Romanlar

Gereği Düşünüldü 6
Okunma: 87
Melisa Ayla - Mesaj Gönder


İç Hesaplaşma



Mahkeme başkanı ikinci tanığın künyesini okumaya başlar:
‘Osman’dan olma Hürrem’den doğma, Ankara nüfusuna kayıtlı, otuz altı yaşında, şoför, Ankara’da ikamet etmekte olan tanık İsmet Bey yerinize geçin.’
Timur’un tanığına karşı Şahin de boş durmamıştı elbette. Eğer yönelteceği sorularla hedefi on ikiden vurmayı başarabilirse, davalı tarafın verdiği zararın bir kısmını onarması mümkündü. Bunu şimdilik tam olarak kestiremezdi. Sürecin içinde belli olacaktı. Ona düşen yalnızca gözünü dört açması ve elindeki fırsatı doğru yönetebilmesiydi. Çok geçmeden İsmet kendisine ayrılan bölümde yerini alır.
İki taraftan da ses çıkmayınca Salih tanıktan o gece yaşanan olayları en küçük bir ayrıntıyı bile atlamadan anlatmasını istedi. Yani iddia edildiği gibi kavga etmişler miydi? Ettiyseler maktul sanığa zarar vermiş miydi? İlk defa mahkeme karşısına çıkmanın şaşkınlığı içinde bocalayan İsmet bir süre ne diyeceğini bilememenin anaforlarında yutkundu. Recai’den medet uman bakışlarını ona doğru çevirdi. Recai içinde bulunduğu durumun farkındaydı. Tanıkların çoğunda sıklıkla yaşanan bir durumdu bu. Uçak korkusu, gemi tutması gibi bir şeydi. Recai belli belirsiz bir baş hareketiyle devam etmesini ihtar etti. İsmet bu hareketten adlığı cesaretle söze başladı:”
‘Düğün gününden önce de böyleydiler aslında. Yani araları limoni gibiydi. Merhum Serkan Bey ile Zeynep Hanım’ın yıldızları pek barışmıyordu yani. Daha dünya evine girmeden bu kadar çabuk anlaşmazlığa düşmelerini anlamak mümkün değildi. Sebebini ortalıkta dolaşan dedikodulardan duymuştum ama doğrusu bana pek mantıklı gelmemişti. Sanırım mal mülk meselesiymiş. Kız genç tabi diyerek bazen hak vermiyor değildim. Hatta rahmetliye kızdığımız bile oluyordu. Versin gitsin, bir evden ne çıkar diyorduk.’
Recai tam zamanı diyerek araya girdi:
‘Mal mülk derken neyi kastediyorsun. Biraz açabilir misin bize?’
‘Dikmen Vadisinde bir ev varmış. Duyduğum bu yani. Onu evleneceği kıza söz vermiş önce. Ev dediysem saray yavrusu bir şeymiş. Benim anlatmaya dilim dönmez. Sonradan ne olduysa babasına vermek istemiş. Yani benim duyduğum bu. Ötesini bilmem.’
‘Bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum sayın yargıç.’
Sadece mahkeme başkanı değil herkes şaşırmıştı bu söze. Daha fazla uzatmadan izin verdi:
‘Neymiş o bakalım?’
‘Sayın yargıç tanık doğrudan doğruya konuya daldı. Bu da sanki ifadesinin önceden ezberletildiği izlenimi uyandırdı bende. Takdirlerinize arz ediyorum.’
Evet aslında biraz düşününce konuya bodoslama dalması ve beklenen cevaptan başlaması… Neden olmasın diye düşündü. Ama bunun da kanıtı yoktu. Mahkeme başkanı olarak kanıtsız hiçbir şeye itibar edemezdi. Olsa olsa dikkate alabilirdi. Öyle de yaptı:
‘Öyle bir olasılık varsa birazdan anlarız. Hemen acele etme Timur Bey.’
Sonra tanığa hitaben devam etti:
‘Kanıtın var mı İsmet Bey. Sen ondan bahset. Bize orası gerek... Gerisi kendi aralarındaki sorun…’
Biran önce sözlerini bitirip oturduğu sandalyeden kaçmak isteyen İsmet bulduğu ilk boşlukta devam etti:
‘Yani aslında hem var hem yok diyebilirim. Çünkü bütün bilgilerim bu kadar. Kulağıma çalınanlardan aklımda kalanlar bunlardan ibaret. Sonuçta ben bir şoförüm. Beyefendinin kendi özelini benimle konuşması diye bir durum söz konusu olamaz beyim. Aklımda kaldığı kadarıyla Dikmen Vadisinde, oldukça lüks bir yermiş. Bir ev yani… Benim gibilerin rüyasında bile göremeyeceği kadar da pahalıymış. Zeynep Hanım ya onu bana verirsiniz ya da bu iş olmaz diye diretirmiş güya. Babasına da söz verilmiş aynı ev. Babası ayrıca diretir benim olacak diye. Doğrusunu isterseniz ikinci ev için genç bir kız için de olsa fark etmez, böyle bir isteği ben bile kabul etmezdim. Sonuçta para yoldan bulunmuyor. Öyle üç dört yüz binlik bir evi, insan ne olursa olsun kimseye vermek istemez. Gömü bulan kardeşlerin bile arasına nifak sokan bu para hırsı, işte böyle karı koca arasına da girebilmekte. Nitekim öyle de olmuş...’
‘Aralarındaki soğukluk ya da senin tabirinle limonilik sürekli bir durum muydu, yoksa arada bir mi olurdu? Sen bunu nasıl anlardın? Sana açıkça dert yanmazlardı herhalde?’
‘Olur mu hiç öyle şey yargıç beyim? Elbette benimle açıkça hiçbir şey konuşmadılar. Ben kimim ki beyefendinin yanında? Ama mesleğim gereği yani özel şoförü olarak gün içinde birçok defalar karşılaşırdık tabi. Evlilik hazırlıklarından sonra gelin hanıma da rastlamaya başlamıştım beyefendinin yanında. Hele son zamanlar neredeyse hiç ayrılmıyorlardı.’
‘İtiraz ediyorum sayın yargıç, tanık gerçekleri bilerek ya da bilmeyerek çarpıtıyor. Müvekkilimin bizzat kendi ifadesinde merhumun evine ya da işyerine tek başına hiç gitmediği yer almakta. Birkaç sefer gitmişse babasını zoruyla ve yine onun yedeğinde kısa süreler halinde gitmiştir. Dolayısıyla sürekli birlikte olmaları diye bir durum söz konusu olamaz.’
‘Asıl davalı taraf polemik yaparak gerçekleri saptırmaya çalışıyor sayın yargıç. Tanık henüz kendisine soru yöneltilmeden başından geçenleri bütün içtenliği ve doğallığıyla anlatmaktadır. Üstelik dava dosyasında bir nüshası ekli olan ifadesiyle de aynen örtüşmektedir şu an huzurunuzda söyledikleri.’
‘Evet.’ dedi başkan. ‘Teknik açıdan Recai Bey haklı… İfadesini inceliyorum. Neredeyse birebir tutuyor. Sanki ezberlemiş… Ama şu da bir gerçek ki sözlü ve yazılı her türlü beyan ancak kanıtlarla desteklendiği kadar doğru ve gerçek kabul edilebilir. Bu yüzden tekrar soruyorum. İsmet Bey anlattıklarınızla ilgili kanıtınız var mı?’
‘Aslında tam olarak var diyemem. Yani böyle belge halinde… Kabul ederseniz birkaç resim var. Recai Bey’e teslim ettim. İnsan böyle olacağını önceden tahmin edemiyor ki kanıt arasın. Hem ben kimim ki elimde makine özel yaşamlarını resimleyeyim. Yakışık almaz bir kere. Ama eğer yeterli kabul ederseniz bir de beyefendinin anne, babası ve hizmetkarları tanıklar olaya.’
‘Neyse gerek olursa onları da çağırtır, onlara da sorarız böyle bir şey olup olmadığını. Sen şimdi o günü ve akşamını anlat. Yani taze çift arasında herhangi bir olumsuzluk yaşandı mı? Kavga ettiler mi örneğin? Ettilerse ağız dalaşı biçiminde mi oldu, yoksa daha öteye vardırdılar mı?’
‘Yok eğer saç saça baş başa diyorsanız Allah için gelin arabasına binene kadar görmedim. Yani gelin hanım somurttu, beyefendi belli etmeden kızdı mızdı ama daha öteye götürmediler.’
‘İsmet Bey bize açık söyle. Gelin arabasında merhum Serkan Bey gelin hanımı darp etti mi? Etmediyse düğün fotoğraflarında gelinin yüzünde görülen morlukları açıklayabilecek bir bilgin var mı?’
‘Yok öyle ciddi bir şeye tanık olmadım. Arabaya bindiğinde yüzündeki morluklar ve yara bereler zaten vardı. Bunu gün boyu herkesin gözü önünde olan beyefendi yapmış olamaz. Kim yaptı o zaman derseniz kesin emin değilim. Akşama doğru bir ara ortadan kaybolduğunda olmalı. Makyaj tazelemek için belki. Yani öyle sandım. Bir süre geri dönmesini bekledim ama sonra, sanırım başka bir şeyle ilgilendiğim için aklımdan çıkıp gitmiş. Dönüşü uzun sürmüş olmalı. Yoksa anımsardım. Düğün keşmekeşi içinde onu her an aklımda tutamazdım. Hem kimin aklına gelirdi, günün bu biçimde sonlanacağı? Önceden tahmin edebilsek ben de giderdim belki peşinden. Yalnız bırakmazdım yengemiz olacak bir bayanı. Olduysa o izler, bu arada olmalıydı. Kim yaptı derseniz tekrar söylüyorum emin değilim. Aynı sırada babası da ortada görünmüyordu. Babasıyla aralarındaki gerginliği bildiğim için babasının yapmış olabileceğini tahmin edebilirim yalnızca.’
‘Seninki de çok olasılıklı formül gibi. Böyle ucu açık ifadelerle kesin yargılara ulaşmayız ki evladım. Sen istersen babasıyla arasının neden limoni olduğunu anlat. Biliyorsan yani?’
‘Onu herkes biliyordu evde yargıç beyim. Mal meselesi yani... Babasına beyefendi gereken iyiliği yapmış, bilmem kaç yüz milyarlık bir tırı, kendi işini kurması için cazip bir fiyat ve uygun ödeme şartlarıyla vermişti zaten. Üstüne bir de ev verecekmiş. Zeynep Hanım’ın da istediği evi yani… Ama gelin hanım bunu kabul etmiyor ve sürekli tekere taş koymaya çalışıyordu. Gelin hanım aslında haksız da sayılmazdı. Yani babası noktasında… Sonuçta babasının bugüne kadar baba olarak çocuklarına ve karısına ne hayrı dokunmuştu ki bundan sonra olsundu… Kazandığını yine kumara, içkiye yatıracağı gün gibi açıktı. Oysa gelin hanım Dikmendeki neredeyse dört yüz milyarlık daireyi kendi ve daha çok da bir çocukları olursa onların geleceğini kurtarmak adına istiyordu. Kendi üzerine yapılmasını yani… Hal böyle olunca olay çıkmaza giriyordu. Beyefendi bu sorunu yine babasının çözmesinin en münasibi olduğunu düşünerek Abdullah Bey’e son derece ciddi bir dille söylemiş. Yanında olmadığım için yalnızca duydum. Bana göre elindeki tırı da yitireceği korkusuna kapılan Abdullah Bey, o akşam yani kayboldukları sırada yapmış olmalı. O heyecanla yani… Her ne kadar gözümle görmemiş olsam da yaşadıklarım ve tanık olduklarımdan bundan başka sonuç çıkmıyor yargıç beyim.’
‘Parayı içkiye kumara yatırır derken, ne demek istedin?’
‘Yani kulağıma çalınanları anlatmaya çalıştım yargıç beyim. Benim zamanım yok ki beyimin yanından ayrılıp gözlerimle göreyim. Ama son zamanlarda bu iş iyice dile düşünce kumara ve içkiye düşkünlüğü konuşulur olmuştu. Ben de duyduğumu dedim.’
Timur anlatılanlara tam inanmamıştı. Duydukları doğruysa Zeynep’in nikah kıyıldıktan sonra yani artık geri dönüş olanağı tükendikten sonra, kocası rolündeki Serkan’ı öldürmemesi gerekiyordu. Gözünü mal hırsı bürümüş biri, böyle bir servete varis olmuşken neden öldürmeye kalksın velinimetini? Cezaevine gireceğini bile bile…
‘Sayın yargıç müsaade ederseniz tanığa benim de sorum olacak. Zira takdir edersiniz ki anlattıklarında mantık sınırlarını zorlayan çok ciddi açıklar bulunmakta.’
Yargıçlar kurulu da aynı düşüncedeydi. Onun için başkan hiç bekletmeden izin verdi.
‘İsmet Bey anlattıklarını ibret ve dehşetle dinledim. Baştan sona kadar ve en ufak bir ayrıntıyı bile atlamadan. Nedendir bilmem ama bana pek mantıklı gelmedi anlattıkların. Neden sonuç ilişkisi açısından tutarsızlıklarla dolu bir kere... Onun için sorularımı sizinle paylaşmak istiyorum. Yani bu konuda sizin de düşüncenizi almak istiyorum.’
İsmet için sorulacak hiçbir sorunun önemi ve değeri yoktu. Tanık ol demişlerdi, o da olmuştu. Hepsi bu kadar… Söyleyeceklerini biliyordu nasıl olsa. Yüz kere sorsalar aynı şekilde söyleyecekti. Kafası daha ötesine istese de çalışmazdı. Üstelik ne merhum gibi ölüm vardı yolun sonunda ne Zeynep gibi ömür boyu hapis olasılığı. Onun için bir an bile tereddüt etmeden kabul ettiğini başını önüne eğerek ima etti. Timur da kaldığı yerden devam etti. Mahkeme başkanı gözlerini İsmet’e dikmiş, pürdikkat sorulacak soruları bekliyordu.
‘İsmet Bey bir genç kız, babasından darp gördüğü halde yeni nikah kıydığı kocasını öldürür mü sizce?’
İsmet kelime oyunlarını anlamayacak kadar saf ve cahildi. Hele araya birkaç hukuk terimi sıkıştırılınca aklı karışıyordu. Bu yüzden yanlış bir yanıt vereceği endişesi sarmaya başlamıştı bütün bedenini. Alnındaki ter damlaları içine düştüğü çıkmazı gizlemekte yetersiz kalıyordu. Durumun farkına varan Timur kendinden emin adımlarla üzerine gitmeye kararlıydı. Bunu, üzerine diktiği bakışlarından anlamamak olanaklı değildi. Arada bir Recai Bey’e bakarak kendini toparlamaya çalışsa da bu duruma ne kadar dayanacağına emin değildi. Doğrusu daha ilk soruda çuvallayacağı aklının ucundan bile geçmemişti. Bu avukat daha öncekilere hiç benzemiyordu. İnşallah bir kaza bela olmadan alnının akıyla yerine geçebilirdi. Evet belki davanın kendisini ilgilendiren bir tarafı yoktu ama sonuçta Karaları küstürmek de hayır getirmezdi adama.
‘Öldürmez herhalde…’
‘Bir baba düğün günü herkesin göreceği şekilde ve gerdek öncesi kızını şiddetle darp eder mi?
‘Ne bileyim avukat bey, etmemesi gerekir herhalde.’
Timur sorularını ilk basamakta bitiriyor, yoruma fırsat ve olanak tanımıyordu. Ardından yeni bir soru. Bu teknik çok sefer işine yaramıştı. Ama bundan pek memnun görünmeyen biri vardı: Recai. İsmet’in bu tür polemik kokan sorularının altından kalkabilecek bir zihinsel altyapıya sahip olmadığını biliyordu. Yanlış bir yanıt vererek bir çuval inciri berbat edebilirdi.
‘İtiraz ediyorum sayın yargıç. Tanık ucu açık sorularla ters köşe edilmeye çalışılıyor. Olasılıklara dayanarak kesin sonuçlara ulaşılamaz.’
‘Öyle bir niyetim yoktu sayın yargıç. Ama bana göre olayın akışında neden sonuç ilişkisi açısından ciddi bir boşluk var. Bunların aydınlanması açısından normal koşullarda anlatıların makul ve mantıklı olup olmadığını anlamaya çalışıyordum. Ayrıca tanığın ifadesi neredeyse tamamen varsayımlar üzerine kurulu… Bu arada iki sorum kalmıştı. İzninizle bitiriyorum.
‘İsmet Bey son bir soru: Bir kadın evlendikten sonra elde edeceğini yani boşansa bile veraset yoluyla elde edeceklerini bildiği halde bir ev ya da araba vermedi diye kocasını öldürür mü? Böyle bir niyeti olsa bile cezaevine gireceğini ve suçu sabit olduğu takdirde elindeki bütün olanakları kaybedeceğini bile bile bir cinayet işler mi? Yani velinimeti kocasını…’
‘Elbette öldürmemesi gerek. Yani bana göre.’
‘Peki İsmet Bey, nikah memuru kaçta geldi o gece?’
‘Ne nikah memuru, imam gelmişti ya zaten…’
‘Soracağım başka soru yok sayın yargıç.’
Kale düşmüştü Timur’a göre. Bundan sonra hiçbir soruya gerek yoktu. Hiçbir sorunun bu kadar etki etmesi de olası değildi. Davacı tarafta tam bir bozgun havası esiyordu. İsmet Timur’un çapraz sorgusuna dayanamamış açık vermişti. Yapacak bir şey yoktu… Diğer duruşmaya kadar…
Tanık ifadeleri kafaları iyice karıştırmıştı. Son iki tanık kalmıştı dinlenmesi gereken. Zeynep’in anne ve babası… Mahkeme başkanı Salih ve mahkeme kurulunun aklına yatan tek ifade Zeynep’in ifadesiydi. Ama söylediklerini destekleyecek geçerli kanıtları yoktu. Diğer ifadeler zorlamaya ve ezbere dayanıyor gibiydi. Karar aşamasında kitaba göre Zeynep’in aleyhinde karar vermek zorunda kalacaklardı. Özellikle başkan bundan başka çıkar yolu olmadığını çok iyi biliyordu. Onun için Zeynep’in lehine bir şeyler arıyordu ifadelerde. Yargıç da olsa böyle bir davada tarafsız olmayı hiç düşünmüyordu. Mazlumun aleyhine tarafsız kalmakta ısrar, adaletin katledilmesinden başka bir anlam ifade etmiyordu nazarında.
Davayı aldığından beri her aşamada Özge geliyordu gözlerinin önüne. Özge Zeynep’ten her yönden şanslıydı. En azından Abdullah gibi dünyaya getirdiği günden utanan ve bu utançla onu bir an önce elden çıkarılması gereken defolu bir mal olarak gören cehalet abidesi bir babası yoktu. Kendisi yaşamda olmasa bile avukat olan annesi en azından kızını, Özgesini muhannete muhtaç etmezdi.
Kızlarını okutmayan anne ve babaların onlara nasıl içinden çıkılmaz bir kader ve işkenceyle dolu bir yaşam piyesi hazırladıklarını düşününce Zeynep’e ceza vermek gelmiyordu içinden. Yalnızca bir yargıç olarak değil, bir baba hatta bir insan olarak bu kızın ceza almamasından yanaydı. Bedensel olarak Tanrı tarafından, toplumsal olarak da kendi türü tarafından her türlü savunma mekanizmasından aciz bırakılmış bu masum kız, iradesi dışında yazılmış kader senaryosunda kendisine biçilen role itiraz etmişti yalnızca. Diğer kızlar gibi pes etmemişti makus kaderine. Hepsi buydu işte.
Başka çaresi yoktu çünkü. Başka bir olasılık… Olmak ya da olmamak gibi… Eğer onda bir hata aranacaksa öncelikle alnına kara çamur gibi yazılmaktan çok sürülen kaderin kendine biçtiği rolün dışına çıkmak suçundan cezalandırılmalıydı. Tarihin karanlık çağlarında yapıldığı gibi… Zindanlara sokulmalıydı ömür boyu, vahşi hayvanların kafesine atılmalıydı, asılmalıydı belki, hatta taşlanmalıydı. Tanrının kalemi ve töreler ondan bir kız olarak erkek kararlarına karşı çıkmamasını istemişti.
Bir kadın okumadığı sürece insanlıktan nasibini almamış baba rolü oynayan sünepelerin, daha sonra da bayrağı teslim alan ezik kişilikli kocaların oyuncağı olmak zorundaydı. Ve böyle bir adaletsizliği, böyle bir haksızlığı Tanrı yapamazdı. Adaletin son noktası, sevginin madeni Tanrı böyle bir işkenceye rıza gösteremezdi. Velev ki Tanrı emri diye yutturulmaya çalışılsa bile böyle bir bahane kabul edilemezdi.
Bir kadının ömür boyu güneş görmeden baba evinden koca evine sürüklenmesi aklın mantığın alabileceği bir muamele değildi. Bir kadının yine ömür boyu kendi yaşamı ve kendi bedeni üzerinde karar verme ve uygulama hakkından mahrum bırakılması vahşetlerin en büyüğü olarak kabul edilmeliydi. Ana baba olacak aymazların kızlarını böyle bir işkenceye maruz bırakmaktansa doğduğu anda boğmaları çok daha yerinde olurdu.
Şimdi anlıyordu kız çocuklarının neden gömüldüğünü. Cahiliye dönemi Araplarının yaptığı yani kızların doğduğu anda canlı canlı toprağa gömülmeleri kendileri açısından en doğru hareket olmalıydı. Tanrı’nın bile önemsemediği için çalakalem bir kadere mahkum ettiği kız çocuklarını belki de yaşayacakları dramdan kurtarmak için… Belki de onlara karşı yaptıkları ve yapacakları, hatta geleneksel yapı gereği yapmak zorunda kalacakları insanlık dışı muamelenin bilincine varmanın yarattığı vicdan azabı ve utanç duygusunun etkisiyle… Yoksa en doğrusu bu muydu? Zeynep’e sorsan bunları yaşamaktansa hiç doğmamış olmayı ya da doğar doğmaz ölmeyi tercih ederdi herhalde…
Sonra birden ruhunun derinliklerinden bütün benliğine yayılan bir titremeyle sarsıldı. Sözde okuryazar biri olarak böyle bir şeyi nasıl düşünebiliyordu. Hayret... Ama ortada bir de gerçek vardı. Belki yüz binlerce gerçekten biri, işte şimdi karşısındaki masum kız kader kalemini eline vermiş sonunu bekliyordu.
Ömür boyu böyle bir işkence ve zulüm altında yaşayacağını bilen birine sorsanız, elbette yaşamak yerine ölümü tercih edecektir. Bir kızın küçük yaştan itibaren istemediği bir hayvan tarafından gerdek denen kutsal yatakta defalarca ırzına geçilmesini doğumdan itibaren ölmekten iyi gören ya manyak olmalıydı ya da cinsi sapık. Ne yazık ki töre ve inançlar insana beğenmediği kader karşısında havlu atma hakkını bile çok görüyordu.
Kader diye dayatılan her ne varsa, yaşamak zorundaydı insan. Yal-nızca yaşamak. Vahşet, işkence ya da tecavüz… Hiç fark etmezdi. Asıl garibi de buydu ya zaten… Nasıl ve nedenini sorgulayan olmamıştı. Bu açmazı sorgulamak bile Tanrı’ya karşı gelmek olarak kabul edilmişti. Hem kim bilir bunda da vardı bir hayır değil mi? Kader senaryosunun satır aralarında yaşanmak zorunda kalınan her ne varsa, hayır olarak görmeye alıştırılmıştı insan… Bir yargıç olarak şimdi Zeynep’e cezaların en ağırını vermesi gerekiyordu. Onun için buradaydı. Çünkü Zeynep yalnızca ceza yasalarını ihlal etmemiş, aynı zamanda Tanrı’nın kendisine yazmış olduğu her sayfası hayır dolu kadere başkaldırmıştı. Aaah ah dedi kendi kendine, bir de bu düşündüklerimi hayata geçirebilseydim.’
Bayan yargıç Ayça Hanım başkanın verdiği ara sırasında yalnızca ne kadar şanslı olduğunu düşünüyordu. Eğer babası, ki binde bir kişiye nasip olurdu böyle bir baba, köylerinden İstanbul’a gelmemiş olsaydı, bu olanaklara kavuşması olanaklı değildi. Yalnızca bu da değil, İstanbul’a geldiği halde yıllar sonra odunluğunu koruyan hödüklerden de değildi rahmetli babası. Evet bunda kendisinin payı da inkar edilemezdi elbette. Son zamanlarda cumhuriyetin kız çocuklarına tanıdığı olanakları kullanamayan ve özgürlüğü elinin tersine iten o kadar çok kız vardı ki çevresinde. Onlara acımıyordu doğrusu. Okumak yerine fingirdemeyi tercih ederek cehalete ve atalete teslim olan bu kızlardan olsaydı Zeynep, hiç şüphesiz kararını müebbet hapisten yana verecekti. Çünkü o zaman kendi kaderini ana babasıyla beraber bizzat kendisi hazırlamış olacaktı.
Eğer İstanbul’a göçmemiş olsalardı bugünleri göremeyecekti büyük olasılıkla. Babası nasıl olmuşsa bir şekilde ortaokul mezunu olduğu için, o devirde ortaokul diploması çok bulunmayan bir nimetti, memuriyete girmişti. Annesi de aydın bir kadındı doğrusu. Evet okumamıştı, sıradan bir ev kadınıydı. Ama Allah için söylemek gerekirse nice okumuş cahilden çok daha ileri görüşlüydü. Annesi de ailenin diğer kadınları gibi güneşi görmeden büyümüştü. Evlilikle birlikte bütün yaşam hakları kocasına devredilirken yani baba evinden at sırtında koca evine giderken o da duvak altından görmüştü güneşi en yakından. Buna rağmen o her zaman kızının okuması için mücadele etmişti.
Savcı hepsinden daha büyük bir şaşkınlık içindeydi. Görevi icabı sanık yerinde bulunan Zeynep isimli kızı en ağır ceza alması için itham etmesi gerekiyordu. Öyle de yapmıştı. Yasa kitapları böyle buyuruyordu. Ama vicdanı hiç de aynı düşüncede değildi. Aradaki bu farkı kapatmanın bir yolu yok muydu? Duruşmanın başından beri bunu düşünmekteydi. Olsa, kullanma noktasında gözünü bile kırpmayacağına adı gibi emindi.
Yüz hatlarına bakılırsa Zeynep’in ifadesine hepsinden daha çok inanmak gerekiyordu. Tertemiz bir yüzü vardı. Yüzündeki soluk gölgelerde değil vahşetten bir eser, maddeye tamah edecek bir çizgi, yalana dolana dair bir leke bile yoktu. O zaman tanıklar yalan söylüyordu. Başka bir olasılık gelmiyordu aklına. Çocuklara melek derler. Zeynep çocukluktan yeni çıkmış bir genç kızdı. Bir iki yılda yüz seksen derece değişerek şeytanlaşması mümkün müydü?
Bu kızcağızın kurtulması ya da en azından daha az ceza alması için tek bir yol geliyordu aklına. Bir psikolog raporu... Evet mahkemeye teklif edecekti. Belki böylece daha az ceza alması için bir olasılık doğardı. Dediği gibi de yaptı:
‘Sayın yargıç iddia makamı olarak davanın seyrine etki edeceğini umduğumuz bir önerim var yüce mahkemeye.’
‘Buyur savcı bey.’
Buyur dedi ama içinden de iddia makamı olarak Zeynep’in aleyhinde olması gereken savcının önereceği her neyse inşallah kızcağızın aleyhine olmaz diye düşünmeden edemedi.
‘İki duruşma boyunca kanıtlar, tanık ifadeleri, sanık ifadesi ve sorgu tutanaklarını dikkatle takip ettim. Bende net bir kanı oluşmadı. En azından sanık ifadesinin doğruluğu noktasında olay anında cürmü işlemesine etki eden ruhsal saikleri tespit etmenin duruşmanın seyrine faydalı olacağı kanısındayım. Bu amaçla sanığın tam teşekküllü bir hastanede psikolojik testten geçirilmesi ve olay anında cezai ehliyetinin olup olmadığının tespitini arz ve talep ediyorum efendim.’
İşte bu, harika bir düşünceydi. Aslında birçok mahkemede bu rapor baştan istenirdi. Ama bu sefer olayın cürmü meşhut olması ve sanığın işlediği suçu itirazsız kabullenmesi yüzünden gerekli görülmemişti anlaşılan. Ya da unutulmuştu. Ne olursa olsun bu, bir fırsat olabilirdi Zeynep’in kurtuluşu açısından. En azından süreci uzatmak mümkün olursa, vatandaşın duruşmaya olan dikkati dağılabilirdi. Bu da zavallı kızın cezasının hafifletilmesi için bir fırsat yaratabilirdi. Kim bilir…
Başkan duruşmaya yine ileriki bir tarih vererek son verdi. Aynı zamanda son duruşmada hem bu raporun incelenmesine hem de sanığın anne babasının dinlenmesine karar verdi. Eğer beklenmedik bir gelişme olmazsa gelecek duruşma son olacaktı.
Duruşma sonunda yargıç arkadaşlarına ve savcıya kendileriyle ayaküstü bir durum değerlendirmesi yapmak istediğini, bu amaçla duruşma salonunun arkasındaki yargıç odasında beklemelerini söyledi. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra söylediği yere geçti.
Amacı aslında tam olarak durum değerlendirmesi değildi. Bu bahaneyle diğer yargıçların ve savcının Zeynep’e bakış açılarını öğrenmek istiyordu. Ona kalsa Zeynep değil ceza almak, serbest bile bırakılmalıydı. Ama tek başına ısrarla vereceği böyle bir karar sorun yaratabilirdi. Basın ve medyanın gözleri mahkemenin üzerindeyken yanlış bir adım atmak istemiyordu.
Yargıç ya da savcı da olsa insandı hepsi. Çiğ süt emmişti. Dolayısıyla Zeynep’in babası gibi birtakım kişisel çıkarlar ya da tehdit ve şantajlara boyun eğerek adaleti yanıltabilirlerdi. Nitekim basından gördüğü kadarıyla akli dengesi olmayan bir kıza tecavüz eden canavara kravat taktığı için, konuşma özürlü kız tecavüz sırasında karşı gelemediği için bu durumu iyi hal sebebi sayan çürük elmalar çıkıyordu aralarında. Böyle bir şeyi aklı mantığı kabul etmemekle birlikte, eğer böyle kararlar alınıyorsa yine bu kararları verenlerin Zeynep’in babası gibi birtakım beklentiler içinde olduğunu düşünüyordu. Aptal olsalar o görevlerde olamazlardı. O zaman tek seçenek kalıyordu geriye, çıkar beklentisi ya da korku… Yoksa böyle saçma bir kararı vermek için yıllarca hukuk okumaya ne gerek vardı? Sıradan bir bakkal bile bundan daha doğru ve yerinde bir karar verebilirdi.





Melisa Ayla



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6447
2 Firari Fırtına 4494
3 Mustafa Ermişcan 3955
4 Hasan Tabak 3618
5 Nermin Gömleksizoğlu 3249
6 Ömer Faruk Hüsmüllü 3111
7 Uğur Kesim 3095
8 Sibel Kaya 2959
9 Enes Evci 2662
10 Turgut Çakır 2338

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:740 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com