Denemeler

Yabancılaşma ve Gençlik
Okunma: 216
Furkan Sezen - Mesaj Gönder


Üretim araçlarını tekelinde bulunduran kapitalist sınıf, insanlığın geleceğini daha fazla kâr elde etme hırsıyla hiç tereddütsüz her geçen gün daha da çürüme ve yozlaşmanın girdabına doğru sürüklüyor. Kapitalist üretim ilişkilerinin ilk filizlenmeye başladığı dönemden bu yana bilim ve teknoloji alanında sağlanan çığır açıcı gelişmeler insanlığa daha sağlıklı ve konforlu bir yaşamın olanaklarını sunuyorken; bu üretim ilişkilerinin hukuksal ifadesini oluşturan mülkiyet ilişkileri, bu olanakları egemen sınıfın zenginliğini katlamasının araçları haline dönüştürüyor. Beri yandan kapitalizm, toplumun çoğunluğunu oluşturan ve dünyadaki zenginliklerin yaratıcısı olan işçi sınıfını, kendi emeğinin ürününe yabancılaştırarak her geçen gün daha da kötüleşen yaşam koşullarına mahkûm ediyor.

… emek zenginler için harikalar, ama işçi için yoksunluk üretir. Saraylar ama işçiler için inler üretir. Güzellik ama işçi için solup sararma üretir. Emeğin yerine makineleri geçirir, ama işçilerin bir bölümünü de makine durumuna getirir. Us ama işçi için budalalık, aptallık üretir. (Karl Marx, Yabancılaşma, s.24)

Emperyalist aşamayla birlikte kapitalist üretim ilişkileri yerkürenin en ücra köşelerine kadar sirayet ederek buralardaki alt sınıfları proleterleştirdi, kendisi için zenginlik yaratacak sınıfı yarattı. İnsanlar arasındaki kimi olumlu değer yargılarının, dayanışma ve paylaşma duygularının tümden yitirilmesinin zeminini hazırlayarak bencilliğin, bireysel kurtuluşun öğütlendiği, insanı kendi doğasına ve topluma yabancılaştıran, gelecek beklentisini yok eden, meta değişimi üzerine kurulu ticari ilişkilere göre şekillenen yeni toplumsal ilişkiler ağının yayılmasını sağladı.

İki ana sınıftan oluşan kapitalist toplumda, doğrudan üreticilerin üretim araçlarının sahipliğinden ve denetiminden kopmasından kaynaklanan yabancılaşma, her sınıfta farklı biçimlerde yansımasını bulur. Proleter yığınlar arasında insanlık dışı, yıkıma uğramış bir var oluş biçiminde tezahür ederken, burjuvazi içinde proletaryanın ürettiği artı-değer üzerinde yükselen zenginliğin sağladığı konforlu bir yaşam olarak karşılığını bulur. Burjuvazi bu yabancılaşma içinde, işçi sınıfının tersine, Marx’ın tabiriyle doğrulama bulur. Siyasal erki elinde bulundurması nedeniyle, proletaryanın emek-gücü üzerinde yükselen zenginlik içinde kendi var oluşunu görür.

Burjuvazinin işçi sınıfını sömürmesi üzerine kurulu kapitalizm, bağrında proletaryayı yaratıp her gün daha da büyütürken aslında kendi sınıf iktidarının temeline kendisini yıkıma götürecek dinamiti de koymuş oluyor. Nicelik olarak kendisini kat kat aşan ezilen kesimleri denetim altında tutabilmek için ideolojik araçlarını devreye sokarak proletaryanın bir sınıf olarak karşısına dikilmesinin önüne geçmeye çabalıyor. Bu nedenle toplumsal çürüme ve yozlaşma burjuvazinin bilinçli olarak körüklediği bir durumdur. Kendi doğasına yabancılaşmış, dayanışma ve ortaklaşa davranma duygusunu yitirmiş bir proleter, kapitalistlerin hesabına göre –ki doğrudur– burjuva iktidar için bir tehdit oluşturamaz. Uykusundan uyanmayan ve robottan farksız yaşamına devam eden bir proleterler kitlesi: işte egemenler bu durumu yaratma ve sürekli kılma çabasındadırlar.

Günlük yaşamın her alanını sarmalayan kapitalist üretim ilişkileri, emekçi sınıfların geçmişteki mücadele deneyimlerinden yoksun yetişen genç nesillerini, sürekli ideolojik bombardımana tabi tutarak, sorgulamaktan aciz sürü psikolojisinde, üretken olmayan, hazırcı, kendisinden yapılmasını isteneni hiç sorgusuz yapan, hakları uğruna mücadele etmeyen, örgütlenmekten korkan, sinik, itaatkâr ücretli köleler haline dönüştürüyor. Bu durumun örnekleri, büyük bölümü itibariyle geleceğin vasıflı işçileri olan üniversite gençliğinde somut olarak görülebilir. Sistemin ideolojik saldırılarıyla katmerleşen yabancılaşma, üniversite gençliği kitlesinde kendi sorunlarına ve toplumsal sorunlara duyarsız, gelecekten beklentisi olmayan, bilimsel düşünebilmekten uzak bir var oluşla kendini ortaya koyuyor.

Burjuva ideolojisinin yeniden üretildiği öğretim kurumları olan üniversiteler, egemen sınıfın ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde genç dimağları eğitirler. Genelde olduğu gibi yaşadığımız ülkenin üniversitelerinde de verilen eğitimin içeriği, sermayenin ucuz işgücü ihtiyacını karşılama rolüne uygun olarak belirleniyor; öğrenciler vasıflı ucuz işgücüne sahip işçiler olarak geleceğe hazırlanıyorlar. Bu nedenlerden ötürü, derslerin içerikleri pozitif bilimler alanında da, soysal bilimler alanında da tahrifatlarla doludur. Üniversiteler bilimin değil, bilime yabancılaşmanın ve bilimin topluma yabancılaşmasının üretildiği yerlerdir. Bu toplumda emek ve bilim aynı kaderi paylaşırlar.

İşçi sınıfının doğru bir tarih bilincinin oluşması, gerçek anlamda sınıf bilincinin de oluşması anlamına gelecektir. Bu durum, burjuvazi açısından kendi sınıfsal iktidarına yönelik bir tehdit oluşturur ve o asla işçi sınıfı içerisinde gerçek bir tarih bilincinin oluşmasını istemez. Tarih derslerinin içeriğinin iktidardaki sınıfın çıkarlarına göre belirlenmesi, “gerekli” yerlerinin “düzeltilmesi”, kapitalist sistemin selâmeti için elzemdir. İlköğretimden başlayarak üniversiteye kadar uzanan eğitim sürecinde, gençler, tüm diğer devletlerin kendi ülkelerini yıkmaya çalışan düşmanlar oldukları, devletin kutsal bir varlık olduğu propagandasıyla ve milliyetçi duygularla eğitiliyorlar. Böylece enternasyonalist bir sınıf bilincinin oluşmasının önünde ciddi bir engel yaratılmış oluyor. Yaşadığımız coğrafyada yükselen sınıf mücadelesinin önünü kesmek için tezgâhlanan 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi devletin nasıl bir zor aygıtı olduğunu ve kendisine yönelen öfkeyi ortadan kaldırmak için okul sıralarında öğretilen “halkın devleti” imajını bir kenara bırakarak nasıl da burjuvazinin imdadına yetiştiğini ve gerçekte kimin devleti olduğunu çıplak bir şekilde gözler önüne serdi. Yaşananlar bir kez daha insanlığın, geleceği için, burjuvazinin tüm iktidar aygıtının yıkılıp parçalanmasından başka bir seçeneğinin olmadığını ortaya koyuyor.

Pozitif bilimler alanında da benzeri tahrifatlar söz konusudur. Son yıllarda genetik alanında kat edilen gelişmeler insanlığa pek çok hastalığın kökünün kazındığı daha sağlıklı bir yaşamın olanaklarını sağlayabilecek durumda. Bir başka örnek olarak, fizik alanındaki gelişmeler sayesinde maddenin derinliklerinde yatan enerjiye ulaşılmış, dünya üzerinde enerji sıkıntısının ortadan kaldırılabilmesini mümkün kılmıştır. Ne var ki insan yaşamını kolaylaştırabilecek bu gelişmeler, hâkim sınıfın elinde, aklı dumura uğratacak başka amaçların hizmetine sunuluyor. Teknolojik gelişmeler yaşamı kolaylaştırmak için kullanılacak yerde, öncelikle nüfuz alanlarının yeniden ve yeniden paylaşımı için yürütülen savaşlar için kullanılarak insanlık yok oluşa doğru sürükleniyor.

Tüm bunlar olmadan burjuvazinin kendi sınıfsal iktidarını, çoğunluğu oluşturan emekçi sınıflara kabul ettirebilmesinin başka bir yolu olmadığını biliyoruz. Burjuvazinin kendi ideolojisini yaymak için kullandığı araçlar, öğrenci gençliğin toplumsal sorunlara ilgisiz, edilgenleştirilmiş bir zihniyette yetiştirilmesi için gerekli ve yeterli. Hizaya gelmeyene, ehlileşmeyene sopa, burjuvazinin çizdiği rotadan sapmayıp yolunda “istikrarlı” yürüyenlere de küçük küçük havuçlar! Çürümeye ve yozlaşmaya iteklenen insanlığı toplumsal özgürlüğe taşıyabilecek olan işçi sınıfı, burjuvaziden geçmişin hesabını sormak ve siyasal iktidarı zapt etmek üzere harekete geçmedikçe, kapitalistler insanlığı istedikleri doğrultuda yönlendirmeye devam edecekler.

Marx’ın 150 yıl önce dile getirdiği düşünce, hem kapitalizmin tüm şiddetiyle varlığını sürdürdüğü günümüzde Marksizm geçerliliğini yitirmediğinin hem de çöküşünün eşiğinde duran insanlığın kurtuluşunun yolunun ancak işçi sınıfının devrimiyle açılabileceğini net bir biçimde ortaya koyuyor:

Dahası, yabancılaşmış emeğin özel mülkiyet ile bu ilişkisinden, toplumun özel mülkiyetten, kölelikten vb. kurtuluşunun, işçilerin kurtuluşunun siyasal biçimi içerisinde dile getirildiği sonucu da çıkar. Bu, meselenin yalnızca onların kurtuluşu meselesi olmasından değil, onların kurtuluşunda insanlığın evrensel kurtuluşunun içerilmesinden ötürü böyledir. Bu evrenselliğin nedeni, insanın tüm köleliğinin işçinin üretimle ilişkisine bulaşmış olması ve tüm kölelik ilişkilerinin bu ilişkinin değişim geçirmiş biçimleri ve sonuçlarından başka bir şey olmamasıdır. (Marx, Yabancılaşmış Emek, 1844 Elyazmaları içinde)

Yerküre üzerinde üretim araçlarını tekelinde bulunduran burjuvazi bir yandan da proleter yığınları kalabalıklaştırmaya devam ederek varlığını idame ettiriyor. Savaşlar, yıkım, toplumsal çürüme, yabancılaşma ve işçi sınıfının artan sefaleti sınıflı toplum var olduğu sürece devam edecektir. Ta ki işçi sınıfı, devrimci Marksizmi rehber edinmekle sınıf savaşımları sahnesindeki yerini alarak burjuvaziyi ve sınıflı toplumu ortadan kaldırarak gerçek özgürlüğün yolunu açana kadar. İşçi sınıfına bu bilinci taşıyacak olanlar, bugün devrimci Marksizmi öğrenme ve hayata geçirme çabasında olan işçi sınıfının genç kuşakları olacaktır.( Yazan : Cem Keskin - Marksist Tutum ) 



Furkan Sezen



Yorumlar (4)
michael scott 25.04.2021 16:35
Komünizm insanlık için asla olamayacak bir olgunluktur.Bu yüzdendir ki komünizme hiçbir devlet geçememiştir. Aksine, insanlığın bu olgunlukta olmadığını kavrayamadıkları için en az kapitalizm kadar eziyet çektirmiştir. Bunlar hayladir ve canicedir.

Furkan Sezen 25.04.2021 17:30
Marksist teori, önsel ideolojik yargının kendini maddi gerçeğin yerine koyuşu olarak değil, maddi gerçeğin düşünsel yansıması olarak kurulmalıdır. Bunu sağlayacak materyalist diyalektik yöntem, maddi ve somut olanı başlangıç noktası yapar, pratiğin olgularını soyutlayarak maddi gerçeği düşüncede bir teorik model olarak yeniden kurar, onu tarihsel ve güncel bağlamında bütünsellik içindeki yerine oturtur. Böylece “şimdi”nin geçmiş içinden nasıl doğduğunu ve geleceğin hangi olasılıklarını belirleyip içinde barındırdığını aydınlığa çıkarır. Tarihin hareketi ve koşulların değişimi, materyalist diyalektiğin sürekli yeni durumlara ve olaylara uyarlanmasını, eski fikirlerin yenilenmesini, yeni teorik çıkarsamalar yapılmasını gerektirir. Zira tarihin belirli bir anındaki maddi hareketin yaklaşık yansıması olan bir fikir, eğer tarihin başka bir anındaki hareket aslına uygun yansıtılacaksa, değişime uğramak zorundadır. Ve tarihin her belirli andaki somut hareketine bağlı olarak değişen devrimci görevleri aydınlatıp açıklama yeteneği gösterememek, marksizmi cansızlaştırıp kitabileştirir, dolayısıyla devrimci görevlerin kavranışını tarihsel akışın gerisinde bırakır. İşte Nisan Tezleri, materyalist diyalektiğin maddi gerçeğe mükemmel bir uygulanışıdır. Lenin'in materyalist diyalektik yöntemi dahiyane uygulayışı, her tarihsel evrenin ve her politik dönemin kendine özgü koşullarını ve ihtiyaçlarını başarıyla ele almasını sağlar. O, gerçekliğin teoriye daima üstün olduğu kavrayışıyla, dolayısıyla teorik görüşün maddi gerçekliğe uygun olması gerektiği prensibiyle hareket eder. Ama bu öyle bir uygunluk olmalıdır ki, akademisyen gözlüklü bir nesnel tespitçiliğe prim vermemeli, iradi bir değiştirme eyleminin bilincini kurmalı, proleter sınıf savaşımının ihtiyaçlarına ve devrimci eylemin gereklerine kopmazcasına bağlı olmalıdır. Onun için teori, sınıf mücadelesinin alabildiğine işlevsel bir parçası, proletaryaya doğru strateji ve taktikleri sağlamanın silahıdır. Lenin şöyle der: “Marksizm, bizi, sınıflar ilişkisinin ve tarihin her anının somut özelliklerinin en doğru, aslına en uygun ve nesnel olarak doğrulanabilir, denetlenebilir bir hesabını yapmaya zorunlu kılar. Biz bolşevikler, bu kurala, bilimsel temellere dayanan bir siyaset bakımından kesinkes zorunlu olan bu kurala her zaman bağlı kalmak zorundayız. Marx ve Engels, ezbere öğrenilen ve yinelenen, olsa olsa tarihsel sürecin her evresinin, somut iktisadî ve siyasal durumuyla zorunlu olarak değişen genel hedefleri gösterebilen 'formüller'le haklı olarak alay ederek, her zaman, 'bizim öğretimiz bir dogma değil, ama bir eylem kılavuzudur' demişlerdir.”[7] Ve devam eder: “Şimdilik, bir marksistin, her teori gibi daha çok esas olan, genel olan, yaşamın karmaşıklığını yaklaşık olarak gösterebilen dünün teorisine sımsıkı takılıp kalmaması, yaşayan gerçeği, kesin ve somut olguları hesaba katması gerektiğini, bu söz götürmez gerçeği iyice özümlemesi gerekir. 'Gri teoridir, dostum, ama yeşil yaşamın sonsuz ağacıdır.' Eskiden yapıldığı gibi, burjuva devrimi 'tamamlama' sorununu ortaya atmak, canlı marksizmi ölü metinlere feda etmek demektir.”[8]

Lenin'de, ortaya konulmuş fikir ile kullanılan yöntemin aynı şey olmaması, tarihin akışıyla kaçınılmazca eskiyen fikirleri yenileriyle değiştirmeyi mümkün kılar. Maddenin bilince ya da gerçekliğin teoriye önceliğini kesin kavrayışı sayesindedir ki, Lenin kendi fikirlerine de dogmatikçe veya kibirle saplanıp kalmaz. “Bizim öğretimiz bir dogma değil, ama bir eylem kılavuzudur” diyen Marx ve Engels'in yöntemini fevkalade uygular. Şunu demek istiyorum tarihsel süreci bilmeden analiz etmeden Kölelik feodalite ve kapitalizm tarihi Materyalizm tarihi incelenmeden . Size göre bir anda 10 ya da 20 yılda komünizm mi gelicek bunun düşüncesi hayalden ibarettir eski kökleri yıkmak sancılı bir dönemden sonra sosyalizm e geçilir ardından komünizm olabilir. Böyle yorumları reddediyorum . Günlük sokaktaki bir insanın komünizm hayaldir hiç bir zaman gelmicek demesi bilgisizliği ile eşdeğerdir . Konuya tarihine felsefesine ekonomisine öğretilerini çok iyi bilmeniz gerekir ki böyle yorum yapabilesiniz . Burda size sovyet tarihinimi anlatim sayfalar dolusu gidiniz araştırınız objektif kaynaklardan .

michael scott 25.04.2021 17:53
Bunun hayal olmasının sebebini insanoğlunun yapısına dayandırıyorum. Yoksa keşke olsa! Eşitlikten daha güzel bir şey mi var. Ancak bana göre insanoğlunun kendisi aç gözlülüğe ve üstünlük kurmaya meyillidir. Sadece insanın değil tüm canlıların yapısında vardır bu otorite aşkı. Hep biri ezmeye çalışır biri ezilir. Ezilen ölür. Güçlü kalır. Lakin eşitlik olanaksızdır.

Furkan Sezen 25.04.2021 18:15
Bu dediğiniz " Eşitlik olanaksızdır " bu sözünüzede katılmıyorum . Hayat savaştır ezen ezilen olur bu da saçmalık . Örnek bir yazımdan paylaşıyorum ve bu arada kafanızda ki çoğu soruya paylaştığım makalelerle ve kitaplarla cevap vermişim tekrar tekrar yazıyorum sonra . “Yaşam savaştır” sözü, savaşın canlılar arasında doğal ve kaçınılmaz bir ilişki olduğu anlamına gelir. Başka bir deyişle, bu anlayışa göre savaş bir doğa yasasıdır. Oysa özgül anlamıyla savaş, insan topluluklarının, başka yollarla ulaşamadıkları (ya da barışçı yollarla ulaşmak istemedikleri) amaçlarına ulaşmak için, karşılarında engel olarak gördükleri topluluklara, topraklarını, mallarını ve canlarını ele geçirmekten yok etmeye dek varabilen örgütlü şiddet yoluyla istençlerini (iradelerini) dayatarak (boyun eğdirerek) ulaşma yolunda kurumlaşmış bir tutumdur. Paylaştığım makaleden " Tarihçesi, psikolojisi, sosyolojisi, felsefesi, ideolojisi ve teknolojisi ile Savaş " tamamını internetten okuyabilirsiniz . Kitaplarda öneririm isterseniz . İlkel komünde insanlar gayette eşitçe yaşıyabiliyorlardı . Kapitalist sistemle özellikle " ben " merkeziyetçilik ivme kazandı . Herşeyin bir çözümü olduğunu düşünüyorum ama şuan ki bütün düzende kapitalizm hakim olduğu için hayal olarak gözükmeside pek mümkündür hak veriyorum . Eğitimin sağlığın herşeyin para olduğu sistemde doğrudur . Ama işte bu yıkılınca toplumda yanlış düşünceler yok edilince . Eşitlik gelicektir . En sade anlatımıyla açıkladım .


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6763
2 Firari Fırtına 4749
3 Mustafa Ermişcan 4245
4 Eyyup AKMETİN 3908
5 Hasan Tabak 3902
6 Nermin Gömleksizoğlu 3504
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 3450
8 Uğur Kesim 3307
9 Sibel Kaya 3208
10 Enes Evci 2891

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:676 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com