Romanlar

Gereği Düşünüldü 9
Okunma: 87
Melisa Ayla - Mesaj Gönder


9. Gereği Düşünüldü!



Gereği düşünüldü demek en kolay tarafıydı davanın. Düşünülse ne olacaktı? Bugüne kadar düşünülmüştü de ne olmuştu? Yüce Türk Milleti adına deyip kararı açıklamak… Kuru yasa kitaplarının insafına göre… Alt tarafı birkaç cümleden ibaretti. Bir suçun üzerini kapamak ve temyiz yolu açık olmak üzere deyip duruşmayı sonlandırmak… Sonuçta hukuk herkes için ve herkese göreydi. Adaletten üstün bir mekanizma yoktu. Öyle rivayet ediliyordu yüzyıllardan beri… Mahkemede bir karar verildi mi, her şey bitmiş demekti. İtirazı olan varsa bile ancak bir üst mahkemeye başvurabilirdi. Defter dürülür, perde kapanırdı.
Acaba duruşma sonunda doğru bir karar verilebilecek miydi? Doğru neydi? Yanlış ne? Madem hep doğruların peşinde koşuyorlardı yasa adamları olarak o zaman suç oranları neden düşeceğine tam tersine korkutucu bir artış gösteriyor, insanlar gittikçe polis gücüyle bile durdurulamaz duruma geliyordu. Kapılara kilitler, odalara kameralar yerleştirilmesi doğrunun haykırıldığı toplumlarda çok sık görülen bir korkunun dışa yansımasıydı. Demek ki ya doğru denen şey doğru değildi ya da doğru diğer değer yargıları gibi çıkarlara alet edilmişti. Sana göre bana göre doğrular uydurularak amacından saptırılmıştı.
Başına ne gelirse gelsin, belki nefsi müdafaa hariç olmak üzere, kimseye devlet adına öldürme hak ve yetkisi vermeyen yasaya göre bu kızın ağır bir ceza alması en doğrusuydu. Ama ya bunun toplum içinde yaratacağı etkiler ne olacaktı? Gözardı mı edilecekti? Kendisine kişilik hakkı tanımayan töreler tarafından aslında kendisini öldürmekle ikinci sınıf bir insan olmak arasında tercihe zorlanan on dokuz yaşındaki bir kızın kendini aşarak özgürlüğe aşermenin yarattığı bir psikolojik kriz anında üçüncü tercihi uygulaması görünene göre yanlıştı.
Eğer yargıç kurulu savcının iddialarını aynen kabul ederse bu kızın müebbede kadar yolu vardı. Bu ceza bundan sonra kızların okuldan alınmasına ya da intihar etmesine neden olan bir hatayı tekrar yapmasına kapı aralamayacak mıydı? Ve bu furya içinde ileride kendi kuşaklarından gelecek kişilerin zarar görmesi olasılığı da vardı. İşte yasa adamlarını mesleklerinden soğutan bu çelişkiden çoğu zaman kurtulamamaları ve zaman zaman nedenini bilemedikleri bir sızının zemheri ayazı gibi vicdanlarını acıtmasıydı.
Karar aşamasına gelince savcı son mütalaasını okuyacak, gerekirse mahkeme başkanı duruşma hakkında bildiği olan ya da yargılama sürecine katkıda bulunacağını sandığı biri olup olmadığını son defa soracak, ardından üç yargıcın son bir durum değerlendirmesinden sonra mahkeme başkanı yasa hükümlerine dayanarak kararını açıklayacaktı. Bir savcı, üç yargıç ve bir de yasa kitabı…
Dışarıdan bakınca sarı sırmalı, kımızı dik yakalı, önü iliksiz kara cüppesiyle son derece heybetli duran ve görende saygıyla karışık korku uyandıran yargıçların en zayıf anları karar öncesi birkaç dakikadır dense yanlış saptanmış olmazdı. Yıllarca okuyup defalarca mahkeme sürecinde görev alan hukuk adamları gece başlarını huzur içinde yastığa koyabilmek, sabi çocuklarının ve ahir ömürlerini yaşayan ana babalarının yüzlerine gönül rahatlığıyla bakabilmek ve toplum içinde alnı açık gezebilmek için olabildiğince doğru karar almak zorunda olduklarının bilinciyle karar arifesinde dokuz doğuruyorlardı. Şimdi olduğu gibi…
Yargıçlar bir ceza takdir ederken elbette yalnızca yasaya dayan-mazlar, yasanın çiziği sınırlar içinde vicdanlarına da başvururlar. Geleneklere, göreneklere, inanç ve törelere bakarlar en isabetli kararı almak için. İnce eleyip sık dokurlar yani. Öyle de olması gerekir. Aksi takdirde kamu vicdanı yara alır, vatandaşın adalete olan güveni azalır.
Şimdi olan bundan başka bir şey değildi. Biraz sonra karar aşamasına gelmeden önce yani, kara kara düşüncelere dalmıştı savcı ve yargıçlar. Kitaba yani yasaya göre yapmaları gereken belliydi belki ama onlar adaletin tecellisi adına mahkeme süreci boyunca duyduklarına, gördüklerine dayanarak en ufak bir ayrıntıyı atlamadan vereceklerdi kararlarını.
Sorunun bir de insani boyutu vardı. Bu insanların duruşma salo-nundan çıktıktan sonra diğer insanlardan bir farkları kalmıyordu. Etten kemikten varlıklardı. Gülen, ağlayan, seven, sevilen herhangi bir insan işte… Diğerleri gibi bir ana babanın ürünüydüler ve kendileri de anne ya da baba olmuşlardı. Yüzlerine bakmak zorunda oldukları ana baba ve çocuklarının yanında bir de eşleri vardı. Yaşadıkları çevrede akrabaları, komşuları ve arkadaşları vardı.
Yasa kimseye kendi cezasını verme hakkı tanımıyordu. Bu kız, yani Zeynep cezaların en büyüğünü vermişti kendi elleriyle. Bilerek ve tasarlayarak değil. Bir cinnet anında... Bu durum elbette cezasında belli bir oranda indirime sebep olacaktı. Ama yine de ceza almaktan kurtulamayacaktı.
Biraz sonra dava hakkında son mütalaasını yaparken bütün bunları göz önünde bulundurarak yasanın öngördüğü cezaların yanında indirimlerin de tümünü istemek zorunda hissediyordu kendisini. Tek korkusu yargıçlardan birinin ya da tamamının basın ve medyada gördüğü, duyduğu cinsten kötü örneklerden olması yönündeydi. Çocuk tecavüzcülerine kravat taktı diye ya da tecavüz ettiği kız akli melekesini kullanamadığı için itiraz etmedi diye ceza indirimi uygulayan vicdani çürümüşlerden olmadıklarını düşünüyordu. Şu ana kadar aralarında yaşanan sözlü sözsüz iletişim bunun böyle olduğu yönünde içine su serpiyordu ama son ana kadar içini bir kurdun kemirmesine de engel olamıyordu.
Sanıkla maktul arasında kırgınlık bulunduğu tanık ve sanık ifadele-rinden anlaşılmaktaydı. Sanığın ifadesine göre maktul gelin arabasında olduğu gibi gerdek gecesinde de her karşılaştığında sanığa hakaret etmiş ve insana yakışmayan sözel ve fiili şiddet uygulamıştı. Bu durumun herkesçe görülebilen anları tanık ifadeleriyle sabitti. Bazıları kamera kayıtları ve fotoğraf karelerine de yansımıştı.
Maktulün insan tahammülünü aşan davranışları sırasında kendini kaybeden sanık, masa üzerindeki kalın cam sürahiyi alarak zevk yorgunluğuyla yatmakta olan maktule vurmaya başlamıştır. Sanık bu durumun ne kadar devam ettiği ve maktulün ölüp ölmediğini bilmeyecek durumdadır. İçine düştüğü cinnet hali tıbbi raporla sabittir. Uzun zaman süren olayların etkisi altında ve öldürülenin haksız davranışlarının oluşturduğu gazap ve şiddetli emelin etkisiyle maktulü öldürdüğü anlaşıldığından, hakkında ağır tahrik hükümleri uygulanmasını istemek üzere toplantı odasına geçti.
Ayça hanım her şeyden önce bu davada görev almış olmaktan son derece memnundu. Bir kadın olarak kader mahkumu hemcinsinin hakkını aç kurtlara yedirmeyecekti. Hal ve hareketlerinden anladığı kadarıyla diğer yargıçlar da Zeynep’e karşı her türlü vicdani sorumluluğu yerine getirecek kişilere benzemekle birlikte, yine de hiç biri bir kadın kadar ince ve nazik düşünemezdi.
Yargıç hanım bambaşka bir alemdeydi. Düşündüğü, düşünebildiği tek şey ne kadar şanslı bir kadın olduğuydu. Haksız da sayılmazdı. Bu yüzden ana babasına kendisine böyle bir şans verdiği için ne kadar şükretse azdı. Ne yapsa haklarını ödeyemeyeceğini düşünüyordu. Bu noktada Tanrı’ya kesinlikle bir pay çıkarmıyordu. Ayça Hanım’ın mesleği gereği tanık olduğu vakalardan hareketle Tanrı’nın masum ve mazlum kızlarla pek ilgilenmediğini düşünüyordu.
Bu düşüncesinde de öyle böyle değil, epey ısrarcıydı. Hani onun penceresinden bakıldığında haksız da sayılmazdı. Ne vakalara tanık olmuştu bu meslekte, aklına gelince midesi bulanıyor, tüyleri diken diken oluyordu. Genç kızlara, oğlan çocuklarına tecavüzler, işkenceler, eziyetler... Yalnızca bir yargıç olarak tanık olduğu vakalarla tüm dünyayı kıyaslamaya kalktığında küçük dilini yutayazıyordu. Bir insan olarak bu vahşete tahammül edemezken insanlara doğruluk ve adaletten bahseden Tanrı’nın kılını bile kıpırdatmamasını aklı almıyordu bir türlü.
Bu nasıl bir adaletsizlikti? Bu adaletsiz kader senaryosunda hakkında biraz sonra karar vermek zorunda oldukları on dokuz yaşındaki kızın suçu neydi? Böyle tembel ve sosyolojik evrimini tamamlayamamış kişiliksiz bir baba ile kimlik yetmezliği ve kişilik ezikliği arasında insanlıkla ilgisi hiçbir zaman olmamış bir annenin değil de kendisi gibi geniş ufuklu, açık görüşlü, modern ve demokrat bir ana babanın kızı olsaydı, yine sanık sandalyesinde olur muydu? Hiç sanmıyordu. Eğer öyle olsa hiç düşünmeden bir insana hakkı ve haddi olmadan zarar vermiş, hatta zararların en büyüğünü vererek ölümüne sebep olmuş bu kız için yaşı ne olursa olsun idama karar verebilirdi. Hem de hiç düşünmeden kırardı kalemini.
İnsanlar meslekleri ne olursa olsun önce insan, sonra toplumun bir parçası olarak hareket etmeliydi. Yargıçlar, savcılar da öyle. Karar verirken vicdanı sızlatacak, toplumu incitecek ve insan onurunu yerin dibine batıracak sonuçlara ulaşmaktan kaçınmalıydı. Yasa ne derse desin. Sonuçta yasalar her şeyi göremiyordu. Yine yazılı birer kağıt topluluğundan ibaret olan yasa kitapları duygu ve mantıktan yoksundular. Eğer yalnızca yasadan hareket edilecekse, insan olmanın dava sürecinde hiçbir önemi yoksa davaları bilgisayarlar vasıtasıyla da sonuçlandırmak olasıydı. Bir bilgisayar bu mahkemenin sonunda karar verecek olsa Zeynep’e en az yirmi yıl ceza biçerdi.
Yasa, madem üzerine bu kadar geldiler neden yetkililere haber vermedin de çığırından çıkıncaya kadar bekledin diyebilir. Evet şeklen bu da doğru. Zeynep’in güvenlik güçlerine ve savcılığa şikayette bulunması gerekiyordu. Babasının kendisini rızası hilafına istemediği biriyle evlendirmek istediğini, kendisinin yalnızca okumayı düşündüğünü belirterek devletten yardım istemeliydi. Diyelim ki istedi. Daha önce bunun örneklerine defalarca rastlamışlardı… İstese ne değişecekti? Bugüne kadar isteyenlerin arkasında durabilmiş miydi aynı yasa?
Devlet elbette elinden gelen her önlemi alırdı. Ama henüz işlen-memiş, hatta tasarlanmamış yani yasa diliyle kuvveden fiile geçmemiş bir suçu mutlak surette önlemek olası değildi.
Evet çok şanslıydı Ayça. Elbette bunun tersi de olabilirdi. Bilinçsiz ve insanlıktan nasibini almamış bir anne babanın yanında dünyaya gelmiş olabilirdi. Çevresinde belki şimdi de olduğu gibi bedeninden yararlanmak isteyen aç köpekler olabilirdi. Ama o zaman bunlara karşı koyacak maddi ve manevi gücü olmayacaktı. Aynı Zeynep’te olduğu gibi… Şimdi Zeynep için takdir edeceği ceza aslında hiç suçu olmadığı halde ve seçme hakkı verilmeyen bir senaryoyu yaşamak zorunda bırakılan bir genç kıza yani kendisine istemeden düştüğü bir hatadan dolayı verilecekti. Zeynep bunu hak etmiyordu, tıpkı onun yerinde kendisi olsa hak etmeyeceği gibi.
Osman Bey diğerlerine göre daha agresif bir tabiata sahip olması sebebiyle isyanların son perdesini oynuyordu iç dünyasında. Bu öyle bir çıkmazdı ki, bir yargıç olarak vicdanının sesine uyarak masum olduğu yönünde karar aldığı takdirde çevresinde kendini adamdan sanan ne kadar hastalıklı ruh varsa üzerine geleceğini sanıyordu. Hatta biliyordu.
Özellikle basın ve medyanın demokrasi ve insan hakları bahanesiyle geçmişte hukuk adamlarının nasıl üzerine geldiklerini en iyi bilenlerdendi. İnsan mı değillerdi, akli dengeleri mi bozuktu ya da daha fenası mesleki onurlarını mı satmışlardı birkaç kuruşluk dünyalık uğruna anlamak olası değildi. Nasıl oluyorsa basın ve medya birçok olayda ağız birliği etmiş gibi suçlunun, zalimin yanında yer alıyordu.
Bu seferki biraz farklıydı. Suçlu şikayetçi olmuş, mazlum sanık sandalyesinde oturuyordu. Üstelik suçlu büyük bir ekonomik servetin sahibiydi. Her zaman olduğu gibi ne yapıp edip olayın üzerini kendileri lehine kapamanın yolunu bulacaklardı. Bu güne kadar hep böyle olagelmişti. Bu durumda fakir fukaranın gözünde büyüttüğü bir yasa adamı olarak çoğu zaman eli kolu bağlanıyordu. Osman’ı delirten de bundan başka bir şey değildi.
Ne yazık ki sermaye tarih boyunca yönetim erkini ve son yüz yılda da teknolojik gelişmeye paralel olarak ortaya çıkan basın ve medyayı ele geçirmişti. Sonuçta halkı aydınlatmak yalanı arkasına saklanan basın ve medyanın altın yumurtlaması için sermayeye ihtiyaç vardı. Yönetim erkinin de basın ve medya gücüne… Politikacıların da her ikisine… Tam bir Bermuda Şeytan Üçgeni… İnsanın yaratılışı gereği çıkarı için yapamayacağı fırıldaklığın olmadığı gerçeği de hesaba katılınca sadece diğerlerine göre biraz daha bağımsız birer devlet memuru olan yargıç ve savcıların işinin ne kadar zor olduğunu söylemeye gerek kalmıyordu.
Yok olmaz, olamazdı. Böyle bir hataya alet olamazdı. Ne yapıp edip hafifletici nedenlere dayanarak bu kızın mümkünse en az ceza ile kurtulması için elinden geleni esirgemeyecekti. En güzeli hiç ceza almamasıydı. Hatta Osman’a kalsa, alnından bile öperdi. Paranın şımarttığı bir pisliğe gereken dersi verdi diye. Açıkçası Zeynep konusunda içi biraz rahattı. O kadar çok hafifletici neden vardı ki, bu noktada ne kendisi ne de diğer yargıçların zorlanacağını sanmıyordu.
Mahkemedeki iyi hali örneğin... Duruşmaların başından sonuna kadar edep ve nezaketini bozmadan durması yetmez miydi? Tecavüzcüler için işletilen bu bahane pekala Zeynep’in yararına da kullanılabilirdi. İlk defa suç işlemesi, sicilinin süt kadar temiz olması, yaşının çocuk denecek kadar küçük olması ve cinayet gecesinde, değil genç ve deneyimsiz bir kızın değme babayiğidin bile altından kalkamayacağı maddi manevi zulüm ve işkencelere maruz kalması gün gibi ortadaydı. Yetmez miydi? Eğer bütün yargıçlar olaya empatik bakarak vicdani kanılarını da hesaba katarlarsa bu kız çok ceza yemeden kurtulabilirdi. Olan ceza da paraya çevrilebilir, kamu hizmeti olarak uygulanabilir ya da şartlı tahliye ile salıverilebilirdi.
Ama bu karar her durum ve koşulda üç yargıcın ortak kararı olarak çıkmalıydı. Biçimsel olarak elbette öyle çıkıyordu. Karar ne olursa olsun davacı taraf kabul etmeyecek ve temyize taşıyacaktı. Bütün suçlular gibi onlar da hatalarını kabule yanaşmıyorlardı. Davacı ensesi kalın biriydi. Şerrini bilmeyen yoktu memlekette. Onun için kimse tek başına elini taşın altına koymaya yanaşmazdı. Dik yakalı koca cüppeleriyle heybetli görüntülerine bakıp aldanmamalı. Onlar da sonuçta devletin eline bakan insanlardı. Ayrıcalıklı da olsa devlet memuruydular yani…
Bu koşullarda siz olsanız nasıl düşünürdünüz gereğini?



Melisa Ayla



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6467
2 Firari Fırtına 4508
3 Mustafa Ermişcan 3979
4 Hasan Tabak 3637
5 Nermin Gömleksizoğlu 3263
6 Ömer Faruk Hüsmüllü 3135
7 Uğur Kesim 3107
8 Sibel Kaya 2974
9 Enes Evci 2675
10 Turgut Çakır 2350

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:914 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com