Denemeler

Euzübillahimineinsanirracim 2
Okunma: 69
Serdar Adem - Mesaj Gönder


         En tehlikeli insan tipi az anlayan, çok inanandır. (Anton Çehov)
         Bir Karar Vermek Zorundayız

         Bir karar vermek zorundayız. Hiç vakit kaybetmeden… Hepsinden önce ve önemlisi kendimizi kandırmaktan vazgeçmeliyiz. On bin yıldan beri şeytana uydum, nefsime kandım, kandırıldım diyerek oyalanıp duruyoruz. Bu aymazlık yüzünden sadece savaşlarda dört milyar insan yaşamını yitirdi? Gıda üretiminden, sağlık sektörüne kadar birçok alanda daha fazla kazanmak uğruna yapılan hile ve tuzaklar yüzünden ölen ya da yaralanarak yaşam kalitesini kaybedenlerin sayısını tespit etmek mümkün değil. Bu durumda ne yazık ki son derece masum görünen bu sayı gerçekte dört milyardan çok daha fazla olmalı…
         Peki içine düştüğümüz bu açmazdan kurtulabilmek adına ne yaptık bugüne kadar? Kocaman bir hiç dense, abartılmış olmaz. Tarih boyunca işlediğimiz günahların bilinciyle içine düştüğümüz vicdan azabından kurtulabilmek adına günah çıkarma kapsamında birtakım reçeteler ürettik sadece. İdeolojiler, siyasi yollar, inanç sistemleri… Bütün bunlar teoride öncelikle insanı erdemli kılmayı amaçlarken son tahlilde insanlığın can ve mal emniyetini selamete erdirmeyi amaçladılar. Ama uygulama asla böyle olmadı. İnsan, kendi ürettiği kurtuluş reçetelerini de birbirinin kanına ekmek doğramak ve bütün varlığıyla yerküreyi sömürmek amacıyla birer silah olarak kullanmaya başladı. İnsanı dünyayı sömürmeye iten emperyal içgüdü zamanla bilim ve teknolojinin de lokomotifi haline gelince insanlık başladığı yere geri dönmüş oldu. Tek farkla bugün insan türünün birbirine yönelttiği silahlar eskiye göre çok daha yakıcı ve yıkıcı. Dolayısıyla eskisinden çok daha kötü durumda olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz.
          Denenmemiş inanç ve ideoloji kalmadığı halde günümüzde bile yeni bir şey getirmiş gibi kendi düşünce, inanç ya da ideolojisinin dünyayı kurtaracağını sanan ve bu yolda geçmiştekiler gibi kanlı mücadelelere giren insan müsveddelerini görmek ne kadar acı değil mi? Bu fırtınada hayatını kaybedenlerin hiçbiri kaya kovuğundan çıkmamıştı. Hepsinin bir anası, bir babası ve çocukları vardı. Eşleri vardı. Hayalleri, umutları, beklentileri vardı. Bu trajik manzaraya tanıklık ettikten sonra dünyayı kerameti kendinden menkul değer yargılarıyla kızıştırıp birbirinin kanına ekmek doğrayan aymaz insanın ne ana babasını, ne çoluk çocuğunu gerçekten sevdiğine inanabilir misiniz?
          Şeytana uyduk, nefsimize kandık diyerek kimse kendini aklayamaz. Lafa geldi milyarlarca yıldız sisteminden oluşan bir evrenin en akıllı ve en mükemmeli olduğunu savlayacaksın, işine gelmeyince kandırıldık dümeniyle çamura yatacaksın… Yemezler, kusura bakmayın. Üstelik kandırılma olayı tekerrür ediyorsa bu durumda olayın içinde ciddi anlamda bir sahtekarlık olduğunu düşünmek bile mümkün. En azından ‘Akıllı ve olgun mümin aynı delikten iki defa ısırılmaz.’ Hadisinden hareketle bu tip insan kaportalı varlıkların akli dengelerinin yerinde olmadığına hükmedebiliriz. Güya kırdığımız cevizler yüzümüze vuruldu mu kolay yoldan şeytan denen hayali bir varlığın üzerine atarak zeytinyağı gibi su yüzüne çıkıyoruz. Geçin bu ayakları. Bu kadar kolay kandırılıyor, aldatılıyorsak evrensel üstünlüğümüz tartışmaya açılır, çevremize dayattığımız değer yargılarının doğruluğu da… Sürekli kandırılan kuş beyinli bir varlığın sözde Mutlak Doğru diye dayattıklarının doğruluğuna inanmak bile insanlığımızdan kuşku duyulmasına neden olmaya yeter. Birçok konuda kesin yargılara varmaktan özellikle kaçındığım halde bu konuda asla geri adım atmıyor ve saptamamda direniyorum.
          İnsanlığı kurtarmak adına ortaya atıldığı halde bu güne kadar hiçbiri bir yaraya merhem olmayan insan kaynaklı değer yargıları ve inançlar yüzünden dünyanın Kıyamet saati çalışmaya başladı. Kıyamet de aslında İsrafil’in düdüğünden değil, insanın hödüğünden kopacak. Dünya üzerindeki nükleer, kimyasal ve biyolojik silahların bilançosunu araştırırsanız göreceğiniz manzara karşısında İsrafil’e hiç de gerek olmadığını göreceksiniz. Gittikçe istenmeyen sona doğru hızla yaklaşan yerküremizde dostça ve kardeşçe, mutlu ve huzurlu yaşamak istiyor muyuz istemiyor muyuz? Önce buna karar vermeliyiz ama ciddiyet ve samimiyetle…
          Bir Kızılderili atasözü ‘Biz bu dünyayı atalarımızdan miras değil, torunlarımızdan borç aldık.’ der. Yakın bir zamanda çocuklarımıza geri iade edeceğimiz bir emanetten, üzerine yaşadığımız dünyadan bahseden bu özlü sözden hareketle bizden sonraki nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak istiyor muyuz istemiyor muyuz onun kararını verelim önce.
          ‘Öyle şey mi olur? Elbette çocuklarımız için yaşıyoruz!’ diye serzenişte bulunuyorsunuz. Ama kazın ayağı öyle değil işte. Eylemlerinizle söylemleriniz birbirini tutmuyor. İşin ilginç tarafı dünya tarihinde bugüne kadar kan dökenlerin istisnasız hepsi ağız birliği etmiş gibi aynı söylemleri söylerken aynı çelişkileri yaşamakta. Buna bir çözüm bulmamız gerekir. Ve bu, kendi çelişkimizin farkına varmakla gerçekleşebilir ancak. İçinde yaşadığı mahallenin temiz olmasını isteyenlerin önce kendi kapısını süpürmeleri gibi…
          Dünya tarihinde hangi insanın eylemi söylemiyle örtüştü bugüne kadar? O da ayrı bir sorun… Tanrı rızası için bana bir örnek gösterebilir misiniz? Bu dünya eşitlik, demokrasi ve insan hakları diyenlerin elinde en kanlı savaşlara tanık oldu. Yine bu dünya dinde zorlama yoktur diyenlerin yaşattığı son derece kıyıcı ve yıkıcı savaşlara tanık oldu. Bu dünya farklı bir genetik yapıya sahipmiş gibi kendisini üstün ırk ilan ederek dünyaya düzen vermeye çalışanların neden olduğu vahşi ve korkunç mücadelelere tanık oldu. Hiçbiri değil düzeltmek dünyayı eskisinden çok daha yaşanmaz hale getirdi. Bırakın kendinizi kandırmayı.
          Karar verin, karar. Vakit çok geç olmadan… Dönülmez akşamın ufkuna tanık olmadan… Kendiniz söylüyorsunuz Kıyametin hızla yaklaştığını. Günahlarımızın ağırlığından belki Tanrı tarafından gerçekten cezalandırılıyoruz. Belki de bilim çevrelerinin dediği gibi dünya insandan öç alıyor. Her iki durumun ortak nedeni insanın aymazlığı… Zaten sabıkalı varlıklarız. Ve bunu matah bir şey gibi Cennetten kovulma hikayeleriyle merdi Kıpti gibi itiraf ediyoruz. Akıllandık mı derseniz, evet diyemeyeceğim ne yazık ki. Üstelik cennetten kovulmakla kalmayıp dünyayı terk etmek zorunda kalacağız yakın bir zamanda. Şu meşhur dizi senaryolarında bahsedilen Kıyamet karmaşasından dolayı…
          Kim ne derse desin, insan ortaya çıkmadan önce dünya güllük gülistanlıktı. Adeta cennetten bir bahçeydi. Ne hale getirdik güzelim yeşil küreyi… İnsanın Adem peygamberle sembolize edilen yaradılış hikayesi cennetten kovulma motifiyle belki de bize üzerinde yaşadığımız dünyayı nasıl yaşanmaz hale getirdiğimizi anlatmakta. Elma da insanı cennetten uzaklaştıran ve kapitalizmi sembolize eden ilk sermaye ürünü olarak sunulmuş olabilir. Neden olmasın? Dünyayı sadece sömürdüklerimize değil, aynı gemide yaşayan kendi neslimize de haram eden ve cehenneme çeviren en önemli sebep dünya nimetlerine olan azgın hırs ve tamahımız değil mi?
          Bizden başka bütün insanları ve ulusları iyilikle olmasa zorla hidayete ermesi gereken zavallılar olarak gösteren kan ve kinle yoğrulmuş bir yaşam felsefesi bırakıyoruz miras olarak. Birbirinin kanına ekmek doğramalarını kolaylaştıracak derin inanç ve düşünce ayrılıkları bırakıyoruz. İnsanlar arasındaki her türlü düşünce ayrılıklarını daha da derinleştirmek için eleştiriye kapılarını sıkı sıkıya kapatmış bağnazlık bataklığı bırakıyoruz. Yetinmiyoruz. Melek temizliğiyle dünyaya gelen çocuklarımızı kendimiz gibi hidayet avcısı olarak yetiştiriyoruz. Ve kendimizi herkesten üstün sayacak ulaşılamaz ve eleştirilemez bir etnik kibir silahı bırakıyoruz.
          Daha şimdiden her türlü eleştiriye kapalı, düşünmeyen, sorgulamayan birer zombi haline getirdik onları. Hoşgörüden uzak yetiştirdik, vicdanlarını kurttuk. Düşünmeyi mekruh, sorgulamayı haram kıldık. Kendi gibi düşünmeyenleri, kendi gibi inanmayanları kafir, münafık, zındık ve hain olarak görmeye kurguladık onları. NATO ve Varşova füzeleri gibi birbirlerini yok etmeye programladık. Dolayısıyla dünya bugün nasıl kan gölüyse, gelecekte kan okyanuslarına dönecek. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.
          Eğer sevginiz buysa düşman başına… Yerin dibine batsın sevginiz… Bu yüzden yine aynı duayla Tanrı’ya yakarıyorum. Tanrım beni yalnızca insandan değil, bu sevginin şerrinden de koru. Şeytandan ben kendimi korumasını bilirim.
          Kendimizi evrenin en akıllısı ilan etmişiz ama aklımızı kullanmaktan köşe bucak kaçıyoruz. Kendi yarattığımız sanal düşmanlarla Don Kişot gibi mücadele ederek zihnimizin çalışmasını engellemeye çalışıyoruz. Her yanlışımızda aldatıldığımızı, kandırıldığımızı itiraf ediyor ama aldatılmamıza vesile olan körükörüne inandıklarımızdan asla vazgeçmiyoruz. Vazgeçmek bir yana tartışmaya bile açmıyoruz. Biz inanmışsak o en doğrudur, tek doğrudur. Aynı mantık açmazının, aynı inanç sapmasının bizim gibi evrenin en akıllısı geçinen diğer insanlarda da olabileceğini göremiyoruz, gösterildiğinde de kabullenemiyoruz.
          Bu acı gerçeklerden hareketle çocuklarımıza cennet gibi bir dünya ve mutlu bir gelecek bırakmak istiyorsak; insanların düşünce ve inançlarına, aynı zamanda etnik özelliklerine saygılı olmak zorundayız. Onların da bizim inanç, görüş ve düşüncelerimize saygılı olmalarını beklediğimiz gibi… Eğer çocuklarımıza barış içinde bir yaşam, huzur ve güven dolu bir gelecek bırakmak istiyorsak, bundan başka yolumuz olamaz. Bir kenara bırakmalıyız artık binlerce yıldan beri aramıza kin ve nefret tohumları eken kısır çekişmeleri. Bir kenara bırakmalıyız artık insanlığı kana ve gözyaşına boğan sonuçsuz anlaşmazlıkları.
          Akıllı ve mükemmel olmayı savlamak yerine ona uygun davranışlar geliştirmek zorundayız. Aslında sosyal yaşamı renklendiren ve güzelleştiren bir olgu olması gereken etnik, dinsel, politik ve ideolojik ayrımlarımızı düşmanlığa değil dostluğa araç kılmalıyız. Bunu da bizim gibi düşünmeyen ve inanmayanların da en az kendimiz kadar haklı olduklarını kabul ederek ve bütün inançlara saygı duyarak başarabiliriz. İnanç ve bağlılıklar madde bağımlılığı gibi zihni uyuşturan, akılla mantıkla eleştiriye tabi tutulamayan ve genellikle doğuştan gelen çevresel dolduruşların etkisiyle insanın duygusal dünyasında biçimlenerek zamanla ölüm korkusu ve ölümsüzlük isteğinin etkisiyle takıntıya dönen ve yine zamanla sömürüye alet olduğu için alışkanlığa evrilen bir olgu olduğu için kimseyi inancından döndüremezsiniz. Sizi kimsenin döndüremeyeceği gibi… O zaman uğraşmanın anlamı ne?
          Bugüne kadar silah kullanmadan kim kimi döndürebildi inancından ya da ideolojisinden? Madem akıllıyız kendimizden pay biçelim. Etrafını kırmızı çizgilerle çevrelediğimiz ve sorgulamaya karşı bütün kapılarını sıkı sıkıya kapadığımız inanç ve ideolojimizi normal şartlarda ikna metoduyla değiştirir miyiz? Hayır! Peki zor kullanılsa değiştirir miyiz? Hayır! Değiştirmiş gibi yapsak bile eski inanç ve ideolojimize bağlı kalırız değil mi? Hal böyleyken ne demeye başkalarının zorla değişebileceği savıyla bizim gibi inanmayan ve düşünmeyenlerin boğazına sarılıyoruz? Ama bakın inanç ve ideolojileri maddi çıkarlar elde etmek için paravan olarak kullanıyoruz derseniz en azından bu samimi itirafınızla onurunuzun bir kısmını kurtarmış olursunuz.
          İkna yoluyla sizin deyiminizle ‘Hidayete ermiş’ tek bir örnek gösteremezsiniz dünya tarihinde. En masum örnekte bile ölüm ve kabir azabı korkusu katalizör olarak kullanılmıştır. Ya da makam mevki rüşvetiyle reaksiyon yönlendirilmeye çalışılmıştır. Gerisi hep hikaye… Geçmişin mışlı mişli söylencelerine de inanmayın bence. Zaman hataları erozyona uğratan bir süreçtir. Bugün siz ne kadar yanlışa sapmaya meyilliyseniz geçmişten intikal eden söylencelerin sahipleri de en azından sizin kadar yanlış ya da yanılgıya meyilliydiler emin olun. Her coğrafyanın yalan söyleyen tarihiyle amel ederseniz gene başa döneriz. Tarih denen öyküler dizisi sempati antipati ikileminin yarattığı sekerat ve sarhoşluk halinde kaleme alındığı için her coğrafya parçasının egemenleri ellerindeki maddi manevi güçleri kaybetmemek adına işgal ettikleri toprakların sakinlerinin kendi inançlarını gönül rızasıyla kabul ettiklerini savlar ve ne yazık ki böylece genç kuşakların zihnine kazırlar. Ama bu doğru değildir. Bunu anlayabilmek için birkaç gram beyin fazlasıyla yeter. Hemen konuyu dağıtmadan ayaküstü bir örnekle açıklamaya çalışayım. Kendinizi böyle bir ortamda düşünün mesela. Yaşadığınız bölge işgal edilmiş olsa, egemen işgalcilerin dayatmalarıyla inanç ve ideolojinizi terk eder miydiniz? İyi de aynı şeyi diğer insanların yapmasını nasıl beklersiniz? Bu kadar aymazlık evrenin en akıllısı için biraz fazla değil mi?
          Bir bölgenin askeri güçle alınmasını tarih iki biçimde yorumlar. Fetih ya da işgal… Yazı tura gibi… Bir tarafın fetih dediğine karşı taraf işgal demektedir. Fetih diyen taraf bir süre sonra elindeki toprağı kaybettiğinde, bu sefer toprağın yeni sahipleri için fetih gerçekleşmiştir. Kaybeden taraf daha önce kendi yaptığını bilerek ve işine öyle geldiği için, yani kasten unutmuş gibi davranarak olaya işgal demeye başlar. Bu yüzden dünyanın her karışı tarih boyunca defalarca fethedilip durmuştur. Çünkü her ulus ya da ümmet doğal servetine göz diktiği ve gözüne kestirdiği coğrafya parçalarına (kendilerince kurtuluşa erdirmek amacıyla) acımasızca saldırmıştır. Bu saldırının temelleri daha sonra tarihçiler tarafından doldurulmuştur. Onun için tarih de insanın kendisi gibi yalancıdır.
          Aslında bana göre, durumdan vazife çıkararak kendini dünyayı hidayete erdirmeye görevli sanan, her iki taraf da kendi çapında haklıdır. En azından haksız olduğu kadar haklıdır… Haksızlık bir ulus ya da ümmetin kendi yaşam alanından taşarak çevresine silah zoruyla yayılmasıdır. İnsanın bunu kendi tarafına göre fetih ya da işgal olarak yorumlaması çıkarlar gereği gayet doğaldır. Bu durumda tek sorun yenen tarafın yendiği için haklı olduğunu unutarak sözde sahip olduğu toprağa hidayet getirdiğini sanmasında yatmaktadır. Aslında kimsenin kimseye hidayet getirdiği filan yoktur. Her toplumun kendince Mutlak Doğru sandığı bir hidayet yolu vardır. Evrenimizin boşluk kabul etmediği gibi sosyal yaşamda da boşluk yoktur. Bir topluma hidayet getirdiğini sanan ve iddia edenler aslında egemen oldukları coğrafyanın bütün zenginlik ve güzelliklerini sömürü ve yağmaya kılıf uydurduklarının farkında değiller.
          Nerde kalmıştık? Hatta kimseyi inancının yanlış olduğuna ikna da edemezsiniz. Aynı biçimde sizi kimsenin yolunuzdan döndüremeyeceği ve ikna edemeyeceği gibi… O zaman birbirimizin boğazına sarılmanın anlamı ne? Öyle ya, bu yüzden dört milyara yakın insanı yaşamdan ayırdık. Ne değişti söylesenize? Ona buna kafir, zındık diye kılıç sallayanlar, ne değişti? Sahip olduğumuz topraklara adalet, huzur ve güven mi geldi? Bakın buna da sempati körlüğüyle şiddetle karşı çıkanlar olduğunu adım gibi biliyorum. Size kendi ağzınızla bunun böyle olmadığını, yani hidayet savaşlarıyla kan dökerek, can yakarak, ganimet şehvetiyle yağmalayarak elde ettiğiniz topraklara huzur ve güvenin gelmediğini söyleteceğim. Dikkatle dinleyin.
          Hani dünyaya hidayet dağıtıyoruz ya... Tanrı’nın en sevdiği kullardanız. İnandıklarımız evrenin en doğrusu, hatta tek doğrusu. Bunu da yanlış anlamayın. Biz derken dünya tarihinin herhangi bir zaman dilimindeki herhangi bir ulus ya da ümmeti kastediyorum. Yukarıda birlikte irdelemiştik. Balık hafızalı değilseniz anımsarsınız. Hani bütün ulus ve ümmetler evrenin en doğru, tek doğru mutlak doğrusunu kendilerinin bulduğuna ve yaşadığına inanıyordu ya… Bakalım öyle miymiş?
          Sözde dört dörtlük bir ulus ya da ümmetiz. İdeolojimiz dünyanın ve insanlığın yegane kurtuluş reçetesi… Ve meleklerden daha saf bir yaratığız. Öyle ki XR cihazında bile görünmeyecek kadar… Üstelik evrenin en akıllı ve onurlusu, hatta bir de en mükemmeliyiz. O zaman bu kadar polis ve güvenlik görevlisi çalıştırmaya ne hacet? Öyle ya güvenlik görevlilerini sanayi alanına aktarsak çağ atlarız. İşsizlik sorunu kalmaz en azından. Onu da geçtim her derde deva dua ve zikirlerimizi, hani şu diğer inanç ve görüşlere dayattıklarımızdan, kaza bela ve hastalıklarda olduğu gibi huzur ve asayiş noktasında da kullansak da o kadar büyük harcamalar yapmasak güvenlik sektörüne. Tüm dünya böyle yapsa, uzaya yerleşme süremiz çok daha kısa olurdu. Ne dersiniz? Sadece o değil ki aç ve açıkta kimse kalmazdı. Düşünsenize güvenliğe harcanan kaynakların rızık dualarıyla beraber aç ve evsizler için harcandığını. Tanrı’nın da hoşuna gitmez miydi böyle bir güzellik? Haksız mıyım?
          Dünya üzerindeki hangi inanç ya da sistemi huzur, refah, güvenlik ve esenlik getirme noktasında şüphe götürmeyen Mutlak Doğrularının egemen olduğu coğrafya parçalarında başta polis olmak üzere özel ya da resmi bütün güvenlik görevlilerini bir ay izne çıkarabilir? Öyle ya madem en doğru, tek doğru hatta mutlak doğruya inanıyorsanız inandıklarınızın hakim olduğu zaman ve mekanda değil suç ve günah, hata ve kusurdan bile eser olmaması gerekmez mi? Aslında siz de bal gibi biliyorsunuz değil mi inançlarınızı emperyal çıkarlarınıza hizmet için kullandığınızı? Yoksa gerçekte kimsenin umurunda bile değil inançların neyi emrettiği. Bizim için inançların neye yaradığı önemli.
          Ama benim inancım ya da ideolojim henüz dünyada tam anlamıyla uygulanmış değil ki, dediğinizi duyar gibiyim. Doğru dürüst bir uygulansa ne güvenlik önlemlerine gerek kalır ne de sağlık hizmetlerine. Yok ya. Sen onu külahıma anlat. Bugüne kadar neden tam anlamıyla uygulanamamış senin mükemmel ötesi inanç ya da ideolojik sistemin bir fikrin var mı? İnsan kaynaklı birtakım sebep ve bahaneler yüzünden değil mi? İnsan denen ahmak varlığın bedensel ve ruhsal donanımında kısa vadede en ufak bir değişiklik olmadığına göre hiçbir inancın bundan sonra da iddia ettiğin şekilde uygulanmasına imkan ve ihtimal yok demektir. O zaman daha neyin mücadelesini veriyorsun? Bu yüzden döktüğün kanlara, aldığın canlara değer mi?
          Sen de biliyorsun dünya tarihinde eğer hayal ettiğin gibi Mutlak Doğru kabul edilebilecek bir inanç ya da ideolojik yapılanma olsa bile insan elinde tahmin edilemeyecek kadar kısa bir zaman diliminde deforme ve dejenere olması kaçınılmazdır. Bundan sonra da bu hiçbir inanç ve ideolojinin bu deformasyon ve dejenerasyondan kurtulma imkan ve ihtimali olmayacaktır, emin olabilirsin. İsterseniz denemesine pilot bölgelerden başlayalım. Mesela bir il ya da ilçeden. Ne oldu yemedi mi? Hani hidayet denizinde, mutlak doğru ormanında yaşıyorduk ya… Hani hepimiz melekten temizdik ya… Bu derece abartılı güvenlik önlemine ne gerek? Öyle ya adım başı kameralara da gerek yok. Evrene, dünyaya bile değil, hidayet dağıtan bir ulus ya da toplumun her an kameralarla gözlenmesi bir şeylerin yalan ya da yanlış olduğunu hissettirmiyor mu? Bu süre zarfında kameraları da devre dışı bırakalım mı?
          Betiniz benziniz attı, değil mi? Foyanız meydana çıktığı için olmasın? Ne var canım bu kadar heyecanlanacak? Hepimiz melek değil miyiz? Dünyaya en doğruyu anlatmaya, onları hidayete erdirmeye çalışan, mükemmel varlıklar değil miyiz? Fethederek kurtuluşa erdirdiğimiz bir coğrafya parçasında bu kadar kaynak israfına ne gerek? Yok ama siz de biliyorsunuz böyle bir ortamda neler olabileceğini… Emniyet kayıtlarında yer alıp da infial yaratmasın diye basına ve halka yansıtılmayan hırsızlık, gasp, cinayet, tecavüz ve hepsinden beteri ensest suçlarda bir anda patlama olur değil mi? Birlikte kardeşçe yaşayan komşular, arkadaşlar ve akrabalar birbirinin boğazına sarılır, mallarını yağmalar, karılarına kızlarına sarkar…
          Kendi ibadethanesinin halısını, musluğunu çalanlar bunu yapmaz mı sanıyorsunuz? Yok canım bu kadar saf olamazsınız? Yoksa beni mi işletiyorsunuz? Eğer öyleyse doğrusu hiç yakıştıramadım size. O zaman kapınızdaki kamerayı sökün kardeşim. Kadınların hava karardıktan sonra hidayet dağıtanların yaşadığı caddelerde sokaklarda yalnız başlarına dolaşmalarına izin verin. Bırakın peşlerinde eskort gibi dolaşmayı. Sizin gibi meleklerden zarar gelmez merak etmeyin. Kapınızdaki kilitleri de sökün kameraları da. Ha bu arada başınız sıkışınca polisi aramayın. Melekler suç işlemez…
          Lütfen sözünüzün gereğini yerine getirin. Hepsinden önemlisi sözünüzün eri olun. Ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun. Evrene egemen kılınmanıza neden olduğunu söylediğiniz aklınızı kullanın. Savlarınızın gerçek yaşama uygun olup olmadığını aklınızla kıyaslayın. O kadar mı zor bu dediklerim? Bunları yapamayan kendine ve en yakınlarına hayrı dokunmayan birinin dağıtacağı hidayetten kime ne yarar gelebilir? Yaptıkları söylediklerine uymayan kıyaslamadan, eleştirmeden, sorgulamadan rivayet sürecinde erozyona uğramış her dolmayı inanmak suretiyle yutan birinin doğru dediğinin doğru olma olasılığı milyonda kaç olabilir? Madem sorun bizde işte o zaman doğru sandıklarımız ve hidayet diye bağlandıklarımız için kimseyi zorlamayacağız. Kimsenin canına bizim kendimize bile hayrı dokunmayan hidayet formüllerimize, doğru saplantılarımıza inanmadı diye kast etmeyeceğiz. Gündelik ilişkilerimizi inanç ve ideolojilerimiz doğrultusunda yönlendirmeyeceğiz. Mutlaka bir yönlendirme yapılacaksa sadece ve öncelikle kendimizden başlamalıyız bu işe. Böyle yapar ve böyle yapılmasını gelecek kuşaklara aktarmayı becerirsek, işte o zaman ben de insanların çocuklarını gerçekten sevdiklerine ve Tanrı’ya layık kullar olmak için yaşadıklarına inanırım. Yoksa bir kulağımdan girer diğerinden çıkar.
          Tanrımız böyle buyurmuş. Herkes uymak zorunda diye bir çıkarsama yapamazsınız. Dünya sizin gibi binlerce inanca tanık oldu. Her inancın da sizin gibi bir Tanrısı var. Zeus, Ahura Mazda, Şiva, Kayra Han gibi… Halen dünya üzerinde ümmetleri olan yüzlerce inanç sistemi var. Onların da Tanrısı sizin gibi buyurmuş olabilir. Benim inancım Mutlak doğru. Çünkü Tanrı söylemiş. Onların da inancı kendilerince Mutlak doğru... Onlarınkini de Tanrı söylemiş. Ama biz Tanrı’nın emirlerini son derece emin bir kişi olan peygamberden aldık. Tamam işte, onların da kendilerine göre son derece emin gördükleri için Tanrı’nın emirlerini getirdiğine inandıkları peygamberleri var. Bütün inanç ve ideolojiler aslında fotokopiyle çoğaltılmış gibi birbirinin tıpkısının aynısı. Araştırma, inceleme ve sorgulamadan korkmasanız siz de görebilirsiniz istisnasız bütün inançların aynı yol, yöntem ve söylemleri kullandığını. Biri doğruysa hepsi doğru… Aynı şekilde birine yanlış diyorsanız aynı yönteme sahip olduğunuz için başta sizinki olmak üzere hepsi yanlış… O zaman hepsine saygılı olmak zorundayız... Bu durumda yanlışlar için de birbirimiz kafirlikle, zındıklıkla, hainlikle suçlamanın ve bu bahaneyle kan dökmenin anlamı ve gereği yok. Yani neresinden bakarsanız bakın inanç sistemleri ve ideolojiler için kan dökmenin, can almanın mantıklı hiçbir açıklaması olamaz.
          İnandıklarından emin olmayanlar kendileri gibi inanmayanların rahat ve huzuruna bakıp kıskançlık krizlerine girerler. Kişisel çerçevede inanç ve ideolojilerin kan dökmeye, can yakmaya ve gözyaşı akıtmaya aşermelerinin bir sebebinin de iç dünyalarında meydana gelen ve şeytan işi diyerek kulaklarını kapadıkları bu kıskançlık krizinin dışa vurumu olduğunu düşünüyorum. İnanmayan araştırsın. Bir kilo altın bulan değil arkadaşlarıyla aynı sütü emen kardeşleriyle bile paylaşmak istemez. Doğası gereği önce kendisini düşünür. Ama bakıyorsunuz aynı insan altından çok daha değerli olan cennete girmek için acele etmediği gibi yakın ve uzak çevresindeki herkesi zorla ve önden cennete sokmaya çalışmakta. Bu durum son derece anlamsız bir açmazdır bana göre… Bir kere hiçbir şey zorla olmaz. Zorlanan şeyden de hayır gelmez. Ama benimki doğru demeye başlamayın hemen. Yedirtmeyin doğrunuzu. Sizi herhangi bir konuda velev ki birilerine göre doğru olan inançlar için zorlasalar hoşunuza gider mi?
          Sorsan iyiliğini istiyorum der. Senin iyiliğin ölümle inanmak arasında bıraktığın insana seçme hakkı tanımamaksa yerin dibine batsın. Senden iyilik yapmanı kim istedi bir kere? Ayrıca iyilik göreceli bir durumdur ve bakış açısına, yaşantı ve deneyimlere, inanç ve görüşlere göre değişkenlik gösterir. Hem ben sana nasıl inanacağım. Hangi işin doğru ki? Basit bir makam koltuğu, sıradan bir arpalık ya da ballı bir ihaleyi kapmak için akla hayale gelmedik şaklabanlıklar yapan sen, basit bir dünyalığa göre çok daha değerli olan Cenneti neden peşkeş çekmeye çalışasın ki? Var bunda bir iş… Haksız mıyım? Bence sen Cennete inanmıyorsun… İyi bir şey olduğuna inansan karşındakileri inandırmak için yıldırma taktikleri kullanmaz, zora başvurmazdın. Bu arada aramızda kalmak şartıyla sana bir şey söyleyeyim mi? Sen ey insan işine gelmezse günahını bile vermezsin.
          Tanrı böyle buyurmuş diye işin içinden sıyrılamazsınız. Böyle bir açmazı, insan uygarlığı için kan, kin ve gözyaşı anlamına gelecek böyle bir çıkmazı Tanrı buyurmuş olamaz. Buyursa bile kabul edilemez. Hangi Tanrı akılla donattığı ve irade sahibi kıldığı varlıkları sözde değişik haberciler aracılığıyla birbirine kırdırır? Bunu sıradan bir anne baba yapsa vicdan ve insafından, hatta akli dengesinden kuşkuya düşülür. Değil ki Tanrı yapsın… Olanağı yok. Sevginin, bağışlamanın, esirgemenin ve aşkın zirvesi olan Tanrı böyle bir şey yapmaz. Tanrı’ya iftira atmayın.
          Öyle olduğunu sanıyorsan bu handikap düşünme ve eleştiri yeteneğinin körelmesinden kaynaklanıyordur bu rahatsızlığın. Ya da yaratan değil yaratılmış bir Tanrıya inanıyorsun demektir. Karar senin artık. Önce eleştirel düşünmeyi, mantıksal yargılamayı ve vicdan terazisinde tartmayı öğreneceksin, sonra Tanrı’nın istediği ideal insan tipini anlamaya çalışacaksın. Ama bugüne kadar tuttuğun yol, yol değildi onu bilesin! Dört milyar insan yaşamını yitirdi senin yolunda. Sakatlananların, öksüz ve yetim kalanların sayısını tahmin bile edemiyoruz. Ayrıca ganimet kapsamında savaş alanlarında acımasızca tecavüze uğrayan ve evlerinden yurtlarından edilerek cariye diye cinsel istismara uğrayan evli bekar kadınların sayısını da. Buysa senin Mutlak Doğru dediğin şey, aman benden uzak olsun.
          İşte bunun için Tanrım beni aymaz insandan koru diyorum. Çünkü bu kadar cinayet, sakatlama ve tecavüze neden olan savaş ve mücadelelerin hiçbirinde şeytanın rolü yok. Neden hemen köpürüyorsun Arap sabunu gibi? Diyalektik düşünmeye, tez antitez sürecinden senteze ulaşmaya bu düşmanlığın neden? Düşünmeyi beceremezsen, seni evrene egemen kılan aklını kullanmaktan nefret edersen elbette böyle çuvallarsın işte. Akla olan bu düşmanlığınla Darwin teorisini kanıtlamaya mı çalışıyorsun kardeşim? Tövbe… Bu davranışınla Darwin kuramını kabullendiğinin farkında değilsin. Yazık sana…
          Bir de bütün bu acı bilançoyu şeytanın üzerine yıkmaya çalışıyorsun. Ama öyle kolay değil. Sana izin vermeyeceğim. Yahu bütün savaş ve mücadeleler sen ve senin gibilerin Mutlak Doğru sandıkları ve sözde insanlığı şeytanın şerrinden kurtarmaya çalıştığını iddia ettiğin Tanrısal yollar yüzünden çıkmadı mı? Tamam mı buraya kadar? Anlaşılmayan bir şey var mı? Peki sizin Mutlak Doğru sandıklarınız, yine sizin savlarınıza göre, insanlığı şeytandan kurtarıp Tanrı’ya yakınlaştırmak amacını taşımıyor mu? Eee o zaman şeytan bunun neresinde? Bak gördün mü tarih boyunca döktüğünüz kan ve gözyaşında şeytanın rolü yokmuş. Ben onun için Tanrı’ya beni insandan koruması için yakarıyorum.
          Ama benim Mutlak Doğrum gerçekten doğru sayıltısına sapabilirsin. Hayret senin sapkınlıkla suçladıkların da aynı şeyleri söylüyor. Sence bu bir rastlantı olabilir mi? Evrende tesadüf değil tevafuk geçerli diyen de sensin. Haksız mıyım? Unutma ki tarihi süreç içerisinde yeryüzünde ortaya çıkan Mutlak Doğruların istinasız tamamı inandıklarının yadsınması olanaklı olmayan ve Tanrısal kaynaklı Mutlak Doğru olduğunu sanmışlardı. Aynı senin yaptığın gibi… Aynı yanılgı bugün de hızından kaybetmiş değil Siz hiç ‘Ben anlamsız, temelsiz ve kanıtlanamayan şeylere inanıyorum.’ diyene rastladınız mı?
          İsterseniz yukarıdaki beyin fırtınasını bir kere daha tekrar edeyim. Benim inançlarım Tanrı’dan gelmekte. Onların ki de Tanrı’dan gelmekte, hiç şüpheniz olmasın. Benim Tanrım buyruk ve isteklerini bize seçilmiş kişiler vasıtasıyla gönderdi. Onların Tanrıları da watsap üzerinden göndermedi? Aynı yolu onlar da geçtiler emin olun. Benim inançlarımı kanıtlayan tuğla kalınlığında kutsal kitaplar var. Niye diğerlerinde yok mu? Sen hayatında farklı tek bir kitap okumadığın için, okusan bile hep aynı şeyleri söyleyen yazarların yapıtlarını okuduğun için milyonlarca kitabı yok sanıyorsun. Bir şeyi yok saymak onun gerçekten yok olduğunu kanıtlamaya yeter mi? Öyleyse dünya üzerinde yaşayan her yedi kişiden altısı senin inançlarını yok saydığına göre sen yok musun şimdi yani?
          Benim etnik kökenim Tanrı tarafından kutsanmış üstün ırk diyenler de aklını başına almalı. Irkların hepsi kırk altı kromozomdan mürekkep insan olduğuna göre ve sizin söyleminizle hepsi Tanrı tarafından yaratıldığına göre neden biri diğerine üstün olsun? Kendi topraklarında her şeyden habersiz yaşamlarını sürdüren topluluklara saldırarak kılıçtan geçirmek, maddi manevi bütün varlıklarına el koyarak özellikle de kadınlarına ganimet diye sahip çıkmak üstünlük değildir. Yerin dibine batsın böylesi üstünlük! Üstünlük aranacaksa insanlığa hizmette aranmalıdır.
          Hem yalnızca sen değilsin ki kendi etnik kökeninin üstün olduğu saplantısına kapılan. Neredeyse bütün etnik fraksiyonlar bokunda boncuk bulduğunu savlamakta. Ama… Dur! Gene amalama. Yani bütün etnik kökenler aynı söylemlerle kendisini üstün sanmakta. Tamamen aynı sözlerle… Üstelik kendini üstün sanan etnikler bu haberi ya da müjdeyi sözbirliği etmişçesine Tanrı’dan aldıklarını söylemekte. O zaman sizin kısır mantığınıza göre Tanrı her kavmin kulağına ‘Seni diğerlerinden üstün yarattım.’ diyerek mavi boncuk mu dağıtmış oluyor. Her millet Tanrı tarafından üstün yaratıldığını söylediğine göre bu durumda Tanrı yarattıklarıyla dalga mı geçiyor? Yoksa bütün bu olanlardan Tanrı’nın haberi mi yok? İnsanların söylemlerinden istemeden de olsa bu sonuç çıkıyor. Ha diğerleri yalan söylüyor diyorsun. Ama sen de diğerlerine göre yalan söylediği iddia edilen diğerlerindensin. Tanrı dalga geçmeyeceğine göre hepiniz yalan söylüyorsunuz demektir. Yalan söylemenizin amacı da belli. Üstünlük gazıyla motive ederek tek bir güç haline getirdiğiniz toplumunuzun sinerjisiyle diğer toplumların üzerine yürümek ve onların maddi manevi değerlerini keyfinizin Tanrısı tarafından ganimet kapsamında izin verdiği şekilde sömürmek. Ne oldu tefekkür rampasını tırmanamadınız mı? Kulaklarınızdan duman çıkmaya başladı. Beyniniz kısa devre yaptı galiba…
          Sen yalan dediğin için bir inanç ya da ideoloji yalan oluyorsa, diğerlerinin de yalan demesiyle senin ideolojin ve inancın da yalan olması gerekir. Mantık, aynı mantık… Yani bunun bir çözümü yok. Zaten insan çözüm de aramıyor. Çünkü etnik bağnazlığın amacı da inanç ve ideoloji temelli bağnazlıkla aynı... Yeryüzünün yeraltı ve yerüstü bütün kaynaklarını sömürmek... Yani emperyalizm… Yani yağma… Çocuklarınıza böyle bir dünya mı bırakmak istiyorsunuz? Hayır diyorsanız düşünce ve inançlarınızı ya değiştirin ya da yumuşatın.
          Daha yaşanabilir bir dünya için birbirimizin inanç, görüş ve düşüncesine saygı duymak zorundayız. Unutmayın ki hiçbir somut kanıta dayanmayan, kapılarını eleştiri ve sorgulamaya tamamen kapatmış olan görüş, düşünce ve inançlardan biri yalansa diğerleri de yalandır; biri doğruysa diğerleri de doğrudur. Bilmem anlatabildim mi?
          Kitabımı okuyanlardan bir tek istirhamım olacak. Lütfen kendinizi evrenin en akıllısı ilan etmek yerine aklınızı kullanmayı deneyin ve insan onur ve hukukuna saygılı olun. İşte o zaman ölmeden önce de cennette yaşama şansınız olabilir. Dünyayı cennete çevirdiğiniz için…



Serdar Adem



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6507
2 Firari Fırtına 4541
3 Mustafa Ermişcan 4024
4 Hasan Tabak 3676
5 Nermin Gömleksizoğlu 3297
6 Ömer Faruk Hüsmüllü 3184
7 Uğur Kesim 3133
8 Sibel Kaya 3008
9 Enes Evci 2704
10 Turgut Çakır 2373

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:401 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com