Denemeler

Marksizm ve Din
Okunma: 191
Furkan Sezen - Mesaj Gönder


V. MARKSİZM VE DİN
Şimdiye kadar bütün gördüklerimiz, nesnel idealizmin en
yaygın biçimi olan dinsel biçimin kararsızlığını ölçmemizi
olanaklı kılar.
Örneğin hıristiyan dininin, dünyayı açıklamak için,
yaratıcı bir tanrının, sonsuz ve tükenmez bir ruhun
müdahalesine gereklilik getirdiği bilinir. Şimdi bu gerekliliğin
neye dayandığını görelim:
a) idealizme göre madde edilgin ve durağandır: o halde
hareketini ruhtan alması gerekir;
b) idealizme göre, madde, kendinde hiçbir doğal
zorunluluk taşımaz, hiçbir birliğe sahip değildir: şu halde, bir
ruhun, maddenin yasalarına sürekli ve değişmez bir şekilde
konması gerekir;
c) idealizme göre, madde, tarihsel bir gelişme sürecine
hiç de bağlanmış değildir: öyleyse, dünyanın bir başlangıcı
vardır, bir de sonu olacaktır, o halde sonsuz bir varlık
tarafından yaratılmış olması gerekir.
Materyalizme göre, tersine, maddenin, iç ve zorunlu
gelişme halinde kavranışı doğal olarak kesintisiz dönüşen
evrenin sonsuzluğu ve tükenmezliği tezine, maddenin yokedilmez ve yaratılmamış olduğu olumlaması sonucuna götürür.
Diderot, dünyanın, maddenin sonsuzluğunun anlaşılmaz
bir şey olacağını ileri sürerek, birincisinden daha da
anlaşılmaz olan bir sonsuzlukla açıklanmamasını istiyordu.
Diderot’dan beri bilimsel buluşlar, yaratıcılığın (creationnisme) durumunu daha da sarsmıştır. 18.yüzyılın başında, Kant güneş sisteminin evrimi üstüne ünlü
varsayımını formüle ediyor, Laplace da onu yeniden bilimsel
olarak ele alıyor ve onun sisteminde tanrıyı hiç
görmediğinden yakınan Napoleon’u, sükunetle,
“Aziz efendim! Bu varsayıma gereksinme duymadım.” diye
yanıtlıyordu. Lyell’in, yeryüzünün evrimi alanındaki
buluşları; Lamarck ve özellikle Darwin’in canlı türlerin
evrimi alanındaki buluşları, genel evrim teorisini kesin olarak
kurdular ve bu tarihsel evren anlayışının eksik olduğu eski
materyalizmin çok geride bırakılmasını sağladılar. Bu tarih
anlayışından yoksun oluş, eski materyalizmin sınırlamalarının
ve kaçınılmaz kısırlıklarının ikincisiydi.Ensonu, Marx ve Engels’in toplumlar bilimi alanındaki buluşları, bu köklü tarih anlayışını, toplum yaşamının bütün
olaylarına yaydılar, ve insan toplumunu doğal tarihin bir
süreci olarak değerlendiremeyen eski materyalizmi tasfiye
ettiler.Lenin’in aktardığı gibi,“... dünya bir’dir, ne bir tanrı
tarafından, ne de bir insan tarafından yaratıldı; belirli yasalara
göre parlayıp güçlenen ve sönen, her zaman için sonsuza kadar, canlı bir alevdi, alevdir, ve alev olacaktır” diyen ilkçağ filozofu Herakleitos’un materyalist görüşü, demek ki,
“diyalektik materyalizm ilkelerinin üstün bir açıklamasıdır”. Diyalektik materyalizmin ortaya çıkışı, dinin ve tanrıbilimin eleştirisini kökten değiştirdi. Eskiden rasyonalist
filozoflar hıristiyan tanrısı üstüne eleştirilerini, böyle bir
kavramın sürüklediği sayısız tutarsızlıkları göstererek
geliştiriyorlardı: bir saf ruh, nasıl maddeyi oluşturabilir?
Zamandan, oluştan, değişiklikten bağımsız, hareketsiz bir
sonsuzluğun dibinde, değişmez bir varlık, nasıl zamanın verili
bir anında dünyayı yaratabilir? “İyi”liği sınırsız olan bir
varlık, nasıl ucubeleri, canavarları, zararlı hayvanları,
yersarsıntılarını ve Apokalips’in üç kara atlısıyla
simgelenen kötülükleri; savaş, kıtlık ve salgınları yaratabilir?
Tanrı ki her şeye kadirdir, güçlüdür, 2 kere 2’yi 5 ettirrneli ve
doğruyu yanlış yapabilmeli değil miydi? Eğer bunu
yapamıyorsa, o zaman her şeye muktedir midir? Ve eğer tanrı,
en üstün derecede, tanrısalca eksiksiz ve yetkin ise,
adaletsizliği cezalandıramaz mı? Ama eğer en üstün derecede
iyi ise şefaatçi olmayabilir mi? Ve adaletsiz olmayabilir mi
vb., vb.. Kısaca, rasyonalist eleştiri, haklı olarak, tanrı kavramının
taşıdığı bütün olanaksızlıkları, tanrı kavramının içinde
sakladığı, bununla birlikte tanrıbilimin (theologie) kabul ettiği
ve açıklamak için de, yaratık bakımından nüfuz edilmez olan
tanrısal “giz”e başvurduğu bütün “çelişkiler”i ve sözde ilk
günah fikrine şekil vermek için gerekli bütün şeytanlıkları
ortaya çıkarttı. Demek ki, rasyonalist idealist filozoflar, hıristiyan dininin
tanrı kavramını yeniden gözden geçirmeye koyuldular: öyle
kavramlar ileri sürdüler ki, hepsi birbirinden daha olanaksız
olan bu kavramlar, her ne kadar öncekiler yenilmiş
görünüyorlardıysa da, yeni güçlükler doğurdular. Marksizmöncesi materyalistlere gelince, onlar, daha yukarda belirtilen bütün güçlüklere, yani yaşamın ve düşüncenin açıklanmasına,
dünyanın oluşunun açıklanmasına, hastalık, ölüm, açlık,
kıtlık, savaş gibi insanlığa malolan bütün kötülüklerle birlikte
toplumsal olayların ve doğanın çelişkilerinin açıklanmasına
takılıp kaldılar. Diyalektik materyalizm, bu güçlükleri ortadan kaldırdı ve
daha önce diyalektikçi olmayan rasyonalistlerin sarsmış
oldukları tanrı kavramı, bu kez, bütün içeriğini yitirdi. Kaba,
marksist olmayan tanrıtanımazlığın doğurduğu tanrının
varoluşu ya da varolmayışı tartışması, Laplace’in dediği gibi,
tanrı yararsız bir varsayım haline geldi, sözleriyle son buldu.
Tanrının varlığı “soruna”nun yerini, insanların kafalarındaki
tanrı fikrinin varlığı sorunu aldı, nesnel idealizm, bu iki
sorunu birbirine karıştırıyordu. Tanrı fikrinin, dinsel duyguların ve dinin varlığı bir olgudur ve bu olgu bir açıklama gerektirir. İnsanın, aynı
zamanda, hem doğal hem doğaüstü, hem ölümlü hem
ölümsüz, hem bu dünyada hem de ötekinde yaşayan bir
“tanrısal” varlık olması şöyle dursun, “tanrı” da, din de,
insanlara ilişkin bir olaydır demek gerekir: tanrısal olan,
insanın yarattığı bir şeydir, ve insan, tanrısal olanın yarattığı
bir şey değil. Voltaire, daha o zaman, dinlerden sözederken,
“eğer tanrı insanı yaratmış idiyse de, insan bu iyiliğin altında kalmamış
borcunu fazlasıyla ödemiştir” diyordu. Alman materyalisti
Feuerbach din olayının eleştirisini, bu açıdan ele aldı. Ama,
kesin açıklama unsurlarını getiren marksizmdir. İşte onun
ilkeleri:
1. Dinin alt biçimleri, büyüye dayanan uygulamalar, doğal
ve toplumsal olayların ilkel bir şekilde idealistçe açıklanması,
keza aynı şekilde felsefi ve ahlaki görüşler, sofuca yakarışlar
ve kurban vermeler gibi,
“ruhanileştirilmiş” büyüye dayanan
ibadet biçimleri taşıyan daha gelişmiş biçimler de, duygular
planında ve düşünce planında, insan pratiğinin gerçek olan bir
verisini, yani onun, insanoğlunun insanlığın başlangıcında
çok büyük olan göreli güçsüzlüğünü, ne anlayabildiği ne de
egemen olabildiği doğa karşısındaki güçsüzlüğünü, üretimin
zayıf gelişmesine bağlı olan güçsüzlüğünü, sınıf baskısına,
perspektiflerden yoksun oluşuna, toplumsal bilincin
zayıflığına bağlı olan, ne anlayabildiği, ne de hükmedebildiği
toplumsal olaylar karşısındaki güçsüzlüğünü ifade eder,
anlatır ve yansıtırlar.
Herkes bilir ki, dinsel uygulamalardan, iyi olan sonucu sağlamaları,
“işlerde başarı” dahil, başarıyı, hasma karşı
zaferi, sonsuz mutluluğu vb. sağlamaları beklenir. Şu halde
din, insanlar için amaçlarına varmanın bir aracı olarak,
mutsuzluğun nedenlerini bilmemesine bağlı, aynı zamanda,
mutluluğa karşı duyulan belirsiz, bulanık özleme bağlı bir
uygulama gibi ortaya çıkıyor. Ama din, böylece, pratiğin verilerini yansıtıyorsa, onları
tersine olarak, nesnel verilere göre değil de öznel verilere,
 düşlerin görüntülerine, bilisizliğin kurbanı olan
insanın düşüncesinin arzularına göre yansıtır. “Tanrı”
,örneğin, yüce kurtarıcı, yetkinliklerin yetkinliği (kemallerin
kemali) oluyor. Bizzat “tanrı” fikri içindeki, ortaya koymuş
olduğumuz çelişkiler, insanın kafasında kurduğu “salt
yetkinlik” “salt bilgi” “sonsuz mutluluk” fikirlerinin iç
çelişkilerini, yani insanın, gerçek dünyanın çelişkilerini ve
bilgisizliği içinde tasarladığı gerçekliği olmayan (fantastique)
istekleri tersyüz ederek içine yerleştirdiği gerçeksiz ve
metafizik fikirlerin iç çelişkilerini ifade etmekten başka bir
şey yapmazlar. Tanrı fikri, aynı zamanda metafizik, salt,
çözülmez çelişkiler haline gelen bütün bu çelişkileri bir tek
demet halinde özetlemek, biraraya yığmak ve
yoğunlaştırmaktan başka bir şey değildir.
Böylece, din, diyalektik materyalist bilimin tam karşıtıdır;
diyalektik materyalist bilim, gerçeğin çelişkilerini, tersyüz
etmeden, doğru olarak, aslına sadık kalarak, yabancı, imgesel,
gerçek olmayan bir şey katmadan yansıtır. Engels’in dediği
gibi dinin kökleri, “yabanıllık (vahşet) çağının kısıtlı ve
bilisiz kavrayışlarındadır.’’ 2. Bununla birlikte, dini incelemek için ikinci bir olguyu
da hesaba katmak gerekir, çünkü, din, bilgisizlikten
doğduğundan, bilimsel açıklamaların yerine imgesel
açıklamaları koyduğu ölçüde, büyük bir bölümüyle, gerçeği
maskelemeye, olayların nesnel açıklamasını gizlemeye
yardım eder ve kendi kuruntularına bağlı dindar adam şu ya da bu biçimde, ilke olarak, şeytan işi saydığı bilime
düşmandır. Bu özellik, kendi sömürülerini yığınların
gözünden gizlemekte çıkarı olan sömürücü sınıflar tarafından,
daha önceki dersimizde kaydettiğimiz gibi, sonuna kadar
kullanılmaktan geri kalmıyordu. Kendi sınıf baskılarını
sonsuzlaştırmak için yığınların edilgenliğine, eylemsizliğine,
onların tevekkülüne, yumuşakbaşlılığına, mutsuzluğun
kaderde yazılı olduğu inancına muhtaçtırlar, ama, aynı
zamanda, yığınların mutluluk  umutlarının öteki
dünyaya doğru çevrilmesi gerekir: geleceğe ait avutucu
cennet umudu, sömürülen yığınlara yeryüzündeki
“fedakarlıklarının” ödülü olarak sunulmuştur. Böylece, ilkin,
antikçağda aman vermez bir alınyazısı olarak tasarlanan
ruhun (âme) ölümsüzlüğü, öteki dünyada kurtuluş umuduna
dönüşmüştür. Ta en eski zamanlarda, bilgili-görgülü yönetici sınıflar,
yığınlar üzerindeki etkisini sürdürdükleri aldatmacaların bir
sözcüğüne bile inanmazlarken, dinden, “düzenin korunmasının” ideolojik kuvveti olarak, Marx’ın formüle ettiği gibi halkın afyonu olarak yararlanılmıştı. Daha eski
Mısır rahipleri, tanrıların heykellerini kendi kendilerine
hareket ettirerek mucizeler “imal ediyorlardı”; Romalılar,
“iki kahinin gülmeden birbirine bakamayacaklarını” temin
ediyorlardı ve Ciceron, dinin, kadınlar ve kölelere göre
olduğunu bildiriyordu. Eski Düzenin gerici feodalleri,
bilimdeki ilerlemeleri yavaşlatmaya çalışmak için dinden
yararlandılar; tıbbi araştırmaları, cerrahlığı yasak ettirdiler.
Dünyanın, alemin merkezi olmağını savunmuş olduğu için
Galilei’yi mahkum ettirdiler. 20. yüzyılda bile, çarların
Rusyası’nda, Miçurin, çarlık polisine, kutsal şeylere saygısızlık eden bir adam olarak ihbar edilmişti: Miçurin, bitki türlerine çaprazlamayı uyguluyordu.
18. yüzyıl Fransız materyalizmi ile dine çok kuvvetli
darbeler indirildi. Bununla birlikte, ülkemizde [Fransa’da -ç.]
bir sürü gerici siyasal önlemlerle devrimin hemen ertesinde ve
bütün 19. yüzyıl boyunca, özellikle, Birinci İmparatorluğun
düşüşünden sonra, 48 Haziranından sonra, Paris Komününden
sonra ve Vichy düzeni sırasında, din yeniden ihya edildi.
Sözde mucizelerin sahneye konuşu, sömürgeciliğin
yöntemlerinden biri oldu. Teorik plan üzerinde, dinin felsefi içeriği kesin bir
yenilgiye uğradığı halde, bu siyasal kullanımı 1789
Devriminin çağdaşı Kant tarafından kusursuz bir biçimde
ortaya konmuştur. Ona göre tanrının varlığı tanıtlanamaz.
Bununla birlikte onu “kabul etmek” gerekir, çünkü, bu fikir
olmasa, her şey mubah olurdu, artık büyük adalet koruyucusu
olmazdı, ıssı artık gökyüzünün jandarması, artık bir
ödül ve ceza güvencesi kalmazdı, “doğru” olan cesaretini yitirir, “kötü” olan cesaret bulurdu, kısaca burjuva düzen tehlikeye düşerdi. Şu halde, “tanrı", doğrudan doğruya karşıdevrimci bir silahtır; hatta onun varlığından teorik olarak emin olmak bile gerekli değildir, onu, pratik olarak ve yararı bakımından kabul etmek yeterlidir. Burjuvazinin din
konusunda değişmez uygulaması bu değil midir? Ve bu,
dinsel idealizmin teorik bakımdan tam başarısızlıklarının en
güzel bir tanıtıdır, değil mi? Sosyalizmin tarihsel zaferi, gerici sınıfların egemenliğine
son verdi. Sınıfların hizmetinde ideolojik bir güç olarak din,böylece toplumsal temelini yitirdi. Ama daha bir zaman, insanların bilincinde geçmişten arta kalan bir şey olarak
varlığını sürdürüyor. Onun için, sosyalist düzende, bilimle din
arasında, bilgisizlikle bilgi arasında teorik bir savaşım
sürmektedir. Mademki, bilgi savaşım ile ilerler, bu savaşım
bilgi sürecinin bir yönüdür. SSCB’de vicdan
özgürlüğü ilkesinin içeriği böyledir.                                                                                                                    VI. VARGI
Bu dersten, dünyanın maddiliği hakkında bir fikir ortaya
çıkıyor: günümüzde diyalektik materyalizm, devrimci olan
tek görüştür. Eğer,“tanrı” ya da “Ruh” vb., boş bir kavram,
insanlığın geçmişteki bütün bilgisizliklerinin simgesi ise,
Enternasyonalin deyimiyle,
“hiç de yüce kurtarıcı değildir.”
İnsan, ancak kendi kendinden ve bu yeryüzündeki
yaşamdan bir şeyler bekleyebilir, ve işte tam diyalektik
materyalizmdir ki, insana “dünyayı olduğu gibi”
, tersyüz olarak değil, doğru yüzüyle görmeyi öğretir.
Materyalizm, insanı ezmek şöyle dursun, insana,
“kader”diye,“alınyazısı” diye bir şey olmadığını, gerçeğin bilimsel
olarak bilinmesiyle, tanınmasıyla durumunu
değiştirebileceğini, yeni bir yaşama geçebileceğini, yaşamın
mutluluklarını tadabileceğini haber veriyor.
Yunan materyelisti Epiküros’un öğrettiği gibi,
materyalizm, binlerce yıldan beri boş inanlara dayanan bir
tanrı gazabı korkusuyla ezilen insan bilincini kurtarır; ve biz
de ekleyelim: boşinanlara dayanan devlet korkusu,
“ulu tanrı”nın sözde iradelerinin cisimleşmesi olan “kurulu düzen”
korkusu ile ezilen insan bilincini özgür kılar. Marx’ın işaret
ettiği gibi, materyalizm, insanı sosyalizme götürür.
Petain’in iddiasının tersine, hiçbir şey, hiçbir şeyin
kefareti değildir. Hiçbir şey mukadder değildir. Hiçbir şey “yazılmış” değildir. Hareket halindeki maddeden başka hiçbir
şey sonsuz değildir. Nasıl ki, hastalıklar bilimi onların
nedenleriyle savaşarak hastalıklarla savaşmayı sağlarsa, savaş
nedenlerinin bilimi de savaşla savaşmayı sağlar. Kuşkuya yer
vermeyecek bir biçimde, zorunlu olarak, savaşları doğuran
nedenler daha iyi tanındıkça, savaşlara karşı daha etkili
olarak savaşmak için daha iyi silahlanılmış olunur. Şu halde,
savaş, hiç de alna yazılı değildir. Materyalizm, edilgenliği,
tevekkülü, boyun eğmeyi yaratmak değildir, bir eylem
çağrısıdır; olanaklı olanın kesinlikle bilinmesine, insanın
gerçek (effectif) gücü nün saptanmasına olanak sağlar. İşte
özgürlük budur: gürültü koparan cafcaflı bir bildiri değil,
kendini ortaya koyan bir güçtür. ( Georges Politzer , Felsefenin Temel İlkeleri s.183-190 ) 



Furkan Sezen



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6763
2 Firari Fırtına 4749
3 Mustafa Ermişcan 4245
4 Eyyup AKMETİN 3908
5 Hasan Tabak 3902
6 Nermin Gömleksizoğlu 3504
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 3450
8 Uğur Kesim 3307
9 Sibel Kaya 3208
10 Enes Evci 2891

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:752 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com