Romanlar

Gereği Düşünüldü 4
Okunma: 97
Melisa Ayla - Mesaj Gönder


Basının Aşırı İlgisi



Adliyenin önü alışılmadık bir kalabalığa tanıklık ediyordu. Çoktandır Ankara böyle bir sabaha uyanmamıştı. Sabahın erken saatleri olmasına karşın yer gök insan kaynıyordu. İğne atılsa düşmeyecek derecede…
Umulmadık bir gelişme sadece sansasyonel haberler peşinde koşan basın ve medyanın ilgisini son noktaya ulaştırmıştı. Zenginin gölgesine basmamaya azami dikkat eden ve güçlünün dümen suyunda hareket etmeyi matah sayan basın ve medya henüz neye çattığının farkında değildi. Çocuklar gibi şen olmaları bu yüzdendi.
Nereden çıkmıştı bu herifler şimdi? Reyting uğruna sidik yarışına giren basın ve medyanın daha baştan önüne geçilemezse, olaylar kontrolden çıkabilirdi. Bu aşamadan sonra egemenliklerini kaybedebilir-lerdi. Bu durum kendi iplerini kendilerinin çekmesi demekti. Bir an önce bir önlem almalı ve olaylara at sineği gibi yapışan gazetecilerin dikkatleri bir şekilde dağıtılmalıydı.
Doğrusu davacı avukatlar bu kadarını beklemiyordu ve bu durum hiç hoşlarına gitmemişti. Üstelik ilk defa böyle bir şeyle karşılaşıyorlardı. Böyle durumlarda davanın gidişi yalnızca kendi omuzlarına yüklenmezdi. Beyefendi basın ve medyayı önceden yemler, kaleyi içeriden fethetme noktasında akıl almaz adımlar atardı.
Bir de Timur belası çıkmıştı. Son anda öğrendikleri bu değişiklik beyefendinin hoşuna gitmeyecekti. Hangisinin hoşuna gitmişti ki? Baro gönderebileceği en militan ruhlu avukatı göndermişti. Bunun karşısında savunma yapmaları zordu. Ayşe’ye hiç benzemedi. İyi ama köprüden geçerken at değiştirilmezdi. Mahkeme sürecinin ortasında bu da nereden çıkmıştı? Kulaklarına çalınan tehdit olayının bu kadar derin değişikliklere sebep olmaması gerekirdi.
Avukat Şahin yeni öğrendiği bu gelişme karşısında şaşkındı. Durumu beyefendiye haber vermesi gerekiyordu. Bu durumdan beyefendinin haberi olmadığına adı gibi emindi. Arkadaşlarını kimseye belli etmeden bir köşeye çekti. Kısa bir durum değerlendirmesi yaptı. Bugünkü savunma görevini Recai’ye verdi. Ardından Recep Kara ile durum değerlendirmesi yapacaktı zaman kaybetmeden. Recai kendisinden on yaş kadar küçük olmakla beraber polemiğe müsait yapısı ve hırçın karakteriyle Timur’a karşı en doğru rakip olacaktı.
‘Beyefendi, işler sarpa sarıyor, beyefendi.’
‘Ne oluyor avukat, nedir bu heyecanın?’
‘Basın ve medya beyefendi, burası ana baba günü. Bütün memleket bizim davaya yöneltmiş sanki dikkatini. Bu aşamadan sonra gerek bizim savunmamız, gerekse yargıcın karar vermesi süreci sıkıntıya girecek gibi görünüyor.’
‘Derdin buysa üzülme avukat. Tek derdimiz bu olsun. Sen kendi suçuna bak… Böyle şeylerin telefonda konuşulmasından hoşlanmadığını biliyor olmalısın.’
‘Biliyorum efendim ama acil bir durum...’
Sözünü tamamlamaya fırsat vermedi beyefendi. Daha fazla yüz göz olmak istemiyordu. Şahin yaptığı hatanın efendisi katında hoş karşılan-mayan bir hareket tarzı olduğunu biraz geç fark etmişti. Üstelemedi. Ama yapacak bir şey de yoktu. Korkmuştu açıkçası.
‘Biz neyin altından kalkamadık avukat? Evvel Allah bunu da halle-deriz. Sen şimdi git ne olup bitiyor onu takip et. Dava sürecinde görevin neyse, ne yapman gerekiyorsa onu yap. Hem de fazlasıyla… Anlatabiliyor muyum?’
‘Emredersiniz beyefendi.’
‘Gerisine karışma.’
‘Anlaşıldı efendim.’
Alan gittikçe kalabalıklaşıyordu. Doğruca arkadaşlarını bıraktığı yere yöneldi. Yüzü kıpkırmızıydı. Ortamdakiler heyecanına verip üzerinde durmadılar. Saate göre duruşmaya daha on beş dakika vardı. En azından on beş dakika. Bu on beş dakika mahkeme salonunda geçecek on beş saate denk gibi görünüyordu Şahin’e. Ne pahasına olursa olsun kazanmak zorunda oldukları bu dava basın ve medyanın burnunu sokmasıyla şimdiden batağa saplanmıştı.
Gazeteci ve televizyoncuların ilgisi Ayşe üzerindeydi. Çevresine birkaç daire olacak şekilde sıralanmış, soru sormak için birbirleriyle yarışıyorlardı. Yanında da şirretliğiyle meşhur Timur… Şahin bu sahnede Timur’un ne sıfatla bulunduğunu anlayamıyordu. Aklına birkaç olasılık gelmiyor değildi. Acaba ikisi birlikte mi katılacaklardı duruşmaya? Yasal olarak olması mümkündü de… İyi ama hani Zeynep savunma istemiyordu? Üstelik avukatlık ücretini ödeyecek durumda değildi.
Öyle olsa kendilerinin de duyması gerekmez miydi? Şu aşamada yapılacak tek şey olayları yakından izlemek ve kendileri aleyhinde oluşabilecek bütün sabotajları daha başından itibaren önlemeye çalışmaktı. Hatta tadını kaçırmamak kaydıyla yakaladıkları her fırsatta çamura yatarak zaman kazanmak… Bu düşüncesini avukat arkadaşlarıyla ayaküstü olabildiği kadar süratle paylaştı ve yapması gerekenleri kısa ve açık bir dille ihtar etti. Bu aşamadan sonra kimsenin hata yapma olasılığı ve hakkı yoktu. Ona göre atacaktı herkes adımını.
‘Ayşe Hanım, davadan çekilmenizde tarafınıza gönderilen bir tehdit mektubunun rolü olduğu söyleniyor. Bu durumu bizimle paylaşır mısınız?’
Ayşe bu davada değil tek başına tüm mahkeme kuruluyla bir olsalar Kara çetesinin hakkından gelemeyeceğini biliyordu. Onun için bu tehdit mektubu bulunmaz bir fırsattı. Sonuna kadar değerlendirecekti. Olayı ne kadar büyütürse, basın ve medyayı olayın içine ne kadar çekebilirse Kara belasından kurtulmaları ve müvekkilinin yasalar çerçevesinde öngörülen en düşük cezayı alması o kadar mümkün olabilirdi. Amaç bir avuç suda fırtına koparan Karaları kamuoyu denizinde etkisiz hale getirmekti. Yoksa para her kapıyı açıyor ve davalar ne yaparlarsa yapsınlar, karşı tarafın istediği şekilde sonuçlanıyordu.
Kalabalığa daha yakın duran Recai kulaklarına çalınanlar karşısında birden heyecanlandı:
‘Şahin Bey, Şahin Bey… Ayşe davadan çekilmiş.’
Ortam bir anda buz kesmişti. Şahin ne diyeceğini, ne demesi gerek-tiğini kestiremedi. Yalnızca ne olup bittiğini anlamak için diğerleri gibi kulak kabartmakla yetindi. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
Basın ve medya da sağlam pabuç değildi. Sonuçta onlar da kırk altı kromozomlu yağlı lekelerdi. Diğerlerinden farklı değillerdi yani. Uzaydan gelmemişler, başka bir Tanrı tarafından yaratılmamışlardı. Kendilerinden biriydiler. Çıkarları her şeyden önce geliyordu. Yani doğalarına uygun davranıyorlardı. Reyting için olayı kaşıdıkça kaşımaları bundandı. Mal bulmuş mağribi gibi üzerine üzerine gidiyorlardı olayın. Yarayı ne kadar büyütürlerse kazançlarının o oranda artacağını çok iyi biliyorlardı. Recep Kara hepsini ortadan kaldıramayacağına göre ikinci olasılığı devreye sokacaktı. Yani kesenin ağzını açacaktı. Bu da bitlerinin kanlanması demekti. Ve bunu en iyi kendileri biliyordu. Basın ve medya mensuplarının çoğunun oldukça varlıklı olması başka nasıl açıklanabilirdi?
Demokrasi bekçiliği, kamuoyunu bilinçlendirme ve halkın karar alma sürecine katılması gibi görevler tamamen kağıt üzerinde kalan süslü kelimelerdi. Dünyanın çok az coğrafya parçasında ve parmakla sayılacak kadar az olayda basın bu sınavın üstesinden gelebilmiştir. Büyük sermayenin eline geçen basının böyle bir derdi yoktu çünkü. Ve bu gerçeği sadece basın ve Karalar değil tüm toplum biliyordu. Basın ve medya hususunda ortama egemen olan derin sessizlik bunun en büyük kanıtı sayılabilirdi.
Avukat arkadaşları bir yağlı kemik uğruna katil, cani, tecavüzcü demeden insanlık düşmanlarını nasıl aklamaya çalışıyorsa, aynı şeyi basın ve medya piranalarının yapmasına şaşmak nedendi? Hatta onlara hak vermek bile gerekti. Herkes kendi çıkarları için yaşıyordu. Ağzı olanın konuşuyordu yalnızca. Konuşan da maşallah mangalda kül bırakmıyordu. Tek başlarına müseccel birer ahlaksız olan insanların bir araya geldiklerinde ahlak ve namustan dem vurmaları anlayan için kuşku götürmeyen bir gerçekti. İnsan uygarlığının içyüzü buydu. Ayşe bunu teknik olarak açıklayamamakla beraber, hissikablelvuku kabilinden tahmin ediyordu. Ve şu an uygulamaya koyduğu proje de aslında duygularının yönlendirmesi sonucu ortaya çıkmıştı.
Bugün yani Karalar daha uyanmadan, uyanıp tedbir alamadan basın yayını ayaklandırabilirse, yarın davacı taraf için çok geç olacaktı. Bütün basın ve medyayı susturması kolay değildi. İçlerinde arkalarını siyasi örgütlere dayayanlar, birbirleriyle rekabete girenler vardı ki, bunları susturması kısa vadede mümkün değildi. Ok yaydan çıkmıştı. Ayşe dava sürecinde bu aşamadan sonra rüzgarın kendilerine döndüğünü fark ediyor, bundan inanılmaz keyif alıyordu. Karaların işi artık eskisi kadar kolay olmayacaktı. Olmasındı zaten. Her şeyi parayla halletmeye alışan zalimlerin hadlerinin bu dünyada da bildirilmesi gerekiyordu. Öbür tarafa havale edilmeden…
Basın ve medya birkaç gün içinde reklam adı altında elde edecekleri yağlı kemiklere kanarak olayı unutacaklardı. Balık hafızalı vatandaş desen ne verilirse onu yerdi. Kaçınılmaz sondu bu. Bu yüzden sıcağı sıcağına ilgileri ne kadar çekilebilirse ve ilk gün halka ne kadar ulaşılırsa, Karaların işi o kadar zorlaşacaktı.
‘Evet duyduklarınız aynen doğrudur. Birkaç gün önce davadan çe-kilmem noktasında gayet diplomatik bir dille kaleme alınmış bir mektup aldım. Belgenin aslını savcılığa verdim.’
‘Affedersiniz avukat hanım, mektupta tam olarak ne yazıyor. Yani bizimle paylaşmak ister misiniz bahsettiğiniz mektubu?’
‘Elbette paylaşacağım. Belgenin fotokopileri asistanımda… Şimdi isterseniz birer adet verecek size. Birazdan mahkeme huzurunda da okunacak bu mektup.’
‘Peki efendim, davadan çekildiğiniz söyleniyor. Bu doğru mu? Doğ-ruysa aldığınız mektup ile bir ilgisi var mı? Bizi biraz aydınlatır mısınız?’
Aynı sorunun olaya yeni vakıf olan uzak halkadan bir başka gazeteci tarafından bir kere daha yönelmiş olması hoşuna gitmişti. Bir daha sorulsa gene hoşuna gidecekti. Sabaha kadar sorulsa üşenmeden yanıt verecekti. Öyle hissediyordu. Aynı heyecanla yanıt vermeye çalıştı:
‘Doğrudur. Sonuçta bu davaya görev icabı gelmiştim. Yani isteğimle değil. Başlangıçta yani. Ancak sanık Zeynep’i tanıdıkça ve davayı anladıkça bunun kadın hakları adına görevden öte özveri isteyen bir iş olduğu kanısına vardım ve elimden gelenin çok daha fazlasını yapmak için çalışmaya başladım.
‘Yalnızca ölen kocasıyla değil, annesiyle babasıyla gelenek, görenek ve törelerle mücadele etmek zorunda kalan ve on dokuz yaşında olan başta okuma hakkı olmak üzere birçok doğal ve insani isteğinden mahrum bırakılan bu masum kıza acilen bir yardım eli uzatılmalıydı. Ben de bir kadın olarak elimden geldiğince, gücüm yettiğince yardım etmeye çalıştım. Hepsi bu.
‘Ama benim de yetki ve gücüm bir yere kadarmış. Yani buraya ka-dar… Sizin de ifade ettiğiniz gibi davadan çekildim. Çekilmek zorunda kaldım. Çünkü okuma hakkını alarak, istemediği bir evliliğe müebbet mahkum edilen Zeynep’in alnına yazılan makus kadere isyan etmesi, birilerinin işine gelmedi. Aynı zamanda benim savunmam da… Ve meçhul kişiler tarafından birkaç gün önce şahsıma ayağımı denk almam noktasında beni ihtar eden bir mektup gönderildi. Mektubun gönderilmesinden çok, demokrat ve modern olmakla övündüğümüz ülkemizde, hem de yirmi birinci yüzyılda böyle bir şeye cüret edilmesi altı çizilmesi gereken nokta bence.’
Kaşları çatılan Şahin:
‘Yalanını sevsinler, demokrasi ve uygarlık havarisi şıllık.’ diye mırıl-dandıktan sonra sonunu düşünmeden elindeki izmariti kalabalığa yakın düşecek şekilde fırlattı.
‘Senin hakkından bir gelen olur elbet…’
Gazeteciler de at sineği gibi bırakmıyorlardı olayın peşini. Deştikçe deşiyorlardı.
‘Ayşe Hanım, Ayşe Hanım!’ diyerek gazeteciler arasından sıyrılan biri en can alıcı soruyu sormuştu. Bu soru bir anda zamanı durdurmuştu adeta. Dünya bile başı döndüğü için sendelemişti sanki bir süre.
‘Ayşe Hanım sizi bu kadar üzen malum mektubun Kara ailesinin bir ferdinden geldiğine mi inanıyorsunuz?’
Bu soru Ayşe’nin haddini ve boyunu aşan bir soruydu. Avukat olduğu için kanıtlanmamış bir iddiada bulunmanın, hele kamuoyuna bu şekilde bir açıklama yapmanın cezasının ne kadar ağır olduğunu biliyordu. Elbette Karalardan başkası olamazdı ama elinde kesin kanıt yoktu. Ağzından çıkacak yanlış bir kelime yüzünden müvekkilinin yerine geçmesi işten bile değildi. Onun için de umursamaz bir tavırla geçiştirmeyi en uygun yol olarak görüyordu.
‘Takdir edersiniz ki böyle bir iddiada bulunmam olanaklı değil. Eli-mizde böyle olduğunu söyleyebileceğimiz bir kanıt henüz mevcut değil…’
Henüz kelimesi nedense Karaların kara ordusu arasında soğuk duş etkisi yaratmıştı. Ama hiç kimse üzerine gitmeye cesaret edemedi. Böyle bir şeyin olayı büyüteceği ve halk nazarında beyefendinin adının kirlenmesine sebep olacağını çok iyi biliyorlardı. Şimdilik içlerinden ağzı dolusu küfretmekle geçiştirdiler. Şahin Bey avukat Ayşe için daha güzel olasılıklar düşünüyordu. Zamanı gelince…
‘Ayşe Hanım Zeynep’in dava sürecinde yerinize kim bakacak? Belli oldu mu?’
‘Elbette belli oldu. Mektubu alır almaz ilk işim davadan çekilmek ve barodan yerime başka bir arkadaşın gönderilmesini istemek oldu. Yerime bundan sonra şu an yanımda olan avukat arkadaşım, Timur Bey bakacak. Kendisi baromuzun en cevval avukatlarındandır. Eminim benden çok daha iyi bir savunma sergileyecektir.’
‘Eminim öyledir. Baronun en cevval avukatıymış. En anarşist desene ona… Gominis gavatın adı ne zamandan beri cevval olmuş? Göreceğiz bakalım cevvallik ne kadar işe yarayacak. El mi yaman bey mi yaman yakında belli olur.’
İçinden böyle demekle beraber Şahin’in içi hiç de sanıldığı kadar rahat değildi. Olamazdı zaten. Timur Ayşe’ye hiç benzemiyordu. Bu hareket baronun ve savcılığın Zeynep’ten yana tavır aldığını açıkça belli ediyordu. Yoksa böyle baş belası birini karşılarına dikmezlerdi. Baro başkanının kulağını bükmeyi unutmuştu beyefendi anlaşılan.
Timur, Ayşe gibi kendi halinde biri değildi. Aşırı sol örgütlerle bağ-lantılı ve çalkantılı bir öğrencilik dönemi geçirdiği baroda sıkça konuşmalara meze oluyordu. Dili de uzun ve sivriydi. Şahin’le dönem farkıyla fakülte arkadaşıydılar. Ama hak yemezdi. Aynı şekilde yine kendi tabiriyle Şahin ve arkadaşları gibi göstere göstere günah da çıkarmazdı. Haksızlık gördü mü aslan kesilirdi. Oldukça gözü karaydı. Bu yüzden kolay kolay kimse karşısına çıkmak istemezdi. Üniversite yılları polis copu ve biber gazı yemekle geçtiği için biraz kaçık olduğunu da söylenebilirdi.
Ayşe en çok direnişçi tarafına güveniyordu Timur’un. Eskiden be-ğenmediği ve onu dinsizlikle suçladığı tarafına… Normal zamanda yanına pek yaklaşmazdı. Zaten kimse yaklaşamazdı. Art niyeti olduğundan ya da malda mülkte gözü olduğundan filan değil. Aksine suya sabuna karışmaz, üzerine gelinmediği sürece kimsenin kalbini kırmazdı. Herifi cuma namazında filan görseler Yunus Emre’nin çağdaş versiyonu diyecekler. O derece dünyaya tamah etmeyen biri. Ama haksızlık gördü mü önüne geçebilene aşk olsun…
Sorgulayıcı bir yapıya ve empatik düşünme özelliğine sahip olması hoş karşılanmıyordu çevresi tarafından. Düşünmekten çok inanmaya alıştırılmış insanlar için tehlikeli biri olarak görülüyordu. Ne yazık ki kendisi de aynı fikirdeydi. Avukat olmasına karşın… Güya hukuk fakülteleri öğrencilerini sınava girenler içinde en yüksek puan alanlardan seçiyordu. Bu yüzden avukatların toplumun en zekileri arasında yer aldığı söyleniyordu. Şimdi bir avukat olarak buna kendisi bile inanmıyordu. Düşünmeyi unutmuş, inanmaya ve toplumun yazdığı senaryoda kendisine biçtiği rolü oynamaya programlanmış bir robot olarak görüyordu kendini ve avukat arkadaşlarını. Bu kadarını yapay zekalı robotlar da yapabilirdi. Yaşamı sorgulama ve olaylara empatik bir bakış açısıyla bakmanın neresi kötüydü?
Kolay değildi işler bundan sonra. Timur’un arkasında her ne kadar aralarında organik bir bağ olmasa da sorgulayıcı ve hatalar karşısında eyvallah demeyen marjinal sol örgüt ve dernekler vardı. Tümünü birden karşılarına almak, basın ve medyanın olayla bu kadar ilgilendiği bir çağda hiç akıllıca olmayacaktı. Ne yapacaklarsa tereyağından kıl çeker gibi sessiz sedasız yapacaklardı. Karıncanın ırzına geçecek ama belini incitmeyecek-lerdi. Böyle düşünüyordu Şahin. Başka da bir yol gelmiyordu şimdilik aklına. Deyim yerindeyse tam bir akıl tutulması yaşıyordu.
Derin bir nefes alıp, hızla püskürttü. Gömleğinin göğüs cebinden bir dal sigara çıkardı. Aceleci hareketlerle ucunu tutuşturdu. Bir süre asabi hareketlerle gökyüzüne püskürttüğü dumanların şekillerinden fal açtı. Boşa koysa dolmuyor, doluya koysa almıyordu. ‘Kolay olmayacak bu iş, hiç kolay olmayacak…’ diye mırıldanıyordu sürekli. ‘Beyefendi yaprağa yan bastı galiba bu sefer…’ Diğerleri söyleyecek söz bulamamanın çaresizliği içinde bocalıyorlardı.
Şahin’in içine düştüğü sıkıntının farkına varan Recai kaşla göz ara-sında belki yararı olur umuduyla kantinden getirdiği çaylardan birini ikram etti.
‘Abi bir bardak çay iç istersen, iyi gelir.’
Bugün duyduğu en güzel sözdü bu. İyi olacaktı gerçekten bir bardak sıcak çay… Şahin çayı karıştırırken yüzündeki gerginlik yumuşamaya başlamıştı.
‘Valla doğru söylüyorsun. Hızır gibi yetiştin be Recai. Sağ olasın.’
‘Afiyet olsun abi, ne önemi var?’
Çaylar içilirken bir süre konuşmadılar. Duruşmaya birkaç dakika ancak kalmıştı. Ama yine kendi tabiriyle basın ve medya çakallarının Ayşe ve Timur’a olan ilgilerinde en ufak bir azalma görünmüyordu. Bu durum Şahin’in moralini daha bir bozuyordu.
‘Ne olacak abi bundan sonra?’ diye sordu Recai.
‘Ne olabilir Recai, ne olabilir? Olanı şu, bundan sonra işimiz zor. Hatta tahmin edemeyeceğin kadar zor... Yalnızca onu söyleyebilirim. Daha doğrusu beyefendinin işi… Bu davada Zeynep’e müebbet giydiremezsek beyefendinin nasıl küplere bineceğini tahmin etmek zor değil.’
Beyefendinin küplere binmesinin ne anlam ifade ettiğini aralarında bilmeyen yoktu. Kimsede konuşacak hal kalmamıştı. Bir süre başlarını önlerine eğip sessizliğe sığındılar. Çok geçmeden en ufak bir ayrıntıyı atlamamış olmak için kaldıkları yerden çevrelerini izlemeye devam ettiler. Bu arada bütün olasılıkları evire çevire hayal hanelerinden geçirmeyi ihmal etmiyorlardı.
Bir an Recai’nin gözü kalabalığın uzak taraflarında birine takıldı. Gelenlerden birini tanır gibiydi.
‘Abi.’ dedi. ‘Şu karşıdan gelenlerden en sağdakini tanıyorum galiba.’
Üçü de Recai’nin işaret ettiği tarafa döndüler. Bir süre gelenler arasından tanıdık yüzü seçmeye çalıştılar. İlk tanıyan Şahin oldu. Önce inanmak istemedi gördüklerine. Görüntü yaklaştıkça kararı da netleşiyordu. Korkunun ecele faydası yoktu. Haklıydı Recai. Bu oydu. Ama burada ne işi vardı onun? Öyle ya… Çok geçmeden meseleyi kavrayan Şahin yaşadığı şaşkınlığı yere tükürerek belli etti. Arkasından okkalı bir küfür savurdu:
‘Bir bu eksikti. Bu gavat nereden çıktı şimdi? Ulan dürzü, ulan nankör denyo ne zaman bitin kanlandı da arı kovanına çomak sokmaya başladın? Başına aldığı belanın farkında değil geri zekâlı.’
‘Timur denen lavuğun suyu ısınmaya başladı. Bu, kesinlikle onun işi. Tabi ya… Ama bu böyle gitmez. Arkasındaki cıbır anarşistlere güvenmenin ne büyük bir hata olduğu anlayacak. Hem de en kısa zamanda. Bakalım o zaman da Denizli horozu gibi kabarabilecek mi?’
Üçü birden Şahin’i rahatlatmak için inanmasalar da tasdik ettiler.
‘İnşallah abi. İnşallah…’
Bu işin Timur’un başının altından çıktığına adı gibi emindi. Ayşe hem bu işi akıl edemezdi hem de başına gelecekleri çok iyi bilen o gavatı olanağı yok kadın başına ikna edemezdi. Öyle olmalıydı. Başka nasıl olabilirdi ki? Bütün sorun Timur’un halt yemesinden başka bir şey değildi. Başka bir olasılık göremiyordu Şahin.
‘Abi üç cephe birden açtılar. Başarılı olacak mıyız?’
‘Başarılı olacak mıyız ne demek Recai? Ne demek? Başarılı olmaktan başka umarımız mı var?’
‘Başka umarımız mı var?’ itirafı öyle mahzun bir ses tonuyla söy-lenmişti ki, duyanın içinin yağı erirdi. Çığlık çığlık acziyet ve pişmanlık kokan bu ses, duyanın tüylerini diken diken etmeye fazlasıyla yeterdi.
‘Elbette beyefendiyle bu durumu görüşeceğim. Bu yalnızca bizim üstesinden geleceğimiz bir şey değil. Olaylar iyice çığırından çıkmışken… Ama performansımızda en ufak bir noksan olursa, toprağımız bol olsun beyler. Gevşemek gibi bir seçeneğimizin olmadığını bir daha anımsatmama gerek var mı bilmiyorum. Ona göre herkes adımını dikkatli atacak, her daim tetik olacak. Bilmem anlatabildim mi? Ben elbette konunun vahameti noktasında beyefendiyi bilgilendireceğim ama biz de burada dik duracağız. Özellikle sen Recai… Özellikle sen! Bugün sana her zamankinden çok iş düşüyor.’
Adı ortaya düşen Recai heyecanlı karakterini konuşturdu farkında olmadan. İki adım attı, yarım vücut hareketiyle ‘Ne bekliyorsunuz gelsenize peşimden.’ diyen gözlerle ileri atıldı:
‘Bu adam içeri girmemeli!’
Şahin yaşından beklenmeyen atik bir hareketle onu kolundan yaka-lamasa kırmızı görmüş boğa gibi dalacaktı aralarına. Beyefendi korkusu bilincini uyuşturmuştu anlaşılan. Bu böyle olamazdı. Buna zamanında müdahale temek gerekiyordu. Öyle de yaptı:
‘Ne yaptığını sanıyorsun sen? Bir çuval inciri berbat edeceksin. Sana böyle mi dedim ben?’
‘Ama ya bu adam içeri girerse…’
Sözünü tamamlayamadı. Diğerleri Buda heykeli gibi oldukları yerde hareketsiz kalmış, ne yapacaklarını bilemez durumdaydılar. Bildikleri tek şey, olayın bütün sorumluluğunu Şahin’in üzerine yıkmaktı. Böylece beyefendi diye kapısına bağlandıkları kan emicinin hışmından olabildiğince kurtulmak… Bu işten istedikleri sonucu alamazlarsa ki durum öyle gösteriyordu, başlarına geleceği tahmin edebiliyorlardı.
‘Girmiş gireceği kadar, bu aşamadan sonra yapacak bir şey yok… Adliyenin bahçesi de içeri sayılır. Adamı görmeyen kalmamış… Sen bir avukatsın. Olayı kaba güçler halletmeye çalışırsan, soranlara ne yanıt vereceksin o zaman?’
‘Ama beyefendi…’
İçinden ‘Beyefendi’nin aq nereden bulaştıysak bu işe?’ dediyse, hatta hepsi aynı anda aynı şeyi akıllarından geçirmiş olsa da yapacak bir şey yoktu. Bundan ötesi var mıydı? Olabilir miydi böyle bir olasılık? Olsa bile ötesini Şahin’den başkası içinden bile mırıldanacak cesaret bulamadı kendinde. ‘O.. çocuğu çükünün keyfi için ortalığı karıştıran kendisi, düzeltemeyince yaprağa yan basan biz. Eh yukarıda Tanrı var, elbet bir gün senin de ananı bir belleyen biri çıkar.’
Belki Timur bu beklenen kurtarıcıydı. Karaların defterini dürecek adam. Batıdan gelen beyaz… Demin açıktan kızdıkları adamın içten içe kazanmasını istemiyor değildiler. Ama bunu itiraf edecek cesaret hiçbirinde yoktu. Olamazdı…
Bunları bir açıkça söyleyebilse, ne güzel olurdu. Aaah ahh!.. Ama böyle bir seçeneğin hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini, hatta hayalinden bile geçirse başına ne geleceğini çok iyi biliyordu. Geçenki duruşmada saflığı ve temizliğiyle davalı avukatı Ayşe’ye imrenmesi boşa değildi. Madde hırsı yüzünden girdiği bu bataktan çıkmak diye bir seçeneği asla olmayacaktı. Kirli işlerin kapısı tek taraflı açılıyordu. İçeri giren bu yüzden bir daha asla çıkamıyordu. Olanak olsa onun gibi kimseye gebe olmadan yaşamak isterdi. Varsın sofrasında havyar yerine kuru soğan, pastırma yerine kuru ekmek olsundu.
Şahin’e egemen olan sara durgunluğu, sekerat sessizliği herkesi fazlasıyla şaşırtmış, hatta biraz da korkutmuştu. Korkuları davayı kaybetmekten değildi, davada haksız olduklarının farkındaydılar. Kazanılacak bir dava değildi ki… Nereden baksan tutarsızlık... Sürekli yeni bir hata yapan Beyefendi’nin kırdığı cevizler gerek polis kayıtlarında gerekse halkın hafızasında canlılığını sürekli koruyordu. Korkuları kaybedilmek zorunda olan bu davanın ceremesini çekmek zorunda kalmaktı.
‘Zamanlamaya baksana Recai, duruşmaya beş dakika kala getiri-yorlar. Yanındaki kazmaların hallerine bakılırsa polis olmalılar. Ömer’in başını önüne eğerek yürüyüşü, bu hareketin kendi kararı olmadığını anlatıyor. Onların elinden gürültü etmeden Ömer’i almak olanaklıysa, buyur al.’
Recai biraz sakinleşince Şahin’in doğru söylediğini anladı. Son daki-kada böyle bir şey yapmak gerçekten olanaksızdı, hatta olanaksızdan öte risk doluydu. Rakiplerinin bu hareketinin güzel bir hamle olduğunu kabul etmekten başka çare yoktu. Yanındakilerin polis olma olasılığı yüksekti. Yani çatışmadan Ömer’e ulaşmak… Haklıydı Şahin Bey, evet…
‘Ne yapacağız o zaman, böyle mal gibi bekleyecek miyiz yani?’
‘Beklemeyeceğiz tabi Recai. Deminden beri ne diyorum ben? Bi-razdan duruşma başladığında, ne yapman gerekiyorsa onu yapacaksın. Yani Türkçesi çamura yatacaksın, tartışma çıkaracaksın aklına gelen her yolu deneyeceksin ve beyefendiye zaman kazandıracaksın. Gerisi onun bileceği iş. Anlaşıldı mı?’
‘Anladım abi...’
‘Meslek yaşamının ustalığını bu duruşmada sergileyeceksin. Minder dışına çık, demagoji yap, belden aşağı vur… Hatta istersen Timur’un suratına tükür. Ne yaparsan yap ama bize zaman kazandır. Yenileceğini anlayan takımın kavga çıkarması gibi yani… Hiçbir şey yapamıyorsan bayılma numarası çek aq. Biraz zaman kazanabilsek, kendi yöntemlerimizle işi lehimize çevireceğimizi düşünüyorum. O kauçuk, beyefendinin gücünü unutmuş anlaşılan. Şu duruşmayı atlatmayı başarabilsek arkadaşlar, beyefendi bu sorunu tereyağından kıl çeker gibi halleder. Anlatabildim mi Recai?’
‘Anladım abi, merak etme sen.’
‘O zaman içeri geçiyoruz arkadaşlar. Durup dururken yok yere yar-gıçlarla papaz olmayalım.’
Onlar içeri yollanırken Timur meydan okumaya devam ediyordu:
‘Elbette arkadaşlar hanım kızımızın hakkını maddi gücüne güvenen birkaç ensesi kalına yedirmeyeceğiz. Bu memlekette insan hakları var deniyorsa, demokrasi var deniyorsa bundan Zeynep’in de yararlanması gerekir. O da bu ülkenin vatandaşı, o da aynı Tanrının kulu. Bu dava sadece Zeynep davası da değil. Bu dava ezilen, horlanan, bu dünyada ve öbür dünyada ikinci sınıf muamelesine layık görülen bütün kızların, kadınların davası… Dolayısıyla kadın haklarını savunan herkesi yanımızda görmek istiyoruz.
‘Birilerinin bu davada belden aşağı vurmaya başlaması haklılığımızın bir kanıtıdır. Ama yalnızca bu yetmez. Size değerli basın ve medya mensupları, size de çok büyük görevler düşmekte. Rakiplerimiz belli, güçleri belli. Korkmanız da doğaldır. Ama yine de ağzınıza bir parmak bal çalındı diye en azından ilk dönemeçte bizleri terk etmeyin. Kadın haklarını savunduğunu söyleyen sivil toplum kuruluşlarına da aynı biçimde çok görev düşüyor. Biz birazdan kızımızın hakkını hukukunu devletin mahkemesinde savunacaksak, siz de şu andan itibaren milletin vicdan mahkemesinde aynı şeyi yapmak için gayret sarf edeceksiniz. Elinizde ne kadar tanık, kanıt varsa, ne kadar belge varsa mahkemeye ulaştıracaksınız. Ve tabi öncelikle millete… Dava sonuçlanıncaya kadar asla bu konuyu gündemden düşürmeyeceksiniz… Dik duracaksınız yani…






Melisa Ayla



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6447
2 Firari Fırtına 4494
3 Mustafa Ermişcan 3955
4 Hasan Tabak 3618
5 Nermin Gömleksizoğlu 3249
6 Ömer Faruk Hüsmüllü 3111
7 Uğur Kesim 3095
8 Sibel Kaya 2959
9 Enes Evci 2662
10 Turgut Çakır 2338

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:876 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com