Denemeler

İçimizdeki Yabancı ( Arno Gruen )
Okunma: 147
Furkan Sezen - Mesaj Gönder


Yeni araştırmalar, tanımladığımız bu durumun, daha geniş toplumsal çerçevelerde de etkili olduğunu gösteriyor. İnsan ömrü ortalaması 20. yüzyılda bir yükselme gösterdi; özellikle de, sanayi ülkelerinde ortalama yaşam süresi iki yıl kadar arttı. Araştırma sonuçları bunu, tıbbi gelişmelerden çok, beslenme ve su kalitesinin yükselmesine, temizlik ve barınma koşullarının iyileşmesine bağlıyor.276 Ancak, uzun yaşama beklentisi herkes için eşit değil. Zenginlerin yoksullardan daha uzun yaşayabileceği açıkça görülüyor. Washington'un çok yoksul mahallelerinde ve New York'un Bronx bölgesinde yaşayan erkeklerin ömrü­nün, Virginia ve Colorado gibi refah düzeyi yüksek eyaletlerde yaşayanlara göre ortalama on beş yıl daha kısa olduğu görülüyor. Bu saptama, 60'lı yıllarda bir grup etimolog tarafından yapılmıştı.277 Araştırmacılar,erken ölümün daha ziyade kişinin sosyal statüsüyle
ilişkisi olduğu görüşünü savunuyor. Kişinin statü hiyerarşisindeki konumu ne kadar aşağıdaysa, erken hastalanma ve genç ölme riski o kadar artıyor. Görünen o ki, yaşamlarının denetimini yitirme duygusu, İngilizlerin deyişiyle "lack of control", insanların hastalanmasına neden oluyor. Kendilerini güçsüz ve çaresiz hissediyorlar. Bu ise, stresin yükselmesi anlamına geliyor. Naziler, güvenlik duygusunu yanılsama düzeyinde yaratmaya çalışıyorlardı. Aynı şeyi bugün de, yabancılardan nefret edenler, onlara işkence edip şiddet uygulayanlar yapıyor. Bu tür "çözümler" etkili olmaymca yük bedene biniyor. Michael Marmot, 1976 yılında Londra'da, hükümet binalarında çalışan memurlar üzerinde yaptığı bir araştırmada, düşük bir statüde çalışan memurların kalp krizi geçirme oranının, üst seviyedeki şeflere göre dört kat daha fazla olduğunu ortaya koydu.278 İnme vakaları, mide rahatsızlıkları ve belli kanser türleri de düşük statülü kesimde daha fazla saptandı. Sonuçlarda şaşırtıcı olan, hiyerarşi içinde yer alan herkesin, sosyal statüsüyle ilgili sıkıntı yaşamasıydı. Ancak, karar verme yetkisine sahip üst düzeydeki şeflerin kalp krizi geçirme riskinin, kararları sadece ileten alt seviyedekilere oranla yüzde 50 düşük olduğu görüldü. Kararlan sadece uygulamakla yükümlü olan alt düzeydeki büro görevlilerinin ölümle sonuçlanacak bir kalp krizi geçirme riski ise, şeflerine oranla üç kat daha fazlaydı. Gelir düzeyi tek başına, memurların sağlık du­ rumu hakkında öngörülerde bulunmak için yeterli değil. Marmot ayrıca şu soruları soruyor: Bir insanın evinin ya da arabasının büyüklüğü, o insanın sağlığı üzerinde neden etkili olsun ki? Üç yerine dört yatak odasma sahip olmak nasıl olur da daha sağlıklı bir şey olabilir? Yoksul olmanın günümüzde, özünde sahip olduğu anlamın ötesinde bir anlamı bulunuyor. İnsanlar, gelirleri beslenmeye ve barınmaya yetmediğinde değil, büyük davetler veremediklerinde, şık yerlerde yemeğe çıkamadıklarında, son modaya göre giyinip evlerini en yeni tasarımlara uygun bir şekilde döşeyemediklerinde kendilerini yoksul hissediyorlar. İnsanlar, varoşlarda yaşadıkları ya da etraflarından lağımlar aktığı için stres yaşamıyorlar; ancak, "dış" koltuk değnekleri olmadığında kendilerini güvensiz ve çaresiz hissediyorlar. Güvensizliklerinin nedeninin kendi iç boşlukları ve kimliksizlikleri olduğunu göremedikleri için, bunları, başkalarına hükmederek, mülkiyetleri altma alarak, aşağılayarak ya da parçalayarak denetim altına almaya çalışıyorlar. Bunu başaramazlarsa da kendilerini kaybolmuş hissediyorlar. Sonuç olarak strese giriyorlar, bu da süreklilik halinde hastalıklara yol açan hormonal değişimlere neden oluyor. Robert Karasek, aşvı yüklenme, fazla çalışma ve zaman baskısından oluşan stresle, insanın yaşamına hâkim olma duygusunu kaybettiğinde oluşan stres arasında ayrım yapıyor.279 Marmot'un çalışmasında, stresin, statünün rol oynadığı ve kalp hastalıklarıyla kandaki fibrinojen oranında artma riski yaratan bu ikinci türü inceleniyor. Fibrinojen, kalp krizinin ortaya çıkmasında etkili olabiliyor. Marmot'un üzerinde durduğu stres türü, kişi bir aidiyet duygusu kazandığında,bir yaşam hedefi oluşturduğunda azalıyor. İngiltere'de İkinci Dünya Savaşı sırasında besin maddelerinin kısıtlanmasına, yaşam standardının düşmesine, Londra'da hava saldırılarında 30.000 kişinin, cephelerde de binlerce askerin ölmesine rağmen, ortalama yaşam süresi altı yıl arttı. Gerçi zengin ve yoksul arasında yine bir fark vardı, ancak insanlar birbirlerine destek oluyor, bir işbirliği ve aidiyet ahlakı geliştiriyorlardı. Ulusu belirleyen ortak bir irade oluşmuştu. İnsan yaşamının bir anlamı vardı, insanın toplumsal dokuda bir yeri vardı ve kendisini çaresiz hissetmiyordu.
Benzer bir durum Pennsylvania'da, 19. yüzyıl sonlarında Güney İtalya'dan gelen göçmenlerin kurduğu Roseta kasabasında gözlenmişti. 50'li yıllarda bu kasabada yaşayanlar arasında kalp kriziyle ölümün, diğer Amerikan vatandaşlarına oranla yüzde 50 daha az olduğu saptandı. Bu tespitin şaşırtıcı olmasının bir nedeni de, Rosetalılarm fazla yağlı beslenmeleri, tütün ve alkol kullanma alışkanlıklarının bulunmasıydı. Stewart Wolf ve John G. Bruhn adlı araştırmacılar, bu küçük kentteki yaşamı sıkı bir cemaat duygusunun belirlediğini saptadılar.280 İnsanlar birbirleriyle ügileniyor,
birlikte çok zaman geçiriyor, birbirlerine onay ve destek veriyorlardı. Kasaba halkı arasında suç ve işsizlik yoktu. 60'lı yılların başında ilişkiler değişmeye başladı. Aileler arasında çatışmalar başladı, zenginler daha büyük evler yaptılar, bahçelerini çitlerle çevirdiler ve komşularıyla aralarma sınır koydular. Davranışlar değişti; artık birbirlerini evlerine davet etmiyor ve birbirlerine eskisi kadar saygı göstermiyorlardı. 1985'te kalp krizinden ölüm oranı, ABD'nin diğer bölgelerindeki ortalamaya ulaşmıştı bile; hem de kasaba halkının artık daha "sağlıklı" besleniyor, fazla tütün ve alkol tüketmiyor olmasına rağmen. Gerçi, yaşam süresi ABD genelinde olduğu gibi uzamıştı. Ancak İngiliz kökenli
araştırmalarm ortaya koyduğu gibi, bu tür iyileşmeler sosyal statülere göre farklılık gösteriyordu. Roseta'da da statü önem kazanmaya başlamıştı, bu yüzden insanlar yalnızlaşmalardı. Bir işsiz, bu durumu şu şekilde ifade ediyordu: "İnsanlar kayıtsızlaştı." İngiltere'de Thatcher döneminde, 1980 ile 1990 yılları arasmda, zengin ile yoksul arasındaki uçurum belirgin bir biçimde büyüdü. Yönetici pozisyonundakilerin geliri yüzde 50 arttı, işçilerin gelirindeyse neredeyse hiçbir artış olmadı. Zenginlerden alman vergiler azaltıldı, ancak benzinden sabuna kadar, tüm tüketim mallarından alman vergiler yükseltildi; böylece, satın alma gücü yüzde 10 oranmda azaldı. Gelir dağılımındaki eşitsizlik, köklü kurumsal değişikliklerle el ele gidiyordu. Thatcher döneminde sendikaların gücü de asgari bir çizgiye geriledi, dayanışma duygusu parçalandı. İşçiler kimlik duygularını kaybetti; bunun yerine, kaybolmuşluk duygusu yaygınlaştı. Harvard Üniversitesi siyaset bilimi uzmanlarmdan biri olan Robert
Putnam, benzer bir durumu Amerikan toplumu için de tarif ediyor.281 Putnam, aidiyet duygusunun burada da zayıfladığını ve yerini giderek, insanın çözülmesine bıraktığını belirtiyor.Toplumsal yapıların dağılması ve bireysel kimliksizlik, birbiriyle etkileşim içinde gerçekleşiyor. Toplumsal yapılar, kişiye bir aidiyet duygusu ve kimliği olmayanlara ya da yetersiz olanlara da bir kimlik sunmaktadır. Bu yüzden, toplumsal yapılardaki değişimler,bu tür insanlar için varoluşsal bir tedirginlik kaynağı
yaratır. Bu da genel olarak, hastalık ve ölüm oranları nın yükselmesine, bunun yanı sıra da, nefret ve şiddet patlamalarının artmasına neden olur. Yani söz konusu olan sadece zengin ve yoksul arasındaki ayrım değildir. İçten gelişmeyen bir kimliği neyin sağladığı da belirleyicidir. ( Arno Gruen - İçimizdeki Yabancı s.268-273 ) 



Furkan Sezen



Yorumlar (1)
Furkan Sezen 6.07.2021 19:33
Benzer bir durum Pennsylvania'da, 19. yüzyıl sonlarında Güney İtalya'dan gelen göçmenlerin kurduğu Roseta kasabasında gözlenmişti. 50'li yıllarda bu kasabada yaşayanlar arasında kalp kriziyle ölümün, diğer Amerikan vatandaşlarına oranla yüzde 50 daha az olduğu saptandı. Bu tespitin şaşırtıcı olmasının bir nedeni de, Rosetalıların fazla yağlı beslenmeleri, tütün ve alkol kullanma alışkanlıklarının bulunmasıydı. Stewart Wolf ve John G. Bruhn adlı araştırmacılar, bu küçük kentteki yaşamı sıkı bir cemaat duygusunun belirlediğini saptadılar. İnsanlar birbirleriyle ilgileniyor, birlikte çok zaman geçiriyor, birbirlerine onay ve destek veriyorlardı. Kasaba halkı arasında suç ve işsizlik yoktu. 60'lı yılların başında ilişkiler değişmeye başladı. Aileler arasında çatışmalar başladı, zenginler daha büyük evler yaptılar, bahçelerini çitlerle çevirdiler ve
komşularıyla aralarma sınır koydular. Davranışlar değişti; artık birbirlerini evlerine davet etmiyor ve birbirlerine eskisi kadar saygı göstermiyorlardı. 1985'te kalp krizinden ölüm oranı, ABD'nin diğer bölgelerindeki
ortalamaya ulaşmıştı bile; hem de kasaba halkının artık daha "sağlıklı" besleniyor, fazla tütün ve alkol tüketmiyor olmasına rağmen. Gerçi, yaşam süresi ABD
genelinde olduğu gibi uzamıştı. Ancak İngiliz kökenli araştırmaların ortaya koyduğu gibi, bu tür iyileşmeler sosyal statülere göre farklılık gösteriyordu. Roseta'da
da statü önem kazanmaya başlamıştı, bu yüzden insanlar yalnızlaşmalardı. Bir işsiz, bu durumu şu şekilde ifade ediyordu: "İnsanlar kayıtsızlaştı."


İçeriği Paylaş

Arkadaşını davet et
Adınız Soyadınız:
Arkadaşınızın e-mail adresi:

Popüler Yazarlar
   YazarPuan
1 .. .. 6763
2 Firari Fırtına 4749
3 Mustafa Ermişcan 4245
4 Eyyup AKMETİN 3908
5 Hasan Tabak 3902
6 Nermin Gömleksizoğlu 3504
7 Ömer Faruk Hüsmüllü 3450
8 Uğur Kesim 3307
9 Sibel Kaya 3208
10 Enes Evci 2891

Bu Nedir? - En Popüler 100 Yazar




Özgür Roman

Romanlar- Hikayeler - Denemeler - Senaryolar - Çocuk Kitapları - Şiirler - Günlükler - Yazarken - Röportajlar - Forum - Biz Kimiz? - RSS

Çevrimiçi Kullanıcı Sayısı:682 
 Özgür Roman üyelik sözleşmesi için tıklayınız 

© Özgürroman 2008 - 2011 - info@ozgurroman.com