Hikayeler

AYRILIK VAKTİ
Okunma: 807
Kadim Edip - Mesaj Gönder


Şakakları zonkluyordu. Beyni tıpkı mengeneye sıkıştırılmış gibiydi. Düşünceleri zihnine ağır geliyordu. Artık bunları kaldıracak hali yoktu. Yine de bir türlü bunları zihninden silip atamıyordu. Odada dolaşıyor, olmuyor; yatağa yatıyor, olmuyor. Sağına dönüyor, olmuyor; soluna dönüyor, olmuyor. Olmuyor, olmuyor, olmuyordu! Düşünceler aklından çıkmıyordu. Nasıl çıksındı? Resmen kendisine hakaret edilmiş, iftira atılmıştı.
Yataktan kalkıp masaya yöneldi. Masanın üzerindeki gazeteleri tek tek okumaya başladı. Bugün bunu defalarca yapmış, aynı manşetleri onlarca kez okumuştu. Hepsinde aynı şeyler, aynı yazılar… Hepsi aleyhinde yazılmıştı. Sonunda, hakkında tutuklama kararı çıkarttırmışlardı. Gazetelerin bugün yazdıklarında da bunun sevinci hakimdi. “Vatan haini tutuklanıyor, ihanete tutuklama kararı, sonunda hain tutuklanacak” gibi başlıklarla sevinçlerini dile getirmişlerdi. Yazıların teferruatı ona sövgü, hakkında tutuklama kararı çıkaranlara ise övgü niteliği taşıyordu. Kendine yapılan hakaretlere, atılan bu iftiralara dayanamıyor, çıldıracak gibi oluyordu. Bu insafsız yalanlar kalbini pençeliyor, göğsünü daraltıyor, bütün hücrelerini, tek tek dayanılmaz bir hüzünle dolduruyordu. Gözlerinin rengi koyulaşıyor ve üzeri bir gözyaşı sisiyle kaplanıyordu.
Pencereye yöneldi, dışarıyı seyre koyuldu. Zihninde geçmişe doğru bir yolculuğa çıktı. Ne yapmıştı, neler yapmıştı da başına bunlar gelmiş; birçok kişi ona cephe almıştı? Düşündü, düşündü, uzunca düşündü. Zihninde mahkemeler kurdu, kendini yargıladı. Sonuç: Beraat. Evet, onlara karşı bir şey yapmamıştı. Peki ama, kendisine olan bu hınç, bu düşmanlık niyeydi?
On yıl olmuştu gazetede yazmaya başlayalı. Bir ümit demiş, çıkmıştı yola. İşte insanlara kendini duyurmanın en kolay yolu “gazetede yazmak”... Yazdı, yazdı, defalarca yazdı. Yazdıkça okundu, okundukça beğenildi. Bir okur kitlesi oluşmuştu çevresinde. Hayranlıkla onu takip ediyor, fırsat buldukları zaman bunu ona iletiyorlardı. Onun bütün bu olanlar karşısında heyecanı daha da artıyor, daha bir şevkle yazıyordu.
Artık yazmak da yetmiyordu. Okurlarıyla sohbetler düzenliyor, il il gezip konferanslar veriyordu. Ülkenin her tarafında tanınıyor, herkes onun söylediklerini hayranlıkla dinliyordu. Bütün bunlar olup biterken tabiî olarak aleyhinde hareketler çoktan başlamıştı. Gazeteler onu yazıyor, televizyon kanalları onun hakkında yayın yapıyordu. Bir gün değil, iki gün değil; günlerce hakkında yazılıyor, çiziliyor, konuşuluyordu. Bu haberlerin birçoğu onu karalamak için yapılıyordu. Bir kısım insanlar ona düşman olmuş, bu düşmanlıklarını da yaptıkları haberlerle gösteriyorlardı. En sonunda başarmışlar, hakkında tutuklama kararı çıkarttırmışlardı. Bu onlar için büyük bir zaferdi. En büyük düşmanlarını mat etmişlerdi.
Pencerenin önünden ayrılıp yatağa uzandı. Uyumaya çalıştı, olmadı. Sağına soluna dönüyor, kıvranıyor; fakat, uyuyamıyordu. Zihnindekiler adeta ona kanca atmış, onu bırakmıyordu. Bir an olsun kopamıyordu onlardan.
Zihninde tekrar bir mahkeme kurdu, kendini yargılamaya başladı. Bunu yapmalıydı! Belki de kendisi haksızdı. Ayrıca bunu yapmak bir erdemlilikti. İnsan kendisini hesaba çekmeli, doğruyu yanlışı bulmalıydı.
Yazdıklarını, anlattıklarını düşündü. Ne söylemiş, ne anlatmıştı? Hepsi milletiyle ve onun geleceğiyle ilgiliydi. Hep milletini anlatmıştı. Bir keresinde onlara: “Siz ki tarihte şanlı bir millettiniz, şimdi bir bakın ne haldesiniz?” diyerek onları düşünmeye sevk etmişti. Düşünmek, düşündürmek suç muydu acaba? Kendisini hesaba çekti, mukayeseler yaptı; fakat, bir şey bulamadı. Hayır, düşünmek suç değildi; insanın en tabiî hakkıydı. Sonuç: Beraat. Bir de onların mahkemesinde yargıladı kendini. Evet, bu onlara göre bir suçtu. Düşünmek de düşündürmek de onların adaletinde, onların lügatinde suçtu. Herkesin hakkı değildi düşünmek. Sokrat’ın bile hakkı değildi,  sana ne oluyordu da başından büyük işlere kalkışıyordun?
“Milletimiz geçmişinden koparılmıştır. O şimdi sefalet bataklığı içindedir. Gittikçe batmaktadır. Ne acıdır ki yıllar yılı bu ülkenin aydınları hep başkalarının nefeslerini solukladı, hep sunî teneffüsle yaşadı. Tabiî olamadılar. En büyük hataları da yaptıkları taklitçiliği bu milletin kanına işlemeleri oldu. Onu özünden koparıp sunî bir hayatın içine yerleştirdiler. Daha sonra milletimizi millet yapan ruhu da alıp ortaya kemik yığınları çıkardılar. Ruhunu vücudundan ayırdılar. En sonunda milletimiz dize getirilmiş oldu.”
“Oysa ruhumuzla bütünleşip kendimiz olur, kendimiz gibi düşünür, kendi ayaklarımız üzerinde yürürsek ancak dirilebiliriz.”
“Tarih şuuru, dil, din milletimizin ruhunun temel dinamikleridir. Bunlar geçmişle gelecek arasında bir köprü mahiyetindedir. Milletimizin temeline bu dinamikleri yerleştirdiğimiz takdirde, dirilme yoluna gireceğimizden hiç şüpheniz olmasın.”
“Ayrıca biz geleceğimizi ümitle inşa etmeliyiz. Halimize bakıp yeise düşmemeli, tarihten ibret alıp gözümüzün önünden karamsarlık perdesini kaldırmalıyız. Milli şairimiz Mehmet Akif bunu şöyle dile getirmiştir:
“Ye’s öyle bataktır ki: düşersen boğulursun.
Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!”
Yazdıklarının, anlattıklarının kısa bir özetiydi bunlar. Evet, bütün suçu buydu. Bir de yaptıkları vardı elbette. Onlar da affedilemezdi. İnsanları dernek kurmaya yönlendirip, birlik olmalarını sağlamıştı. Onlara birlik olunca her şeyin üstesinden gelebileceklerini söylemişti. Elbette bunlar da suçtu. Mutlaka cezası verilmeliydi. Millet, uyanmaya teşkil edilemez, onu kullananların elinden alınamazdı.
Yataktan kalkıp tekrar odada dolaşmaya başladı. Şimdi ne yapacaktı? Durum kolay kolay içinden çıkılır gibi değildi. Bugün buraya saklanmış, yakalanmaktan kurtulmuştu; ancak, yarın mutlaka bulurlardı. Acaba arkadaşlarını dinleyip yurtdışına mı gitseydi? Olamazdı! O yurdundan ayrı kalamaz, vatan hasretine katlanamazdı. Ayrıca bu düpedüz kaçmaktı. Bunu da gururuna yediremez, kendine kaçtı dedirtemezdi. Yalnız teslim olmak da onlara boyun eğmek, yenilgiyi kabullenmekti. Hatta bu ilkinden daha büyük bir hezimetti. Düşündü, düşündü, bir çıkar yol bulamadı.
Saat epeyce ilerlemiş, gece yarısını geçmişti. Odanın kapısı açıldı ve içeri genç bir adam girdi. Ona yönelerek “Yarım saat sonra anlaştığımız yerde seni bekliyorlar. Hazırlan istersen” dedi.
“Hayır, ben gitmeyeceğim. Yurdumdan ayrılamam. Bu benim için ağır bir yük” dedi. Konuşurken kelimeler boğazına düğümleniyor, sesi hüznün en koyu tonunda çıkıyordu. Çaresizlik elinden kolundan sonra dilini de bağlamış, konuşmasına izin vermiyordu.
“Kalıp da ne yapacaksın, yakalanmak mı istiyorsun? Senin için en iyisi bu. Mutlaka gitmelisin” dedi genç adam kararlı bir sesle.
Boynunu eğdi. “Tamam” dedi bütün çaresizliğiyle. “Hazırlanmam için biraz müsaade eder misin?”
Genç adam dışarı çıktı. O ise pencereye yöneldi ve dışarıyı seyre koyuldu.
Dışarıda kar yağıyordu. Kışın ortasıydı. Gece karanlığın en koyusuna bürünmüştü. Yeryüzü gecenin kucağına koyuvermişti kendisini. Hiçbir ses seda çıkarmıyor, ölü gibi uzanmış, karlar altında çaresiz yatıyordu.
Yeryüzü bu haliyle kendine ne kadar da benziyordu. Onun da birkaç ay önce baharı, yazı vardı; kendisinin de... O da şimdi çaresizdi, kendisi de… Bunları düşündükçe hüznü daha da artmış, gözleri buğulanmıştı. Artık canı dudağındaydı.
Masaya yönelip, yanındaki sandalyeye oturdu. Kağıt kalem alıp titreyen elleriyle yazmaya başladı.
“Bir kış gecesi gidiyorum. Sanmayın ki kaçıyorum. Sadece gidiyorum bir bahar sabahı dönmek üzere. Evet, tomurcuklar çiçek açarken, bahar en güzel türkülerini söylerken bir sabahın tatlı esintileriyle döneceğim.”
“Unutmayın ki, kışlar bahara, geceler aydın bir sabaha gebedir. Ve baharın da sabahın da gelmesi yakındır. Elbet bir gün ışık karanlığı boğacaktır.”
Yazının altına “Yarın gazetede yayımlayın” diye bir de not yazdı.
Yazıyı bitirdikten sonra göz pınarlarından birkaç damla yaş süzülüp kağıdın üzerine düştü.
Ayrılık vakti gelmişti artık. Bavulunu eline alıp arkadaşıyla birlikte evden dışarı çıktı. Biraz yürüdükten sonra arkasına baktı ve haykırdı:
“Elveda yurdum! Başka bir baharda görüşmek üzere…”


www.edebiyat-uzerine.blogspot.com
Kadim Edip



Yorumlar (0)

İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6307
2 Firari Fırtına 4369
3 Mustafa Ermişcan 3742
4 Hasan Tabak 3456
5 Nermin Gömleksizoğlu 3125
6 Uğur Kesim 3000
7 Sibel Kaya 2844
8 Ömer Faruk Hüsmüllü 2841
9 Enes Evci 2552
10 Turgut Çakır 2256

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:128 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com