Hikayeler

Giriş Gelişme Sonuç
Okunma: 44
Hep de Böy - Mesaj Gönder


Şimdi çok zor olmayan bir konu arıyorum, yani benim için yazmak sorun değil de, herkes kolayca okusun ve de anlaşılırlığı fazla sorgulanmasın. Yazmak üzerine sözler okuyorum ve aklımda ‘bence, bana özel, benim olduğu için’ ifade edilmiş haline bu şekilde ‘düşünmek’ diyorum. Yazının önemini ortaya çıkaracak şeyler her zaman önemle vurgulanmak zorunda değildir. Bazen sadece metnin ilk ortaya çıkış noktasında yeterince anlaşılır olan bir konu gittikçe anlaşılmaz bir hal alıyor, ben de bundan hoşlanmıyorum. Ne güzel sözler diyorum. O karakteri tanıyorum. O konuda bir soru işaretim vardı ve şimdi ne güzel açıkladılar diyorum. Bunları sanki hep ben diyorum da kitap hiçbir şey demiyor. Kitap her şeyi biliyor. Kitap elime geçmeden evvel çoktan sonunu yazmış. Kitap... kitaplar... bilmiyorum, okumanın önemini anlatabildim mi? Okumazsak eğer sadece kendi düşüncelerimizi açıklar dururuz. Öyle bir şey olur ki aynı konuyu biz kendimiz zaten işlemişizdir. Oysa konuyu kitabı okurken kitaptan takip etmenin bir değeri vardır. O değeri yakalamamız lazım.



Yazarlara hayranlık duyuyorum ve nasıl da yazmışlar diyorum, o konuyu o şekilde kurgulamak için ne kadar uğraşmışlar ve bizlere ne kadar güzel bir hediye bırakmışlar. Peki ama bu beni hemen yazı yazmanın kuralları başlıklı makaleye geri mi götürmeli? Belki de. Ben yazmayı da okumayı da seviyorum. Bu ikisi aynı şey mi? Ciddi bir konsantrasyon eksikliği yaşadığımı düşünüyorum tekrar tekrar ve bu bana ne anlatacak pek de derdim değil! Ağaçlara bakıyorum ve anında aklıma ağaçlarla ilgili bir kitap geliyor. Bu güzel bir şey ama ağaçları anlatan kitabın bu önemi nasıl vurguladığının değeri elbette ki bambaşka. Ben de burada sürekli ağaçları anlatmak istemiyorum ama bu tebessüm hepimizi dize getirecekse, neden olmasın? Bunu anlamam mümkün değil, anlatabiliyor muyum, mümkün değil benim için ifade edilmiş bir şeyin dışında bir şeyler düşünerek bunun adına düşünmek demem. Yani elinden geleni yaparken elinde bir kitap olsun, olsun. Aklında biraz anlama isteği ve hevesi olsun, olsun. Kitabın değerini sorduğunda elinde kalan bir değer olsun, olsun. Bu sıralamayı doğru bulmuyorum. Kitabı bu şekilde yarıladığımızı düşünelim, dönüp tekrar okumak için sebeplerim var mı, var. Bu demek midir ki, bu değerleri ben bu kitapta bulamadım? Hayır. Ciddi bir iletişim problemimiz olduğunu düşünüyorum. Şimdi bu tarz bir kitap mı arayacağım yoksa elimde her ne varsa bu gözle mi okuyacağım, karar veremiyorum. Şimdi sen hayatta bir kez bile sormadığın soruyla, yeni doğmuş bebeği yanına almışsın ve bunu bin kez sormuş birine karşı bebeğe sahip çıkacağını sanıyorsun, öyle mi? Artık sen de yanılıyorsun! Bu konuda yazılmış inanılmaz önemli şiirler var ve bu konuyu kaç kez okuduğumu merak eden yeni yeni sorular var elimde. O şiirde bir değer olmasa bunlar da ortaya atılmazdı diyorsun ama bu tamamen senin sorunun çünkü bence ben bunları düşünmesem şiir de bana hiçbir şey söylemezdi. Yani metnin değeri okur ve yazar arasındaki kitapla çok net bir şekilde ortaya çıksa da okurla yazar arasında sessiz kalabiliyor. Yazdığımız kadar üretebiliyor muyuz? Düşündüğümüz kadar okuyabiliyor muyuz? Bizlere yazık oluyor.

Bir şey söylediğim zaman, söylenen o şey anında ve kati olarak ehemmiyetini yitiriyor. Bir şey yazdığım zaman da öyle; ama yazılan şey, bazen yeni bir ehemmiyet kazanıyor.Franz Kafka

Şimdi kitapçıda bu yazarın kitaplarını mı arayacaksınız yoksa bu güzel sözünü aklınıza yazıp ne bulursanız onu mu okuyacaksınız? Buna bazen de basit bir metnin içinde vurgulanmış değerler ortaya koyuyor. Karar sizin elbette... Kimseyi ilgilendirmez aslında, neyi nasıl okuduğunuz... size kalmış. Anlatırsanız da kim bilir ne anlarız. Bence okunan şey de bir önem kazanıyor ve bundan mahrum kalmamalıyız.

Ne kadar açıklayıcı yazdığımı bilmiyorum. Yıllar önce düşündüğüm bir şey hayata geçiyor, ben onun enerjisiyle şimdi kaleme alıyorum ve ben yazmadan önce yokmuş gibi oluyor. Bunun gerçek nedeni insanların bazı şeylere nasıl değer vereceğini iyi seçmemiş olması mı? Bence, bazı sorunları sorun bazında ele alan sanat ürünlerinin aslında sorun olmadığı noktayı benim zavallı beynimle, duygularımla karıştırmayın, karıştırmazsınız, karıştırmamalısınız. Bir sorunun gerçekten sorun olmadığı birden fazla tanım yok elimde. İnsanlar çabuk yıkılırlar. Ellerindeki basit cümlelere karışan bir damla gözyaşı yüzünden sonsuza kadar üzülebilirler. İnsanlar en anladıkları konuyu nasılsa daha da önemsiz diye çöpe atabilirler. İnsanlar kimseye bir şey borçlu olmadıkları bir durumda borç içinde nereye yöneleceklerini şaşırabilirler. İnsanlara fazla yüklenmeyin, bilgisayarın bile ayarlarını bozabilirler. Herkes mutlu olmak istiyor, mutsuz olmayanı bilen var mı? Hayır, yok. İşte bitti! Sanatın içinde gerçek gücü, ana kuvveti, ciddiyeti olan samimiyeti görebilmek için yerin dibindeki pis suyu inceleyen su yaratıklarına da ihtiyacınız yok. Benim de yoktu! Oysa bu bir sanat ürünü olabilirdi her an... istemeden incelemek zorunda bırakıldığımı düşünüyorum. Yani bu konu nereye varmaz ki?

Nasıl uzaklaştığımızı gördünüz mü? O kadar korkunç olan insanın iki kelimelik çarpıklığı susup unutamayacak hale getirilmiş olmasına sessiz kalabilecek kimseyi de tanımıyorum. Bilemiyorum, iki kere iki dört eder, dört çarpık sözleşme daha, hepsi televizyonlarınızda ve evinizde büyük ihtimalle yasak programlar arasında. Konuya katıldığım anda kendimi aynı pis su kuyusunun içinde bulmaktan ve sabahları ‘olamaz, kaybettiğim bir gün daha’ diye uyanmaktan tiksiniyorum. Bu da seni etkilemiştir diyeceksiniz. Şimdi çöpe atmadan da kendi gücünü koruyan bir şeyden bahsetmenin yolunu yerin dibine batmış bir sanat eseri gibi konuşabileceğini sanan bir takım inançlar türemiş. Ben gene inanamıyorum. Alıp bunu da insanlık adına karaladığınızda öldürmeyi düşündüğünüz birkaç sanat tutkununa daha kolay ulaşacaksınız çünkü onlar sizce daha gerçek. Amaçsızca konuşulan şeyler arasında pis su içmek yok ama bol keseden atmaya gelince kimsenin çenesini tutabildiği de yok. Bıktırdınız bizi! Benim gibi sanat aşığı, ülkesini seven, aşka inanan ve kendine güvenen birini yıldırdınız. Ne fark eder? Pis sular hepimizin sorunu diyeceksiniz... yani bu da benim eserim ve herkesin derdi değil! Beni çöpe atamazsın demiyorum ama zedeleyemezsin. Olan sana olur karışmam. Benimle çalışamazsın. Herkese açık bir yazı yazıyorum, yazmanın önemini bilen üç beş kişiyiz şurada deniliyor ama herkes okuyor sanıyoruz. Öyle değil mi? Kapımın önünde avaz avaz bağırıyor, buna da sanat diyemiyoruz. Herkesi affettim, sizin evin önündeki pis su gideri için balo düzenliyorlar, bu yazıyı fazla ışıltılı buluyorsunuz. Affetmek Tanrı’ya mahsus, şarkılar da demiş diye ben anca kendimi hoş görebiliyorum beni salt sanat düşünen bir sapık sanıyorsunuz.

Bildiklerimden yola çıkacağım. Su bulunmaz bir şey değil diyemiyoruz. Temiz su elimizdeki tek nimettir diyemiyoruz. Suyun olduğu yerden bardak esirgenmez diyemiyoruz. Gene oturup yazacaksın... anlıyorum ama bu gerçeklerle yola çıktığınızda kendi adınıza hedeflediğiniz hiçbir şey olmaksızın bana sürekli pis sulardan bahsettiğinizde bu yazı da gölge altında kalıyor. Biz ışığa yolluyoruz, siz bizi ilgisizlikle suçluyorsunuz. Şimdi bana bir bardak su ikram etmiş olsaydınız içerdim ama ta nereden geliyor biliyor musunuz? E, artık biliyorsunuz. Lütfen sanata karşı daha anlayışlı olalım derken hepimiz, kendinizi en kötü sanat eseriyle aynı yerde sömürüp durun diye mi, biz anlayamıyoruz. Bu girdap ile dile getirildiğinde başımıza gelmedik felaket yok. Hepimiz üzgünüz. Üzülüyoruz. Bense yara aldım, anlıyor musun? Şimdi anlamıyorsun. Demek ki iyiymişsin... çok şükür. Ne acımasız bir dünya, inanamıyoruz. Dünyanın derdini bir yudum su gibi görmek için bunlara ihtiyacınız da yok ama dertsiz gidilen yoldan geri dönen var mı? Çok şükür iyiymişsiniz... Ne bencil bir dünya! Yazamıyoruz. 
 Giriş, gelişme, sonuç... bu sihirli sözler sizde neler çağrıştırıyor bilemiyorum ama her metnin başından geçeceklerin temelinde bu üç kelime var diyebiliriz. Bunlar basit kelimelerden öte, metnin ana yapısını gözler önüne seren ve bizleri hayallerimizin uzandığı renkli düşlerden çıkarıp yazmaya davet eden gerçekçi yapı taşları diyebilir miyiz? Güne bir ‘günaydın’ ile başlamak kadar yalın bir araç mı bunlar yoksa ister istemez metnin içinde yer eden anlamın tanımı, anlatımının geliştirilmesi ve bir sonuca bağlanması için mi varlar? Bazen konuyu toparlamak için sayfaya göz attığımızda yolun neresinde olduğumuzu bize gösterirler. Hayat bize varmak istediğimiz yolu gösterdiğinde anlayacağız, yoldaki bütün yol işaretlerini bir kenara not ettiğimizde yine de belirsizlikle özgürlük arasında gidip gelen düşüncelerimize danıştığımızda tekrar tekrar sorgulayacağız: neden yazıyoruz? 



Her yazının özünde bir cümle ile açıklayabileceğimiz ana fikir ve de ne kadar kapsamlı ele alınsa da yok olmayan bir duygu vardır. Tıpkı bunun gibi roman serilerinden en bilinen klasik eserlere baktığınızda, elinizin altındaki kitaptan aklınızda kalanları özetlediğinizde yazarın hayatının çok daha ötesinde dimdik ayakta duran bir ışıklı pano olsa, içinde ne yazardı? Ör: Her zaman söylerim, yarında bugünden konuşabileceğim hiçbir şey yok, bugün de yarına ait. Bu ışıklı panonun içinde (ışıklı olmasının da iyi bir nedeni olmalı) anlamadığımız bir şey yazmıyor. Bu ışıklı panonun içinde bilmediğimiz bir şey yazmıyor. Bu ışıklı panonun içinde duymadığımız bir şey yazmıyor. Burada her insanda farklı duydu ve düşünceler uyandırabilecek bir ilham perisinden söz ediliyor. Öyle bir peri ki, içinizde bir his var, o da sadece bu konuda yazabileceğinizi söylüyor. En iyi anlatılmış haliyle bu peri şimdiye kadar kimlere neler ilham etmiş? Bunu da çok iyi bilmiyorum ama okuduğumda bana sürekli olarak bir şeyler yazmamı söylüyor gibi... yazının özündeki düşünceyi hayata geçirmekten anladığımız yazmak yani. Bu aynı zamanda bir bilgi: bugün ve yarın bilinmezliklerle doludur, gibi bir şey. Bu bilgiden yola çıktığımda hayatın nefes alıp verdiğim bölümünde kalıyorum. Yazının özünde ise hakkında hiçbir fikrim olmayan bir konuyla sayfanın başına oturup, sırlarını kendine saklayan bir kahraman var belki. Bu konuşacak hiçbir şeyi olmayan birini kaleme alma aşaması gerçekten de kolaylaştırılmış çünkü ‘her zaman söylerim’ diye başlamış cümle. Demek ki bazı sorular karşısında sessiz kalacak, bilmediği konular hakkında susacak, anladığı konuları aynı karakter içinde bize sunacak ve yazının konusu aynı güvenle oluşacak. Gerçek hayatta ise bana hiçbir şey söylemeyen ve sadece okuduğum kitapların ana fikirlerini hatırlatırken bana, git bir kitap oku diyen bir cümle bu. Size kendi kitabımı sunduğumda, siz de elinize benim kitabımı aldığınızda, size ‘git başka bir kitap oku’ der miydim? Hayır. İşte bunun gibi farklı düşüncelerde insanlar karşımıza çıktığında, yarında bugünden konuşabileceğim hiçbir şey yok, bugün de yarına ait, dediğimizde, aynı güçle ayakta duran bir düşüncenin aklımdaki yerini tekrar kontrol edeceğim. Bir nedenle ben bu ana düşünceye sahip çıktığım için, diğer bir nedenle karşımdaki diğer karakterlerin karşısında söylenecek başka hiçbir şey olmadığı için, aynı kalacak olan yazının özü... bir yandan da besleniyor olacak.



Yazının özünün büyük bir kümenin tam ortasında yer aldığını düşünebiliriz. Bu biraz karışık bir yazı oldu belki de, yazının özünü açıklarken çizgiyi taşırdım. Yine de aynı düşünceye sahip çıkarken bir giriş, gelişme ve sonuç beklediğim için arada biraz uzaklara uçmanın aynı yere konmaya engel olmadığını gördüm. Yine de bindiğiniz dalı kesmeyin! Hayatta her zaman inandığınız, asla hem fikir olmadığınız konuları aynı potada eritmeye çalışmayın. Buradan hepimize bir ödev çıktı mı? Bugün birini affedin yarın da birileri sizi affeder, desem mesela, yüzünüzdeki tebessüm yazının özüne tekrardan döndü mü?

 Ne kadar kitap okuduğunuzu nasıl anlatırdınız? Mesela günde kaç sayfa, ya saatte kaç? Kaliteli bir okuma mı sizce? Anladıklarınız yanınıza daha iyi düşüncelerle kalıyor mu yoksa oturup saatlerce yazar bunu niye yazmış diye merak mı ediyorsunuz? Aynı tarz kitapları okuyarak nereye varmaya çalışıyorsunuz? Hiç okumadığınız halde ilginizi çeken bir konu var mı, sürekli aradığınız? Gerçekten de herkes bir ağızdan konuşurken, bazılarımız aynı konulara yoğunlaşmışız, bazılarımız da alakasız şeylerden bahsetti diye tartışma açmaktan yana değilim. İnsanlar aynı konu çerçevesinde kalarak karşılıklı tartıştıklarında aynı konuyu ne kadar farklı renklerle ifade edebileceklerini anlayabilirler. Elbette hiçbirimiz buna mecbur değiliz. Ancak bu seviyede olduğu zaman, herkesin kendi çizgisini koruması daha kolay olacaktır. Bambaşka nedenlerle ve de hiç de hemfikir olmadığımız noktalarda karşılaşsaydık, ki böyle bir şey olmadığını umuyorum, ben kendi adıma bazı konuların derinine inemezdim ve büyük bir üst başlık altında boş boş karşımda konuşanlara bakar dururdum. Neyse ki öyle değil. Diğer yandan yaşamlarımız belli bir düzenin içinde akıp giderken sürekli olarak baktığımız yönü değiştirmemek için haklı sebeplerimiz olduğunda bir iletişim çıkmazında olduğumuzu anlamamız bile, bizi sadece ayrı sayfaların kahramanları haline dönüştürebilir. Bu kötü bir şey değil. Hepimiz bu dünyanın insanlarıyız ve hepimiz de kendimiz için en iyi olanı istiyoruz. İçinde yaşadığımız çağ bizden rol kapmışsa, biz de o rolü söke söke geri almak için son saniyeye kadar ümitlerimizi besleyeceğiz. Peki bu çağa, bu çağın insanlarına ne verebiliriz? Bir sorundan söz edildiği anda kendi kabuğuna çekilip belki hiç dışarı çıkmayan bizler de dahil olmak üzere, şu anda içinde bulunduğumuz dünyaya dair ne paylaşabiliriz? İnsanlar az yiyebilir, az gezebilir, az okuyamaz demiyorum ama sınırlarını çizerken koydukları hedeflerin neresindeler? Bazen çok sert bir dille eleştirdiğimiz dünyada kimimiz ne pahasına olursa olsun bir yarın görmek istiyor, bazen de biz ne pahasına olursa olsun bugünün değerini bugün yine de versin istiyoruz: buna iletişim denebilir mi? Emin değilim. Bu durumu kanıksayarak dünyanın bundan ibaret olduğunu sananlara gelince, hangi romandaki hangi karakter onlar? Bana biri göstersin. Sürekli olarak yazmanın, yazmaktan verim almanın en güzel yanı yazdıklarınızın beğenilmesi olabilir. Bir kez olsun kendi kendinize: iyi ki bunu yazmışım dediniz mi? Mesela benim elimde bir fikir var ama yazılmış olmasını tercih ederim, yazmak çok zor olurdu, umarım o kitabı bulabilirim... şimdi yani ben güzel mi yazmış oldum? Hayır ama her duruma kendimi hazırlamış da oldum, öyle değil mi? Siz bunun neresindesiniz? Internet ortamı o kadar farklı bir ortam ki benim için, anlatmam mümkün değil. Herkes yazılanlarla bir arada soluk alıp veriyor gibi bence, belki sadece soluk alıp verdiğimiz için gerçi ama bunun bir nedeni de kendi samimiyetimiz oranında okuma yapmak, hayatta bir yerlere varmak, yaşadığımız ortamı yaşanır hale kavuşturmak değil mi? Şehir gürültüsünden kaçmak insanı kendine getirir mi? Deniz kenarında ayağını çimlere basmakla aynı şey mi? Sadece bunu sorguladığı için biri yazar olur mu? Kalkıp bir diğeri pikniğe giderken çimleri anlatmaktan asla vaz geçmez mi? Nedir, ben de tam olarak bilemiyorum. Yarın karşılaşsak size uçsuz bucaksız mavi dalgaları mı anlatırdım yoksa yazı yazmanın bana kendimi nasıl hissettirdiğini mi düşünürdüm... bilemiyorum. Bunları bir kağıtta, aynı sayfa üzerinde birleştirmek farklı bir uzmanlık diye düşünüyorum. Kendimi sürekli herkese bir mesaj verecekmiş gibi hissettiğimi söylediğimde aslında yazarak anlatamayacağım hiçbir şey olmadığını da düşünüyorum. Şimdi konuşmak şart mı? Düşünmeden konuşmamak gibi belli bir yarışın içinde aynı tarafta yer almak da marifettir. Benim adıma elini taşın altına koyan bir yazar olsaydı, kendisinden eserlerini anlatmasını rica etsem, yazı ortamının kalitesini de tanımlamış olmaz mıydı? Henüz o kadar başarılı bir yazar olmamak aynı kaliteyi istememek olamazdı çünkü biz de okumayacak mıydık kitabını? Okumak insanı bir kaliteye ulaştırır, konuşmak ise hedeflenen bir üst kaliteyi bile aynı işin içine katabilir. Bu bazen bir konu başlığı, bazen de çalışmalarımızın tam olarak karşılığı olan dünyanın döndüğüne dair bir ipucu olabilir. Yine de boşuna olmadığını düşünüyorum. Hayatla iç içe, dünle barışık, kendiyle küs olsa da kitaplarınız, okuyun. Asla vaz geçmeden, sonsuza kadar sonsuzluktan beslenen bir ağaç dikin... kurak topraklarda bile yeşersin umutlarınız. Kitapla kalın. Sevgiyle kalın. Hoşça kalın.



Hep de Böy



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6539
2 Firari Fırtına 4568
3 Mustafa Ermişcan 4051
4 Hasan Tabak 3705
5 Nermin Gömleksizoğlu 3322
6 Ömer Faruk Hüsmüllü 3218
7 Uğur Kesim 3152
8 Sibel Kaya 3032
9 Enes Evci 2728
10 Turgut Çakır 2389

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:107 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com