Hikayeler

Beydağları ve Lezzetli Fareler
Okunma: 1597
Hasan Basri ESGÜN - Mesaj Gönder


 

Kitabın adı dağ kitabı, ancak gördüğünüz gibi bir yığın ormancılıkla ilgili bilgi ve anı içeriyor. Yaptığınız şu ufacık yatırım ile aldığınız bilgilere bakın hele. Ne deyim, çok şanslısınız. İşte size müthiş bir macera daha. Bu sefer Bey Dağlarındayız. Bir yaz kampı ve Antalya’dan Mersin’e kadar yürüyeceğiz. Yanımıza erzak olarak 12’likten domuz dokuzuna kadar on kilo saçma, bir kilo barut, birkaç kutu kapsül ve bir de tek kırma tüfek almış bulunuyoruz. Biraz tuz, biraz çay ve şeker, biraz margarini saymazsak yiyeceklerimizin tamamının dağlarda olduğunu söylemek olası. Bakalım ne kadarını toplayabileceğiz…

Kamp bir ay ile üç ay arası sürebilir. Sadece başlama tarihi kesin olarak biliniyor. Ne zaman dağların neresinde olacağımıza ya da dağlardan ne zaman ineceğimiz ise bilinmeyenlerimiz. Biri bayan ve benimle birlikte dört erkekten oluşan beş kişilik bir ekip. Erkek arkadaşı olmayan bayan arkadaşımızın hangimizi seçeceği ise bu kampın sonunda bilinen olacak bir bilinmeyen daha. En azından ben öyle düşünüyorum. Etkinliğin lideri ben değildim. Ben sadece kamp lideriyim ve yeme –içmeden kamp yeri seçmeye kadar uzanan ne dar ne de geniş bir sorumluluk alanım var.

Musa, İranlı. Şah Rıza Pehlevi’yi düşürememenin tüm sorumluluğunu ona yüklemiş durumdayız. Ankara’da tuttuğu bir dükkânı ev gibi döşemiş, rahatına düşkün sıcak bir insan. Çok da meraklı. Dağcılıktan ormancılığa, avcılıktan dövüş tekniklerine kadar benden öğreneceği çok şey olduğunu düşünüyor. Umarım haklıdır. Fırsat buldukça güreş ve kavga provaları yapıyoruz. Çok hoşuna gidiyor. Söylediğine göre kalçası büyük olan erkekler kavgada daha başarılı olurlarmış. Hani bizde de “bu kavga için göt gerekir…” gibi bir deyim vardır ya. Bu da öyle bir şey olsa gerek. Kalçamı büyük bulmasına üzüleyim mi sevineyim mi bilmiyorum, ama şimdilik her maçta canını biraz yakarak bu konuda ki düşüncelerinde ne kadar haklı olduğunu ona biraz daha anımsatıyorum.

Ufuk, çok yumuşak mizaçlı bir arkadaşımız. Kavga ve bunun gibi kelimeler onun kitabın da yer almıyor. Eşkıyaların bile heyecanlandığı hikâyelerimizi dinlerken, sanki bir masal dinliyormuş gibi davranıyor. Kavganın sadece masallarda, iyi şövalyelerle kötü köylüler arasında yapılabileceğini varsayıyor. Bunun dışında fedakâr bir aile babası gibi kendini hepimizden sorumlu hisseden, sıcak ve girişken bir arkadaş.

Emre, yarı Avustralyalı. Teknik anlamda dağcılığı ondan öğrendim. Bende sosyal anlamda dağcılığı ona anlatmaya çalıştığımda aramız açıldı. “Ben merkezçi” bir yapıda olması başta değilse bile sonraları bizi oldukça rahatsız etti. İlk tanışmamız da oldukça faşistlere taş atıyorduk. O bana ben ona bakarak “kim bu benim kadar iyi taş atan” diye düşünüyorduk. Sonra iki arkadaş daha bularak Hacettepe Dağcılık Kolu ve sonra da kulübünü kurduk. İngilizcesinin yanında çok da iyi Fransızcası var. İzcilik yanının biraz zayıf olduğunu söylüyor. Bu kampta benim ondan, onun da benden öğrenecek çok şeylerimiz olacak. Onun karşı devrim saflarına düşmesine ve ayrılmamıza daha yıllar var. Şu anda çok iyi iki dostuz.

Ve Nermin. Sevimli bir kız. Söylediği ne olursa olsun, önce seni dinleyen ve kesinlikle sıkıcı olmayan bilimsel cevaplar veren biri. Nermin’le konuşurken kendimi sürükleyici bir kitap okuyormuş gibi hissediyorum. Onun da karşı saflara geçmesi sonucu dostluğumuzun kopmasına henüz vakit var. Bu kampın sonun da aramız da çıkan ve ilerleyen saflarda okuyacağınız sürtüşme, bu dostluğun bozulmasına yetmiyor. Ancak, bana karşı ufak bir kini her zaman, içinde beslemesine neden oluyor.

Otobüs terminali. Eski Ankara otogarı. Antalya’da tüm otobüs firmaları birleşmiş. Sadece Akdeniz Seyahat var. Biletler Emre de, yerlerimize oturduk. Emre ile Ufuk oturuyor. Musa tek başına. Otobüs hareket etti. Ankara’nın çıkışına yakın şoför bir kaset koydu. Bizim okul servislerimizde söylediğimiz marşlarla dolu bir kaset. Öğrendiğimize göre “firma içerisinde çatlak ses çıkmaz”mış. Yolculuk iyi geçiyor. Nermin’in omzumda uyuması hoşuma gidiyor. Ama ona karşı arkadaşlıktan başka bir şey hissetmiyorum. Onun yerinde kendi kız arkadaşımın olmasını tercih ederdim.

Antalya otogarı şehir dışındaydı. Şimdilik, Antalya’nın tam göbeğinde. Kumluca için, otostop yapmak istiyoruz. İşte bir kamyon durdu. Yarım saatlik yolculuğumuz bir köy yolu sapağında bitti. Köyden çıkan bir traktör bizi biraz daha ileriye attı. Sonra bir başka kamyon. İşte son durak. Yani başlangıç yeri. Otobüs ve otostopları özleyeceğimiz bir maceranın ilk adımlarını dağlara doğru atıyoruz. Henüz karınlarımız acıkmamış. Yine de tüfeği hazırlıyor ve ekibin önünde gidiyorum. Öğle yemeğimizi kimsenin ürkütmesini istemiyorum. Emre bıraktığım işaretleri takip ederek gelecek. Gidilecek yön ve kullanılacak işaretlerde anlaştık. Düdüklerimiz ve aynalarımız var. Mors alfabesini ikimizde ezberlemiş durumdayız.

Bir tavşan beş kişiyi doyurur mu? Yaklaşık on kiloluk bir dağ tavşanından bahsediyorum. Ne ekmeğimiz var ne de yanına yapacak pilavımız. Tüfek sesinden sonra düdükle avın başarılı gittiğini ve ateşi hazırladığımı bildiren mesajımı aldılar. Kibriti çaktığımda ekip yanı başımdaydı. İlk yemeğimiz müthişti. Mızıka ve fülüt de vardı.

Şansımız her gün aynı gitmiyordu. Bazı günler ıssız bir koya inip balık yakalamaya uğraşıyorduk. Bazı günler üveyik için dört-beş saat kadar av aramam gerekiyordu. Göletlerdeki kurbağalar oldukça değerli besinlerdi. Bazen köylere iniyor ve ikram edilen yemekleri kıtlıktan çıkmışçasına yiyorduk. (Evet, niye şaşırdınız? O zamanlar Antalya’nın bile köylerinde eski Anadolu misafirperverliği vardı. Şimdilerde Doğu Anadolumuz da bile yerini kapitalist ilişkilere bırakmaya başlamış olsa bile o zaman Batı Anadolu’da ki ilişkiler “para” kelimesini “hakaret” olarak yorumluyor ve sizi “terbiyesiz” sıfatına layık görüyordu. Bira ekmek satın almak için bakkala gidemezdiniz. Çünkü o zamanlar köylerde bakkallar ekmek satmazlardı. Ekmek, evlerden başka bir yerde yapılmayan bir gıdaydı. Şehir ekmeği ise -birçok sosyalist yazardan öğrendiniz gibi – “yufka               ekmeğin” arasına konulup ‘katık’ niyetine yenilen bir başka gıda. Bakkala ekmek sorar sormaz, bakkal çırağını eve gönderiyor, çocuk evden bir kucak dolusu ekmek ile dönüyordu. ‘Para teklif etmek’ sizin ‘yol yordam bilmemenize’ yorumlanırsa sadece ayıplanarak kurtulabiliyordunuz. Bazen işler daha da sarpa sarıveriyordu. Bakkal çırağını kucak dolusu ekmekle görenler, haberi köyün bir ileri gelenine –çoğunlukla muhtara- ulaştırıveriyorlar ve olanlar oluyordu. Bir kere bakkal kim oluyordu da misafirleri ‘öncelikli ağırlama’ işini tek başına üsleniyordu.  Onun hesabı sonra sorulacak töreye uygun bir dille ayıplanacaktı. Ancak öncelik ‘bir parça ekmeğe bile muhtaç durumda olan Tanrı misafirlerini’ ağırlamaya verilmeliydi. Davetlerini kabul etmemek olası değildi. Böyle ağır bir ‘hakareti’ hak etmiyorlardı. Zorunlu misafirliğimiz ancak ertesi günkü kahvaltıdan sonra sona erebilirdi. Gece sohbetleri fazla uzun sürmez ve sizi dinlenmeye bırakırlardı. Bu arada yanınızdaki kız arkadaşınıza bayanların arasında bir yer hazırlarlardı. Kabul etmemeniz ‘kızı ortak kullanma’ olarak yorumlanabileceği için birçok durumda kabul etmek zorunda kalırdınız. Neyse konu dağılmasın,  parantezin dışına çıkalım yine.)

Yanımızda kıtlık günlerimiz için biraz ekmek stoklamamızda fazla bir sakınca görmüyorduk. Bazen ise doğa bize cömertçe davranıyor ve birkaç günlük yiyeceğimizi,  bir gün de yakalayabiliyorduk.

Sağlıksız da olsa besleniyorduk işte. Şunun şurasında kaç gün sürecekti ki kampımız. Karşılığında ömrümüzce unutamayacağımız anılarımız olacaktı. Musa da öyle düşünüyordu. İşte tüfek kullanmayı öğrenmişti bile. Gerçi bir hayrını görememiştik daha. Ama bu işler basamak basamak olurdu. Şimdilik kuşları korkutup kaçırmayı öğrenmişti ya, yeterdi. Biraz daha sıkı çalışsa öğrendiğini biz de görebilecektik.

Çam ormanların da yiyecek bulmak oldukça zor oluyordu. Bulabildiğimiz tek tük otlar tadımlık olmaktan öte gitmiyordu. Neredeyse otobur yanımızı unutmuş, dünyaya etobur olarak geldiğimizi düşünmeye başlamıştık. Bu ete dayalı beslenme çok geçmeden olumsuz etkilerini göstermeye başlamıştı. Artık herkes kabızdı. Yanımızda ki müshiller de tükenmeye başlamıştı.

Her üç gün denemenin ancak birisinde başarılı olabildiğini hatırlıyorum. Diğerleri de farklı durumlarda değillerdi. O gün ilk denememdi. Çıkartamazsam pek üzülmeyecektim. Önce gözden uzak bir çalılık buldum. Temizlik kâğıtlarımı burnumun ucundaki bir çalıya astım. Vaktim boldu. Kamp kurulmuştu, av eti atmıştı. Yani kimsenin bana gereksinimi yoktu. Rahatça çömelerek bu acılı görevi başarmak için işe koyuldum. İlk denemelerim olumsuz olmasına rağmen yılmıyor ve zorluyordum. Attığım her adım bir sonrakini kolaylaştıracaktı.

Bu şekilde bir on dakika kadar çabaladığımı hatırlıyorum. Tam vazgeçme kararı almıştım ki, temizlik için burnumun dibine astığım kâğıtlar patlayan bir tüfekten çıkan saçmalarla darmadağın oluverdi. Bu Musa’dan başkası olamazdı. Nişan talimi yapacak başka yer bulamamıştı anlaşılan. Panik ile bağırsaklarımı boşaltmamış olsan çok kızabilirdim. Oysa şimdi bir an önce yanına varıp teşekkür etmeli ve gözünün göreceği bir yere oturup kendimi emniyete almalıydım.

Bu kabızlık muhabbeti sizi sıkmış olabilir, ama uzun süren bir kampta herkesin başına gelebilir. Bir kez sorun olmaya başladı mı, tali çelişkiler,  temel çelişkini yerini alıverir. Espriler bile dönüp dolaşıp aynı konu üzerine gelir. Sonunda bir kitap yazmaya karar verirseniz bunu anlatmadan geçmeyeceğinize eminsinizdir.

Anlatmadan geçilmeyecek konulardan biri de kuşkusuz aşklardır. Böyle ortamlarda filizlenen sevgiler kolay kolay unutulmazlar.

Kabızlıkla, uğraşırken Musa’ya hedef ola yazmam Nermin’i biraz korkutmuşa benziyordu. Yoksa şimdiye kadar yalnız yaptığı uğraşları için niçin benim de gelmemi istesin ki? Birlikte kamptan biraz uzaklaştık. Sonra onu duyabileceğim ama göremeyeceğim bir mesafede dertleri ile baş başa bıraktım. Kısa sayılabilecek bir süre sonra tekrar yanımdaydı. Hiç acele etmeden dönüşe başladık. Küçük bir çardaktan inerken her nedense elimi tutmak istedi. Yardım etmek amacıyla karşı gelmedim. Ama artık düz patikaya gelmiştik. Niçin elimi bırakmıyordu. Gücenmesinden çekinerek bir şey söylemedim. Biraz yürüdük. Hala oralı olmuyordu ve kendimi bir şeyler söylemek zorunda hissediyordum.

-“Elini, elimde unuttun sanırım.”

-“Niye, bir sakıncası mı var?”

-“Çardak bitti, patikada biraz dar.”

-“Sen sadece yardım için mi elimi tutmuştun?”

                  

Ne o gün ne de gece benimle konuştu. Ertesi sabah ise buzlar çözülmüştü. Kabızlık sorunumuz bir incir bahçesi bulup tıka-basa yiyene ve kalanları da kaynatıp reçel yapana kadar birkaç gün daha sürecekti. Kamp dönüşünde ise onun elimi niçin tuttuğunu anlayacaktım. Biraz geç olacaktı, ama olsundu.

Bir yıl sonra benzer bir etkinliği bir yığın lise öğrencisi izci ile yapmaya kalktım. Yaklaşık otuz kişilik bir ekibimiz vardı. Tüfek adedi yine birdi. Ancak bu sefer önemli avantajlarımız olacaktı. Kamp ve trans rotalarını tamamen biliyordum. Dahası, doğadan beşlenme konusunda tüm izciler gibi benim izcilerimde oldukça başarılıydılar. Her türlü bitkiyi tanıyorlar; kapan kurmayı, çıplak elle balık yakalamayı ve benzeri bir sürü besin bulma metodunu biliyorlardı. Yanımıza aldığımız tüfek, belki gereksiz bir yük olarak kalacak, belki de sadece atış talimleri yapsak yetecekti.

Etkinliğin başlangıç noktası yine Antalya olarak seçilmişti. Kırk küsür kişilik otobüste bizden başka yolcu yoktu. Bizde yol boyunca izci şarkıları söyleyip yorulup uyuyan izcilerin yüzlerini boyadık. Neşe ile geçen bir yolculuktan sonra nihayet başlangıç noktası olarak seçtiğimiz şehre varıldı.

            

Bu kadar kalabalık bir ekip ile otostop yapmak olanaksız olduğu için yürüyerek dağlara doğru yükselmeye başladık. Birkaç saat içerisinde şehri geride bırakmış ve av arazimize girmiş bulunuyorduk. Hava karamadan ormanın içine dağıldık ve bir saat sonra aynı yerde buluşmak için sözleştik. Sürenin dolmasına çok az bir süre kala ekip eksiksiz toplanmıştı. Hemen herkes bir şeyler bulup ortaya koymuştu. Bende avladığım beş büyük tavşanla sofraya katkıda bulunmuştum. Bir saat kadar süren avlanmaya rağmen yemeğin hazırlanması ve tüketilmesi yaklaşık üç saat kadar sürmüştü. Öğleden epey sonra tüm gevşemelere rağmen ekibi yola çıkarmayı başarmıştım. Daha yolun başındaydık.

 

Hava kararmaya yüz tuttuğunda orman içinde herkes yatacak yerini hazırlamıştı. Kamp sorumlusu olarak herkesin yataklarını teker teker kontrol edip kendi yatağıma tırmandım. Şimdi isterseniz dağcılara çok garip gelecek bu yatma düzeni hakkında size biraz bilgi vereyim.

Öncelikle, kullandığımız malzemenin dağcıların kesinlikle kullanmayacağı malzemeler olduğunu söyleyerek, sözlerime başlayayım. Ancak onların savladığı gibi, dağcılık sadece orijinal ve olabildiğince pahalı malzemelerle yapılmıyordu. Eğer bu sporu bir kitle sporu olarak düşünüyorsak ki başka bir derdimiz olamazdı, kitle adını vermeye layık bulduğumuz sınıfın çocuklarını da dağlarımıza çıkarabilmeliydik. Dahası; diğer sınıfın çocuklarından daha iyi eğitmeli, güvenliklerini – kendi imal ettiğimiz basit ancak yeterli araçlarla – aynı derecede sağlayabilmeli ve hayatın her alanında olduğu gibi bu konuda da onları önder olarak yetiştirebilmeliydik. Hem de, -bildiğiniz ve bilmediğiniz-  tüm engellemelere rağmen…

 

Bakın şimdi, üzeri kapalı konuşmaya ne gerek var? Bildiğiniz engelleri size bir de ben mi anlatayım? Bilmedikleriniz de kitabın çeşitli yerlerinde kerelerce değindim. Bize sikke ve çekiç gerekirken, çadır ve onarak veren; çanta ve tulum gereksinimimiz olduğunda, kazma öneren önerdikleri malzeme kılıklı zihniyetler, kendi malzemelerini rahatça kendi bütçeleri ile alabilecek kadar zengin gruplara tüm malzemeleri, her zaman ve koşulsuz olarak sunabiliyorlardı. Kızmayıp da ne yapalım? Yazmayıp da ne yapalım? Elbet bir gün hesap sorulacak. Ya bekleyip yaşlanalım, ya da bu hesabı biz soralım.

Ya, buraya nereden geldik? Hani biz ormanda ki ilk gecemizi ve yataklarımızı anlatacaktık. Yine daldık gitti. Bu dalmalarla bu işin sonu ya hiç iyi olmayacak ya da çok iyi olacak…  Göreceğiz.

 

Bu durumda en ilkel atarlımızın yaptığı gibi gece avlanan ve o zaman bu dağlarda nesli henüz tükenmemiş olan kurtlara karşı kendimizi korumuş oluyorduk. Akrep ve yılanlara karşı ise böylesine sıcak Akdeniz gecelerinde yapabileceğimiz pek az önlem vardı. Hamaklarda uyumayı tercih edenler biraz daha rahatlardı. Ağaçlarda yuva kuranlarımız ise yattıkları ağaçların dibine akrep tozu olarak yanımıza bolca aldığımız (hacı-hocalar tarafından okunup-üflenmemiş) karbonat ve tuz karışımı serperek önlemlerini almışlardı. Nöbetçilerden başka herkes tavşan uykusundaydı ve gece inadına sakin geçiyordu.

 

Evet, yanlış duymadınız. Nöbetçiler. Dağcılardan önemli bir farkımızda kamplarımızın vazgeçilmez kurallarından birisi olan nöbetçilik sistemini uygulamamızdı. Bu kamp için belirlediğimiz nöbet süresi dört saatlik periyotlar halindeydi ve her dönemde dörder nöbetçi olacaktı. Hava ve ekibin yorgunluk durumuna göre değişen süre ve kişilerce tutulan nöbetler sayesinde güvenliğimiz tamamlanmış oluyordu.

 

Benden başka tüm ekip 18 yaşının altındaydı. Liderleri olmama rağmen hiçbir hiyerarşik sisteme izin vermemiş becerisi olanın kendisini doğal olarak öne çıkarmasını sağlamıştım. Bu durum her “konunun” sorumluları hiç seçim ya da atama yapılmadan doğal olarak ortaya çıkmış oluyordu. Meteoroloji konusunda birisi, kamp düzeni konusunda birileri, gece ve gündüz nöbetleri konusunda ise başka birileri kendi aralarında kararlar veriyorlar ve bu kararlar herkes tarafından sevilerek uygulanıyordu. Bana danışmadan sorunlarının büyük bir kısmını çözmeyi öğrenmişlerdi. Kalan kısmı içinse beni yalnız yakalayıp özel konuşma telaşı içindeydiler.

Kız sayısına erkek sayısına yakın. Hemen hemen herkes karşı cinsten birini gözüne kestirmiş bile. Hemen hemen hepsinin de ilk aşkları. Tuttukları ilk “karşı cins eli” , ilk kez karşılaştıkları tuhaf sorunlar. Erkekler, kızlar hakkındaki bilgilerimden kapabildiklerini kapmak için, nasıl peşimdeyse, kızlar da erkeklerin sırrını yakalamak için aynı telaşla peşimde. Elimden geldiğince onları doğal cevaplarını kendilerine buldurmaya çalışıyorum. Soruları ve verdiğim cevaplarla ilgili aldığım notlar tamamen ileride belki “kitap” yazarım diye…

                  

Benim için ise Lale’siz bir kamp. Lale’m evlenmek istemiş, bense okula devam etmek istemiştim; Lale’m siyaseti bırakmamı istemiş, siyasetin benim için hava gibi, su gibi, dağ gibi, sevgi gibi olduğunu anlatamamışım; Lale’m belki de sadece biraz naz yapmak istemiş, bense Roza Luxemburg’ un  “Sevgiliye Mektuplar” ını okumadığımdan onu anlayamamıştım. Sonuçta 30 kişinin arasında yapayalnızlığa mahkûm edilmişim. Onu özlüyor, hatalarımı biliyor ama geri adım atmayı –asla- kabul etmiyorum. Neyse ki kampta yapacak çok iş var. Doyurmam gereken bir yığın genç irisi beden ve elimden sadece tek kırma, teki de tekli bir kırma…

 

İşte yine açlık günleri. Mideler kazınıyor. İki ya da üç gündür yediklerimiz yememiz gerekenlerin beşte biri belki daha az. Su ile doluyor mideler guruldayıp duruyor. Bizden daha açları da vardır mutlaka. Açlıktan kırılan Afrikalıları hatırlatıyorum. İçlerinde küfür ettiklerine eminim. Bulunduğumuz yerde doğamız çam ağaçlarından başka bir şeye can vermemiş. Bu yiyecek yoksulu bölgeye kaza ile uğrayan kuşlar ya midemize giriveriyor ya da canını zor kurtarıp kaçıyor. Yaz sıcağı, çölleri aratmayacak kadar yakıcı. Burasının çöllerden farkının, yeşil ile sarı arasındaki fark kadar az olduğunu görüyorum. Çöllerde de yaşayanlar var. Hadi şimdi teknoloji petrol geliri ile çadırlara bile girdi, ama eski Çöl Bedevileri o kavurucu sıcaklarda nasıl yaşıyorlar, ne yiyor ne içiyorlardı acaba?

          

İşte yine gece oldu. Aç mideler su ile doldurulmaya çalışılmış. Su kenarında birkaç av bulurum diye kampı biraz uzağa ve rüzgârın kokumuzu taşımayacağı bir yere kurdurdum. Bense çok uygun bir açıda yöredeki tek su kaynağının dibinde pusudayım. Dolunay var. İşte su içmeye gelen bir yılanı yakalayıp sessizce çantama yerleştirdim. Bir metre kadar ama incecik bir engerek. 30 kişiyi doyuramaz kuşkusuz. Beklemeye devam ediyorum. İki metrelik Boa Yılanını sessizce ceylan ayaklı kamamla hakladım. Eti bol görünüyor. Av çantam tam doldu. Doymasak da dişimize bir şeyler değer hiç değilse. Biraz daha mı beklesem yoksa?

 

Silah sesleri ile uyuyan izciler hemen ateşi hazırlamaya başlamışlar. Gecenin kaçı olduğu değil, kaç gündür aç oldukları önemli. Ateşin büyüklüğünü duydukları silah seslerinin sayısına göre belirlediklerinden biraz abartmışlar. İşte gelen liderleri dolunayda seçilmeye başlıyor. Biraz ağır yürümesini avın bolluğuna vererek yardımına koşuyorlar. Ateşler közlenmeye başlanmış. Tavşanlar sopalara geçirilip kızartılmaya başlanıyor. Derileri liderleri tarafından hazır yüzülmüş. Boa yılanını da alıyorlar. Engereğe ise bakan yok. Kaç gündür kendilerine doğru dürüst av bulamayan beceriksiz lider yesin onu. Yine de o koca boa yılanından bir dilim veriyorlar. Tavşanlar ise hemen paylaşılıp tüketiliyor. Nihayet karınlar doymuş durumda. Çam çöpleriyle dişler karıştırılırken tok midelerle gevşek bir sohbet başlıyor.

 

-“Tavşanlar harikaydı, ama…”

-“Lider tavşan çiftliği bastı anlaşılan.”

-“Çiftlik tavşanları olsa yumuşak etli olurlardı. Bunlar yabani tavşanlardı. Belli.”

-“Yabani tavşanlar daha büyük olmazlar mıydı sanki.”

-“Tabiî ki yavruydular.”

-“Peki, yavru olsalar etlerinin çok daha körpe olmaları gerekmez miydi?”

-“Belki cinsleri böyledir, belki de …”

  

Lafın burasında gözler bana çevrildi. Ben ise lezzetli engerek yılanımı bitirmiş, ceylan ayaklı kamamla kendime kürdanlık çöp hazırlıyordum. Yüzlerine bile bakmadan,

-“Bir de derilerini yüzmek için niye zahmet ettiğim konusu var, onu da tartışın.”

          

Nemli gecenin soğutamadığı o sıcak yaz havasında, kuru ve soğuk bir kış yeli gibi esti bu sözlerim. Önce kim üzerime atılmıştı hatırlamıyorum. Ama elimdeki kamayı, kimse yaralanmasın diye, hemen kınına soktuğumu hatırlıyorum. İşte ellerimi bağladılar. Yıllardır onlara yaptığım o pis izci şakalarından birisini ya da bir kaçını bana yapacaklar. Benim gülmekten onların ise sinirden nefesleri kesilmiş durumda.

 

 

Gıdıklama dâhil tüm izci işkencelerine dayandım. Ceylan ayaklı kamamı kırma tehditlerini yutmuş görünüp gerçeği anlatmaya başladım. Su kenarındaki dev tarla farelerini sürü halinde tuzağa düşürdüğümü ve hemen hemen tüm sürüyü onlara sunduğumu söyledim. Zahmet etmesinler diye hepsini de yüzmüş, kaynak suyunda temizlemiş yine de yaranamamıştım.

 

-“Bizi aldattın, hani yalan yoktu?”

-“Kimse bana ne avladığımı sordu mu?”

-“Peki, sen niye yemedin?”

-“Fikir sizden geldi bana engereği bıraktığınızı ve …”

 

Su kenarında dönen bir izci yüzülmüş fare derileri gördüğünü söyleyerek lafımı kesti. Tüm çabalarıma rağmen kendi öğrencilerimin bağladığı ipleri çözemedim. Kampta ceylan ayaklı kamamdan daha keskin bir şey yoktu. ( Traşımı bile onunla oluyordum.) Kafama bir tas koyup tasın altında kalan saçlarımı ceylan ayaklı kamam ile traş ettiler. İlerleyen günlerde keşiş traşım ile başka bir karizmam olacaktı.




Hasan Basri ESGÜN



Yorumlar (7)
nisa su
Hasan abi,
Çok sürekleyici akıcı bir dilin var. Önerim bu gezi anılarını kitaplaştırman tebrik ediyorum.

Hasan Basri ESGÜN
Sevgili Nisa, yazılarımı beğenmene sevindim. Bu yazıları Dağ Kitabı adlı bir romanda toplamayı denedim. Öncelikle kitabın başına gelmedik şey kalmadı; sonra da benim. Dilimi tutmayı bir türlü öğrenemediğimden olsa gerek, ben de oturup yeniden yazmaya karar verdim. Bu seferki romanım 20-25 bölümden oluşacak sanırım. Fazla da suya sabuna dokunmadan yazıyorum gördüğün gibi. Beğenileriniz ve eleştirileriniz benim için çok önemli.


Bunlar bitince motosikletle dünya turlarımı roman havasında anlatmayı düşünüyorum. İnternet sayesinde dünya elimizin altına geldi. Eyfel kulesini, eğri Pisa kulesini ya da Özgürlük(!) heykelini görmeyen kalmadı. Ancak benim derdim her yerde insanlar oldu. Yazacaklarım; onlarla kurduğum ilişkileri, sohbetlerimi, kavgalarımı anlattığım bir roman olacak. O kadar doluyum ki yazmazsam olmayacak.


Bir de olayın yeraltı yönlerinin anlatıldığı üniversite yıllarım var. 1974-1985 arasında üniversitede olmak, her şeyin farkında olmak ve asi olmak insanın başına gelmedik şey bırakmıyor. Ama onlara burada yer verilir mi bilmiyorum. Ne de olsa yasaklarla dolu bir ülkemiz var. Biliyorum iyiye gidiyoruz; ama sanki kaplumbağa hızıyla gidiyoruz. Dün (30 yıl önce) Dağ Kitabı yargılanıp toplatılırken bugün aynı kitap İnternette yerüstü kitabı olarak yer alabiliyor. Ama yerin üstü kadar altı da var ve birileri -ben de bu birilerinden olmak isterim- bunları da yazmalı; insanlara ulaştırmalı.

Sevgiler,


Hasan Basri ESGÜN
Yazıdaki yazım hataları için özür diliyorum. Bu yazılar yazıcı çıktısı alamayacağım kadar eski bir bilgisayarda yazıldı. Ben de ekranın fotoğraflarını çekip metin tanıma programı ile tarattım. Ancak düzeltemeden göndermişim. Bir daha olmaz, söz.

Saygılar,


melek. melek
yazınız çok hoşuma gitti hikayelerinizi takip ediyorum:)

Hasan Basri ESGÜN
Teşekkürler Melike hanım. Yenilerini de hazırlıyorum.

Saygılar,


Lale Özyurt
Bahsettiğiniz diğer yazılarınızı da merak ediyorum. Motosikletle dünya turu. Fotoğraf da eklersiniz herhalde.

Hasan Basri ESGÜN
Motosiklet turlarımızın yazı ve fotoğrafları hazır. Fotoları aynı adla açacağım bir günlüğe, yazıları da Hikayeler bölümüne gönderirim.

Diğer yazılarım da hazır, "sadece yazması kaldı"

Saygılar,



İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6359
2 Firari Fırtına 4418
3 Mustafa Ermişcan 3817
4 Hasan Tabak 3526
5 Nermin Gömleksizoğlu 3173
6 Uğur Kesim 3035
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 2940
8 Sibel Kaya 2886
9 Enes Evci 2597
10 Turgut Çakır 2287

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:2516 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com