Romanlar

Gereği Düşünüldü 5
Okunma: 76
Melisa Ayla - Mesaj Gönder


Sermaye Düşmanı Gominis



‘Sayın yargıç müsaade buyurursanız tutuklu durumunda bulunan ve huzurlarınızda muhakeme edilen sanık Zeynep’in vekaletinin baro marifetiyle halefim Ayşe Hanım’dan alınmasına ve tarafıma tevdi edilmesine sebep olan mektubu sesli olarak huzurlarınızda okumak istiyorum.
Mahkeme başkanı hiç bekletmeden baş işaretiyle onaylarken sözlü olarak da ayrıca kararını takviye etti:
‘Buyurun, söz sizin.’
‘Cürmü meşhut olan suçunu açıkça itiraf eden ve muhakemesi sırasındaki hal ve hareketleri ile kamu vicdanını yaralayan bir insanlık düşmanını nedeni bizce malum olan bir hararetle savunmanız, sizin gibi genç ve ilim sahibi bir hanımefendiye yakışmamaktadır. Sanık kendisini savunmaya bile gerek görmeyecek kadar suçun ve günahın içine batmışken, gereksiz yere ve haddinizi aşarak neredeyse aklama çabasına girmeniz hukuk açısından ayrıca bir facia arz etmektedir. Gereksiz yere haddinizi aşmaya devam ederseniz sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaksınız. Sizin gibi ilim irfan sahibi bir hukuk insanının yukarıda arz ettiğimiz ikazı anlayacağına ve menfaatiyle muvafık hareket edeceğine itimat etmek istiyoruz.’
Mektubu dava dosyasında daha önce görerek inceleyen mahkeme başkanı, yanıtı aşağı yukarı tahmin etmekle birlikte son anda olası bir gelişme olabileceği zannıyla sormadan edemedi:
‘Nereden ve kim tarafından gönderildiğini öğrenebildiniz mi?’
‘Maalesef öğrenemedik sayın yargıç. Mektup kendisine ulaştığı andan itibaren Ayşe Hanım tarafından zaman kaybedilmeden savcılığa iletilmiştir. Yapılan ön inceleme sonucu kriminolojik bir bulguya rastlanmayan işbu mektubun üzerindeki ibareden Ankara Kızılay postanesinden gönderildiği anlaşılmaktadır. Bu noktadan hareketle ilgili posta bürosu çalışanlarının ifadelerine başvurulmasına karşın elle tutulur bir bilgi edinilememiştir. Ancak müsaade buyurursanız sayın yargıç, kimin gönderdiği bilinmemekle beraber kimin gönderebileceği hakkında ciddi kuşku ve tahminlerimiz elbette bulunmaktadır.’
‘İtiraz ediyorum sayın yargıç, Timur Bey elinde kesin kanıtlar olmadan müvekkilim ve ailesini itham altında bırakmaya çalışmaktadır. Timur Bey müvekkilim ve ailesi hakkında istifham yaratacak sözlerine derhal ve huzurlarınızda açıklık getirmelidir.’
Recai’nin bu ilk çıkışı göz doldurmuştu. Şahin, başına gelecekleri bilmenin heyecanıyla nasıl da canla başla mücadele ediyor diye düşündü. ‘Aferin!’ dedi kendi kendine. On üzerinden on vermişti. Beyefendinin de aynı notu takdir edeceğini tahmin ediyordu. Öyle olmasını umuyordu daha doğrusu. Başka çareleri yoktu çünkü. Davacı avukatların dördü de beyefendinin her zaman ve her yerde gözü kulağı olduğunu biliyorlardı. Bu salonda da büyük olasılıkla seyirciler arasında bir adamı vardı. Olmalıydı yani… Geçenki duruşmada rüzgar kendi arkalarında olduğu için bu durumu pek önemsememişlerdi. Ama bu sefer farklıydı. Seyirciler sadece sanık sandalyesinde duran Zeynep’in ecel terleri döktüğünü sanıyordu. Ama aldanıyorlardı. Kendilerinin durumu Zeynep’ten berbattı. Devlet Zeynep’e acımak için fırsat kolluyordu. Ama aynı opsiyonu beyefendi kendileri için asla tanımazdı.
‘Timur Bey, davacı tarafın bu noktada haklı olduğunu anlatmama gerek yok. Sözlerinizdeki kapalı ifadeleri hemen burada ya açın ya da geri alın. ‘
Mahkeme başkanı bu sözü inandığı için değil yasa emrini uygulamak amacıyla, yine içinden gelerek değil zorunluluktan söylemişti. İçinden böyle bir şey kimin işine yarıyorsa onun yapması gerektiği kanaatinden hareketle Karalardan başkasının yapmasına ihtimal vermiyordu. Elbette onlardan başkası yapamazdı. Bu kadar hukuki cümleyi onlardan başkası yazdıramazdı kimseye. Ayşe’nin gitmesi kimin işine yarayacaktı? Karaların tabi ki... Çünkü o tehditten sonra Zeynep’i savunmaya kimse yanaşamazdı. Allah’tan baro bu sefer gözü pek ve biraz da şirret bir avukat göndermişti. Timur en azından diğerlerine göre daha uzun süre dayanabilirdi Zeynep’i savunmaya. Hiç hesapta yokken bu sonuca varmış olmak Salih’i biraz olsun rahatlattı. Biraz da şansı yaver giderse, en azından müebbet almasını önleyebilirdi. Bu bile şimdilik önemli avantaj kabul edilebilirdi.
‘Kimseyi itham etmiyorum sayın yargıç. Bu mektubun yarattığı sonuçtan kim istifade edecekse, onun elinden çıkmış olabilir demek istiyorum.’
‘İtiraz ediyorum sayın yargıç. Davacı tarafın yani beyefendinin böyle basit bir oyuna ihtiyacı olmadığı gün gibi ortada… Huzurunuzda sanık pozisyonunda bulunan Zeynep zaten yaptığı menfur eylemin sonunda cürmü meşhut olarak güvenlik güçleri tarafından yakalanmış olup, olayın soruşturma aşamasında da sanık itiraz etmeyerek hiçbir baskı ve zor altında kalmadan suçunu kabul etmiştir. İşbu durum malumunuz olup, böyle bir durumda mektup gibi basit oyunlar peşinde koşmamızda ne yarar olabilir?’
Aslında evet, görünürde doğru söylüyordu galiba Recai. Bu muhakeme üzerine kafası karışmıştı başkanın. Diğer yargıçların durumu da ondan pek farklı değildi. Bu durumu ancak savcı aydınlatabilirdi. Bu aşamada ona söz hakkı vermeden duruşmaya devam etmek pek akıllıca olmayacaktı.
‘Nihat Bey, şu malum mektup hakkında hiç ipucu yok mu? Mesele hakkında ne biliyoruz, bizimle paylaş bakalım.’
‘Elbette sayın yargıç. Arz edeyim efendim. Ne yazık ki elle tutulur bir bilgimiz yok sayın yargıç. Son derce düzgün cümlelerden oluşması ve hukuki derinliği olması bu işin içinde hukukçu parmağının olduğuna dair ciddi kuşkular uyandırmaktadır. İfadelere bakılırsa yazan her kimse, mektubunun gizlenmesinden çok açık edilmesini istiyor gibi. Oysa bir tehdit mektubunun olabildiğince gizli olması gerekir. Ancak o zaman istenen amaca ulaşılabilir. Ayrıca duruşmadan üç gün önce gelmesi de çok su götürür bir durum.’
‘Bütün bunlar ne anlama geliyor savcı bey yani?’
‘Üzerinde herhangi bir parmak izi olmayan ve postaya kim tarafından verildiği bulunamayan adı geçen belgenin hukuk dilinde tam anlamıyla bir tehdit mektubu olarak değerlendirilmesi tarafımızdan uygun bulunmamaktadır. En azında şimdilik efendim.’
Sözlerinin her ne kadar Karaların işine yarayacağını tahmin etse de bir savcı olarak doğru söylemek zorundaydı. Böyle bir tehdit mektubu olamazdı. Bu iddia Karalar tehdit etmez anlamına gelmiyordu elbette. Yalnızca onların tarzı değildi. Bu alemin raconu böyle değildi. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi bu alemde suçluların da kendilerine özgü tarzları vardı. Olayı bu açıdan irdeleyerek çoğu zaman kimin yaptığına dair düşünce sahibi olmak mümkündü. Nihat da aynı yoldan giderek bu mektubun Karaların işi olmadığını düşünüyordu. Eğer bu olayda Karalar yoksa ortada tehditten de bahsedilemezdi.
Böylelikle mektup meselesi yeterli kanıt bulunamadığı için daha başından itibaren kapanmak zorunda kaldı. Ama herkesin zihninde bıraktığı izler mahkeme sonuna kadar silinecek gibi değildi. Belki de amaç buydu… Görünürde olan Ayşe’ye olmuştu. İlk duruşmadan sonra ayrılmak zorunda kalmıştı. Yerine baro tarafından atanan Timur da davacı tarafın hoşuna gitmemişti. Bu durum mektup olayından sonra ortalık biraz sakinleşir sakinleşmez gündeme gelmekte gecikmedi. Özellikle İzmir hukuktan devre farkıyla sınıf arkadaşı Timur hakkında yeterince bilgi sahibi olan Recai hiç memnun değildi onun atanmasından. Ve bunu açıkça dile getirmekten bir saniye bile geri kalmamıştı:
‘Sayın yargıç üzerimize yıkılmaya çalışılan mektup olayından murat edilen amacın şu an sanık Zeynep’i savunmak üzere karşımızda bulunan ve baro tarafından özellikle gönderilmiş havası yaratan Timur Bey olmadığı ne malum?’
Bu fikir birden aklına gelmişti. Ama Allah için söylemek gerekirse mahkemeyi allak bullak eden bir düşünce olabilirdi. Böyle ince buluşlarından dolayı kendisiyle ne kadar övünse azdı. Göğüslerinin gayrı ihtiyari kabardığını hissetti. Ara vermemeliydi. Surda bir gedik açmıştı ya onarılmasına olanak tanımadan bodoslama devam etmeliydi hücuma.
‘Biz Timur Bey’in Kara ailesine karşı kasıtlı olarak sanığın savunmasında görevlendirildiği kanısındayız sayın yargıç.’
‘Neye dayanarak söylüyorsunuz bu iddiayı? Sonuçta Timur Bey, Ayşe Hanım ve benzerleri gibi yasa gereği baro tarafından atanmış bir avukat. Böylelikle aslında dolaylı olarak baroyu da suçlamış oluyorsunuz.’
‘Baroyu suçlamak gibi bir niyetimiz yoktur sayın yargıç. Belki kararlarını… Ancak takdir edersiniz ki basın ve medyanın haksız yere merhum müvekkilimin üzerine geldiği bu nazik dönemde, sicili bizce çok temiz olmayan birini savunma avukatı olarak ataması bizce pek manidar gelmiştir. Hepsi bu kadar efendim.’
‘Sicili temiz değil de ne demek? Temiz sicile sahip olmayan birini baro kendi arasına kabul eder mi?’
‘Üniversite yıllarından tanırım kendisini sayın yargıç. Sermaye düşmanları ile düşüp kalkan, dinle diyanetle ilgisi olmayan yasadışı grev, boykot ve mitinglerde sık sık boy gösteren birisi için velev ki zamanla şartlar gereği aklansa bile bizce değişen bir şey yoktur. Kuzu postuna bürünmüş bu arkadaşın düşüncelerinin değişmediğine eminiz. Dolayısıyla olayı siyasi saiklerin tesiriyle basite indirgeyerek merhum müvekkilimin aleyhinde kullanacağını düşünüyor ve davadan el çekmesi için gerekli tedbirlerin acilen alınmasını arz ve talep ediyorum.’
‘Recai Bey malumunuz birbirimizi beğenip beğenmeme gibi bir lüksümüz yok. Ayrıca ortada bir sorun olsa bile baro tarafından usulüne uygun olarak atanmış bir avukatı ortada elle tutulur bir sebep olmadan savunma hakkından men etmem mümkün değil. Muz cumhuriyeti değil burası evladım. Eğer gerçekten sorun olacağını düşünüyorsan duruşmadan hemen sonra doğruca baroya başvurup isteğini iletebilirsin.’
İşin garibi kendisi hakkındaki suçlamalara karşı Timur’un yerinden tebessüm etmesi dışında en ufak bir tepki vermemiş olmasıydı. Ve bu yalnızca Karaların avukat ordusunu bozguna uğratmakla kalmamış, aynı zamanda izleyiciler arasında tahminlerin çok ötesinde sempati uyandırmıştı.
Sayın yargıç, zatınıza karşı algılamamanızı umarak bu duruşmanın geçerli sonuçlara ulaşmasının olanaksız olduğunu bir kere daha ifade etmek istiyorum. En azından tutanaklara bu biçimde geçmesini talep ediyorum. Savunma avukatının üniversite yıllarında sermaye düşmanı aşırı sol örgütlerle haşır neşir olduğu herkesçe malumken yapacağı savunmanın adaletin tecellisinden çok hatırlı iş adamı Recep kara ailesinden ve merhum müvekkilim Serkan Bey’den öç almaya yönelik olduğunu düşünüyorum efendim. Arz ederim.’
Başkan durumun istenmeyen tarafa yöneldiğini görünce son sözünü söylemeden önce Timur’a da söz vermenin yerinde bir karar olacağını düşünüyordu:
‘Timur Bey hakkında söylenenleri duydun. Gördüğüm kadarıyla yanıt vermek gibi niyetin yok. Senin de bu konuda görüşünü almak isterim. Ne dersin bu işe?’
‘Efendim söylenecek bir söz yok. Beni dinsizlikle suçlayıp yukarıda Allah var diyen kendileri. Sicilimde herhangi bir sıkıntı yok. Üniversite yıllarında cop yemişsem düşüncelerimi özgürce açıklamak uğruna yemişimdir. Yani benim polis kayıtlarında adım savunmaya çalıştığı Kara ailesi gibi kumarhane baskını, uyuşturucu satışı ya da kuşkulu cinayetler değildir. Velev ki Karalar böyle bir suç işlememişseler bile neden adları hep bu olaylarda geçmektedir. Beni ve üyesi olduğum dernek ve vakıfların adları neden bu olaylarla birlikte geçmemektedir? Bu durumu özellikle nazarı dikkatlerinize arz ederim efendim. Söz almak istemeyişim bundan kaynaklanmaktadır. Davacı tarafın avukatları elde edecekleri akıl almaz derece doyurucu maddi çıkarların keyfiyle birlikte kaybederlerse başlarına gelecek felaketlerin tahminleri arasında otokontrollerini kaybetmiş durumdalar. Bu yüzden, yani kendilerine acıdığımdan söz almak istemedim. Ayrıca son olarak eğer bu mahkemede yapılacak yargılamanın hukuken geçersiz olduğunu iddia etmekte ısrarda kararlıysalar bence bir sakıncası yok. Kararın ardından temyize başvurabilirler.’
Başkan daha fazla uzatmadı. Davacı taraf da söylenenlerin yerden göğe haklı olduğunu biliyordu. Hem de öyle bir biliyordu ki… Keşke Timur kadar temiz ve onurlu olabilselerdi. Davacı avukatların hepsi aynı anda aynı istekte bulunuyorlardı Tanrılarından. Özellikle Timur’un son sözleri içlerinin sızlamasına neden olmuştu. Belli etmeden yutkundular. Başkan bunu gördüğünü, en azından hissettiğini sandı. Daha fazla uzatmazsa tepki gelmeyeceğini düşünerek davaya geçti.
Bu arada uzun zamandan beri duruşmaya geçilememişti. Bu durum en çok Recai’nin işine yaramıştı. Zaten amacı duruşmayı sulandırabildiği kadar sulandırarak zaman kazanmaktı. Ancak mahkeme başkanı Salih aynı düşüncede değildi. Adalet yargılama süresi uzadıkça hedefinden sapıyordu. Bu gerçeği defalarca gözlemlemişti. Olgunluk çağında bu tür hatalara düşmek istemiyordu. Daha fazla uzatmadan duruşmaya kaldığı yerden devam edilmesini ihtar etti:
‘’Evladım o kadar çok itiraz ettin ki duruşmaya geçemedik.’
Başkan künyeyi okumaya başlamadan önce tanığın yerini almasını ihtar etti.
‘Süleyman’dan olma, Hacer’den doğma, Eskişehir nüfusuna kayıtlı, kırk iki yaşında, Ankara’da ikamet ve galericilik mesleğiyle iştigal etmekte.’
Tanık Ömer’in ifade vermek için yerine geçmek üzere ayağa kalktı. İzleyici bölümündeki iki meçhul adamın arasından ürkek adımlarla süzülerek tanık sandalyesine geçti.
Recai zaman kaybetmeden ayağa kalktı. Salih anlamıştı, gene itiraz edecekti. Gene ne vardı itiraz edecek? Bu adamın tanık olmasından rahatsız olmalarına bir neden yoktu görünürde. Olayla ne ilgisi var, kendisi de bilmiyordu. Davacı taraf müsaade etse de öğrenebilse. Ama yok herif muhalefet olsun diye muhalefet ediyordu sanki.
‘İtiraz ediyorum, sayın yargıç. Bu adamın bu dava ile ilişkilendirilmesi kabul edilemez. Başka bir davadan yargılanmış, cezasını çekmiş olabilir. Kapanmış bir defteri tekrar açmak davaya ne katkı sağlayacak anlamıyorum.’
‘Tanıyor gibisin sanki sanığı.’
‘Evet efendim, birkaç sefer savunmasında bulunmuştum.’
‘Siz de iyi bilirsiniz ki, mahkeme sürecinde herkes tanık olarak başvurabilir ya da taraflar tarafından tanık olarak gösterilebilir. Konuyla davayla ya da kişilerle ilgisi olup olmadığı ifade sürecinde, nasıl olsa kısa sürede anlaşılır. Eğer herhangi bir ilgisini saptayamazsam müdahale ederim zaten. Bundan en ufak bir kuşkun olması evladım.’
Sonra Timur’a döndü. Bir süre bakmakla yetindi. Adam hiçbir şeye itiraz etmediği gibi davacı tarafın sözünü dahi kesmiyordu. Ama ne hikmetse bütün salon onun haklı olduğunu düşünüyor olmalıydı. Kendisi öyle olduğunu sanıyordu en azından. Ve bu hali dikkatli bakıldığında yüzündeki ifadeden anlaşılıyordu.
Timur hep mi böyleydi. Baronun en cevval avukatı dedikleri bu adam deminden beri bir sefer bile olaylara müdahale etmemişti. Bu durumun mahkeme başkanı nezdinde sempati uyandırdığı elbette yadsınamazdı. Daha önceki duruşmalarını pek hatırlayamıyordu. İlk defa varlığı bu kadar sorun yarattığı için dikkatini çekmişti. Baronun en şirret avukatı dedikleri adam, karşısında süt dökmüş kedi gibi duruyordu. Bu çelişkiye pek anlam verememekle birlikte üstünde fazla durmadı. Fakat Allah için söylemek gerekirse bu bir taktikse, mükemmel bir taktik uyguluyordu bu duruşmada. Eğer karar Zeynep’in lehine sonuçlanırsa bunda Ayşe’nin olduğu kadar hatta daha fazla Timur’un etkisi ve katkısı olacaktı. Duruşma sürecinde bir avukatın ne kadar önemli görevi olduğu bir kere daha gözler önüne seriliyordu.
‘Timur evladım, tanık olarak getirdiğiniz şahsın bu davayla ne ilgisi olduğunu doğrusu ben de anlayamadım. Ben anlayamazsam davacı tarafın itirazını kabul etmek zorunda kalırım. Bize biraz anlat bakalım.’
‘Efendim kendisine birtakım sorularımız var, sorulacak. Bu süreçte konuyla ilgisi net bir şekilde anlaşılacaktır.’
‘Haydi bakalım…’
Ömer her şeye hazırlıklı olmakla birlikte üzerindeki tedirginliği bir türlü atamıyordu. Ayrıca sanki tanık sandalyesine oturunca bütün cesaretini kaybetmişti. İmkan olsa ardına bile bakmadan kaçmak istiyordu. Duruşma salonundaki herkes ağzından çıkacakların Zeynep’in işine yarayacak şeyler olacağı kuşku götürmeyen Ömer’in söyleyeceklerinden çok durup dururken Karaların gazabına karşı nasıl cesaret gösterip ortaya çıkabildiğini düşünüyordu. Ömer bu hareketiyle yağlı urganı kendi eliyle boynuna geçiriyordu. Buna düpedüz intihar denirdi. Bir adam bu kararı alması için kaybedecek hiçbir şeyin kalmamış olması gerekirdi. Bunun farkında mıydı? Farkındaysa hangi neden ona bu kör cesareti vermişti? Karaların gazabını bilenler bu soruya açık bir yanıt veremiyordu.
‘Müsaade ederseniz sayın yargıç, tanığa birkaç soru sormak istiyorum.’
Başkası olsa soru soralım da görelim işine gelmezdi yargıç. Oyun oynamıyorlardı burada. Dolayısıyla Timur’un mahkemeye tanık olarak getirdiği kişiyi baştan tanıtması gerekiyordu. Ama Timur’un göz dolduran beyefendi hareketleri yüzünden bu seferlik alışılmışın dışına çıkmakta sakınca görmedi.
‘Müsaade sizin.’
‘Teşekkür ediyorum efendim.’
Sonra yönünü tanık sandalyesinde oturan Ömer’e çevirerek devam etti:
Ömer Bey öncelikle mesleğinizi öğrenmek istiyorum. Bize net olarak ne iş yaptığınız söyler misiniz?’
‘Elbette. Galericilik işleri yapıyorum. Bir şirketim var. Kısmet olursa inşaat işine de girmeyi planlıyoruz.’
Mahkeme başkanı takıldığı bir söze açıklama getirmesini istedi:
‘Çoğul ifadeyi lafın gelişi mi kullandın, yoksa gerçekte birden fazla işyerine mi sahipsin?’
‘Ankara, İzmir, Antalya’da ofislerim var sayın yargıç. Demin dediğim gibi şirket olarak yapıyorum bu işi.’
Başkan bu cevabı yeterli gördü. Timur kafasına takılan soruların yanıtlarını almayı bekliyordu.
‘Ne zamandan beri bu işle meşgulsünüz?’
‘Beş altı yıldan beri…’
‘Kısa zamanda bu kadar büyük adımlar atmanızın, böyle olağanüstü performans göstermenizin sebebi nedir Ömer Bey?’
‘Takdiri ilahi efendim. Elbette alın teriyle… Allah yürü kulum demeye görsün. Kim engel olabilir?’
Salih duydukları karşısında iliklerine kadar titredi. Yasa adamı olduğunu hatta mahkeme başkanı olduğunu unutup içinden verdi verişti: ‘Ulan teres, ben otuz yıldır yargıcım, hem de en üst derece mahkemelerde görev yapmaktayım, bir ev ile arabamdan başka bir şeyim yok. Bankada da birkaç kuruş… Adamı dinden çıkarmaya mı niyetlisin? Aynı Tanrı bize neden yürü demez? Biz de onun kulu değil miyiz? Alın teriymiş. Hastir lavuk! Seninki alın teri de bizimki idrar tahlili mi?’
Yargıç olarak karşısında milletin gözünün içine baka baka yalan söyleyen bu herifi iki dakikada mat edebilirdi. Ama mahkeme başkanı olarak tarafsızlıktan ayrılmamakla yükümlüydü. İlk defa bir yasa adamı olarak görevini ve sorumluluklarını bir kenara bırakıp ‘Aq tarafsızlık dedikleri melanetin.’ diye mırıldandı. Sonra Timur’a döndü. Yine tarafsızlığını unutarak baronun verebileceği en cevval avukata kendisini bu açmazsan ancak onun kurtarabileceğini ima eden müşfik bakışlarını yöneltti. Bu bakışlarda ‘Yürü şu şerefsiz herifin üzerine, arkanda ben varım!’ anlamı alev alev tütüyordu. Ama bunu yalnızca bakışlarını üzerine diktiği Timur anlayabilirdi. İnsanların birbirlerinin içinden geçeni okuyamaması ne güzel bir eksiklik diye düşündü. Öyle olmasa tarafsızlık, eşitlik gibi yasal hata ve kusurlar yüzünden kimseyi tam anlamıyla yargılaması mümkün olamayacaktı.
Timur, Recai’nin ürkek ama bir o kadar da nefret dolu bakışlarına aldırış etmeden aldığı görevi yerine getirmenin heyecanıyla devam ediyordu.
‘Daha önce neredeydiniz, yani beş altı yıl önce?’
Aslında özellikle Recai ve Timur nerede olduğunu çok iyi biliyorlardı. Ama burada bir kere daha tekrar edilmesi gerekiyordu. İzleyicilerin ama özellikle de mahkeme kurulunun önünde.
‘Cezaevindeydim.’
‘Ne maksatla cezaevindeydiniz.’
‘Trafik kazası, efendim. Ölümlü bir kazaya karışmıştım istemeden.’
‘Sonra, ne kadar hüküm giydiniz?’
Ömer’in bakışları gayrı ihtiyari Recai’ye kaydı. Recai anında bakışlarını ondan kaçırdı, herhangi bir şaibe olmaması için. Bu kaçırış bile çok şey ifade ediyordu aslında. Ömer’in anlaması için… Salih olanları anlamamakla beraber burnuna kötü kokular geldiğini hissediyordu.
‘Peki ölen kişinin şu anda davası görülen merhum işadamı Recep Kara’nın imam nikahlı eşi olduğunu biliyor musun?’
‘İtiraz ediyorum sayın yargıç. Gerçeğe uymayan ifadelerle olay kasıtlı olarak saptırılmaya çalışılıyor.’
‘Gerçeğe uymayan ifade hangisi, söyle biz de bilelim Recai Bey...’
‘Merhum müvekkilimin elim bir trafik kazası sonucu hayatını kaybeden kadın ile evli olduğu gerçeği yansıtmamaktadır. Buradan hareketle davalı avukatı kendince mantık sınırlarını zorlayan sonuçlara varmayı hedeflemektedir.
‘Yapmayın Recai Bey, gazetelere bile çıktı ölmez aşkları.’
‘Tamam işte rahmetli Tülay Hanım, üniversite öğrencisi güzel ve çalışkan bir kızmış. Yani hakkında yaptığım araştırmalardan aklımda kalanları iletmeye çalışıyorum. Ama kaderi kendisine bu kadar insaflı davranmamış. Birtakım sorunlarla ayağı yere basmayan hayallerin peşinde sürüklenerek Ankara’nın gecekondu semtlerinden birine kapağı atan yoksul bir ailenin kızıdır Tülay. Hafızam beni yanıltmıyorsa, çevresinde oldukça ihtiraslı bir kişiliğe sahip olduğu söylenen bir genç kız. Merhum müvekkilim ise olgunluk çağında ve mesleğinin zirvesinde yakışıklı, güçlü kuvvetli bir işadamı. Gelecek vaat eden biri yani. Gerisini tahmin edebilirsiniz.’
Gerisi Yeşilçam filimi demeye getirdi. Ama açıkça dile getirmedi.
‘Böyle bir serencam evlilikle sonuçlanır genelde. Sanırım siz de tahmin edebiliyorsunuz?’
‘Evet belki ama bu sefer öyle olmamıştı. Merhum müvekkilim kısa zamanda Tülay kızımızın şifresini çözdüğü için adımını dikkatli atmayı tercih etmiştir. Bu yüzden de nikahları olmamış, yani resmi olarak karı koca olmamışlardı. Rahmetli müvekkilim bu iş için zamana ihtiyacı olduğunu düşünmekteydi. Elim trafik kazası olmasaydı da rahmetli yaşasaydı belki mutlu bir evlilikleri olacaktı. Ne yazık ki kader bunu bilmemize izin vermedi.’
‘Ne kaderi, ne eceli bizzat ben aldım canını. Hem de bilerek ve isteyerek.’ Ama bu itiraf Ömer’in sadece hafızasından film şeridi gibi geçti. Şimdilik bunu diliyle ikrar edecek durumda değildi. Etmeye niyetliydi aslında. Onun için gelmişti. Ama Recai’nin bakışlarındaki anlamdan sonra korkmuştu. Hem de köpekler gibi...
Buraya sözde yıllardır içini kanatan bir gerçeği itiraf etmek için gelmişti ama Karaların korkusu bir kere daha Tanrı korkusuna baskın çıkmıştı. Merhum kızının hayaline karşın… Her gece rüyasında senin günahını ben çektim diye kendisini azarlayan kızının aziz hatırasına karşın… Söyleyememişti. Söyleyemeyecekti… En iyisi kendisini öldürmekti galiba. Geride bir mektup bırakarak…
Bu amaçla gelmemişti mahkemeye. Evet emeğinin karşılığı olarak eline hatırı sayılır bir servet geçmişti. Ama aynı zamanda onu kullanmasına izin de… Önemlisi de buydu zaten. Yoksa piyangodan tarihin en büyük ikramiyesi bile geçse kişinin eline, kurtlar sofrasında bir adım atamazdı. Attırmazlardı. Önünde sonunda o para suyunu çeker, gene eskisi gibi hatta eskisinden çok daha beter bir şekilde don gömlek ortada kalırdı. Kalmaya mahkumdu.
Ömer ince ve kıvrak zekası ve Karaların desteği sayesinde bu alemde bir ağırlık sahibi olmuş, kolayca yok sayılamayacak bir yer edinmişti. Ama henüz Kara çetesiyle göğüs göğüse cephe savaşı verecek kıvama gelmemişti. Yani en azından kendini buna hazır hissetmiyordu şimdilik. Elinde büyük bir koz olmasına karşın... Buraya gelmesi bile aslında kendisi açısından büyük riskti. Ama artık hiçbir şeyin önemi yoktu. Bu kararı almasında başına gelenler yüzünden gerçekten pişman olmasıydı. Etme bulma dünyası dedikleri doğru çıkmıştı. En azından kendi açısından… Öyle yorumluyordu içine düştüğü açmazı.
Evlendiklerinin ilk yıllarında dünya güzeli bir kızları olmuştu. Ma-nolya. Daha sonra hiçbir tıbbi sebep olmadığı halde başka çocukları olmamıştı. Gitmedikleri hastane, eşiğine yüz sürmedikleri hekim kalmamıştı. Ama yok işte, başka çocukları olmuyordu. Umarsız kaderlerine razı oldular. En azından elindekiyle yetinmeye karar verip, bütün sevgilerini Manolya’ya harcadılar. Ama kara kader yakalarını bırakmamıştı. On sekiz yaşına bile varmadan kara toprağa vermek zorunda kalmışlardı. Akıl sır ermeyen bir trafik kazası sonucu kaybetmişlerdi güzel Manolyalarını. Yeni söz kesmişken… Yaşasaydı eğer okulunu bitirip evlenecek, birbirinden güzel torunlar verecekti dedelerine.
Bir süre yaşadıklarının ruh dünyasında yarattığı travmanın etkisinde ne yaptığını bilemedi Ömer. Hatta en yakınındakiler delirdiğine bile hükmettiler. Ama o, sanılanın aksine delirmemişti. Zamanla durulmaya, sakinleşmeye başladı. Yalnız artık eskisi kadar neşeli değildi. Yalnızca ilk günlerin korkutucu ruh halinden eser kalmamıştı. Her şeyi sorgular olmuştu. Kendini, hayatı, dünyayı, kırdığı cevizleri kısacası her şeyi… Ve sonunda bir karara varmıştı. Kızının katili aslında kendisiydi.
Kaybedecek pek bir şeyi yoktu artık. Mal mülk hevesi kalmamıştı. Belki eskisinden daha fazla çalışıyordu. Evet ama bunu mal mülk sevgisinden değil, intikam aşkıyla yapıyordu. Onu bu hale getiren Kara çetesinden öcünü almak için yaşıyordu. Şimdilik bu niyetini açıkça belli edemezdi. Mahkeme sürecinde biraz yıpranması ve memleketin diline düşmesini istiyordu. Sonra belki bir altın vuruş… Çünkü hiçbir mahkemenin tam anlamıyla masumların hakkını teslim edemeyeceğini düşünüyordu. Bunu en azından kendi duruşmasında bizzat kendi gözleriyle gözlemlemişti. Ötesi var mıydı?
Başına gelenlerin hepsinin yine kendi eseri olduğuna karar verdikten sonra çok geçmeden haberlerde bu olayı duydu. Bu karar kısa süre içinde onu tanık olarak mahkemeye sürükledi. Fazla üzerine gitmemeleri şartıyla tanık olabileceğini Timur’a ileten de kendisiydi. Böyle yaparsa tövbe eden bir inanır gibi günahlarından kurtulacağını umuyordu.
‘Öyle ya da böyle sayın yargıç. Merhum Tülay Hanımın yine merhum Recep Kara ile adının aynı anda anılması bile bizim için yeterli. Evlilik resmi olmadığı için şu an için kanıtlamamız mümkün değil. Müsaade buyurursanız bir soru daha yöneltmek istiyorum.’
Yargıç karar vermekten çok merakla akışı bozmamak için eliyle devam et işareti verdi.
‘Yanılmıyorsam Ömer Bey, daha önce Karalara ait bir galeride ayakçı pozisyonundaydınız. Elinize geçen ücret bahşiş, prim derken bir memur maaşını belki bir parça geçiyordu. Bunda mutabık mıyız?’
‘Doğrudur efendim.’
‘O zaman bize net bir cevap verebilecek misin, bir anda bu kadar büyük çaplı işlere nasıl kalkışabildiğin noktasında?’
‘Borç aldım, diyelim. Bir tanıdıktan.’
‘Öncelikle borç aldığınız kişinin Karalarla bir yakınlığı var mı?’
‘Elbette efendim, bizzat rahmetli Recep Beyin talimatıyla verilmiştir.’
‘Resmi ya da imam nikahlı fark etmez, hatta sevgilisi bile olsa yakınındaki bir kadının ölümüne sebep olan birine bu kadar bonkör davranarak borç verilmesi size mantıklı mı?’
‘Öyle görünmekle beraber mesleğimde gösterdiğim başarı yüzünden diyelim.’
Ömer korkunun etkisiyle yuvarlak yanıtlar vererek kendisini kurtarmaya çalışıyordu. Zaten demek isteyip de diyemediklerini Timur fazlasıyla haykırıyordu. Şimdilik bu kadarla yetinecekti. Daha ötesine gitmeyi gözü kesmiyordu.
‘Sayın yargıç gerek Abdullah Bey’in gerekse Ömer Bey’in Kara ailesinden aldıkları borçlara gösterdikleri neden mesleklerindeki başarı olarak gösterilmektedir. Ancak bunun doğru olmadığını bizden çok daha iyi kendileri bilmektedir. Korkudan itiraf edemeyişlerine aldanmamak gerek. Bu konudaki kişisel kanım her iki menfur olayın mutfağında aynı olayın cereyan etmiş olmasının tesadüf olamayacağı yönünde… Durumu takdirlerinize arz ediyorum.’
Ömer bir açık kapı bırakmış ancak daha ileri gitmemişti. Recep Kara’nın yerin dibine batmasını istiyordu ama bunu gerçekleştirecek gücü elde edinceye kadar temkini elden bırakmamak gerektiğine inanıyordu. Sonuçta bu işin sonunda hayatını kaybetmek vardı. Korkusu aslında ölmek değil intikamını alamamaktı.
Recai son sözlerin aleyhine kullanılacağını düşünerek itiraz etti. Kabul edilince devam etti:
‘Davalı avukatının Serkan Kara aleyhine olarak her iki olayı da azmettirmiş havası yaratmasına itiraz ediyorum sayın yargıç. Öyle bir şey olsaydı eğer Ömer Bey şimdi tanık sandalyesinde oturmaya cesaret edebilir miydi?’
Bu söz açıkça Ömer’e meydan okumaydı ama mahkemede Ömer’den başka anlayan olmamıştı.
Mahkeme başkanı bu sefer Timur’dan sözlerine açıklık getirmesini istedi. Timur bunun böyle olacağını ve olması gerektiğini tahmin ettiği için bekletmeden söz aldı:
‘Sayın yargıç dikkat buyurursanız inandırıcı değil dedim. Yani kesin bir hükme varmadım. Kesin hüküm duruşma sonunda yüce mahkemeniz tarafından verilecektir. Davacı vekili avukat kardeşim bu ince ayrıntıyı kaçırmış olmalı.’
Evet bu ince ayrıntı yüzünden daha fazla ileri gidemedi ve bu durum hiç de hoşuna gitmemişti. Timur da son bir soruyla sözlerini tamamlamak istedi. Başkanın devam işaretiyle kaldığı yerden devam etti:
Peki Ömer Bey bu hayırsever ben istesem bu meblağda bir borcu ya da sayın yargıç istese yine düşünmeden kendisine de verir miydi?’
‘Vermezdi herhalde.’
‘Benim başka sorum yoktur tanığa, sayın yargıç.’
‘Sayın yargıç müsaadeniz olursa tanığa biz de soru yöneltmek isteriz.’
Yargıç bekletmeden izin verdi. Recai yaptığı mallığa kızmakla birlikte keskin zekasıyla ortama egemen olan fena havayı kendi lehine çevirmeyi umuyordu.
‘Ömer Bey, aldığınız borcu ödediniz mi?’
‘Hem de fazlasıyla.’
‘Elinizde bunu kanıtlayacak bir belgeniz var mı? Mahkemeye sunabileceğimiz…’
‘Hayır. Olamaz da zaten. Alırken senetle sepetle almadım ki...’
‘Peki Serkan Bey sizin neyinize güvendi de böyle bir riske girdi? Ya ödeyemeseydiniz mesela?’
‘Öyle bir şey olabilir mi? Borç namustur. Biz borcuna sadık insanlarız. Bunu en iyi rahmetli bilirdi. Yıllarca yanında çalıştım. Üstelik son zamanlarda yani cezaevine girmeden önce şubelerinden birinin yönetimi bendeydi. Beyefendi orada keşfetmiş olmalı bendeki cevheri.’
‘Ya ödeyemeseydiniz örneğin.’
Ömer acı acı güldü. Bakışlarında vahşi bir istihza alazlanıyordu.
‘Hiç öyle bir şey olabilir mi? Piyasada görülmüş duyulmuş mudur saygın bir işadamının hakkının yendiği? Çarpılır maazallah böyle bir olasılığı aklından bile geçiren. Ayrıca rahmetli beyimiz insan sarrafıydı. Ödemeyeceğini sezdiği kişiye elbette vermezdi. Ama eğer vermişse, bu alan kişi için ne erişilmez bir şerefti…’
‘Sayın yargıç Ömer Bey’in ifadelerinden anladığımız kadarıyla aldığını ve ödediğini söylediği borcun somut bir kanıtı bulunmamaktadır elinde. Dolayısıyla gerçekte vuku bulmuş olsa bile sübut bulmadığı için böyle bir kanıta itibar edilmesi beklenemez. Eğer itibar edilecekse kime borç vereceği noktasında Serkan Kara’nın insan sarrafı olduğunu ortaya çıkaran bu ifadenin dikkate alınmasını arz ederim.’
Başkan savcıdan tanığa sorusu olup olmadığını sordu. Olmadığını öğrenince yeni bir tanığın sorgusu için duruşmaya ara verdi.











Melisa Ayla



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6451
2 Firari Fırtına 4497
3 Mustafa Ermişcan 3961
4 Hasan Tabak 3622
5 Nermin Gömleksizoğlu 3251
6 Ömer Faruk Hüsmüllü 3118
7 Uğur Kesim 3097
8 Sibel Kaya 2961
9 Enes Evci 2663
10 Turgut Çakır 2340

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:3481 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com