bilemeden. Bu sefer iyice küplere bindi. İçinde ne varsa kusmaya başladı. Kenar mahalle gülüymüşüm. Çöplük prensesiymişim. Bir yandan da tokat yumruk ne gelirse esirgemiyordu.
‘Açlıktan ağzım kokuyormuş. Sayesinde ben ve ailem adam sınıfına dahil olacakmışız. Ama kadir kıymet bilmiyormuşuz. Anam da ben de yani. Seni altıma aldığım gibi ananı da alacağım, hiç merak etme o… Para için beni bu zalime satan godoş babam anamı da gümüş tepsiyle kendisine verirmiş. Zehirli oktan beter bu sözler kulaklarımda değil, sanki beynimin içinde yarasalar gibi uçuşuyordu. Gözlerim kararıyor, midem bulanıyordu. Zaten ağzım burnum kan içindeydi. Baştan ayağa kasılmaya başlamıştım. Şerefsiz herif hala konuşuyordu. Senden sonra ananı da belleyecem hiç merak etme o… seni. Son sözden sonrasını hatırlamıyorum. Sanırım yine tırnaklarımı yüzüne geçirmişim. Ayıldığımda gerdek odasındaydık. Kafam gözüm yara bere içindeydi.’
Son sözler salonda duş etkisi yaratmıştı. Davacı taraf bile söyleyecek söz bulamamıştı. Efendisi, velinimeti Karaların kemiğini yalamakla şereflenen davacı avukatlardan özellikle Şahin, anlatılanların neredeyse tamamının doğru olduğunu biliyordu. Hem de köpek gibi biliyordu. Ama karakteri gereği efendisine bir şey diyemiyordu.
Yalnızca başkanın uzak köşesindeki savcı sessizce o… çocuğu dedi. Fakat kelimelerin şiddeti biraz yüksek gelmiş olmalı ki yanındaki bayan yargıç hanıma baktı yüzü kızararak. Evet ne yazık ki Ayça Hanım aradaki mesafeye karşın duymuştu istemeden dudaklarından dökülenleri. Yüzündeki ifadeye dayanarak yapıyordu bu tahmini. Adalet dağıtan bir devlet adamı olarak en azından resmi görevi sırasında, yani duruşmada böyle bir söz sarf etmemesi gerektiğini en iyi kendisi biliyordu. Velev ki sözün muhatabı şimdi olduğu gibi bunu hak etse bile. Fakat Ayça Hanım’dan ne mesleğine ne de kadınlığına uymayacak bir cevap aldı. Sessizce savcıya yaklaşan bayan yargıç daha kısık bir sesle ‘Yerden göğe kadar haklısınız savcı bey.’ dedi. Başkan ve yanındaki yargıç duymasa da hissetmiş gibi başlarıyla tasdik ettiler bu tespiti. Salondaki herkes içinden ya küfrediyor ya da beddua ediyordu. Fakat yasa kitabı öyle demiyor, sanık da son sözleriyle savunmasını bitiriyordu.
‘Tanık ve kanıt ararsanız o gece çekilen fotoğraflarıma müracaat edebilirsiniz. Düğün fotoğraflarına yani. Aynı zamanda Karaların tanımadığı, olayla ilgisi olmayan ama bir şekilde orada bulunanlardan dayak yiyip yemediğime dair bilgi alabilirsiniz. Tabi elinizi çabuk tutmanız şartıyla. Eğer sizden önce fark ederlerse hepsini sustururlar…
‘Gecenin ilerleyen anlarında bütün çabalarıma ve kaplumbağa gibi içime kapanmama karşın döve söve sahip oldu. Ardından bir kere daha… Arada sürekli diriliğinden güzelliğinden dem vurduğu anamı da aynı şekilde bu yatakta ağırlayacağını söyleye söyleye. Buna hangi can dayanır sayın yargıç? Kendimi yine kaybetmişim. Ne zaman ve nasıl oldu hiç anımsamıyorum. Kendime geldiğimde aynı odada polislerin arasındaydım. Başkaca bir diyeceğim yoktur sayın yargıç. O arada ne yaptığımı, nasıl yaptığımı anımsamıyorum. Senaryoyu beyefendinin avukatları yazsın. Düşünmeden kabul ederim. Kaybedeceğim bir şey kalmadı. Bu aşamadan sonra idam etseniz bile umurumda değil…’
Duruşma salonunda zaman durmuştu. Kimsenin davacı tarafın bile söyleyecek sözü yoktu. Sözün bittiği yer burasıydı işte. Şahin biraz önce efendisine karşı yapılan hakaretlere itiraz edemediği için başına bir iş gelip gelmeyeceğini düşünüyordu kara kara… Eğer bir kulağına giderse… Anasını Zeynep’ten beter benzetebileceğini adı gibi biliyordu.
Yargıç sanığın ne demek istediğini anlamıştı. Daha fazla konuşma-sına gerek görmedi. Savcıya döndü. Ne yapması gerektiği noktasında başıyla ihtar etti. Savcı çoktan not almaya başlamıştı bile. Arkasından istemediği halde duruşmaya tanıkların dinlenmesi için yarım saat ara verdi.











Melisa Ayla



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6406
2 Firari Fırtına 4461
3 Mustafa Ermişcan 3886
4 Hasan Tabak 3578
5 Nermin Gömleksizoğlu 3214
6 Uğur Kesim 3065
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 3022
8 Sibel Kaya 2924
9 Enes Evci 2632
10 Turgut Çakır 2314

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:783 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com