Romanlar

Gereği Düşünüldü 8
Okunma: 80
Melisa Ayla - Mesaj Gönder


Babaların Babası



Bu saptama mahkeme başkanı Salih’e aitti. Sanki bütün sorunlar onun üzerinde düğümleniyormuş gibi geliyordu. Evet biraz alay, biraz küçümseme kokuyordu ama o bunu fazlasıyla hak ediyordu. Salondaki herkes başkan ile aynı düşüncedeydi.
Önce Abdullah’ı dinlemek istiyordu başkan. Bu kararını rehber öğretmene duruşma başında sözlü olarak bildirdi. Bayan olmasına karşın kendisini bekleteceğini, bundan dolayı kusura bakmaması gerektiğini:
‘Sizi Abdullah Bey’den sonra dinlemek istiyorum Feride Hanım. Böylece umarım karar aşamasına gelmiş oluruz. Feride ayağa kalkarak baş işaretiyle nasıl isterseniz öyle olsun manasında kısa bir reverans ile cevap verdi. Ardından duruşma başladı.
‘Rıza’dan olma, Münevver’den doğma, Çankırı nüfusuna kayıtlı, elli iki yaşında, ümmi, serbest meslek sahibi, Ankara’da ikamet eden Abdullah Bey. Gel bakalım babaların babası, bir de seni dinleyelim.’
Abdullah elinde kahverengi kirli kasketi, dizleri pörsümüş kadife pantolonu ve yakaları tiftimiş ütüsüz gömleğiyle oturduğu yerden kalkarak, gösterilen yere yöneldi. Kendinden oldukça emin adımlarla yürüyordu. Cehaletten kaynaklanan özgüven patlaması her halinden belli oluyordu. Gören tanık değil mahkeme başkanı sanırdı. Umurunda bile değildi hiçbir şey. O doğruydu ve yaptığı her şeyin doğru olduğunu sanıyordu ya, gerisinin ne önemi vardı…
Ama mahkeme başkanı Salih onun façasını bozmaya kararlıydı. Duruşmanın ta başından beri belki en çok ona gıcık olmuştu. Bir yasa adamı ve yargıç olarak herkese eşit mesafede olması gerekiyordu. Ama bu adam herkes değildi. Kimse kusura bakmasın ama bu sefer iyi ile kötü arasında tarafsız olmayacaktı. Elbette bunu açıkça kimseye itiraf etmeyecekti. Edemezdi. Abdullah’ın yerine geçiş seremonisi sırasında diğer yargıçların ve savcının gözlerinde de sanki aynı anlamı yakalamıştı. Ama emin olamazdı…
Karşılarındaki adam sanki kızı ağır cezada yargılanan biri değil de bayram hazırlıkları yapan biri kadar rahattı. Yüzünde endişeden, üzüntüden eser yoktu. Ailesini geri dönüşü olmaz yollara sokmuş, adeta ateşe atmış bir adamın bu kadar pervasız ve rahat oluşu orada bulunan herkeste iğrenmeyle karışık nefret hisleri uyandırmıştı ona karşı. Ama onun umurunda bile değildi. O patronu tanıdığını sanan çulsuz bir işçi mantığıyla, anlamını bilmediği dualarla yaptığını sandığı ibadetlerle evrenin yaratıcısının en gözde kulu olduğunu sanmanın cıvık şımarıklığını yaşıyordu.
Doğrudan söze girdi. Dinleyenleri sohbetinden mahrum etmek istemeyen büyük bir adam havası vardı ses tonunda ve davranışlarında:
‘Anlatacak pek bir şey yok yargıç beyim. Hep bizim kızın eşekliği af buyur. Adam olup akıllı davransaydı bugün ne biz burada olurduk, ne kendisi. Kendini yakmakla kalmadı bizi de yaktı. Sayesinde insan içine çıkamaz olduk.’
Mahkeme başkanı ifade tarzından hoşlanmamıştı. Sert ve tok bir sesle nasıl ifade vermesi gerektiğini hatırlattı. Bu üçüncü duruşmaydı. Salondakiler hemen hemen aynı kişilerdi. Ve hiçbiri onu bu kadar asabi görmemişlerdi. Alışık olmadıklarından herkes oturduğu yerde kendine çekidüzen verme gayretine düşmüştü. Avukatların durumu da diğerlerinden pek farklı değildi. Timur ifadenin yönlendirici olduğu yönünde itiraz edecek oldu ama cesaret edemedi. Sonuçta amaç hasıl olmuştu zaten. Başkan Abdullah’ı edepsizliğinden dolayı bir iyi azarlamıştı.
‘Mahkemede olduğunu unutma efendi! Mahkeme huzurunda böyle edepsiz sözler söylediğini duymayacağım bir daha! Aksi takdirde seni tanık değil sanık sandalyesine oturturum!’
Bu sert uyarı üzerine Abdullah belki ilk defa mahkemede olduğunu anlamıştı. Evde erkek egemen töre ve inançların hatalı yorumlanmasından elde ettiği avantajın burada beş para etmediğini fark etmişti geç de olsa. Edebini takınmaktan başka çıkar yol yoktu onun için. Öyle de yaptı. Utangaç bir öksürükle kendine gelmeye çalıştı. Bu arada neyi, nasıl anlatacağını kestirmeye çalışıyordu.
‘Ben aslında onun iyiliği için yaptım ne yaptıysam. Ben babayım. Babalar çocukları için hep iyisini, en iyisini düşünür. Ben hatta annesi onun iyiliği için hazır karşımıza hayırlı bir kısmet çıkmışken evlendirmek istedik. Yani bizim bütün suçumuz günahımız bu.’
‘İyiliğin yerin dibine girsin!’
Bu sefer yerinde durmayıp lafa karışan Zeynep’ti. Bir an için kendini kaybederek sanık olarak mahkemede yargılandığını unutmuş ve coşmuştu. Ardından annesinin sesi yayıldı salona fısıltı halinde:
‘İyiliğini al da başına çal!’
Nasıl olduysa mahkeme başkanı iki sözlü çıkışı da duymazdan geldi. Ama onlar da kendilerine gösterilen bu imtiyazı kötüye kullanmadı. Daha fazla üstelemediler. Mahkeme hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam etti:
‘Efendi iyilik dediğin kendi görüşünü bile almadan, okumak isteyen üstelik bunda başarılı olan çocuk yaşta bir kızı evlendirmek midir?’
‘Beyim evlenmek sünnettir. Kız kısmını fazla bekletmeye gelmez. Kokar. Allah muhafaza başına bir iş gelse alnımız açık gezemeyiz sonra.’
Salih duyduklarından hiç memnun olmuyordu. Bütün korkusu sab-rının taşmasıydı. Abdullah’ın rahat ve kendinden emin bir biçimde saçmalaması karşısında bu durumunu ne kadar daha sürdürebilirdi emin değildi. Sesindeki gerginlik duruşma salonunu da etkiliyordu. Herkes diken üstündeydi. Nefes almaya korkuyorlardı adeta.
‘Tamam sünnete sözümüz yok ama evlenmek ne kadar sünnetse, okumak, okutmak o kadar farz. Hele kız çocuklarını… Bilmez misin? Üstelik o da bir insan. Kendisini ilgilendiren kararları alma hakkına sahip. En azından onunla ilgili kararlarda düşüncesine danışmak zorundasın. Ama sen kafanın dikine gitmiş kızını okuma hakkından mahrum bırakmışsın.’
‘Ben babayım beyim. Çocuklar özellikle de kızlar hakkında kararları babalar verir bizim töremizde. Bin yıllık töreleri çiğnemek ne haddimize…’
‘Bırak şimdi bize töre masalı okumayı. Aynı töre babaya eve ekmek götürmeyi de buyurur. Ailen senin için hiç de böyle bir şey demedi. Aynı töre babalara çocukları için iyi bir gelecek hazırlar der. Ne hazırladın çocukların için sen? Büyük oğlun ayakkabı boyacılığı yapıyormuş. Onu da okutmayacaksın belli. Kızına verdiğin zararı bir düşman belki verebilir. Ne olacak bu kızın durumu? Üstelik töreler babalara çocuklarının başına bir iş geldiğinde onlar için üzülmesini de ister. Ben senin yüzünde böyle bir duygudan en ufak bir belirti göremiyorum.’
Çevresindeki yargıçlara ve savcıya döner:
‘Siz görebiliyor musunuz arkadaşlar böyle bir belirti? Yoksa ben mi yanılıyorum?’
‘Estağfurullah sayın yargıç. Aynı görüşü taşımaktayız biz de.’
‘Ama beyim ben kızımı tanımaz mıyım? Öyle okumakta falan gözü yoktu. Evde anası iş vermesin diye kitaplara gömülürdü. İnanın rahat bıraksa anası olacak kadın, tövbe okumaz.’
‘Sen bir gün gidip sordun mu kızının durumunu okuldan. Yani top-lantılara katıldın mı bir veli olarak. Hani babaydın ya. Eğer gerçekten kızın okumuyorsa öğrenirdin. Bu durumda ilk yapacağın iş bir baba olarak yani onu evlendirip evden atmak değil, okuması için neler yapılması gerektiği noktasında adım atmak olmalıydı. Peki sen ne yaptın Zeynep’in okuması için?’
Yargıç ne derse desin babaların babası bildiğini okumaya devam ediyordu. Onun bu durumu duruşma solundaki kimsenin dikkatinden kaçmamıştı. Bir kişi hariç, o da müdahale etmek için fırsat bekliyordu zaten. Ama tutunacak bir dal bulamıyordu uzun zamandır.
‘Yapmaz mıyım yargıç beyim?’ Üzerindeki en az kasketi kadar kirli kahverengi ceketini göstererek: ‘Nah şu ceketimi satarım gerçekten okuyacak göz olsa. Ama nerde? Biz de ne yapalım kızımızı ortada mı bırakalım? Hazır bir kısmeti çıkmışken veriverdik. Kötü mü ettik beyim?’
‘İtiraz ediyorum sayın yargıç, duygu sömürüsü yapıyor tanık. Aile-sinin ifadesinde eve para getirmediği, kumar ve alkol düşkünlüğü olduğu yazıyor. Ayrıca okulla ilgisi olmadığı da...’
Bu arada Feride öğretmenin duydukları karşısında başını sağa sola salladığı gözünden kaçmamıştı başkanın. Demek sadece o değil salondakiler de tanığın gerçeği söylemediği noktasında aynı düşüncedey-diler.
Timur can simidi gibi yetişmişti. Bir yargıç olarak savcı ya da avukat gibi tanığın ifadelerine sürekli muhalefet etmesi adaletin tecellisi noktasında şaibe yaratabilirdi. Elbette yine bir yargıç olarak anlamadığı, eksik gördüğü yerleri tekrar anlatmasını, hatalı gördüklerini düzeltmesini isteme hak ve yetkisine sahipti. Ama karşısında oturan cehalet ve sefalet abidesi ukala budalanın elle tutulur bir tarafı yoktu ki. Ne kadar düzeltmeye çalışsa, bir arpa boyu yol alamıyordu. Onun yüzünden mahkemenin başından beri ilk defa bu duruşmada sesi de yüzü gibi bir ağır ceza yargıcını andırıyordu.
Söylediklerinin doğru olmadığına adı gibi emindi ama mahkeme kendi inançlarıyla yürümezdi. Teyit edilmesi gerekiyordu. Onu da öğretmen yapacaktı. Şimdilik Timur’u bir kenara bırakıp öğretmeni dinlemek istiyordu. Ona doğru döndü:
‘Öğretmen hanım, konunun taraflarından biri olarak bir de senin fikrini alalım bakalım. Feride Hanım değil mi? Doğru söyledim adını…’
Feride adını işitir işitmez ayağa kalktı.
‘Evet efendim, Feride.’
‘Evet hoca hanım, tanığın ifadelerini işittin mi?’
‘Evet sayın yargıç, hem de hayretler içinde...’
‘Ne diyorsun? Yani dediği gibi okulla eğitimle ceketini satacak kadar ilgili bir veli mi bu efendi? Yoksa gerçekle ilgisi yok mu söylediklerinin? Bugün tanık olarak seni de dinleyeceğimi bildiğine göre, bu konuda biraz bilgi toplamışsındır.’
‘Yeterince bilgi sahibiyim zaten sayın yargıç. Elbette ilgisi yok söy-lediklerinin. Ben okulun rehber öğretmeniyim. Sınıf öğretmenleri ile Zeynep’in durumunu istişare ettim. Okulda bulunduğu süre içinde dönemde bir olmak üzere altı veli toplantısı yapılmıştır en az. Bunun yanında yapılan etkinliklerle ilgili çağrılar da gönderilmiştir velilerimize. Zeynep mezun oluncaya kadar ne annesi ne babası bir kere olsun okula adımını atmamış, adı geçen toplantılara katılmamışlardır.’
‘Emin misin kızım? Belgen var mı söylediklerini kanıtlayacak? Yalnız Zeynep yok okulda, karıştırmış filan olmayasın.’
‘Kesinlikle olamaz sayın yargıç. Evet üç yıl büyük bir zaman dilimi. Öğretmenler zaman zaman unutabiliyorlar eski öğrencilerini. Ama Zeynep unutulacak bir öğrenci değil ki… Her dönem sınıf birincisi olan, örnek hareketleriyle her dönem onur belgesiyle ödüllendirilen bir öğrenci… Kime sorduysam daha dün gibi anımsadı. Çağrıların hepsi idarenin kayıtlarından çıkarılabilir. Ancak özel çağrılar belki bulunamayabilir. Adı geçen veliler sadece üç yıl boyunca gelmemekle kalmamış aynı zamanda kızlarının il düzeyinde kazandığı kompozisyon yarışmasının ödül törenine de katılmamışlardır. Üstelik valilik tarafından düzenlenmiş bu törene katılmaları için kendilerine çağrı gönderildiği halde.’
‘Valilik çağırdığı halde gelmedi diyorsun yani?’
‘Evet sayın yargıç. Ne yazık ki öyle… Müdür bey telefonla üç kere haber verdiği halde.’
Mahkeme başkanı bütün haşmet ve heybetiyle Abdullah’a döndü. Tek bir kelime söylemeden öyle bir baktı ki, Abdullah yüreğinin yağının eridiğini sandı. Karar veremiyordu bir türlü karşısında süklüm püklüm duran bu zavallıya ne söyleyeceğine. Bağırıp çağırmak geçiyordu içinden ama hem bulunduğu konuma yakışmazdı hem bu adam ona da değmezdi.
‘Görüyorsun değil mi övündüğün babalığını? Ceketini satıp okutacak bir adamın okulun kapısından girmemiş olması ne yaman çelişkidir… Bak Abdullah Efendi kardeşim şu ana kadar mahkeme huzurunda söylediklerinin neredeyse hiçbiri diğer ifadelerle ve eldeki kanıtlarla uyuşmuyor. Bu durumda ya yalan söylüyorsun ya da sende ciddi derecede hafıza karışıklığı var. Eğer ikincisi doğruysa ki bunu öğrenmek kolay, seni hemen tam teşekküllü bir hastaneye sevk ederim. Gelen rapor tahmin ettiğimiz gibiyse senin aile yönetmen de mesleğine devam etmen de olanaksız olur. Yok birincisi doğruysa yani yalan söylüyorsan seni mahkemeyi bile bile yanıltmaktan içeri atarım. Artık kararını ver, ona göre devam edelim seninle. Anlaşıldı mı?’
Bu gözdağı ona epey yeterdi Yoksa aslında dediklerinin ikisini de yapmaya niyeti yoktu başkanın. Durumuna bakılırsa insanlıkla ilgisi kalmamış bu adamla uğraşmaya bile değmezdi. Yalnızca biraz kendine çekidüzen vermesi gerekiyordu.
‘Devam et Abdullah Efendi, Serkan ile kızının tanışmasından bahset biraz da.’
‘Bir gün Recep Bey, şaka yollu takılmıştı bana. Kızını ne zaman sa-tacaksın diye. Birkaç sefer görmüş yanımda, beğenmiş. Ben de helal süt emmiş, hayırlı bir kısmet gelince bekletmem beyim dedim. O sırada yanımıza bir iş için merhum Serkan oğlum geldi. Tekrar ayrıldıktan sonra ‘Bu nasıl?’ dedi. Ben de ‘Ne saadet benim için.’ demiş bulundum. Böyle başladı. İstekleri üzerine basit bahanelerle birkaç kere Zeynep’i büroya getirdim. Rahmetli de gördü. Beğendi.
‘Sonrası malum beyim. Allahım emri peygamberin kavliyle istediler benden. Ben de verdim. Onun iyiliği için bundan daha güzel bir kısmet olur mu? Hem nikahta keramet vardır denmiştir. Koskoca bir işadamı, benim gibi bir çulsuzun kızına talip olsun. Böyle bir şans herkese kısmet olmaz beyim.’
‘Yani çulsuz olduğunu kabul ediyorsun.’
‘Allah’ın bildiğini kuldan nasıl saklayayım beyim. Köyden geleli yirmi yıl olmuş. Mamak denen yerde bir gecekonduda otururuz. Beş kişi iki göz bir evde... Ona da ev denirse tabi. Üstelik kirada. Doğru dürüst iş de tutamam. Bulduğumuzu yeriz, bulamayınca borca yaşarız. Allahtan elimde şoförlük sanatı var da kıt kanaat geçinip gideriz. Böyle yüz yıl daha yaşasak bundan daha fazla olacağını sanmıyorum. Hal böyleyken böyle bir kısmet tepilir mi beyim?’
Timur duruşmanın başından beri bu anı bekliyordu sanki. Vakit kaybetmeden söz istedi. Mahkeme başkanı eliyle devam et işareti yaptıktan sonra söz aldı:
‘Sayın yargıç madem beş parası olmayan, hatta daha nezih bir semtte kira ödeyemeyecek durumda biri de Recep Kara neyine güvenerek kendisine yüz bin liradan az olmayan bir aracı gözü kapalı verebilmiş?’
‘Soru sana Abdullah Efendi. Yanıtla bakalım. Hem açlıktan ağzım kokuyor diyorsun, hem de böyle bir servete konuyorsun. Nasıl oluyor bu iş? Yoksa bu işin içinde kirli birtakım planlar mı var?’
Bu soruyu daha ilk andan itibaren bekliyordu. Vereceği yanıtı bili-yordu. Millet alışmıştı her hayırlı olayın arkasından bir şer kokusu almaya. Veremez miydi? Fakirdi fukaraydı ama işinin ustasıydı. Diğerlerinden neyi eksikti? Sanki Recep Karalar analarından işadamı olarak mı doğmuştu?
Elin ağzı torba değil ki büzesin. Ağzı olan konuşuyor işte. Ama Ab-dullah bütün bunların nedenini çok iyi biliyordu. Bilmekten çok daha öte inanıyordu. Basit bir olayı kaşıyıp bu kadar büyütenler de kendisini böyle tuzaklı sorularla ters köşeye düşürmek isteyenler de kıskançlıklarından, hasetliklerinden ve çekememezlikten yapıyorlardı bunu. Karşısındaki yargıç kılıklı haset de onlardan farklı değildi hani… Mektep medrese görmemişti ama kimse aptal yerine koyamazdı Abdullah’ı.
Eğer işine çomak sokmamış olsalardı Zeynep şimdi evinin kraliçesi olarak devam edecekti yaşamına. Okumak mı istiyordu işte o zaman okulun alasını okuyabilirdi. Bu olanaklara sahip olduktan sonra okula gitmek de neymiş, hocalar ayağına gelirdi. Bunları düşünürken bir an Feride öğretmenin Zeynep’in önünde diz çöküp ders verdiği hayali canlandı gözlerinin önünde.
Çevresine şöyle bir bakındı. İstisnasız bütün gözler nefret ile bakı-yordu kendisine. Bu neyin düşmanlığıydı? Ne var yani Abdullah başarılı olamaz mıydı mesleğinde? Şoförlüğüne laf edecek kimse çıkmamıştı bugüne kadar çok şükür. Zeynep’in aklına bunlar girmiş olmalıydı. Yoksa böyle bir kısmeti tepecek kadar salak değildi kızı aslında.
‘Beyim ne diyeyim. Hükmümüz verilmiş bir kere. Kötü babayız. İşsiz güçsüz biriyiz. Milletin gözünde yani… Kimse benim de elimde bir sanatın olduğunun farkına varmak istemiyor. Şansım yaver gitmedi bugüne kadar, hepsi bu. Recep Bey insan sarrafı olmuş bir kere. İlk görüşte anlamıştı bendeki cevheri. O kadar da mızmızlık ettiğim halde bugüne kadar beni kapı dışarı etmemişti. İstese ederdi. Mal onundu sonuçta… Etmediyse kim düşünmüştür nedenini?
‘Demek ki var bir bildiği. Benim bu işi çok iyi yaptığımı biliyor. Al-tımdaki araçla gezmediğim yer kalmadı beyim. Şeytan kulağına kurşun tek bir kazam yoktur. Malını aldığım gibi istediği zamanda ve yerde aynen teslim etmişimdir. Beyefendi de beni takdir etmiş ve bir nevi ödüllendir-miştir. Sonuçta bedavaya almadım. Yalnızca ödeme noktasında bazı kolaylıklar sağladı bana. Ama kimsenin kimseye sağlayamayacağı kolaylıklar. Belki bize göre çok gelebilir ama beyefendi için devede kulak bile değil…
‘Eğer arkamdan bu fitneleri uyduranlar kızımın da aklını çelmese-lerdi, şimdi mutlu bir yuvası olacaktı.’
‘Yani kızın aslında istiyordu öyle mi. Neye göre söylüyorsun bunu?’
‘Okulun son senesine başladığında ekim ayıydı galiba. Bir bahaneyle gösterdim kendisine damat adayını. ‘Beyefendinin oğlu, bekar biliyor musun?’ dedim. Sesini çıkarmadı. Sonra devam ettim: ‘Senden on beş yaş kadar büyük ama önemi yok. Karısı yeni vefat etmiş. Yani tam sana göre bir aday.’ Yine cevap alamadım. Sükut etmesi ikrardan olsa gerek diyerek üstelemedim. Sonuçta kız çocukları böyle konularda duygularını hemen söyleyemezler. Hele babalarının yanında, utanırlar.
‘Aradan epey bir zaman geçtikten sonra yine bir bahaneyle büroya uğradık. Biz önceden anlaştığımız için Serkan da oradaydı. Hoşbeşten sonra ben beyefendiye bir emanet vereceğimi söyleyerek onları baş başa bıraktım. Dönüşte durgundu ama herhangi bir tepki göstermedi. Bir kere daha uğradık daha sonra. Bu sefer ayaküstü bir görüşme oldu. Hepsi bu beyim. İstemiyor olsaydı o zaman başlardı herhalde ağlayıp sızlamaya.’
‘Sayın yargıç’ diye söze girdi Timur. ‘Tanığın ifadesinin Zeynep’in savunmasıyla teyit edilmesi gerekmektedir. İzin verirseniz kendisine bu söylenenlerin doğru olup olmadığı sorulsun.’
‘Doğrudur. Ortada bir çelişki olduğu görünüyor. Ben de fark ettim. Zeynep dik başlı biri. Bunu sanırım kendisi de yadsımıyor. Hal böyleyken başına gelecekleri anlamayacak kadar cahil de olmadığına göre, babasının iddia ettiği gibi sessiz kalarak durumu başta kabullendi mi? Bunu kendi ifadesinden anlayacağız. Şimdi kalk bakalım kızım. Bize babanın söylediklerinin doğru olup olmadığını söyle ki biz de yorum yapabilelim olanlar hakkında.’
Zeynep’in canının sıkkın olduğu yüz ifadesinden belli oluyordu. Hani yargıç söz hakkı vermese konuşmayacaktı neredeyse. O derece işi oluruna bırakmıştı. Haksız da sayılmazdı. Bu aşamadan sonra yaşamına hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam edemezdi herhalde.
‘Sayın yargıç ne desem boş bu aşamadan sonra. Kim inanır ki bana? Madem siz istiyorsunuz açıklamaya çalışayım. Babamın dedikleri şeklen doğru sadece… Yani birkaç kez gittiğimiz doğrudur. Birincisinde benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Bir kız olarak benim tek başıma dışarı, alışverişe çıkmama izin verilmiyordu. Ve ayakkabıya ihtiyacım vardı acilen. Babamın bir bahane dediği alışverişti aslında. Yani bana öyle söylemişti. O arada ufak tefek alıveriş de yapmıştık. Sonra bir evrak vereceğini söyleyerek ofise çekti arabasını. Beni de peşinden sürükledi. Görücüye çıkarmak dedikleri bu olsa gerek. Kimseyle doğru dürüst konuşmadım. Yani denk gelmedi. Ben zaten asosyal biriyim. Kafamda her zaman ertesi günün konuları, ödevleri… Bazen önümden gelen geçeni bile göremem.
‘İkincisi doğrudan doğruya bir gidişti. Beni en nazik yerimden av-lamış, test kitabı almakla kandırmıştı. Parayı da ofiste patronundan yani merhumun babası Recep Kara’dan alacakmış. Mecburen önce oraya gittik. İnsanın birine ekonomik yönden bağımlı olması ne fena bir şey sayın yargıç. Bilmem hissetmeniz olanaklı mı? Benim o kitabı hatta ayakkabımı bile kendi başıma almam olanaklı değildi. Bizim eve para girmezdi ki. Girse bile bizim kata kadar inmezdi. Ne varsa babamdaydı. Az derse az bilirdik, yok derse yok bilirdik. Ekmeğimizi tuzumuzu bile yılışık mahalle bakkalına yazdırarak alırdık. Zaten borç taktığımız kim varsa bana sulanırdı yargıç bey. Çevremde ahlak abidesi, namus havarisi kim varsa bir yolunu bulup yılışıyordu. Ben alışmıştım çevremdeki ahlak ve namus abidesi geçinen erkek müsveddelerinin sulanıp sarkmalarına. Böyle bir babanın kızı olursanız peşinize takılanlara şaşmamanız gerek… Bir zaman sonra duyarsızlaşıyor, mücadele edemez hale geliyorsunuz. Belki bundandır Serkan’a karşı fevri davranmayışımın sebebi. Hem böyle bir şeyi dile getirmeye yeltenseniz, bu sefer de kuyruk salladığınıza hükmediliyordu. Yetim bir kız gibi borç taktığımız herkesin gözü bendeydi. Bunu ciddiye alarak yaşanır mı sayın yargıç? Dedim ya zamanla bu yüzden umursamaz olmuştum. Babamın dediği bu olabilir.
‘Ben bu Serkan denen adamın o kadar zenginlikle bana kadar dü-şeceğine doğrusu pek ihtimal vermemiştim. Böyleleri en fazlasından, affınıza sığınarak söylüyorum, oynaş ararlar kendilerine. Gencim, toyum ama bu kadarını bilmeyecek kadar cahil değilim efendim. Belki bunun etkisi olabilir. Sonuçta bizim kültürümüz, geleneğimiz, göreneğimiz onlara uymaz ki. Ben evet deseydim bile en fazla birkaç yıl sonra beni kapı dışarı edeceklerdi. Davul bile dengi dengine demişler. Ben uyum sağlasam bile daha doğru dürüst kaşık tutmasını bilmeyen anam babam alışabilecek miydi? Bizi yanlarında nasıl sürükleyeceklerdi bu durumda sayın yargıç? Bu işte bir alicengiz oyunu vardı ama kestiremiyordum. Ya babam beni satmaya niyetlenmişti ya da Serkan beni imam nikahlı bir oynaş olarak almak istiyordu. Sıkıldığında kapı dışarı etmek üzere… Her halikarda bu evlilik olamazdı, olmamalıydı. Yalnızca benim okuma isteğimden değil, denk olmadığı için de…
‘Kızım sen resmi olarak evli değil misin yani?’
‘Hayır sayın yargıç. Güya gözüne girersem ileride resmi nikahına alacağını buyurmuş beyefendi. İnanırsanız yani… Ama şu an için evliliğim imam nikahından ibarettir yargıç bey.’
Yargıç bu ayrıntıyı nasıl atladığına hayıflanıyordu iç dünyasında. Bir yandan kendine kızıyor, diğer yandan da Zeynep’in babasına. Ve bunu keskin bakışlarını Abdullah’ın üzerine yönelterek gizlemeye bile gerek görmüyordu. Tek sorunu içinde kopan fırtınaları yasa adamı kimliğiyle açıkça ifade edemiyor oluşuydu. Allahtan bazen Zeynep bazen de savunma avukatı demek isteyip de diyemediklerini dile getiriyorlardı. Onun için arayı fazla soğutmadan devam etmesine engel olmadı.
‘İş ciddiye binince Serkan ve ailesi hakkında biraz araştırma yaptım. Ciddiyet dediysem benden yana filan değil sayın yargıç. Kurtuluş umudumun kalmaması yüzündendi bu merakım. Merhumla babam kendi kendilerine gelin güvey olmuşlar zaten. Başıma geleceği tahmin etmek artık zor değildi. Ben de kaderimi görmek adına incelemeye başladım bu aileyi. Ne kadar güvenilir bilmem ama kulaktan duyma bilgilerime dayanarak pek tekin olmadıkları kanısına varmıştım. Şimdi avukat bey üzerime gelecek belki ama öyleydi söylentiler. Zaten helal yoldan zengin olmaya inanmıyorum. Miras yoluyla filan kazaen olunsa bile kurtlar sofrasında devamı gelmez harama sapmadan. Bu düşüncemin toplum inançlarına aykırı olduğunu biliyorum. Sermaye düşmanı olarak taşlanacağımı da… Ama ben böyleyim sayın yargıç. Değişemem. Doğrusu değişmek de istemiyorum. Ayrıca düşünce ve inançlarıyla beni bu kadere mahkum eden bir toplumun beni yargılamasını kabul de etmiyorum. Bu yüzden yargılayacaksanız beni, buyurun devlete boynum kıldan incedir, hiç durmayın. Yalnızca bu düşüncem bile şımarık bir istihzanın gölgelediği ablak suratlı bir adamla evlenmemi olanaksız kılmaktadır. Onun için bu işin olmayacağı daha ilk baştan belliydi. Ama gel de bunu babama anlat…’
Avukat bu sefer sesini çıkarmadı. Gerek görmemişti. Çünkü keskin bir suçlama yoktu. Üstelik Zeynep sanık ve çocuktu. Ayrıca duruşma salonundaki herkesin Zeynep’ten yana olduğunu anlamak için kahin olmaya gerek yoktu. Böyle bir ortamda gereksiz bir çıkış yapmak en çok da kendilerine zarar verebilirdi. Umarsız, olayı akışına bırakacaktı.
Mahkeme başkanı dikkat kesilmiş Zeynep’i dinliyordu. Zeynep de bunu kendisine verilmiş bir izin olarak algıladı ve devam etti kaldığı yerden:
‘Evet aklınca bir bahaneyle bizi baş başa bırakmıştı babam. Böylece tanışmak, konuşmak zorunda kalacaktık. Hatta onun kısır mantığıyla aramızda yakınlaşma olacaktı… Yakın bir gelecekte de görüşmeye… Sonrası malum… Ama öyle olmadı. Aramızda doğru dürüst bir konuşma bile geçmedi. Bu o kadar zor olmadı. Zaten asosyal biriyim. Özellikle de ilk tanıştığım kişilere kolay kolay açılamam. Hele böyle zenginliği suratındaki şımarık kızıllıktan anlaşılan ve küçük dağları ben yarattım havasıyla üst perdeden konuşan biriyle konuşmak midemi bulandırır yalnızca sayın yargıç. O gün aramızda benim cephemde yani, yalnızca ve yalnızca mide bulantısı vardı. Midesi bulanan biri gördüğü manzaraya ilgisini ne kadar yöneltebilirse, benim Serkan’a ilgim de o kadardı sayın yargıç. Yalnızca o kadar… Yani sözün kısası sayın yargıç, babam ya beni anlayamamıştı o gün ya da yanlış anlamak işine gelmişti. Bilemem artık gerisini…’
Evet doğruluğu tartışılsa da inandırıcı konuşuyordu. Belki davacı avukatları hariç hemen herkes böyle düşünüyordu. Yüzünde en ufak bir sahtelik gölgesi ya da ihanet perdesi görünmüyordu konuşurken. Ses tonu da gayet kendinden emin olduğunu ihtar ediyordu. Zaten kaybedecek bir şeyi de yoktu ki yalan söylesin. En çok bu durum yüzünden davacı taraf çıkmaza giriyordu.
‘Son uğrayışımızda ayaküstü bir görüşme oldu. Tahmin edeceğiniz gibi bu sefer de benim bir ilgim ve haberim yoktu yargıç bey. Aralık ayının sonlarına doğruydu sanırım. Benim için artık yavaş yavaş deniz bitiyor, kara görünüyordu. Yani hızla sınava yaklaşıyorduk ve ben girdiğim deneme sınavlarında çok yüksek puanlar alıyordum. Feride Hanım bilir. ‘Adı geçen Feride öğretmen, söylenenleri sakince başıyla tasdik etti.’ Okul müdüründen sınıf öğretmenime kadar bütün okul yanımdaydı. Ve ben çocuk aklımla sırtımı bundan sonra kimsenin yere getiremeyeceğini düşünüyordum. Onun için de o kadar somurtmadım o gün. Çok mutluydum çünkü. Öğretmenlerim garanti veriyorlardı neredeyse. Avukat olacaktım. Ağlayamazdım ya… Ama bu halimin Serkan ile en ufak bir ilgisi yoktu. Olamazdı da zaten. Evlenmek demek okula veda etmek demekti. Okula veda edeceksem, kendimi neden yorayım haftanın yedi günü? İstemeden yaptığımız bu görüşme benim açımdan elbette başıma örülmeye çalışılan çorabı, arkamdan çevrilen entrikaları kabul ettiğim anlamına gelmiyordu. Ondan sonra bir daha görüşme olmadı. Aylar sonra bunun aile büyükleri arasında söz kesildiği anlamına geldiğini anladım ama ne fayda… Marta kadar yine pek bir şey olmadı. Büyük ihtimal bazı sorunları vardı. Ya da belki benim okulumu bitirmemi düşündüler.’
‘Tamam kızım anladık anlayacağımızı biz. Oturabilirsin yerine.’
Sonra babasına döndü:
‘Şimdi Abdullah Efendi, ilmi irfanı seven bir baba olarak üniversite sınavı zamanında kızını neden bir odaya kilitledin, biraz da ondan bahset bize.’
Beklediği zor sorulardan biri de buydu. Yine de seviniyordu, bir an önce başından savacağı için. Devlet gücü olmasa tenezzül bile etmezdi cevap vermeye. Yargıcın bu sorular yüzünden taraf tuttuğuna inanmaya başlamıştı artık. Bakışlarından nefret fışkırıyordu. Her zaman olduğu gibi kendini haklı görüyordu. Cahillere has dejenere bir özgüvenle çevresini Kaf Dağından seyrediyor, gördüğü manzara karşısında söyleniyordu: ’Koca koca cüppeleri giymişler ama adam olamamış gavatlar!’ Elinde olsa hepsini bir kaşık suda boğardı. Ne yaptıysa kızının iyiliği için yapmıştı. Ama herifler tın tın… Anlayacak kafa yok ki… Özellikle başkan… Yargıç olmuş ama adam olamamış. Halden de anlamıyordu. Kendi tuzu kuruydu tabi. Arkasını devlete dayamış, her ay devlet hayratından oluk oluk akıyor. Ben de böyle olsam kızımı neye erkenden kocaya vereyim? Çok geçmeden kendini topladı:
‘Ortada öyle bir şey yok beyim. Yani evet odasına kilitlediğim doğ-rudur ama sınava gitmesin diye değil.’
‘Ne diye olursa olsun efendi ertesi güne kadar çıkamamış odasından. Hayvana bile yapılmaz bu eziyet… Sınava girmesini engellemişsin üstelik. Daha ne olsun?’
Ben ertesi güne kadar olsun demedimdi beyim. Ben gelene kadar çıkmayacak dedimdi.’
Başkan Zeynep’e döndü tekrar:
‘Ben hanginize inanacağım kızım? Bak baban ne diyor? Ertesi güne kadar kilitli kalsın demedim diyor.’
‘Doğru olabilir sayın yargıç. Yani anneme söylemiş olabilir. Ben duymuş değilim.’
‘Aaa o zaman sorun ne? Neden bir gün kapalı kaldın odada?’
‘Babam ertesi akşam geldi eve sayın yargıç.’
‘Buna ne diyeceksin efendi? Ertesi akşam gelmişsin. Madem bir ceza veriyorsun, neden başında durmuyorsun? Ya bir hafta gelmeseydin ne olacaktı?’
‘Ben serbest meslek yapıyorum beyim. Şantiyede iş vardı. Malzeme taşınacakmış. İşe gittim. Büyük bir işmiş. Ertesi günün akşamına kadar çalıştım. Gelemedim. Zeynep’i de unuttum. Baştan dedim beyim, ben o kadar akıllı değilim. Eh yaşlılık da var…’
‘Senin aklına deneceği biliyorum ama bu koltukta ve bu ortamda söylenmez. Peki anahtarı yanında mı götürdün?’
‘Yok haşa beyim götürmedim. Kızın hastalanacağı filan tutar. Gü-nahını almayayım sonra. Anasına verdimdi.’
Bu sefer anasına döndü:
‘Kalk bakalım hanım. Ne diyor beyin duydun mu? Anahtar sen-deymiş.’
‘Doğrudur yargıç beyim, bendeydi.’
‘Ne demeye açmadın o zaman bir gün boyunca? Sen nasıl anasın? Bu kızın bir ihtiyacı olur, belki de korkar diye düşünmedin mi? Bütün gece ağlayıp sızlamasına gönlün nasıl el verdi?’
‘Yokluğun ve korkunun gözü kör olsun yargıç beyim.’
Demeye kalmadı gözünden inci iriliğinde damlalar yuvarlanmaya başladı. Pişman olduğu her halinden belli oluyordu. Ama nedense salondaki kimsede acıma hissi uyandırmaya yetmiyordu bu sağanak yağış. Zar zor toparlayabildi kendini. Yargıcın hışmına maruz kalmamak için kör topal devam etti:
‘Bizim ne okumuşluğumuz var ne görgümüz beyim. Ev kedisi ya da saksı çiçeği gibi kendi başımıza yaşayamayız. Gem vurulmuş bir kere bize. Semerimiz arşı alada Hak Teala tarafından takılmış. Sonra da dizginimiz baba ve kocamızın elinde verilmiş. Kaderimiz kırık kalemle yazılmış yani... Zamanla alışmışız bu muameleye. Hep böyle sanmışız. Özgürlük boğar olmuş bizi. Ayakta bile duramayız tek başına. Yanımızda mutlaka bir erkek olacak. Baba, abi ya da koca… Karşı gelsek bile sokağa atılınca kim bakar bize beyim? Koca devlet bile bu kadar kadınla baş edemez. Baba evine desen gidilmez. Babamız bizi sevse cahil bırakmazdı, küçük yaştan beri horlamaz, evlendikten sonra arkamızda dururdu. Sokağa atıldıktan sonra hele kimse durmaz arkamızda beyim. Orta malı oluruz maazallah… Bizim değil kadınlığımız, insanlığımız bile tartışılır beyim.
‘Evet ben gelmeden bu kapı açılmayacak dedi ama gelmedi o gece. Tanrıdan korktuğumuz kadar, devletten çekindiğimiz kadar erkeğimizden de korkarız biz beyim. Hatta daha fazla… ‘
İlginçtir bu söz üzerine kimse içinden ya da açıkça estağfurullah dememişti. Demedikleri, demek istemedikleri halde diyemedikleri yüzünden içlerini kaplayan korku dalgaları salonda ölüm sessizliği estirirken Merve her şeyden habersiz kaldığı yerden devam ediyordu:
‘Sen istesen de anlayamazsın bizi. Tanrı’dan bile bazen fazladır korkumuz. Tanrı uzun vadede verir cezamızı. Devlet uzun vadede verir. Ama erkeklerimiz öyle mi? Gözümüzün üstüne sumsuğu hem de anında indirdi mi feleğimiz şaşar beyim. Kocamızın mahkemesi yoktur beyim. Cezamızı anında verir. İtiraz hakkımız da yoktur. Daha nasıl anlatayım beyim, bilmem ki… Gayrı sen devletsin, varsa bir kusurumuz boynumuz kıldan incedir.’
Salih mahkeme başkanı olduğunu unutmuş, acımakla kızmak ara-sında gidip geliyordu. Çok geçmeden kendini toparladı. Onun hakkında ne hissedeceğini son celsede düşünecekti. Şimdilik ifadesini yeterli görüp oturmasını istedi. Küçük bir ayrıntı kalmıştı aydınlanması gereken. Onu da öğrendikten sonra öğretmenin ifadesine geçebilirdi:
‘Abdullah Efendi, düğün günü kızını dövdü mü? İyi hatırla bakalım. Karanlık bir nokta kalmasın.’
Karanlık nokta kalacak bir şey yoktu. Daha kaç gün geçmişti ki üze-rinden? Elbette dakikasına kadar hatırlıyordu o günü.
‘Doğrusunu söylemek gerekirse düğün gününü cenaze evine çevirdiği için çok kızmıştım Zeynep’e. İçimden adamakıllı dövmek geçmedi desem yalan olur. Ama dövmedim beyim. Sadece bir ara kimsenin görmediği bir yeri denk getirip iki tokat attım. Ama öyle yaralayacak şekilde değil. Kesinlikle değil…’
Bu son söz Recai’nin pek hoşuna gitmemişti. ‘Zil zurna sarhoştu dürzü, anımsamaz tabi. Madem her şeyi anımsıyorsun, sarhoş olduğunu da anımsa. Ne demeye bu kadar emin konuşup merhumu zan altına sokuyorsun?’ Sonra ‘Yok bu böyle olmayacak. Yargıcı da uyarmak gerek.’ diyerek yağa kalktı:
‘Sayın yargıç, Abdullah Efendi o gün sarhoş olup olmadığı hakkında herhangi bir beyanda bulunmadı. Düğün fotoğraflarına bakılırsa sarhoş olmuş. Dolayısıyla olayları tam olarak anımsayamamakta… Bunu da dikkatlerinize sunmak istiyorum.’
Yargıç elindeki dosyayı bir süre karıştırdı. İçinde fotoğraflar da vardı. Dikkatli bir şekilde birkaçını inceledi. Evet biraz sarhoş gibi görünüyordu. Dosyayı yanındaki yargıç arkadaşlarına verdi incelemeleri için. Onlar hızlı bir biçimde göz atarken başkan tanığa seslendi:
‘Abdullah Efendi o gün sarhoş olduğunu düşünüyorum. Fotoğrafla-rından öyle anlaşılıyor. Senin söyleyeceğin bir şey var mı bu konu hakkında?’
Abdullah zaten ayaktaydı. Henüz yerine geçmemişti. Bu yüzden yanıtı geciktirmedi:
‘ Yoktur beyim, ama kendimi bilmeyecek kadar değil…’
Saatine baktı. Neredeyse bir saat olmuştu. Herkes gibi kendisi de sıkılmıştı. Ara verip vermemeyi düşündü. Kısa bir muhasebeden sonra ara vermeden öğretmeni dinleyip bitirmenin daha akıllıca olduğunda karar kıldı:
‘Tamam Abdullah Efendi, yerine geçebilirsin.’
Sonra son tanığı tanıtmaya başladı:
‘Fatih’ten olma Nuriye’den doğma, Balıkesir nüfusuna kayıtlı, An-kara’da ikamet eden, otuz iki yaşında, rehber öğretmen. Gel bakalım öğretmen hanım. Sen şimdi bana Zeynep’in okul hayatı hakkında özet mahiyetinde birkaç cümle söyle bakalım.’
Söyleyecek o kadar çok şey vardı ki. Feride ağır hareketlerle omuz hizasındaki sarı saçlarını ensesinde toplarken, bir yandan da aklından geçenleri toparlamaya çalışıyordu. Evet söylenecek çok şey vardı. Ama kısa olması gerekiyordu. Özet derecesinde kısa…
‘Konu Zeynep olunca sayın yargıç söyleyecek çok şey var demektir. İnanın sayın yargıç o, sanık yerine yakışmıyor ve bu durumu hak etmiyor. Çünkü Zeynep üç yıl boyunca her dönem sınıf birincisi, mezuniyetinde de okul ikincisi olan bir öğrencimizdir. Deneme sınavlarında il çapında hep ilk yüzde yer alarak okulumuzu onurlandıran bir öğrencimizdir. Davranışları da akademik başarısıyla eşdeğer bir öğrencimiz. Verilen her görevi yapan, haddini bilen, terbiyeli, ahlaklı biri. Başka ne diyebilirim bilmiyorum efendim…
‘Böyle bir insanın cinayet işlemesi akıl alır gibi değil. Bir rehber öğretmen olarak bana sorarsanız ağır tahrik olmadığı müddetçe Zeynep’in birini değil öldürmek, ona zarar vermesi bile mümkün değil. Mutlaka onu çileden çıkaran ve itidalini kaybetmesine yol açan, bu yaşında altından kalkamayacağı bir travma yaşamış olmalı. Kısaca Zeynep hakkında söyleyebileceklerim bu kadar sayın yargıç.’




Melisa Ayla



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6465
2 Firari Fırtına 4507
3 Mustafa Ermişcan 3978
4 Hasan Tabak 3636
5 Nermin Gömleksizoğlu 3263
6 Ömer Faruk Hüsmüllü 3133
7 Uğur Kesim 3107
8 Sibel Kaya 2974
9 Enes Evci 2674
10 Turgut Çakır 2349

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:1884 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com