Denemeler

Darwin'in Tedriciliği ve İlerleme Yok Mu ?
Okunma: 161
Furkan Sezen - Mesaj Gönder


Darwin’in Tedriciliği

“Bazen denir ki, diyalektiğin hareket noktası, evriminkiyle aynıdır. Bu iki yöntemin temas noktaları bulunduğundan kuşku duyulamaz. Buna rağmen, bunlar arasında esaslı ve önemli bir fark da vardır, ki bu farkın evrim öğretisinin lehine olmaktan hayli uzak olduğu da itiraf edilmelidir. Modern evrimciler kendi öğretilerine hatırı sayılır bir muhafazakârlık katıp karıştırıyorlar. Ne doğada ne de tarihte herhangi bir sıçrama olmadığını kanıtlamak istiyorlar. Diğer taraftan diyalektik çok iyi bilir ki, hem doğada hem de insan düşüncesinde ve tarihte sıçramalar kaçınılmazdır. Ancak diyalektik, aynı kesintisiz sürecin, değişimin tüm evrelerinde işlemekte olduğu reddedilmez gerçeğinin de üstünden atlamaz. O yalnızca, tedrici değişimin kaçınılmaz olarak bir sıçramaya yol açmak durumunda olduğu koşullar dizisini açığa kavuşturmaya çalışır.”[1] (Plehanov)

Darwin evrimin ilerleyişini, düzenli adımlarla yürüyen tedrici bir süreç olarak ele aldı. Evrim sabit bir oranda ilerlemişti. Darwin, Linnaeus’un özdeyişine bağlıydı: “Doğa sıçramalar yapmaz.” Bu kavrayış bilim dünyasının her alanına yansıdı, en başta da tedriciliğin havarisi olan Darwin’in çömezi Charles Lyell tarafından jeoloji alanına. Darwin tedriciliğe o denli bağlıydı ki, tüm teorisini onun üzerine inşa etmişti. “Jeolojik kayıtlar son derece eksik” diyordu Darwin, “ve bu olgu, tüm nesli tükenmiş yaşam formları ile yaşayan yaşam formlarını en ince tedrici adımlarla birbirine bağlayan sonsuz çeşitlilikte türler bulamayışımızın nedenini büyük ölçüde açıklayacaktır. Jeolojik kayıtların tabiatına ilişkin bu görüşleri reddeden kimse benim tüm teorimi haklı olarak reddedecektir.” Bu Darvinci tedricilik, köklerini Viktorya dönemi toplumunun felsefi görüşlerinde bulur. Bu “evrim”den, tüm sıçramalar, ani değişimler ve devrimci dönüşümler elenmiştir. Bu anti-diyalektik bakış açısı, günümüze dek bilimin tepesinde sallanıp durdu. “Batı düşüncesinin derinlere kök salmış bir eğilimi, hepimizi, süreklilik ve tedrici değişim arayışına şartlandırır” diyor Gould.

Ne var ki bu görüşler ateşli bir tartışmaya yol açmıştır. Mevcut fosil kayıtları boşluklarla doludur. Bu kayıtlar uzun vadeli eğilimleri açığa vurur, fakat aynı zamanda oldukça kesik kesiktirler. Darwin, bu kesikliklerin kayıtlardaki boşluklardan kaynaklandığına inanmıştı. Kayıp parçalar bir kez keşfedildiğinde, doğal dünyanın tedrici düzgün bir evrimi açığa çıkmış olacaktı. Acaba öyle mi? Tedricilik yaklaşımına karşı palaeontolog Niles Eldredge ve Stephen Jay Gould, fosil kayıtlarının düşünüldüğü kadar tamamlanmamış olmadığını öneren ve kesintili denge olarak adlandırılan bir evrim teorisi ortaya attılar. Boşluklar gerçekte olan biteni, yani evrimin, uzun sakin ve tedrici gelişme dönemleriyle kesilen, sıçramalar ve atlamalarla işlediğini yansıtıyor olabilirdi.

“Yaşamın tarihi bir gelişim sürekliliği değildir, tersine kısa ve kimi zaman jeolojik açıdan ani, kitlesel tükeniş ve bunu takip eden çeşitlenme dönemleriyle kesiklilikler gösteren bir tarihtir” der Gould. Tedrici bir değişimden ziyade, “modern çok hücreli hayvanların fosil kayıtlarında ilk belirişi yaklaşık 570 milyon yıl öncedir ve bu uzun bir kreşendoyla değil bir patlamayla kendisini gösterir. Bu «Kambriyen patlama», modern hayvanların neredeyse tüm büyük gruplarının ortaya çıkışını (en azından doğrudan kanıt olarak) müjdeler; ve tüm bunlar, jeolojik olarak bakarsak, birkaç milyon yıllık küçücük bir zaman diliminde gerçekleşir.”[2]

Gould aynı zamanda, jeolojik zaman dilimlerinin sınırlarının, canlıların evrimindeki dönüm noktalarıyla çakıştığına da işaret ediyor. Evrimin bu şekilde kavranılması Marksist görüşe çok yakındır. Evrim, aşağıdan yukarıya düzgün, tedrici bir hareket değildir. Evrim birikmiş değişikliklerin nitel bir değişiklik biçiminde patlaması sayesinde, devrimler ve dönüşümler sayesinde gerçekleşir. Neredeyse yüz yıl önce Marksist Georgi Plehanov, evrimin tedrici kavranılışına karşı polemik yürütmüştü:

Alman idealist felsefesi, böylesine şekilsiz bir evrim anlayışına karşı kararlı biçimde başkaldırdı. Hegel onunla acımasızca alay etti ve hem doğada hem insan toplumunda, bir evrim aşamasının oluşumunda, sıçramaların da tedrici nicel değişimler kadar özsel olduğunu çürütülmez biçimde gösterdi. “Varlıktaki değişimler” der, “yalnızca, bir niceliğin bir başka niceliğe geçişinden değil, aynı zamanda niteliğin de bir başka niteliğe geçişinden –ve tersi– oluşur. Bu sonuncu tipteki her geçiş, tedricilikteki bir kesikliği temsil eder ve olguya, bir öncekinden nitel olarak farklı yeni bir görünüm verir.”[3]

“Evrim” ve “devrim” aynı sürecin iki yanıdır. Tedriciliği reddetmekle Gould ve Eldredge evrime alternatif bir açıklama getirme arayışına girdiler, ve diyalektik materyalizmden etkilendiler. Gould’un “Kesintili denge”ye ilişkin makalesi, tarihin materyalist kavranılışıyla paralellikler sunar. Doğal seleksiyon teorisi, türlerin, yaptıkları şeyi nasıl daha iyi hale getirdiklerini iyi açıklamakla beraber, yeni türlerin oluşumu konusunda yetersiz bir açıklama getirir. Fosil kayıtları, altı büyük kitlesel tükenişi gösteriyor; ilk ikisi, Kambriyen zamanın başında ve sonunda (sırasıyla 600 milyon ve 500 milyon yıl önce), diğerleri de Devonyen (345 milyon yıl önce), Permiyen (225 milyon yıl önce), Triyas (180 milyon yıl önce) ve Kretas (63 milyon yıl önce) zamanların sonunda. Bu olguyu açıklamak için nitel olarak yeni bir yaklaşıma ihtiyaç vardır.

Yeni bir türün evrimi, bu yeni türün üyelerinin, bir başka türün üyeleriyle değil de birbirleriyle üreyebileceği bir genetik bileşimin evrilmesiyle belirlenir. Yeni türler, soy kütüklerinden dallara ayrılarak ortaya çıkarlar. Yani Darwin’in açıkladığı gibi, bir tür diğer başka bir türden gelir. Hayat ağacı, soy kütüğünde birden çok türün kökeninin bulunabileceğini gösterir. İnsanlar ve şempanzeler farklı türlerdir, fakat nesli tükenmiş bir ortak ataya sahiptirler. Bir türün bir diğer türe dönüşümü, iki istikrarlı tür arasında hızla gerçekleşir. Ama bu dönüşüm, bir ya da iki kuşakta değil, muhtemelen yüzlerce ve binlerce yıl içerisinde gerçekleşir. Gould’un yorumladığı gibi: “Bu süre, bizlerin yaşamları çerçevesinde çok uzun bir süre olarak görünebilir, ama aslında jeolojik açıdan yalnızca bir andır... Eğer türler yüzlerce ya da binlerce yılda ortaya çıkıyor ve ardından da birkaç milyon yıl büyük ölçüde değişmeksizin hayatta kalıyorlarsa, onların ortaya çıkış dönemi, toplam varoluş sürelerinin yüzde birlik küçük bir kısmı kadardır.”

Bu değişimin anahtarı coğrafi ayrılışta yatar, küçük bir topluluk kendi çevresindeki ana topluluktan ayrı düşer. Alopatrik* olarak adlandırılan bu türleşme biçimi, hızlı bir evrimin gerçekleşmesini mümkün kılar. Ata tür ayrılır ayrılmaz, gruplar arası üreme sona erer. Bütün genetik değişiklikler ayrı ayrı gelişir. Ne var ki, daha küçük olan toplulukta, genetik değişiklikler, atasal gruba kıyasla çok daha hızlı bir şekilde yayılabilir. Buna, değişen iklimsel ve coğrafi etkenlere yanıt olarak doğal seleksiyon neden olabilir. İki topluluk birbirinden uzaklaştıkça, sonunda iki farklı türün oluştuğu bir noktaya gelinir. Nicel değişimler nitel bir dönüşüme yol açmıştır. Gelecekte tekrar karşılaşsalar bile artık birbirlerinden genetik olarak o denli uzaklaşmıştırlar ki, başarılı olarak üreyemezler; doğuracakları döller ya hastalıklı ya da kısır olacaktır. Sonuçta, aynı yaşam yolundaki benzer türler birbirleriyle rekabet etme eğiliminde olacaklar ve bu da neticede bu rekabette daha başarısız olanın neslinin tükenmesine yol açacaktır.

Engels’in yorumladığı gibi: “gerek bireylerin gerek türlerin farklılaşma yoluyla organik gelişme süreci, akılcı diyalektiğin en çarpıcı testidir.” Yine,

Fizyoloji ne kadar gelişirse, bu ardı arkası kesilmeyen sonsuz küçük değişikliklerin ve dolayısıyla özdeşlik içindeki farklılığın öneminin hesaba katılması da o kadar önem kazanır ve organik bir varlığın kendi kendisiyle özdeş, değişmez bir şey olarak ele alınması gerektiğini savunan biçimsel özdeşliğin eski soyut bakış açısı gününü doldurur.

Engels daha sonra şu sonuca varır:

Eğer orada uyum sağlamış bireyler hayatta kalıyorsa ve sürekli artan bir uyumla yeni bir türe doğru gelişiyorsa, öte yandan daha kararlı diğer bireyler ve onlarla birlikte kusurlu ara aşamalar giderek yok oluyor ve sonunda ortadan kalkıyorsa, o takdirde bu süreç Maltusçuluk olmaksızın da ilerleyebi­lir ve ilerler, ve eğer Maltusçuluk olsa bile bu durum süreci değiştirmez, olsa olsa hızlandırabilir.[4]

Gould haklı olarak, kesintili denge teorisinin Darvinciliğin temel ilkesiyle, yani doğal seleksiyonla çelişki içinde olmadığını, tersine Darvinciliği zenginleştirmekte ve güçlendirmekte olduğunu belirtiyor. Kör Saatçi adlı kitabında Richard Dawkins, Gould ve Eldredge’nin doğadaki diyalektik değişimi tanımalarını küçümsemeye kalkar. Dawkins, “gerçek” Darvinci tedricilik ile “kesintili denge” arasında çok az bir fark olduğunu söyler: “Kesintili denge teorisi, her ne kadar göreli kısa tedrici evrim patlamalarının arasına giren uzun denge dönemlerini vurgulasa bile, yine de tedricilik yanlısı bir teoridir. Gould, retoriksel vurgularıyla kendi kendini yanıltmıştır…” Ardından Dawkins şu sonuca varıyor: “Aslında, hepsi «tedricilik yanlısı»dır.”

Dawkins, kesintili dengecileri Darwin’e saldırmakla ve onu yanlış tanıtmakla eleştirir. Darwin’in tedriciliğini kendi bağlamı içinde –yaratılışçılığa bir saldırı olarak– görmemiz gerektiğini belirtir. “Kesintili dengeciler, bu durumda, aslında Darwin ya da herhangi bir Darvinci kadar tedricilik yanlısıdırlar; yaptıkları tek şey tedrici evrimin hamleleri arasına uzun durgunluk dönemleri sokmaktır.” Fakat bu tâli bir farklılık değil, tersine meselenin özüdür. Darvinciliğin zayıflığını eleştirmek, onun eşsiz katkısını zayıflatmak değil, onu gerçek değişim anlayışıyla sentezlemektir. Doğal evrimin açıklanmasına Darwin’in yaptığı tarihi katkının bütünüyle tamamlanabilmesi ancak bu şekilde mümkün olur. Gould’un haklı olarak belirttiği gibi, “Modern evrim teorisi tedrici değişimi gerektirmez. Aslında, Darvinci süreçlerin işleyişi fosil kayıtlarında gördüğümüz şeye boyun eğmek zorundadır. Reddetmemiz gereken şey tedriciliktir, Darvincilik değil.”[5]

İlerleme Yok mu?

Gould’un argümanının temel dürtüsü kuşkusuz doğrudur. Asıl sorunlu olan nokta, evrimin içsel bir ilerleyiş üzerinden hareket etmediği düşüncesidir:

Artan çeşitlilik ve çoklu geçişler, daha yüksek varlıklara yönelen kararlı ve karşı konulmaz bir ilerlemenin yansıması gibi görünebilir. Ancak fosil kayıtları böyle bir yorumu desteklemez. Organik tasarımın daha yüksek gelişiminde düzenli bir ilerleme yoktur. Bunun yerine, uzun süren değişmezlik ya da çok az değişme dönemleri, bir de bütün sistemi yaratan bir evrimsel patlama olmuştur. Yaşam tarihinin ilk üçte iki ilâ altıda beşlik kısmında, dünyada yalnızca moneralar yaşamıştır, ve “daha düşük” prokaryotlardan “daha yüksek” prokaryotlara giden hiçbir düzenli ilerleme kaydına rastlanmaz. Benzer şekilde, Kambriyen patlama biyosferimizi doldurduğundan bu yana, temel tasarımlara hiçbir ekleme olmamıştır (az sayıda tasarım içindeki –örneğin omurgalılar ve damarlı bitkiler gibi– sınırlı gelişmelerden bahsedebilsek bile). [6]

Gould, özellikle Harika Yaşam adlı kitabında, hayvan fila (temel vücut düzenleri) sayısının, “Kambriyen patlama”dan hemen sonra, günümüzdekinden daha çok olduğunu iddia eder. Çeşitliliğin artmadığını ve evrimde uzun dönemli eğilimler bulunmadığını, zeki yaşamın evriminin tesadüfi olduğunu söyler.

Bu noktada Eric Lerner’in Gould’a yönelttiği eleştiri bize doğru görünüyor:

Yalnızca, özel bir türün evrimine yol açan beklenmedik olaylar ile evrimde uzun dönemli bir eğilim –daha yetkin bir uyuma ya da zekâya doğru ilerleme eğilimi gibi– arasında muazzam bir farkın bulunması değil, Gould’un kendi davasını dayandırdığı olgular da böylesi bir eğilimin örneğinden başka bir şey değildir! Zamanla, evrim, gelişmenin özgül tarzları üzerinde giderek daha fazla yoğunlaşmaya yöneldi. Neredeyse tüm kimyasal elementler on milyar yıl ya da daha uzun bir süre önce varoldular. Yaşam açısından hayati önem taşıyan bileşik tipleri –DNA, RNA, proteinler vesaire– dört milyar yıl kadar önce yeryüzünde mevcuttular. Temel yaşam âlemleri iki milyar yıldır varlıklarını sürdürüyorlar; bu süre içinde tek bir yeni âleme bile rastlanmaz. Gould’un gösterdiği gibi, ana fila, altı yüz milyon yıldır ve ana sınıflar (daha düşük bir gruplaşma) dört yüz milyon yıldır mevcuttur.

Evrim hızlandıkça, giderek daha özgül hale geldi ve dünya tek bir türün, bizim türümüzün toplumsal evrimi tarafından dönüştürüldü. Evrimci teoriye büyük katkısına rağmen Gould’un ideolojik olarak kararlı bir şekilde gözardı ettiği uzun dönemli eğilim tipi tam da budur. Ama yine de, tıpkı zekâya doğru bir eğilimde olduğu gibi, böyle bir eğilim vardır.[7]

Evrimin, daha aşağı organizmalardan daha yüksek olanlara doğru, en karmaşık görevleri yerine getirebilen büyük beyinli insan varlığına yol açarak, daha büyük bir karmaşıklıkla sonuçlanması, onun ilerici karakterinin kanıtıdır. Gould’un haklı olarak iddia ettiği gibi, bu, evrimin lineer şekilde yükselen bir çizgi üzerinde gerçekleştiği anlamına gelmez; evrimin genel ilerleyişi içerisinde, kopuşlar, gerilemeler ve duraklamalar vardır. Doğal seleksiyon, çevresel değişikliklere (yerel karakterde de olsa) yanıt olarak gerçekleşse bile, yine de daha büyük bir karmaşıklığa sahip yaşam formlarına yol açmıştır. Belli türler kendi çevrelerine uyum sağlamışlar ve bu biçimleriyle milyonlarca yıl varolagelmişlerdir. Diğer türlerse, daha gelişmiş örneklerle girdikleri rekabeti kaybetmiş ve soyları tükenmiştir. Geçen 3,5 milyar yıllık yaşamın evriminin kanıtıdır bu.

Evrimde ilerleme düşüncesini Gould’un ısrarlı bir biçimde reddetmesi, katı bilimsel nedenlerden çok, toplumsal ve politik nedenlerden ötürüdür. Gould bilmektedir ki, evrimci ilerleme ve “daha yüksek türler” düşüncesi, ırkçılık ve emperyalizmi haklı göstermek için geçmişte sistematik bir biçimde kötüye kullanılmıştır; beyaz adamın sözümona üstünlüğünün, Avrupa uluslarına, Afrika ve Asya’daki “kural tanımaz daha aşağı türlerin” topraklarına ve zenginliklerini ele geçirme hakkını verdiği varsayılıyordu. 1940’lar gibi geç bir tarihe kadar saygın bilim adamları hâlâ, beyaz adamın en üstte olduğu ve zenci ve diğer “ırkların” bundan ayrı ve daha aşağılardaki dallarda, goril ve şempanzelerin biraz üstünde yer aldığı “evrim ağaçları” yayınlıyorlardı. Evrimde ilerleme kavramını “zararlı” bularak reddetmesi konusunda kendisine soru sorulduğunda, Gould, haklılığını aşağıdaki şekilde kanıtlamaya çalışmıştı:

“İlerleme içsel olarak ve mantıksal olarak zararlı değildir” diye yanıtladı. “Batının kültürel gelenekleri bağlamında zararlıdır.” On yedinci yüzyıla kadar uzanan kökleriyle, merkezi bir toplumsal etik olan ilerleme, sanayi devrimi ve Viktorya yayılmacılığıyla on dokuzuncu yüzyılda zirvesine ulaşmıştır, diye açıklıyor Steve. İster askeri cürümlerle olsun ister kirlilik nedeniyle olsun, son onyıllardaki kendi kendini yok etme korkusu, Viktorya ve Edward dönemlerinin ebedi iyimserliğini köreltmiştir. Bununla birlikte, bilimsel keşiflerin ve ekonomik büyümenin varsayılan amansız ilerleyişi, ilerlemenin tarihin iyi ve doğal bir parçası olduğu fikrini beslemeye devam ediyor. “İlerleme, tarihsel ardışıklığın açıklanışında egemen öğreti olmuştur” diyor ve sürdürüyor Steve, “ve evrim tüm bunların en görkemli tarihi olduğundan, ilerleme kavramı derhal ona naklediliyor. Bu yaklaşımın bazı sonuçlarının farkındasınız.”[8]

Böylesi cahil ve gerici saçmalıklara Gould’un gösterdiği tepkiye sempatiyle bakılabilir. “İlerleme” gibi terimlerin, evrime uygulandığında sağlam bir bilimsel bakış açısından ideal olmayabilecekleri de doğrudur. Teleolojik bir yaklaşımı içerme riski, yani doğanın bir Yaratıcı tarafından ayrıntılı olarak geliştirilen, önceden yapılmış bir plana göre işlediği anlayışına yol açma riski her zaman vardır. Ama alışıldığı üzere, gösterilen tepki öteki uca savrulmuştur. Eğer ilerleme sözcüğü yetersizse, yerine, örneğin karmaşıklık sözcüğü konulabilirdi. İlk tek hücreli hayvanlardan bugüne gelinceye dek, canlı organizmalarda gerçek bir gelişmenin olduğu yadsınabilir mi?

Geçen 3,5 milyar yıllık evrimin yalnızca değişim değil, aynı zamanda, basit formlardan daha karmaşık canlı sistemlere geçen gerçek bir gelişim anlamına geldiğini kabul etmek için, insanı evrimin en yüksek noktası olarak gören eski tek yanlı bakış açısına geri dönmek gerekmiyor. Fosil kayıtları bunun tanığıdır. Örneğin, yaklaşık olarak 230 milyon yıl önce, memelilerin sürüngenlerden evrilmesiyle birlikte ortalama beyin boyutlarındaki dramatik artış. Aynı şekilde, insanların ortaya çıkmasıyla beyin boyutlarında nitel bir sıçrama olmuştur ve bu da düzgün bir nicel süreç olarak değil, bir dizi sıçrama olarak gerçekleşmiştir; Homo habilis, Homo erectus, Homo neanderthalensis ve nihayet, belirleyici dönüm noktasını temsil eden Homo sapiens.

Evrimin kendi sınırlarına ulaştığını ya da insanoğlunun daha fazla gelişme göstermeyeceğini kabul etmek için hiçbir sebep yoktur. Evrim süreci, mutlaka geçmiştekiyle aynı biçimlere bürünmek zorunda olmasa da, devam edecektir. Genetik mühendislik de dahil, toplumsal çevredeki esaslı değişiklikler, tarihte ilk kez insanoğluna kendi evrimini en azından belli ölçülerde belirleme olanağını sunarak, doğal seleksiyon sürecini değiştirebilir. Bu durum, insanın gelişiminde tümüyle yeni bir sayfa açacaktır, özellikle de piyasa güçlerinin kör dövüşünün ve hayatta kalmak için verilen hayvanca bir mücadelenin değil, insanların özgür ve bilinçli kararlarının kılavuzluk ettiği bir toplumda. [1] Plekhanov, Selected Works, cilt 1, s.480.
[2] S. J. Gould, Wonderful Life, s.54 ve 24.
[3] G. Plekhanov, The Development of the Monist View of History (Monist [Tekçi] Tarih Görüşünün Gelişimi), s.96-7.
* Alopatrik Teori: Yeni türlerin, atalarının yaşam alanının kıyısında, atasal gruplarından ayrılmış çok küçük topluluklarda doğduğunu savunan teori.
[4] Engels, The Dialectics of Nature, s.154, 162 ve 235, 1946 baskısı. [Doğanın Diyalektiği, s.224, 235 ve 336]
[5] S. J. Gould, The Panda’s Thumb, s.151.
[6] S. J. Gould, Ever Since Darwin, s.118. [Darwin ve Sonrası, s.117]
[7] E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.402.
[8] R. Lewin, age, s.140.  (Aklın İsyanı - 14.Marksizm ve Darvincilik )



Furkan Sezen



Yorumlar (2)
Furkan Sezen 31.05.2021 22:04
" Evrim süreci, mutlaka geçmiştekiyle aynı biçimlere bürünmek zorunda olmasa da, devam edecektir. Genetik mühendislik de dahil, toplumsal çevredeki esaslı değişiklikler, tarihte ilk kez insanoğluna kendi evrimini en azından belli ölçülerde belirleme olanağını sunarak, doğal seleksiyon sürecini değiştirebilir. Bu durum, insanın gelişiminde tümüyle yeni bir sayfa açacaktır, özellikle de piyasa güçlerinin kör dövüşünün ve hayatta kalmak için verilen hayvanca bir mücadelenin değil, insanların özgür ve bilinçli kararlarının kılavuzluk ettiği bir toplumda. "

Furkan Sezen 31.05.2021 22:25
"Doğal seleksiyonun bir tanımı olarak “en uygun olanın hayatta kalması”, ilk önce Darwin tarafından değil, 1864’te Herbert Spencer tarafından kullanılmıştı. Darwin, Spencer’ın kullandığı anlamda ilerlemeyle –“uygun olmayanın” elenmesine dayalı insan ilerleyişi– ilgilenmemişti ve bu ifadeyi benimsemek akılsızcaydı. Aynı şekilde, “hayatta kalma mücadelesi” ifadesi Darwin tarafından bir metafor olarak kullanılmıştı, ama bu ifade de Darwin’in teorilerini kendi çıkarları için kullanan muhafazakârlar tarafından çarpıtıldı. Toplumsal Darvinciler, “en uygun olanın hayatta kalması” ve “hayatta kalma mücadelesi” gibi en popüler Darvinci sloganların topluma uygulanması durumunda, doğanın rekabete dayalı bir ortamda en iyi rekabet edenlerin kazanmasını sağlayacağını, ve bu sürecin sürekli bir ilerlemeye yol açacağını iddia ettiler. Bunu da, toplumsal süreçleri iyileştirmeye dönük tüm çabaların, düzelmezi düzeltme çabası olduğu, ve doğanın hikmetine müdahale edildikçe, bunun ancak yozlaşmaya yol açabileceği düşüncesi izledi."


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6763
2 Firari Fırtına 4749
3 Mustafa Ermişcan 4245
4 Eyyup AKMETİN 3908
5 Hasan Tabak 3902
6 Nermin Gömleksizoğlu 3504
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 3450
8 Uğur Kesim 3307
9 Sibel Kaya 3208
10 Enes Evci 2891

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:684 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com