Romanlar

Gereği Düşünüldü 7
Okunma: 105
Melisa Ayla - Mesaj Gönder




7. Dejavu



Son iki tanık kalmıştı. Zeynep’in anne ve babası... Aslında daha ilk duruşmada dinlenmeleri gerekirken, Merve Hanım’ın fenalık geçirmesi yüzünden ancak üçüncü duruşmada gelebilmişti sıra. İlk duruşmada kızının ağzından çıkan kelimeler üzerine zaten hassas olan bünyesi dayanamamış, fenalaşmıştı Merve Hanım.
Şeker hastalığı olan Merve Hanım’a duruşma sırasında yüksek tansiyon ters köşeden darbe indirmiş ve uzun süre kalkamayacak şekilde hasta bırakmıştı. Bu yüzden uzun bir süre hastanede yatmış, kısmi felç geçirmişti. Sağ tarafında tamamen olmasa da kısmen bir duyarsızlık ortaya çıkmış, ancak ani müdahale ve sıkı takip sonucu eskiye nazaran düzelmeye başlamıştı.
Hastanede uzun uzun düşünme olanağı bulmuştu Merve. Belki kendini ölüme en yakın hissettiği bu zamanda bir çeşit vicdan muhasebesi yapma fırsatı yakalamıştı. Bir an yaşadığı sekerat hali, ona bazı gerçekleri görme olanağı vermişti.
Zeynep haklıydı. Ona annelik yapamamıştı. Annelikten ziyade hatta düşmanlık bile etmişti. Sonuç ortadaydı işte. Gözünün bebeği olarak gördüğü, güya üzerine titrediği Zeynep’i ağır ceza mahkemesinde yargılanıyordu. Daha ötesi mi vardı bunun? Anne gibi bir anne olsaydı kızı burada ve bu durumda olmazdı herhalde… Daha ne olsundu? Ölsün müydü? Kim bilir belki ölümüne neden olsa bu kadar zarar veremezdi ona.
Üzülürdü belki ardından. Belki değil üzülürdü elbette ölseydi. Ama kendi açısından düşününce kurtuluşu demekti bu son. İçinde yaşadığı çevrede bir kız için ölmek yaşamaktan daha hayırlıydı. Evet hayrı ancak Tanrı bilirdi ama kendisi de bir anne olarak hissedebilirdi. Kendisi bir kadın olarak insan gibi bir yaşam yaşayabilmiş miydi ki kızı yaşasındı. O zaman yaşamasına ne gerek var der, sineye bile çekerdi. Ona böyle bir olanağı doğumundan itibaren anne baba olarak vermemişlerdi. Haydi babası bir yana ama bir anne olarak kendi türüne, kendi kızına bu kadar ihanet etmiş olması yüzünden Zeynep’in gelecekte yaşanabilir bir yaşama kavuşması olanaklı değildi. Bu olaydan sonra elli yıl yaşasa gerçekten yaşamış mı olacaktı Zeynep? Ve bu günah hiçbir ibadetle temizlenir değildi…
Ağacın baltaya dediğini hatırladı birden Merve: Ben senin beni kestiğine değil, sapının benden olmasına üzülüyorum. Merve annesi Hürü gibi, annesinin annesi gibi kadınların başına çorap ören bu kara düzenin, bu makus kaderin bir parçası, destekçisi, yatakçısı olarak baltaya benziyordu. Okumasa, okuyamasa Zeynep’in de olacağı bundan farklı olmayacaktı. Ama o direniyordu gencecik yaşına karşın. Direnmişti. Annesine karşın… Babasına karşın… Hatta törelere ve ağzına aldığında tepeden tırnağa titremesine neden olan Tanrılara karşın… Eğer bu şanlı mücadelesinde bir anne olarak yanında olmayı becerebilseydi bugün burada olmazdı belki. Yargıç Hanım da kadındı. Demek ki okuyan ve erkenden evlenmeyen orospu olmuyormuş…
Sonunda kazanmıştı. Bu durumuyla ona imrenmiyor değildi. Görü-nürde yürürlükte olsa alacağı ceza asılmaktı. Onun yerine yaşamının sonuna kadar dört duvar arasında yaşayacaktı. Ama kızı Zeynep’in dört duvar arasında kendisinden çok daha özgür olacağını tahmin ediyor, hatta tahminden çok öte inanıyordu. En azından kendisini kanıtlamıştı. İnsan olduğunu, erkeklerle aynı koşullarda aynı haklara sahip olduğunu haykırmıştı erkek egemen dünyaya. O bir kahramandı artık kadınların gözünde. Kendisini bu haliyle, hak etmediği halde, şehit evladıyla övünen analara benzetiyordu.
Merve iç dünyasında kendisiyle hesaplaşırken mahkeme başkanının kalın sesiyle içine yuvarlandığı karabasandan bir anda sıyrılıverdi. Şaşkın gözlerle çevresine bakındı. Boş bakışlarla göz gezdirdi bir süre. Birbirinden farklı bir sürü insan vardı çevresinde. Bakışları, kırmızı dik yakalı yargıçların olduğu yüksek kürsüye geldiğinde iliklerine kadar irkildiğini hissetti. Yavaş yavaş nerede olduğunu anlamaya başlamıştı.
‘Hasan’dan olma Hürü’den doğma, Çankırı nüfusuna kayıtlı, otuz dokuz yaşında, ümmi, ev kadını. Gel bakalım hanım bir de senin ağzından dinleyelim olanları. Bize ne olduysa en küçük bir ayrıntıyı bile atlamadan ve doğrudan sapmadan anlat bakalım.’
Mahkeme başkanının sesi mesleği gereği ne kadar babacan olsa da kara cüppenin içinden kızgın bir lav yakıcılığıyla fışkırdığı için duyanın yüreğinin yağını eritiyordu. Hele ki Merve gibi hayatı boyunca neredeyse tek başına bahçe dışına çıkmamış ümmi bir kadın için… Zavallı kadın devletin bu haşmetli yüzü karşısında ne diyeceğini şaşırmış, eli ayağına dolaşmıştı. Ne yapacağını, ne yapması gerektiğini bilemez haldeydi.
Durumu fark eden Timur hafif bir baş işaretiyle başkandan izin alarak yardımına koştu. Koluna girerek bulunması gereken yere kadar refakat etti. Aralarında talkın veren imamla meyyit gibi ayaküstü kısa bir konuşma cereyan etti. Timur kendine geldiğine iyice emin olduktan sonra tekrar yerine geçti.
‘Yargıç Beyim bildiğim ne varsa aynıyla anlatacağım inşallah. Anlatacağım ki vicdan azabından kurtulayım.’
Merve’nin umulmadık çıkışı Recai’nin hiç hoşuna gitmemişti. ‘Kim bilir ne saçmalayacak şıllık karı…’ diye iç geçirdi. ‘Adaleti yanıltacak aklınca!’ diye devam etti. Özellikle istemişlerdi onu. Durup dururken çark etmenin manası neydi şimdi? ‘Kesin Timur lavuğunun işi...’ diye düşündü. Fakat bu aşamadan sonra engellemesine olanak yoktu. Şimdilik işi oluruna bırakmanın en doğrusu olduğuna karar verdi.
‘Her şey geçen sene başladı. Bizim bey günübirlik çalışanlardan. Sigortası yok, bir şeyi yok. İki gün çalışır, beş gün borca yer cinsinden yani. Borçlular kapıya dayanınca zahmet edip tekrar bir işe girer. Evlendik evleneli bu böyle. Dört çocuğum var bu yaşımda, daha doğru dürüst bir gün gördük diyemem.
‘İkisi kız, çocuklarımın. Zeynep ikinci çocuğum. Babası olacak adam doğduğu gün zaten pek mutlu olmamıştı. Soyunu devam ettiremeyeceği için kız çocuklarını sevmiyordu. Kesilesice soyunda ne varsa? Devlet zorlamasa okula bile göndermeyecekti. Evin bütün ağır işleri onun üzerindeydi. Oğullarını paşa diye çağırırken onu ve kardeşi Büşra’yı eksik etek, kaşık düşmanı gibi sözlerle dışlardı. Zavallılar baba evinde bir gün bile insan yerine, adam yerine konmadılar yargıç beyim. Sanki anaları kondu mu? Neyse ben bunca eziyetten sonra canımdan da rahatımdan da geçmişim. Yeter ki istemeden dünyaya getirdiğim çocuklarım eziyet çekmesin.
‘Ama bu olanaklı değildi yargıç beyim, bizim dünyamızda. Benim gibi cahil bir karıdan anne olursa, başka ne beklenir? Bir gün bana Serkan’dan bahsetti. Durup dururken yani… Öyle bir ballandırdı ki benim de aklımı çeldi. O an için en doğrusunun bu olacağını düşündüm. Allah’tan önce kızım affetsin ama ben ne yaptımsa iyiliği için yapmaya çalıştım. Görünen o ki bunda başarılı olmamışım. Yoksa koklamaya kıyamadığım kızım bugün karşınızda bir cani gibi yargılanır mıydı?
‘Adamın hali vakti yerindeydi. Kocanın iyisi olmaz düşüncesine kapılalı çok olmuştu. Serkan’ın da iyi bir koca olmayacağını tahmin ediyordum. Ama kız kısmı eninde sonunda biriyle evlenmek zorunda kalacaktı. Evlendirmeyip bekletsek bizim mahallenin yabanilerinden biri kaçırıp hepten heba edebilirdi kızımı. Kulağıma çalınan dedikodulara bakılırsa bu olasılık hiç de uzak değildi eşiğimize.
‘Bir gün nasıl olsa evlenecekse benim herif gibi boş gezenin boş kalfasıyla evleneceğine en azından elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeyecek olanaklara kavuşsun istedim kızımın. Yoksa kocalığından hayır geleceğinden değil…
‘Doğrusu kızıma sormamıştık ama onun bu kadar tepki göstereceğini de düşünmemiştik. Ben de düşünmemiştim. Bizim zamanımızda böyle değildi tabi. Biz babamız kimi isterse onunla evlenirdik. Değil karşı gelmek, içimizden acaba sorusunu bile geçiremezdik. Dışımızdakini babamız duyarsa, içimizdekini de Tanrı duyardı. Babaya karşı gelmek töreye karşı gelmek demekti. Babaya karşı gelmek topluma ve hepsinden fenası Tanrı’ya karşı gelmek demekti. Ne bileyim işte, kızımın da böyle olduğunu sanmışım demek ki. Yani kabul etmese bile biraz mırın kırın ettikten sonra unutur gider diye düşünmüştüm. Demek yanılmışım.
‘Biraz benim herifin acele etmesi olayı bu duruma getirdi sanırım. Daha dereyi görmeden paçayı sıvamış yargıç beyim. Biz ne bilek? Altındaki tırı üzerine almış. Borca tabi. Sonra bir de ev işi çıkarmış. Allah seni inandırsın beyim, onu da şimdi duydum. Eee bu dönemde kim kime hayrına bir şey verir ki yargıç beyim. Hem bunun hayırlık tarafı da yok. Milyarlık mal. Doğrusu böyle borçlandığını bilmiyorduk. Yani Zeynep’in bulduğunu söylediği borç kağıdını, adını unuttum benim okumam yazmam olmadığı için fark edemedim. Belki gördüm ama ne yazar görsem de okuyamam ki… ‘
‘Sayın Yargıç.’ diye söz istedi Timur. Başkanın kafa sallamasıyla devam etti: ‘Bir sorum olacak tanığa.’
‘Merve Hanım kızınız hakkında hayatının dönüm noktası olacak bu kararı alırken hiç kendisinin düşüncesine danıştınız mı? Daha önce dediniz ama bir daha düşünün. En azından bir anne olarak…’
‘Tanrı beni kahretsin ki danışmadım. Diyorum ya bizim adetimizde kıza danışmak diye bir olasılık olmadığı için belki. Başımıza taş yağar diye bilirdik, kızın düşüncesine danışırsak… Kızların düşünebildiğini bile bilmiyorduk desem yalan olmaz. Düşünürse erkek düşünür… Benim cahil herif düşünse ne olacak o da ayrı… Hem danışsak bile bende bu mankafa olduktan sonra naz yapıyor der, gene inanmazdım. Sonra yine kafamın dikine giderdim. Allah kimseyi benim gibi cahil ve aciz yapmasın beyim. Bilemezsin ne büyük felaket olduğunu cehaletin... Onun iyiliğini düşünmem yeterli sandım. Benim de iyiliğimi düşünen babamım annemin hatta onları yöneten amcalarımın beni iyilik adıyla nasıl bir belaya soktuklarını bildiğim halde…’
Mahkeme başkanı sonunda patladı:
‘Hanım gözün var, kulağın var. Yaşın var, başın var. Hiç mi ders almazsın yaşadıklarından? Başına ne gelmişse iyiliğini düşünmelerinden gelmiş. Buna karşın aynı hatayı nasıl yaparsın? Hem aklının çalışmadığını söylüyorsun hem de kızının iyiliğini düşündüğünü. Bu nasıl bir çelişki? Madem aklın yok, olmayan aklınla bir insanın iyiliğini nasıl düşünebilirsin? Konuşmayayım dedim ama dayanamadım.’
Merve yargıca olan korkuyla karışık saygısından yanıt vermeye cesaret edemedi. Gözyaşlarıyla tasdik etti yargıcın yerden göğe kadar haklı olduğunu. Yine hıçkırıklarıyla itiraf etti analık görevini yapmaktan aciz bir günahkar olduğunu. Salih önceki duruşmada fenalık geçirdiği aklına gelince üzerine fazla gitmedi. Başına bela almak istemiyordu. Bu kadar azarı yeterli buldu. Eliyle Timur’a kaldığı yerden devam etmesini ihtar etti:
‘Peki en azından kızının insan olabileceğini akılından geçirmedin mi hiç?’
‘İtiraz ediyorum sayın yargıç. Davalı avukatı cahil bir kadının açığından demagoji yapmaya çalışıyor.’
‘Bana da biraz öyle geldi. Ne dersin Timur Bey?’
‘Evet efendim öyle görünüyor. Ama bunu sormak zorunda hissediyorum kendimi. Bir genç kızın arkasında annesi yoksa başka kimin olmasını bekleyebiliriz? Anne sevgisi Tanrı sevgisinden sonra en güçlü, en temiz ve saf sevgi olarak bilinir. Ayrıca daha önce aynı yoldan geçmiş bir anne, nasıl olur da ikinci defa aynı hatayı yapar? Bu sorular sanık sandalyesinde oturan Zeynep’in işlediği suçu aslında kendi özgür iradesiyle işlemediği, bilakis çevrenin özellikle de ailenin baskı ve yönlendirmesi sonucu bir çeşit cinnet haliyle işlemiş olabileceği kanımı güçlendirmektedir. Annesini yanında göremeyen bir kızın kaybedeceği bir şey kalmamış demektir. Bu durumda ne yapsa mazur görülür. Duruşma başlamadan önce yüce mahkemenize arz edilen adli tıp raporu da bunu bilimsel olarak teyit ediyor zaten.
‘Başka sorum yok efendim.’
‘Devam et sen de hanım.’
‘Ben iyiliğini düşünüyordum yargıç bey. Belki gizli bir öçtü bu. Belki kıskançlık. Ama öyle işte... Bir anne nasıl böyle düşünür derseniz, anne olup olmadığımdan emin değilim, insan olduğumdan emin olmadığım gibi… Kızımın insan olup olmadığı da belki bu yüzden aklıma gelmedi. Zeynep gençti, toydu. Doğruyu düşünemezdi. Biz onun hakkında doğruyu düşünüyorduk. Bizim adımıza da birileri zamanında doğruyu düşünmüştü. Biz böyle öğrenmiştik. Böyle alıştırılmıştık. Ve öğrendiklerimiz umarsızlığımız olmuştu beyim. Bu yüzden neden böyle yaptığımı bilmiyordum. Neyi, ne zaman ve neden yaptığımın farkında bile değildim…
‘Zeynep’e belki bu yüzden danışmadım. Ama o bana sürekli memnun olmadığını anlatmaya çalıştı. Evet buysa sorunuzun yanıtı, hissettim istemediğini. En son, mart ayıydı sanırım. Recep Kara haber göndermiş bizim herife hayırlı bir iş için geleceklermiş. Bir de bu hayır çıktı yargıç bey. Başıma ne geldiyse hayırlısı budur diye öyle bir alıştırdılar ki, artık başıma kötü bir şey geldiğinde hayır işlediğimi düşünerek kendimi Tanrıya daha bir layık görmeye başlamıştım.
‘Recep Kara ailesinin hayırlı bir iş için geleceğini duyunca evde buruk bir bayram havası esmişti. Biz inanmaya alıştırılmıştık yargıç beyim. Hayır-şer, sevap-günah gibi kelimeleri ne zaman duysak tüylerimiz diken diken oluyor, manevi bir iklime giriyorduk. Ne yapacağımızı düşünmüyor, yıllarca ne öğretilmişse aynen öyle yapıyorduk.
‘İyi kötü başımıza ne gelse içinde mutlaka bir hayır aranması içimizi burkuyordu. Ama ne çare yapacak bir şey yoktu. Hayatımızda en hayırlı iş buydu. Ve ben bu hayır yüzünden yıllarca yatak odamda tecavüze uğruyorum bu herif tarafından. İşte burkuntumuz, bulantımız bu yüzdendir yargıç beyim. Ama inanmaktan başka yol bırakılmamış bizler için ve bunu dillendirmek Tanrı’ya başkaldırmak anlamına geldiği için hep içimizde saklamaya alıştırılmışız. Onun için de gören hayırlı işlerden mutlu olduğumuzu sanır.
‘Zeynep duyar duymaz bağırmaya çağırmaya başladı. O böyleydi işte. Hayır mayır dinlemez isyan bayrağını açardı hemen. Bu tarafını imrenmeyle karışık beğenmekle beraber ona bu sefer destek veremiyor-dum. Ne yapacağımı bilmez durumdaydım yargıç beyim. Bu böyle olamazdı. İsyanı bastıramazsam akşam başıma gelecekleri bir ben bilirdim. Bir kadını baba, koca ya da abi fark etmez erkek elinden devlet bile kurtaramaz yargıç beyim. Bunu en iyi benim gibi okutulmamış, mantar gibi gölgelerde yaşamaya mahkum bırakılmış işsiz güçsüz kadınlar bilir. Yıllarca ellerimizi göklere açıp Tanrı’dan bile karşılığını alamayınca anlarız bunun böyle olduğunu…’
Merve Hanım öyle içten ve duygulu bir şekilde anlatıyordu ki, kimse sözünü bölmeye cesaret edemiyordu. Duruşma salonunda yazmanın klavyesinden aksederek mahkeme duvarlarını tokatlayan utangaç çıtçıtların sesinden başka canlılık belirtisi hissedilmiyordu. Mahkeme kurulu uzun yol şoförlerine dönmeye başlamıştı. Gözleri süzülen süzülene… Biri bu sessizliği bozmazsa uyuyup kalacaklardı neredeyse. Allah’tan davacı avukatı Recai, ayağa fırladı. O da bunalmıştı. Biraz mola vermek gerektiğini düşündü. Yanıt butonuna basıp da vereceği yanıtı unutan yarışmacı gibi ortada kaldı bir süre. Öyle ya neye itiraz edecekti?
Recai’nin itiraz etmesiyle başkan derin bir nefes aldı. ‘Hay Allah razı olsun ya, kırk yılda bir sen de işe yaradın.’ diye iç geçirdi. Hiçbir şey söylemeden yerine otursa kızmayacaktı. O kadar hoşuna gitmişti itirazı. En azından üzerlerine çöken ölü toprağını silkelemişti ya, o da yeterdi.
Recai’nin de dikkati diğerleri gibi dağılmıştı. Başkanın izin verip vermediğine bakmadan devam etti.
‘Tanık gereksiz ayrıntıya girerek konuyu dağıtmakta ve yüce mahkemeyi oylamaya çalışmakta sayın yargıç.’
Bir başkası yapsa mahkeme başkanı itiraza hak verip, tanığı huzurundan kovabilirdi. Ama bu sefer ki bir başkaydı. Evet fazla ayrıntıya giriyordu. Recai haklıydı yerden göğe kadar. Hatta kendince felsefe yaptığı bile söylenebilirdi. Ama her ayrıntı Zeynep’i bu eylemi yapmaya sevk eden nedenleri gözler önüne sermesi açısından ayrı bir değer taşıyordu. Dolayısıyla dinlenmeye değerdi. Yine de başkan olarak itirazı kabul etmiş görünerek olayı geçiştirmek zorunda olduğunu biliyordu. Öyle de yaptı:
‘Hanım sen de biraz daha berrak konuşmaya çalış istersen.’
Aslında Merve de kendini kaptırmış gidiyordu. Bir çeşit dejavu hali yaşıyordu. Aynı şeyleri birkaç kere söylemesi bu nedendendi. Bu uyarı kendine gelmesine yardımcı olmuştu. Üstelik o utangaç haliyle bu kadar kişinin önünde nasıl bu saate kadar konuşabildiğine hayret ediyordu. Bir kadın olarak daha önce bir yığın erkeğin önünde bu kadar uzun konuştuğunu anımsamıyordu. Haklıydı galiba yargıç. Bir an önce kestirip yerine oturmalıydı. Kadın başıyla konuştuklarına zaten kim değer verecekti ki? Bugüne kadar onu önemsemeyenler, bundan sonra mı dikkate alacaklardı…
‘Hata bende yargıç beyim. Kız isyan ettiydi. Belliydi istemediği. Hele istemeye geleceklerini öğrenince... Ama ben onu karşıma almadım adam gibi, karşısına geçtim bir düşman gibi. Anlattık bağıra çağıra. Anladı mı derseniz. Anlamadı. Köpüklenerek akan gözyaşları zamanla duru akmaya başladı yalnızca. Ama hala ağlamaya devam ediyordu. Kendisini kurban etmesini istedim. Bu ailenin kurbanı da oydu. İsmail’e inen koç gibi. Eğer kendini kurban ederse annesini ve üç kardeşini kurtarması olanağı vardı.
‘Babası o altındaki milyarlık oyuncağı borca almıştı. Ben o senet midir nedir bilmem yargıç bey. Ama bizim beyin ağzından işittiğimi bilirim. Bana kaç kere boyundan büyük borca girdiğini, ne yapıp yapıp Zeynep’i kandırmamı söylemişti. Kendisi baştan niyetliydi anladığım kadarıyla. Gerekirse döve döve gebertecekti ama Serkan Kara’nın koynuna sokacaktı. Bunun başka yolu yoktu. Yoksa ya hapse girecekti ya da parçasını bile bulamazdı kimse. Ben bunu tek bir harfini atlamadan anlattım Zeynep’e. O ne düşündü bilmem. Sustu sadece. Susuşunu kabul etmek sanıp müjdeyi verdim bizim herife.’
‘İtiraz ediyorum sayın yargıç. Parçasını bırakmayacak olanın kim olduğunu kanıtlarıyla açıklamalı tanık. Tanığın kanıtı var mı iddiasını kanıtlayacak? Yoksa ifadesini geri almasını talep ediyorum. Mahkemeyi yanıltmaya çalışmasın gerçek dışı beyanlarıyla. Böyle ucu açık söylemlerle merhum müvekkilimi zan altında bırakmaya hakkı yok.’
‘Duydun işte Merve Hanım, avukat bey haklı. Kanıtın var mı söylediklerine bizi inandırmak için? Ne demek istiyorsun, açık söyle.’
‘Karalar yargıç bey. Benim herif dedi. Aha bu kulaklarımla duymuşum kaç kere. Ne kanıtı devlet beyim? Ben kimim ki kanıt bulayım. Sordunuz söyledim. Kocam olacak adamın ağzından işittim. Benim yalan uyduracak kadar aklım olsa kadın olmazdım yargıç beyim.’
Balık hafızalı kadın çok geçmeden yargıcın dediğini unutup kaldığı yere döndü. Bu ısrarın sonuç getirmeyeceğini anladıkları için olacak kimse devamını getirmedi. Meydan gene sanığa kalmıştı:
‘Zeynep kabullenemedi bir türlü evlenmeyi. Birkaç sefer Serkan’a gösterilmesi de babasının hilesinden başka bir şey değildi. Zavallı kızı ayakkabı, kitap filan almak yalanıyla kandırmıştı. Zamanla Zeynep durulmuş fakat kabullenmemişti. Açıkça demese de bir anne olarak hissediyordum böyle olduğunu. Her vesile ile karşı geliyordu babasına. Ben ikisi arasında kalmış ne yapacağımı bilmez duruma gelmiştim. Kaç sefer dayak yedi zavallı kızım babasından. Hem ne dayak yargıç beyim. Okula gidemiyordu ertesi gün. Dayak yedikçe durgunlaşıyordu. Öğretmenleri bile fark etmişti ondaki farkı. Biz yani daha doğrusu ben yarım aklımla bu durgunluğu bile evlilik öncesi olgunlaşma olarak görüyordum. Ama nasıl olduysa okumaktan geri kalmıyordu. Yahudi gibi çalışıyordu. Ezildikçe bileniyor, daha çok anlıyordu galiba.’
‘Öğretmeni derken kimi kastediyorsun Merve Hanım?’
‘Adı Feride miydi, tam anımsamıyorum. Tam da öğretmen değil galiba. Okulun doktoru gibi…’
‘Tamam anladım. Yaz kızım Zeynep’in rehber öğretmeninin tanık olarak dinlenmesine…’
Sonra Merve’ye döndü:
‘Haydi artık bitirelim istersen. Son sözlerini söyle de…’
‘Bir sınava girecekmiş. Meğer oymuş bütün beklediği. Sakinliği ondanmış. Serkan’ın babası Recep o sınava sokarsan kızını kaybedesin demiş. Gözü açılır artık seni dinlemez olur demiş. Ne yaparsan yap, engelle demiş.’
‘İtiraz ediyorum sayın yargıç. Merhum müvekkilim ve ailesi okumaya düşman olarak gösterilmekte. Kara ailesinin kentimize kazandırdığı okullarla eğitime katkıları ortada. Basın yayını takip eden herkes bilir. Böyle bir ailenin okumaya karşı olması düşünülemez. Tanık mahkemeyi yanıltmaya çalışıyor. Sözünü geri almasını talep ediyorum.’
İçinden ‘Hastir yalaka’ demekle birlikte ne yazık ki görevi icabı bunu açık etmesi olanaklı değildi. Ve bu olanaksızlık Salih’i yiyip bitiriyordu. Yaptırdığı okullar birçok sözde hayırsever gibi vergiden düşülerek yapılıyordu. Bunun neresi eğitime katkı olabilirdi? Ama bunu yüzüne karşı söyleyemezdi. Konumu izin vermezdi böyle bir şeye. Ayrıca kanıtlayamazdı. Bir şekilde kitabına uydurmasını bildikten sonra… Hal böyle olunca karşısında iki büklüm duran şu zavallı kadından nasıl isteyecekti sözlerini kanıtlamasını? Yalakalığın, yavşaklığın belgesi, kanıtı olmazdı ki…
‘Hanım bunu da kanıtlayamazsın biliyorum. O zaman biraz daha ölçüp de konuş sözlerini.’
‘Bunlar nasıl kanıtlanır devlet beyim? Sonuçta aramızda geçen konuşmalar... Biraz Allah’tan korkuyorsa kocama sorun söylesin.’
‘Merak etme hanım sıra ona da gelecek. Ben notlarımı alıyorum. Savcı bey de alıyor bak. Mahkeme tek taraflı kanıt ve tanıklarla karar almaz. Merak etme. Sen devam et.’
‘Ne yaparsan yap deyince, bir gün önce odaya kilitledi Zeynep’i. Babası yani. Valla tuvalete bile salmadı. Sınav geçinceye kadar… Aç susuz. İnsafsız… Öyle yapınca çileden çıktı kız tabi. Kim çıkmaz ki. Ama Zeynepim farklıydı yargıç beyim. O daha başka geçti kendinden. Doğuştan böyleydi. Haksızlığa dayanamazdı. Yürekliydi de. Üç kuruşluk dünya yalına eğilip bükülmez, zoru görünce çekilip kaçmazdı. Benim gibi değildi yani… Öyle de yaptı zaten. Duvarları tırmaladı, kapıları tekmeledi, bağırıp çağırdı. Sonra da bitkin düşüp sızdı. Hele ondan sonra artık Zeynep eski Zeynep değildi. Karşılık vermeyi bırakmıştı. Uzaklara bakıp düşünüyordu yalnızca. Kuyucaklı Yusuf gibi… Ölmeyecek kadar yiyor, babasının peşinden kuru bir yaprak gibi sürükleniyordu. Ve biz bunu evlenmeyi kabullendiğine yoruyorduk. Ama bu durumun büyük bir felakete neden olacağını hissediyordum sanki yargıç beyim. Nasıl olduğunu açıklayamam ama öyle hissediyordum. Herife kaç kere dediysem de o, zorun insanı adam edeceğine inandığı için önemsemedi. ’Merak etme sen benim kaldığım yerden kocası devam eder. Adam olur sonunda o da. Benim seni adam ettiğim gibi… Biraz geç olsa da olur. Başka umarı mı var?’ diyordu başka bir şey demiyordu. Sonra olanlar oldu tabi.
‘Düğün gecesi kuru bir yaprak gibi sürükleniyordu peşlerinden. Kimi zaman babasının, kiminde kocası olacak adamın... Yargıç bey düğünden sonra büyük bir felaketin yaşanacağını artık tahminden öte görüyordum. Zeynep bambaşka biriydi çünkü. Cansız bir ceset gibiydi. Ve bu durum normal değildi. Fakat artık söylenecek söz kalmamıştı. Söylesem bile o aşamadan sonra kimse dikkate almazdı. Ne zaman adam yerine koymuşlardı ki beni…
‘Düğün, düğüne benzemiyordu bir kere. Zeynep vitrindeki bir mankenden farksızdı. Yalnızca nefes alıyordu. O öyleydi çünkü. İstemediğini yaptırırsanız kilitlenirdi. Yine öyle olmuştu. Ama ne kocası olacak adam, ne babası olan hayırsız bunu kabullenmeye yanaşmıyordu. Onun bir insan olduğunu ve kendileri gibi bir ruh taşıdığını asla kabul etmiyorlardı. Bir makinaydı en fazlasından. Ne derse yapmak zorundaydı. Kızların kendi kararlarını kendilerinin vermesi nerede görülmüştü? O gün de bir iki kere tokatladığı halde yok, değişen hiçbir şey olmamıştı. Babası yani… Tokatladı dediysem herhangi bir iz bırakacak cinsten değil. Baba şefkatiyle dedikleri türden… Son dakikasında sanırım vahşi bir hayvanda bile olan babalık duygusu ağır basmıştı. Sonrasını ben de bilmiyorum. O arabaya bindikten sonrası meçhul. Serkan’ın öldüğünü saatler sonra söylediler bana da.’
Şükür sonunda bitmişti. Ama mahkemedeki herkesi beraberinde bitirmişti. Kimsenin başını önünden kaldıracak hali kalmamıştı. Merve’nin anlattıkları yenilir yutulur cinsten değildi.
Başkan ara vermeden önce geçen duruşmada istediği adli tıp raporunu okumasını istedi savcıdan.
Metin oldukça ayrıntılıydı. Üstelik ağır bir dille kaleme alınmıştı. Tümünün okunmasına gerek yoktu. Öyle de yaptı savcı. Duruşma öncesinde altını çizdiği yerleri biraz daha yalınlaştırarak okumaya başladı.
‘Asosyal bir kişiliğe sahip şahıs hayatını insanlardan uzak, kendi aleminde yaşamaktadır. Hayattan kendi gayreti ve çabası dışında bir şey beklemeyen ve yaşadığı ortamda insanları hiçbir şekilde yargılamayan, buna karşılık kendisinin yargılanmasına da şiddetle karşı çıkan Zeynep’in normal şartlarda sadece bir insana değil hiçbir canlıya zarar vermesi ihtimal dahilinde görülmemektedir. Kurallara uymakta sıkıntı yaşamayan bu tip kişiler dışarıdan kişiliklerine bir müdahale olduğunda önce kendi iç dünyalarına çekilmekte, müdahale şiddetlendiği ölçüde sabırla mukavemet etmekte, ancak son noktada kendi canına kastetmeye varacak ölçüde kontrolden çıkmaktadır. Bir başka cana kastetme durumu çok nadir olmakla beraber, Zeynep olayında bu durumun kişiliğini, kimliğini kaybetme tehlikesine karşı gelişen ve kontrol edilmesi neredeyse imkansız içgüdüsel anlık bir tepki olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir…’
Rapor böylece bir süre daha devam eder. Raporun içeriği davacı tarafın hoşuna gitmemekle birlikte, duruşma salonundaki istisnasız herkesin derin bir nefes almasına sebep olduğu yüz ifadelerinden belli olmaktaydı. Yargıçların da hoşuna gitmişti…








Melisa Ayla



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6465
2 Firari Fırtına 4507
3 Mustafa Ermişcan 3978
4 Hasan Tabak 3636
5 Nermin Gömleksizoğlu 3263
6 Ömer Faruk Hüsmüllü 3133
7 Uğur Kesim 3107
8 Sibel Kaya 2974
9 Enes Evci 2674
10 Turgut Çakır 2349

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1932 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com