Hikayeler

YABANCI
Okunma: 2315
Verda Pars - Mesaj Gönder


                                                        YABANCI

Adam, gara doğru yürüyordu. Buzlu bir Perşembe sabahı gelmişti bu şehre hatırlıyordu. O zamanlar farketmemişti şehrin kendisine bu denli yabancı olduğunu. Bugün gökyüzü, biraz daha mı griydi ne?

Tanıdık yüzlerin arasındayken umarsızca ezdiği kaldırım taşları, şimdi, böyle tek başına yürümekteyken, daha büyük görünüyordu gözüne. Ziyaret saatinin bittiğini haber veren sevimsiz hastabakıcılar gibiydi evlerin sıcaklığını, aidiyetliğini kendisinden uzaklaştıran duvarlar. Büyük, demirden apartman kapıları, onunla alay edermişçesine dikiliyordu tüm ihtişamıyla önünde.

Kendini, dışlanmış bir oyun arkadaşı gibi hissediyordu adam. Çocukluğunun kötü anıları üşüştü beyninin içine. Yaz aylarının sıcak nemli öğleden sonralarında mahallenin çocuklarını top oynarken seyrettiği o kırık duvar, tüm gerçekliğiyle kaldırımın yanında durmaktaydı şimdi. Yaralı dizlerindeki tentürdiyot acısı kapladı birden tüm benliğini, kurtulmak için belli belirsiz silkelendi ağır paltosunun ağırlığı altında.

Korkuyordu, okula yeni başlamış bir çocuğun o koca bahçede ilk kez tek başına kalışındaki gibi... Evine, oyuncak arabalarının arasına, kendi halısının üzerine dönmek istiyordu artık. Mutfakta annesinin çıkardığı bildik tanıdık seslerin huzuruna dönmek istiyordu.

Tren garının büyük kapısından içeri girdiğinde derin bir nefes aldı. Biliyordu garların hiçkimseye ait olmadığını, gidenlerin de gelenlerin de burada eşit muamele göreceğini. Tarafsız topraklara ayak bastığı için mutluydu. Şehrin insanlarının yadırgayan bakışlarından kurtulmuştu artık. Gidiciydi o burada, kalmayacaktı. Meydan okurcasına baktı garın kapısının ardındaki gri şehre. Bu sıkıcı şehirden ‘giden’ olmanın üstünlüğünü hissetti bir kez daha...

Ağır hareketlerle kolundaki camı çatlamış saate göz ucuyla şöyle bir baktı. Onu evine götürecek olan trenin kalkmasına, bu düşman toprakların onu, içinden bir safra gibi tükürüp uzaklaştırmasına hayli zaman vardı ama geri dönemezdi. Elinde tutmakta olduğu küçük bir bavulla buna asla bir daha cesaret edemezdi. O küçük bavul, diğerleriyle arasındaki sınırı net bir şekilde çizmekteydi. İçlerindeki casus sonunda bulmuştu. Kendisini tüm şehre ispiyonlayan, sırrını açık eden, bu elinde tutmakta olduğu küçük bavuldu. Topraklarına geri döndüğünde askeri mahkemede yargılayacaktı bavulu. Buna o an karar vermişti.
Baskıdan kurtulur kurtulmaz zihni berraklaşmış, daha sağlıklı düşünmeye başlamıştı şimdi. Aslında nasıl da apaçıktı herşey. Tüm taşlar giderek yerli yerine oturmaya başlıyordu. Az önce birşeyler sormak için yolunu kestiği bir şehir insanının, cevap verirken nasıl manalı manalı bavuluna baktığını hatırladı. Taşlarıma daha fazla basmanı istemiyorum diyordu şehir insanı gözleriyle, bavuldan cesaret aldığı apaçıktı. Suçlayan bakışlar, hafızasının en derinlerine kazınmıştı bile.

Garın içinde koşturmakta olanlara, öbekler halinde toparlanmış çene çalanlara göz gezdirdi. Hepsinin sırtında, yanında, elinde ya da kolunda kendininkine benzer bavulların durmakta olduğunu keyifle fark etti. Bavulunun dikkat çekmesi, onun bunun kulağına yabancılığını fısıldayabilmesi burada mümkün değildi artık. Güvendeydi. Burası bavulluların mekanıydı. Trenlerin arasında göğsünü gere gere dolaştı. Bavuluna karşı duyduğu öfke dinmek üzereydi. Resimli tarih kitaplarının açık bir sayfasından kurtulup garın bir köşesine yerleşmiş küçük bir gar pastanesine doğru seyirtti, bu saatte yapacak başka bir şey yoktu. Trenlerin dinlendiği en sondaki peronun önünde, pastaneye ait olduğu belli olan plastik sandalyelerden birine çöktü. Kendini çok yorgun hissediyordu. Gammazcı bavulunun içinde birşeyler arandı. Sonunda okunmaktan liğme liğme olmuş bir kitap çıkararak önüne açtı. Az önce beyaz elbiseli bir garson tarafından şefkatle plastik masanın kenarına iliştirilen sıcak kahveden bir yudum aldı. Garın içindeki garsonlar bile yolcu olmanın, aidiyetsiz olmanın ne demek olduğunu anlarmışçasına itina göstermekteydiler müşterilerine. Kendileri, kimseye ait olmayan bu mekanda, asla sahip olunamayacak garsonlardı.

‘Kimliksiz garsonlar! Bir daha asla görmeyecekleri kimliksiz müşterilerine hizmet etmekteler!’ diye geçirdi içinden. Onların adına üzüldü. Kendisinin bir adı yoktu. Sadece bir yolcuydu ve kendini sadece bir yolcu gibi hissediyordu. Burada kimlikler, mavi ve pembe olarak ayrışmıyordu. Tek tip tren biletleri vardı herkeste, kimlikleri yerine geçecek. Üzerindeki numaralarla teşhis edilmekteydiler. Bu yüzden de biletini bir saniye olsun gözünün önünden ayırmaya tahammül edemiyordu. Sigarasının ilk dumanını trenlere doğru üflerken, serbestlik duygusunun verdiği bir rahatlama hissetti.

Arkasına yaslanırken, plastik sandalye tehlikeli biçimde esneyerek içinde bir düşme duygusu yarattı. Kendisini sandalye üzerinde sabitleyebildiğinde kitabını kaldığı sayfadan okumaya başlamıştı. Kitap ayracı olarak bir geliş bileti kullandığını sıkıntıyla farketti. Bileti tek eliyle buruşturarak bavulunun derinliklerine gönderdi. Küllüğün içinde yok olmasına gönlü razı olmamıştı. Onu özleyeceğini hissediyordu.

Garın bir köşesindeki acınası yalnızlığını, kitaptan süzülen karakterlerin içine sığınarak unutmaya çalıştı.

18. yüzyılın son dönemleri Fransa’sının karmaşasının içinde titizlikle planlanmış iltica harekatı, zaman zaman, hayatı bu tren garının içine sıkışmış genç bir kadın sesinden yapılan anonslarla kesintiye uğramaktaydı.

Fransız ihtilalinin en civcivli zamanlarında ihtilalcilerin birbirlerini yemesine ramak kala, heyecanlı tartışmaların yaşandığı konvansiyon’da,

“22:00 İstanbul yolcuları lütfen 8 no’lu perona gidiniz. Treniniz hareket etmek üzeredir!”

‘Marat içeri girerken, Chabot Montaut’ya yaklaşıyordu:
¬- Sabık... dedi.
Montaut gözlerini kaldırdı:
- Neden bana sabık diyorsun?’

“İstanbul’dan 13:30’da hareket eden Boğaziçi Treni 7 no’lu perona yanaşmak üzeredir.”

‘- Çünkü öylesin.
- Ben mi?
- Çünkü markiydin.
- Asla.’

Bilmem nereden bilmem nereye gidecek olan tren bilmem hangi perona gelmiş. Duyrulur. Herhangi biri gidebilir. Lütfen değerli eşyalarınızı ve bavullarınızı yanınızdan ayırmayınız!
Adam, Fransa’dan kafasını kaldırarak etrafına bakınmaya başladı. Anonsları yapan sesin sahibini düşünüyordu.

Sesin sahibinin uzun kumral saçları olmalıydı. Akdenizin ılık melteminde usul usul uçuşması, uçuşurken de bahar gibi kokması gereken o uzun hafif dalgalı saçların şimdi garın bir yerlerinde siyah bir lastik tokayla gelişigüzel birbirine tutturulmuş olduğunu hayal etti. Ses için üzüldü. Sesin hayatı için de... Günün birinde kumral saçlarıyla aynı renkte bir bavulu olmasını diledi.

Saatler ilerledikçe gar sessizleşmeye başladı. Her trenin hareketiyle birlikte bir grup yolcu daha uzaklaşıyordu gardan. Bir sigara daha yaktı sessizce, gidenlerin yerine yenilerinin gelmesi umuduyla. Yine de bir eksiklik duygusu kapladı içini. Uzun süredir taşımakta olduğu bavulunu emanete vermiş gibi eksik. Belki de ondandı yolda yürürken, bir yerde otururken düşürdüğü birşey var mı diye sürekli arkasına bakma ihtiyacı hissetmesi. İçi sıkıldı.

Romandan uyarlanmış bir filmin sahnesinde, başrol oyuncusu gibiydi sanki kahvesini yudumlarken ya da kitabını okurken. Yanından geçen aile bir ajans tarafından seçilmiş figüranlardı, kadına ‘anne!’ diyen çocukla, anne rolünü üstlenen kadın bir saat önce sette tanışmışlardı.

Yanındaki delikanlıya bavulları lokantada unuttuğu için öfkeyle bağırmakta olan kadın, gerçekte delikanlıyı hayatında ilk kez görüyordu.

Adam, çürümüş plastik sandalyesinde yaylanarak saçlarını düzeltti. Burnunu pudralama isteği doğdu içinde, makyözü arandı...

Kendi kendine gülümserken,

“Hadi Mehmet Abi! Kahveni içtiysen kalk artık. Valla patron seni burada oturtup kahve içirdiğimi duyarsa canıma okur yeminle. Gece müşterileri için masaları hazırlamam gerek!” diye gürledi kimliksiz garson neşeyle.

Bir yandan kolundan nazikçe çekiştirilen adam, bavulunu alacak zamanı anca bulabildi. ‘Kimliksiz garson!’ Diye söylendi içinden. ‘Bir tren bileti bile yok!’

Kitabını, özenle koltuğunun altında taşımakta olduğu bavulunun içine yerleştirdi. Yerde durmakta olan bir bileti garip bir saygı duygusuyla eğilerek aldı. Bir gidiş bileti, hakettiği saygıyı görmeliydi. Onu, paltosunun cebinde sakladığı biletle karşılaştırdı. Tarih kısmındaki sayıların daha büyük olduğunu farkettiğinde yüzü aydınlandı. Eski bileti buruşturarak gammazcı bavulun içine gönderdi. Artık adı ‘Süleyman Yengin’ değil; ‘Murat Uçmaz’dı. Yeni bileti, ikiye katlayarak paltosunun en sağlam cebine yerleştirdi. Kumaşın üstünden yoklayarak biletin rahatından emin olduktan sonra, garın nispeten loş bölgesindeki banklara doğru ilerledi. Bavulunu kafasına yastık yaparak uyumaya başladı. Bavulun içinde buruşturulmuş halde duran biletlerin hışırtısı, ona annesinin tanıdık sesini hatırlatıyordu.





Verda Pars



Yorumlar (2)
Filiz Erdoğan
Hikaye kahramanının iç hallerinini az ama öz cümle ile anlatman yani geçmişinden de kısaca bahsederek ve çevreyle birlikte anlatman okurken kendimi onun yerine koymamı sağladı ve tabi tren garlarının cocukluğumun önemli bir mekanı olmasının ve yabancı olma hissini şu an yaşıyor olmamın da etkisi var sanırım.Çok beğendim tebrik ederim.

A.Ufuk Elmas
Yolun açık olsun cesur kadın...
'Yine de bir eksiklik duygusu kapladı içimi. İçim sıkıldı'...
Kıskandım herhal...


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6348
2 Firari Fırtına 4408
3 Mustafa Ermişcan 3800
4 Hasan Tabak 3515
5 Nermin Gömleksizoğlu 3164
6 Uğur Kesim 3028
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 2918
8 Sibel Kaya 2877
9 Enes Evci 2587
10 Turgut Çakır 2282

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:780 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com